1 Ağustos 2015 Cumartesi

Yeni Türk Edebiyatına Genel Bakış

Yeni Türk Edebiyatına Genel Bakış


Yeni edebiyat genel olarak batı edebiyatının özel olarak da Fransız edebiyatının bir taklididir. Millî unsurlara yabancıdır. Hatta onu inkâr eder, aşağılar mahiyettedir.

Tipolojiler:
1 Jön Türk tipi
1.1 İslahatçı Jön Türk tipi
1.2 İhtilalci Jön Tük tipi (Mizancı Murat’ın “Turfanda mı Turfa mı?” adlı romanı bunun örneğidir)

2 Gerici tip
Şemseddin Sami’nin Taaşşuk u Tal’ât ve Fitnat” adlı romanındaki Hacı Baba, gerici tipe misaldir. Şu farkla ki, Hacı Baba dejenerasyona karşı mücadele vermektedir.
Mehmet Akif’te de gerici tiplerle karşılaşırız. Onun kaygısı gerçek dindarla dindar görünen cahillerin tefrik edilmesidir.

Tanzimat Sonrası
1876 – I. Meşrutiyet (Tanzimat dönemi)
1876-1895 - II. Abdülhamid dönemi (Ara nesil)
1895-1901 – II. Abdülhamid dönemi (Servet-i Fünûn)
1908-1920 – II. Meşrutiyet dönemi (Mütareke dönemi)
1920-1938 – Atatürk dönemi
1938-1950 – Tek Parti dönemi
1950- Çok partili dönem

Tanzimat Dönemi
1. Nesil: Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal
2. Nesil: Abdülhak Hamid, Recaizade Mahmut Ekrem, Sami Paşazade Sezai

1. Nesil: “Sanat toplum içindir” görüşünü benimsedi. Ağırlıkla nazım türünde eserler verdiler. Nesir türündeki eserleri nazmı nesre yaklaştırmaya çalışır niteliktedir.
a) Akılcılık ve b) romantizmin etkisi altındadırlar.

a) Akılcı ekolden Voltaire ve Montesqieu’nun etkisindedirler. Bu tesirle akılcı bilimler edebiyata girmeye başladı. Şinasi, astronomik unsurları şiire soktu. Tanrı’nın varlığını akılcı yöntemlerle ispata kalkıştı.
Namık Kemal sosyal fikirlerini şiirlerine konu etti.
Ziya Paşa, dilin menşeini sorgulayıp halk edebiyatını adres gösterdi (daha sonra fikrini değiştirdi).
1. Neslin ortak paydası divan edebiyatına karşı olmalarıdır. Divan edebiyatını rasyonel gerçekliğe uygun olmadığı için küçümsemişlerdir. Buna rağmen (özellikle Namık Kemal) divan edebiyatının tesirinden kurtulamamışlardır. Fikir olarak batılılaşmaya başladılar ancak uygulamaya geçildiğinde divan edebiyatı söz ve anlam sanatlarına müracaat ettiler.

1. Neslin bir diğer ortak paydası, tamamının politikayla iç içe olmasıdır. Bu sebeple hepsi sosyal konularla ilgilendiler. Örnek aldıkları devlet adamı Mustafa Reşit Paşa’dır. Onu medeniyet resulü olarak niteleyerek imparatorluk geleneğine fitne sokmuşlardır.

b) romantizmin tesiriyle kendilerini halka karşı sorumlu hissedip halka ulaşmaya çalıştılar. İmparatorluk içindeki sorunlara karşı çözüm çarelerini/önerilerini özellikle tiyatro üzerinden halka anlatmaya çalıştılar.

2. Nesil: Namık Kemal nezdinde 1. Nesli üstat kabul ederler. Politikaya meyyal olmakla beraber devrin şartları gereği uzak durdular. Bundan dolayı sosyal meselelerden ziyade bireysel meselelere yöneldiler. “Sanat sanat içindir” görüşünü şiar edindiler. Eserlerinde ağırlıkla nazmı tercih ettiler. Tiyatro da dâhil olmak üzere manzum eser yazmaya gayret ettiler. Eserlerde psikolojik çatışmalar göze çarpar.
Bu devrin edebi tipleri içe dönüktür, şiirde ise lirizm hâkimdir.

1876-1895 II. Abdülhamid Dönemi (Ara Nesil)
Bu dönemde küçük, ferdi ıstıraplar öne çıkar. Bu dönemde 50’den fazla dergi yayın hayatına başlar. Tercümelerin sayısında artış olur. Üstat olarak Ahmet Mithat Efendi öne çıkar.
Ali Kemal’in “Ömrüm” adlı eseri devrin edebi hayatı hakkında benzersiz bir kaynaktır.

Klasik şiirin değişmez kalıpları/mazmunları yeni edebiyatla birlikte değişmeye-dönüşmeye başlamıştır.
Klasik dönemde şairlerimiz Arapça ve Farsça bilirlerdi. Yeni edebiyat döneminde batı dilleri öğrenilmeye başlandı. Tanzimat’tan itibaren özellikle Fransızca geniş çevrelerce öğrenildi. Dolayısıyla yeni edebiyata en fazla tesir eden batı dili Fransızca oldu. Fransız edebiyatının tesiriyle erken dönem yeni Türk edebiyatının konuları arasında aşk ve serbest yaşam öne çıkmıştır.
Erken dönemde Şinasi, Fransızcadan tercümeler yapmıştır. Ancak tercüme ettiği şiirleri orijinal biçimiyle değil uyarlayarak dilimize kazandırmıştır.
Ruslarla uzun yıllar savaş halinde olmamız, Rus dilini öğrenmeyi zorunlu kılmıştır. Recep Vahyi adlı bir subay Rusçadan ilk tercümeleri yapan kişidir.
1. Dünya Savaşı’nda Almanlarla müttefik olduktan sonra Alman dili yaygınlaşmaya başladı. İngilizcenin öğrenilmeye başlanması için ise çok daha ileri tarihleri beklemek gerekmiştir.

1895-1901 Servet-i Fünûn Dönemi
Fikri bakımdan Batılılaşmış olduğu kadar yaşayış bakımından da batılı tarzı benimsemiş bir zümrenin elinde vücut bulmuştur. Servet-i Fünûncuların hepsi batı hayranıydı ve eserlerinde de batı tarzı unsurları öne çıkarıp övüyorlardı. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, bu kuşağın mensuplarının tamamının lise eğitimi imkânına sahip olmasıdır. Daha önceki nesiller kişisel çabalarıyla batıyı tanıyabiliyorlarken Servet-i Fünûncuların batı tarzı eğitim veren okullarda eğitim görmüş, hemen hepsi yabancı dil olarak Fransızca tahsil etmiştir.
Abdülhak Hamid yeni nazım şekilleri deneyerek ilk müceddid unvanını alır. Recaizade Mahmut Ekrem de “Talim-i Edebiyat” adlı eseriyle batı retoriğini edebiyatımıza sokmuştur.
Talim-i Edebiyat, Batı edebiyatına yönelmiş ilk belagat kitabımızdır. Bu nedenle çokça eleştirilmiştir. Eleştiriler içerikten ziyade Recaizade’nin şahsına yönelik olmuştur.
Tenkid / Nakd (değer) kökünden gelir. Halbuki bizdeki tenkid hep değersizleştirmeye yöneliktir.
Ahmet İhsan yeni bir edebiyat dergisi için Recaizade’ye müracaat ettiğinde ona önerilen isim Tevfik Fikret oldu. Fikret, Servet-i Fünûn’un başına geçtikten sonra dergi yeni bir karaktere büründü. Abes – Muktebes tartışması ve Dekadanlık tartışmaları derginin cepheleşmesinde önemli rol oynadı.
Servet-i Fünûncular arasında şiirde Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin; tenkitte Hüseyin Cahit ve nesirde de Halit Ziya başı çeken isimlerdir. Ortak bir çizgide eserler veren bu isimler birbirlerine taklide düşmemişlerdir.

Abdülhak Hamid’den itibaren şiirde muhtevaya aşırı derecede önem verildi. Bu durum birçok edebiyat meraklısının eski şiirin biçimsel özelliklerini özlemelerine sebep oldu. Eski ve yeni edebiyat yanlıları bu dönemde de çeşitli bahanelerle atışmaya devam ettiler.
Bu dönemde Mektep mecmuasında Cenap Şahabettin’in şiirleri yayınlanmaya başlar. Bütünüyle yeni bir dil, biçim ve ahenkle yazılmış bu şiirler gençler arasında çok tutulur/beğenilir. Ne var ki Cenap’ın şiirlerini herkes aynı duyarlıkla okuyup/anlayamaz. Hazine-i Fünûn mecmuasında bu yönde itiraflar yayınlanır. Bir süre sonra başlayacak olan “dekadanlık” tartışmalarının kaynağı da bu itiraflar olacaktır. Hazine-i Fünûn’da başlayan bu tartışmalar hakaret çizgisini de aşınca bir gurup edebiyatçı Servet-i Fünûn dergisi etrafında toplanıp aynı bir hareket olarak ortaya çıkar. Hazine-i Fünûn kadrosu ise Musavver Malumat’a taşınır.
Ahmet Mithat Efendi 10 Mart 1313’de Sabah gazetesinde “Dekadanlar” başlıklı bir yazı yayımlar. Ahmet Mithat bu yazısında Servet-i Fünûncuları dekadanlıkla suçlar (Dekadan, decadence kelimesinden gelir anlamı, edebi anane ve geleneğin iflasa yüz tutması, çökmesidir). Eski ve yeni taraftarlı arasındaki tartışma bu yazı üzerine yeniden alevlenir.

Servet-i Fünûncular yaşadıkları sosyal ve siyasi şartlardan rahatsızdırlar. Hayalleri Batılı yaşam ve Batılı toplumsal değerlerdir. Bunu bulamadıkları için mutsuzdurlar. Yaşadıkları devri bir tür maraz olarak telakki ederler. Şiirleri kederli, romanları mutsuz, trajik içeriklidir.
Tevfik Fikret’in şiirleri Servet-i Fünûncuların bedbinliğinin tipik bir örneğidir. Dış âlemde aradığını bulamayıp içine dönmüş profiller sunar şiirlerinde. Özel yaşamında da uyumsuz biridir; yakın çevresindekilerle bile uzun süre dostluk edemez. Servet-i Fünûncular etrafında pervaneyken de durum farklı değildir. Ali Ekrem’in yazısını sansürlemesi ve durumun Servet-i Fünûncuların dağılmasına yol açması, Servet-i Fünûncular arasındaki iletişimsizliğin mücerret göstergesidir.

Bu dönem şairleri arasında Cenap Şahabettin hayata karşı en olumlu kişidir. Ne var ki o dahi manzumelerinde bedbinleşir.
Halit Ziya gayet rahat bir hayat yaşamıştır; maddi bir sıkıntı görmemiş, memuriyet hayatında da bahtı açık olmuştur. Hayatı her yönüyle güzel yaşamasına karşın romanlarında bedbin hayatlar ve trajik olaylar tasvir eder.
Servet-i Fünûncular keder ve melalden adeta zevk alırlar.
Servet-i Fünûncuların hayal dünyaları da oldukça geniştir. Bazıları Yeni Zelanda’ya yerleşip yeni bir koloni oluşturmayı düşünür. Bu düşüncelerle bazıları Manisa’ya gidip çiftlik işleriyle meşgul olurlar. Eserlerinde hayal ve hakikat çatışması sürekli tekrar eder.

Servet-i Fünûncular edebiyatımızın modernleşme sürecine en çok katkı yapan topluluktur. Hemen bütün edebi türlerde eserler vermeleri, yeni edebiyatımız açısından büyük zenginliktir. Roman ve hikâyede oldukça başarılı örnekler verdiler. Özellikle Cenap Şahabettin ve Tevfik Fikret’in şiirleriyle şiirde yeni biçimler, yeni muhtevalar denendi ve dolayısıyla yeni bir şiir zevki oluşturuldu. Müzikalite, onlar için şiirin esas unsurudur.

Klasik şiir beyitlere dayalıdır. Gazel ve kasidelerde her beyit aynı kafiye ile yazılır. Bu durum şiirde bir ses darlığına neden olur. Servet-i Fünûncular müziğe verdikleri önemle bu ses darlığını aşmaya çalışmışlardır.
Servet-i Fünûncular şiire ahenk kazandırmak için yeni nazım şekilleri denediler. Sıfatları çok fazla kullanarak anlam bağlamında da şiirin imkânlarını genişletmeye çalıştılar. Maddi varlıklara sübjektif, sübjektif varlıklara ise maddi sıfatlar izafe ederek yeni ve orijinal sıfat terkipleri oluşturmuşlardır.
Şiirleri zaman zaman nesre yaklaşmış, kimi şiirler ise diyalog biçiminde bir görünüm arz eder olmuştur.
Servet-i Fünûncular şiirinde şiiri resim yapar gibi görselleştirmek en çok dikkat çeken unsur arasındadır.
Şiirlerinde hazan, kış ve yağmur sık sık tem olarak karşımıza çıkar.

Eleştiride gerek polemik gerekse edebi tenkit türlerinde ürünler ortaya koymuşlardır. Servet-i Fünûncular arasında tenkit konusunda öne çıkan isim Hüseyin Cahit’tir. Tenkitlerini “Kavgalarım” adı altında bir araya getirmiştir.
Edebiyat kuramı ve vizyonu konusuna da kafa yormuşlardır. Edebiyatımızın Batı’ya muhtaç mıdır sorusunu tartışmışlardır. Bu soru neticesinde bazıları batıdan bazıları da doğudan beslenmek gerektiği yönünde görüşler ortaya koymuşlardır.

Servet-i Fünûn’a yönelik itirazlar
Temel olarak şu üç konuda eleştirildiler:
1) Servet-i Fünûn edebiyatı marazi, hasta bir edebiyattır.
2) Servet-i Fünûn edebiyatı kapalı, bir salon edebiyatıdır.
3) Servet-i Fünûncular aşırı derecede Batı hayranıdırlar.

Örf ve adetlere aykırı konular icat ettikleri için eleştirildiler. Fransız tipi karakterler giyim kuşamlarından konuşma kalıplarına varıncaya dek millî kimliğimize uzaktırlar. Tam da bu nedenle milliyetçi bir gurup edebiyatçı Malûmat dergisi etrafında toplanıp Servet-i Fünûnculara karşı cephe oluşturdular.
Servet-i Fünûncuların hemen tümü Fransızca biliyordu ve eleştirilere göre eserleri Fransızca’dan çok az değişiklikle tercüme edilmiş eserdi.
Şiirde yine Fransız edebiyatından ithal edilen sone tarzı bu dönemde çok kullanılmış, biçim olarak Fransızca orijinaline benzetilen bu şiirler içerik olarak Türk edebi geleneğine yabancı kalmıştır.
Servet-i Fünûncular duygu ve düşüncelerini tasvir etmeye çalışırken mümkün olduğunca gelenek dışı terkip, tamlama ve sıfat kullanmaya çalıştılar. Bunun sonucunda anlaşılması zor, yapay bir dil ortaya koydular. Dekandanlık suçlamalarının nedeni de kullandıkları bu yapay dildir.
Kafiye kulak içindir diyerek geleneksel kafiye anlayışına karşı çıkan Recaizade Mehmut Ekrem şiddetli eleştirilerle karşılaşmıştır. Kafiyeyi basitleştiren bu yaklaşım şiir için ilerleme değil çöküş olarak telakki edilmiştir.
Eleştiriler devam ettikçe Servet-i Fünûncular yeni eserler vermeye devam etmişlerdir.
Servet-Fünûncuların en büyük endişesi duygularını ayrıntıları ile getirecek, ruh hallerini inceden inceye tasvir ve tahlil edecek bir dil ortaya koymaktı. Bu kaygılarla Halit Ziya’nın denediği ve başarıyla uyguladığı terkibi ve tasviri cümle büyük bir yenilik olarak ortaya çıkmıştır.

Ayrıntılı tasvir çabası, şiirde parnas ekolünün etkisine girmelerine neden oldu. Parnasçılar tablo gibi şiir yazma çabasındaydılar. Recaizade ve Abdülhak Hamid’in öncüsü olduğu tabiat manzaralarının tesiri altındaki Servet-i Fünûncular parnas ekolünün şiirinde aradıkları biçimi bulmuş oldular.

Servet-i Fünûncular dergiden ayrıldıktan uzun zaman sonra kendilerine yöneltilen eleştirilere cevap vermişlerdir.
Sosyal meselelerle ilgilenmemeleri konusunu devrin şartlarının uygun olmamasıyla izah ederler ki haklıdırlar da; II. Abdülhamid döneminin sıkı sansür ve baskı ortamında sosyal meselelere temas etmemeyi tercih etmeleri garipsenmemelidir. Ancak Servet-i Fünûncuların sosyal konulara temas etmemelerinin asıl nedeni bu değildir. Servet-i Fünûncular müreffeh kesimi romanlarında ele alır, bu romanların hitap ettiği çevre de ağırlıkla aynı müreffeh çevrelerdir. Dolayısıyla geniş halk kitlelerinin meseleleri, o çevrelerin meselesi olmadığı için, Servet-i Fünûncular belli bir edebi içerikle kendilerini sınırladılar. Zira kendilerinden hemen önce Nabizade Nazım ve Mehmet Emin gayet de toplumsal içerikli eserler kaleme almışlardı, yani bu eleştiri sadece II. Abdülhamid’in baskı ve sansürüyle izah edilemez.
Servet-i Fünûncular eser verdikleri dönemin kültürel gelişmelerine de kayıtsız kalmışlardır. Müziğe meraklı ve ilgili olmalarına karşın o dönem Türk musikisindeki gelişmelere bigâne kalmışlardır çünkü onların müzik sevgisi sadece batı müziğiyle sınırlıdır.
Tarihi konulara ise büsbütün uzaktırlar. Servet-i Fünûncularda tarih bilinci yoktur.
Tevfik Fikret “Sis” adlı şiirinde İstanbul’un Türkler elindeki tarihinden yeis duymaktadır. İstanbul’u Bizans’tan geri kalan bir artık, paçavra gibi görür.
Halk edebiyatı, Servet-i Fünûncular tamamen uzak durdukları bir diğer kültür unsurumuzdur.

Servet-i Fünûnculardan geriye üç hatırat kalır:
Hüseyin Cahit’in hatıratı, Halit Ziya’nın 40 Yıl adlı eseri ve Ahmet İhsan’ın hatıratı.

Servet-i Fünûncular kaleme ara verdikten sonra 1908 yılına dek edebiyatımızda bir durgunluk gözlenir. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra yeni isimler görülmeye başlar. Mehmet Âkif imzası Sırat-ı Müstakim’de sık sık görülmeye başlar.

Bu dönemde imparatorluğun kurtuluşu için farklı görüşler sivrilmeye başlar; Türkçülük ve Panislamizm bunlar arasındadır.
Sanata bakışta da çeşitlilik vardır bu dönemde; bazı edebiyatçılar Batıyı örnek almaya ve onları taklit etmeye taraftarken bazıları sanatın gayesinin yine sanat olduğu görüşündeydiler. Yine bu dönemde toplumcu sanata ihtiyaç duyan edebiyatçılar ortaya çıkmıştır. Bu çizgi milli ve milliyetçi düşüncelerle gelişmiştir.

Bu yeni neslin içinden bir gurup Fecr-i Âti Cemiyet-i Edebiyyesi adı altında bir gurup kurarlar. Servet-i Fünûn mecmuası bu gurubun yayın organı olur. Edebi beyanname neşretmeleri onların ayırt edici özelliğidir. Beyanname, cemiyet kurulduktan 10-11 ay sonra neşredilir. Tam tarihi 1910 Şubat’ıdır.

Fecr-i Âti Beyannamesi
Beyanname daha önceki edebi ürünlere atıfla başlar. Beyannamede ne yapmak istediklerini maddeler halinde sıralarlar. Beyannamenin tam adı: Fecr-i Âti Encümen-i Edebiyesi Beyannamesi’dir.
Beyanname, bizde edebiyatın üzerinde durulmadığının tespitiyle başlar.
Edebiyatın verimli olduğu dönemlerde dahi edebiyatın bizatihi kendisi hakkında fikir ortaya atılmamıştır. Dolayısıyla edebiyat, yeterince ciddiye alınmamıştır.
Fecr-i Âti topluluğu bu noktada edebiyata misyon yükler; edebiyat onlar için toplumu eğitecek, terbiye edecek bir müessesedir.
Edebiyatımızı Avrupa edebiyatıyla aynı seviyeye taşımak hedefindeydiler.
Bu amaca hizmet etmek için lisanı, edebiyatı, fikri hayatı ve sosyal ilimleri ilerletmek gerekiyordu. Bütün bunlar cemiyetin hedefleri arasındaydı.
Cemiyet tenkide çok önem veriyordu. Çeşitli fikirlerin tartışıldığı bir ortam tesis edilebilirse, o tartışmalar içerisinden hakikate ulaşılabileceğini umuyorlardı.
Çalışmalarının neticelerini toplayacakları bir kütüphane tesis etmek istiyorlardı.
Yayın organı olarak Servet-i Fünûn’u adres gösteriyorlardı.
Memleketin fikri ve içtimai ortamına katkı yapacak Batı eserlerini tercüme etmek için teşebbüs oluşturacaklardı.
Halka açık konferanslar vereceklerdi. Bu sayede halkın edebi bilgi ve kültürünü arttıracaklardı.
Batıdaki kültür ortamlarıyla temaslar kuracaklardı. Böylece doğu ile batı arasında bir köprü kuracaklardı.

Fecr-i Âti topluluğu uzun ömürlü olamadı.
Aynı dönemde Genç Kalemler adı altında bir başka topluluk hararetle çalışmalar yürütüyordu. Türkçedeki Arapça ve Farsça unsurların külfet olduğunu ortaya atan Genç Kalemler, lisanı sadeleştirmek üzere faaliyetlerde bulundu.
Fecr-i Âti topluluğu, Genç Kalemler’in bu düşüncelerine tepki gösterdi. Türkçenin zenginliği Arapça ve Farsça ile mümkündü onlara göre. İki gurup arasında münakaşa devam ederken Fecr-i Âti topluluğundan Ali Canip ve daha sonra da Mehmet Fuat (Köprülü) cemiyetten ayrılarak Genç Kalemler’in saffında, Türkülüğü savunurlar. Bu durum Fecr-i Âti gurubunun sağlam bir zemin üzerinde kurulu olmadığını düşünmemizi sağlar. Bu gurubun en sağlam üyesi Ahmet Haşim olmuştur.

Yine bu dönemde Mehmet Âkif’in şiirleri Fecr-i Âti topluluğunu gölgeleyen bir diğer edebi vakıadır.

Bu gelişmelere rağmen Fecr-i Âti topluluğu, edebiyatımıza sembolizmi yakınlaştırmıştır.

Ahmet Haşim
Bağdatlı bir köy çocuğudur. Çölü tanıyarak büyümüştür. Çöl tesiri şiirlerinde görülür. Çölün yakıcı sıcağına tezat olarak akarsu da Ahmet Haşim’in şiirlerinde dikkat çekecek sıklıkta vurgulanır. Akşam serinlerine yer vermesi de yine çöl iklimiyle alakalıdır.
Annesi hasta bir kadındır ve Ahmet Haşim’in karakterinde çok önemli bir yeri vardır. Şiir yazdığı dönemde annesini kaybetmiştir ve anne, bir hatıra olarak Haşim’in şiirlerinde yaşamaya devam etmiştir.


Eski Türk Edebiyatı

Eski Türk Edebiyatı
Türk edebiyatı 14. Yüzyıldan itibaren Türkçenin yayıldığı geniş coğrafyada farklı lehçelere ayrışmasından sonra bu lehçelere göre teşekkül etmeye başladı. 14. Yüzyıldan önce Orta Asya, İran ve Anadolu sahasındaki eserler arasında büyük farklılıklar yoktur. Ancak belirtilen tarihten sonra gerek biçim gerekse içerik bakımından değişiklikler görülmeye başlanmıştır. Bundan dolayı edebiyat tarihini üç ana lehçeye göre tasnif ediyoruz:
1) Çağatayca
2) Azeri lehçesi
3) Anadolu lehçesi
Edebiyat araştırmaları bu üç lehçe merkeze alınarak devam edegeldi.

Çağatay Edebiyatı
Ali Şir Nevaî ve Hüseyin Baykara’nın döneminde (15. Yüzyıl) Çağatay edebiyatı zirve noktasını yaşamıştır. Bu dönemde Herat önemli bir kültür merkezi hüviyeti kazanmıştır. 16. Yüzyılda edebi verim gelişmeye devam etmiştir. Timur sülalesinden Babür, Hindistan’a otorite kurarak bu bölgede Türk kültürün yayılmasına vesile oldu. Onun döneminde bu bölgede de edebi verimler ortaya çıktı.
Babür’ün bizzat kendisinin yazdığı Babür-nâme adlı hatıratı çok değerlidir. Eser, tarihi ve kültürel araştırmalar için bulunmaz bir kaynaktır.
Babür ayrıca Risale-i Arûz adında bir aruz risalesi yazmıştır. Eser, o dönem Türk sahasında kullanılan nazım şekilleri hakkında bilgi verir.
Oğlu için dinî bilgiler ihtiva eden bir başka risale kaleme almıştır. Bunun dışında Mübeyyin adlı mesnevisi vardır.
Timur devleti dağıldıktan sonra onun topraklarında Şeybani adlı bir Türk’ün kurduğu Şeybaniler devleti de kendine has bir kültür ortamı geliştirmiştir.
Şeybanî’nin Türkçe divanı vardır. Hatıratının ismi Mihman-nâme-i Buharâ’dır. Farsça yazılmış olan hatırat, Maverahünnehir kültürü hakkında çok önemli bir eserdir.
Çağatay sahasında Heratlı Fahri’nin yazdığı Ravzatü’s-Selâtin, Çağatay ve Türk sahasında yaşayan şairlerden söz eden bir tezkiredir.

Azeri Edebiyatı
Azeri edebiyatının genel hüviyeti mezhebidir. Buna sebep 14. yüzyılda Hurufiliğin bölgede etkili olması gösterilebilir. Fazlullah-ı Hurûfî’nin kurduğu mezhep, 15. Yüzyılın tanınmış şairi Habibî’nin şiirlerinde etkisi sürdürmüş ve 16. Yüzyılda da etkili kalmıştır.
Hurûfîliğin yanında Şiilik inancı da bölgede yaygındır.
Sâm Mirzâ’nın Tuhfe-i Sâmi adlı tezkiresi bölgenin bu dönemi için önemli kaynaktır.
Şah İsmail’in bölge şairleri üzerinde çok büyük etkisi olmuştur.
İran Şiiliğini resmen mezhep haline sokan Şah İsmail’dir.
Politik yönü gelişmiş olan Şah İsmail, Türkler için Türkçe, İranlılar için Farsça şiirler yazdı/söyledi. Eserlerinde hem Hurûfîlik hem de Şiilik inancının izleri görülür. Yavuz Sultan Selim’e mağlup oluncaya dek şahlıkla şeyhliği beraber yürüttü.

Hurûfîlik
Fazlullah-ı Hurûfî’nin kurduğu bu mezhebin inançları batıldır. Hurûf, harf demektir.
Hurûfîlere göre kâinat sesten yaratılmıştır. Ses, harflerle belli olur ve mana kazanır. Bu yüzden harfler her şeyin esasıdır.
Arap alfabesinde 28 harf vardır. Bu harfler insan yüzünde mevcuttur. Bu mevcudiyeti harfe hat kelimesini kullanmak suretiyle izah ederler. İnsanın yüzünde yedi hat vardır. Mantık dışı bu açıklamaların peşi sıra ilerleyerek devam ederler. Kur’an-ı Kerim’i kendi inançlarına göre tefsir ederler. Duaları kendilerine özeldir. Fazlullah, Kur’an’da geçen fazl kelimesinin kendine dalalet ettiğini söyler. Miraçtan maksadın yüzdeki hatları göstermek olduğunu iddia eder.
Fazlullah bu fikirlerini İlhanlı hükümdarlarına tavsiye etmeye kalkınca büyük bir katliamın pimi çekilmiş oldu. Katliamdan kaçanların bir kısmı Anadolu’ya bir kısmı da Hindistan’a gitti. Anadolu’ya gelenler Bektaşî çevrelerinde teveccüh gördüler. Hurûfî gelenek Bektaşîlerin eserlerinde varlığını sürdürdü. Ancak buradaki kullanımın ağırlıkla edebi süs olarak tercih edildiğini de düşünmek gerekir.

Şiilik / Şia
Şia / taraftar demektir.
Hz. Ali zamanında ortaya çıkan ayrılığın taraftarıdırlar. Kerbela hadisesinden sonra Şia yaygınlaştı. Arabistan’dan ayrılıp İran’a gittiler. Zamanla Hz. Ali sevgisi bu topluluk arasında yüceltilmeye başlandı. Şah İsmail, Şia’yı mezhep haline getirene kadar İran’da bu şekilde varlığını sürdürdü. Şah İsmail Şia’yı Osmanlılara karşı kullanır. Zaten İran, sürekli olarak Türklere karşı mücadele içinde olmuştur. Bu uğurda Batıyla ittifak yapmaktan kaçınmamıştır.
Yavuz Sultan Selim’e “Yavuz” lakabı Şiiler tarafından verilmiştir.

Batınîlik
Kur’an’ın bilinen manalarının dışında gizli anlamlarının olduğunu iddia edenlerin ekolüdür.

Anadolu Sahası
Beylikler döneminde her beyliğin merkezi aynı zamanda birer kültür merkeziydi. Bunların arasında Germiyanoğulları Beyliği en gayretlisiydi. Diğer beyliklere nazaran çok daha fazla eser vermiştir. Süleyman Şah zamanında Germiyanoğulları Beyliğinde Ahmedî, Ahmedi Daî, Şeyhî (aynı zamanda hekimdir), Şeyhoğlu gibi şairler yetişmiştir. Germiyanoğulları taşlara da eserler yazmışlardır. Taş Vakfiyye olarak bilinen bu taşlar Orhun Yazıtlarına benzer.
1277’de Karamanoğlu Beyliği Türkçeyi devlet dili yapmak istemiştir. Fakat Karaman Beyi, Yarıcanî adlı bir müellife Farsça Şehnâme yazdırır. 
Ankara Savaşı’ndan sonra Anadolu sahasının edebiyatçı âlimleri Osmanlı sarayına toplanmaya başlamışlardır.
Fatih’ten itibaren Osmanlı padişahları şiir yazmaya başlar. 16. Yüzyılın bütün padişahları şiir yazmıştır. Bunların arasında Kanunî, yazdığı 2800 gazelle, devrin en büyük şairleri arasında sayılır.

Tezkireler
Erken dönemde şiir mecmuaları olarak karşımıza çıkar.
Tezkire kelimesinin kökü zikirdir; bir şeyi anmak, yâd etmek manalarına gelir. 
Tezkirelerin başlangıcı Arapların tabakat kitaplarına dayanır. Tezkire geleneği, Araplardan Farslara onlardan da bize geçmiştir.
Türkçe’de ilk tezkire Evliya Tezkiresi’dir.
İran bölgesi tezkireleri ağırlıkla şairlere ve velilere hasredilmiştir. Bu nedenle isimleri tezkiretü’ş-şuara veya tezkiretü’l-evliyadır. Farsça ilk tezkire Nizam’i Aruzî’nin Çehâr Makâle adlı eseridir. Müellif bu eserinde münşilerin, müneccimlerin, şair ve hekimlerin hayatlarından ve eserlerinden söz eder.
İran edebiyatında gerçek anlamda tezkire, Muhammed Alvî ile başlar. Lübâbü’l Elbâb adlı eseri 1221 tarihlidir.
Daha sonra Devletşah’ın Tezkiretü’ş Şuara’sı gelir. Bu eser, kendisinden sonra yazılan tezkireler için örnek oluşturur. Süleyman Efendi tarafından Safinetü’ş Şuara adıyla tercüme edilmiştir.
Devletşah’ı örnek alarak Hindistan’da birçok tezkire yazılmıştır.

İran Tezkireleri
Sâm Mirzâ - Tuhfe-i Sâmi (1550)
Emin Ahmed Razî – Heft İklim (1594)
Tahir Nasrabâdî – Tezkire-i Nasrabâdîye (1672)
Muhammed Efdal Sarhoş – Kelimetü’ş Şuara

Türk Edebiyatında Şuara Tezkireciliği
Ali Şir Nevaî’ye kadarki dönemde şairler hakkında bilgi içeren metinler toplama eserler yani mecmualardır.
Ali Şir Nevaî’den sonra tezkireler başlar.
Nevaî’nin Mecalisü’n Nefais (1491) adlı tezkiresi ilke defa 1908’de Taşkent’te basıldı.
Sadıkî’nin Mecmaü’l Havâs adlı eseri Nevaî’nin eseri örnek alınarak yazılmıştır. Eserin ayırt edici özelliği Türk olup da Farsça yazan şairlere de yer vermesidir. Bu iki eser, Çağatay Türkçesiyle yazılmıştır.

Osmanlı döneminin ilk tezkiresi Sehi Bey’in Heşt Behişt’idir (1538). Bu eser Devletşah ve Nevaî’nin eserleri tetkik edilerek yazılmıştır (eserin 8 babdan oluşması buna delildir).
Tezkirede şairler tarih sırasına göre verilmiştir.
Ahdî’nin Gülşen-i Şuara’sı (1563) mahallidir. Ağırlıkla Bağdat ve çevresinde yaşamış şairlere yer verir.
Âşık Çelebi’nin Meşariü’ş-Şuara’sı ebced sıralıdır. Eserde 14. yüzyıl ila şairin yaşadığı dönemde kadarki şairlere yer verilmiştir.
Kınalizade Hasan Çelebi’nin Tezkiretü’ş Şuara (1586) ve Gelibolulu Âli’nin Künhü’l Ahbâr’ı dönemin diğer tezkireleridir.

Eski Türk Edebiyatında Nesir
Uygur metinleri ağrılıkla dinî içeriklidir.
Müslüman Türklerin ilk eseri Kutadgu Bilig’dir.
İslam döneminin bir diğer önemli eseri Divan-ı Lügati’t Türk’tür.
14. yüzyılda siyer-i nebîler dikkat çeker.
Erzurumlu Mustafa Darîr’in Füruhu’ş Şam,
Âşık Paşa’nın Garipnâme’si,
Şeyhoğlu Mustafa’nın Marzubannâme’si nesir türünün önemli eserleridir.

Dili ne çok basit ne de çok süslü olan orta nesir denilen usûlde ağırlıkla tarih kitapları neşredilmiştir.
15. yüzyılda nesir türündeki önemli iki eserler Sinan Paşa’nın Tazarrunâme ve Marifetnâme’sidir.

Şiir
16. asra ışık tutan şairler: Necatî, Tacizâde Cafer Çelebi, Akşemseddinzâde Hamdullah Hamdi ve Edirneli Revanî’dir.

Necati
Necatî’nin hayatı hakkında bilgimiz zayıf.
Köle olduğu rivayet edilir. Bu nedenle Abdullah adıyla anılır.
Necatî ismi kurtulmaya gönderme yapar. Benzer manada kullanılan Nuh ismi de şaire izafe edilmiştir.
Bazı kaynaklarda Kastamonulu olduğu yazılıdır.
Kastamonu’dayken “döne döne” redifli şiirini yazmıştır. Bu şiirine çokça nazire yazılmıştır.
Fatih’e ve çeşitli paşalara kasideler yazmıştır.
Kastamonu’dan sonra Konya, Karaman’a şehzade Abdullah’ın yanına gitmiştir. Şehzade öldükten sonra İstanbul’a gider. Oradan Şehzade Mahmut’la birlikte Manisa sancağına gider. Burada nişancı olarak görev yapar. Şehzade’nin emriyle Gazalî’nin Kimya-yı Saadet adlı eserini tercüme eder. Bu dönemde Leyla ile Mecnun adlı bir mesnevi ve Gül-ü Hüsrev adlı bir başka eser yazdığı söylenir. Bu eserlerin hiçbiri ele geçmemiştir.
Şehzade öldükten sonra İstanbul’a döndü ve hayatının son yıllarını burada geçirdi.
Yaşadığı dönemde şiirleri elde ele, dilden dile dolaştıysa da divanını kendisi değil Müeyyizâde meydana getirmiştir. Bazı şiirleri o dönemde güftelenmiştir.
Ölümünden sonra çeşitli şairler onun için şiirler söylemiştir.
Necatî’nin şiirleri açık bir Türkçe ile yazılmıştır.
Bazı şiirlerinde atasözüne benzer beyitlere rastlarız. Devrin sosyal hayatı onun şiirlerinde açıkça görülür.

Zeynep Hatun
Necatî’nin muasırıdır.

Mihrî Hatun
Amasya’da doğdu.
Asıl ismi Hayrünnisa ya da Fahrünnisa olsa gerektir. Mihrî mahlasını ona şair olan babası vermiştir.
Yaşadığı devirde Amasya’da Şehzade Ahmet vardır.
Divanı günümüze ulaşmıştır.
Kasidelerini daha çok II. Bayezid ve Şehzade Ahmed’e yazmıştır.
Hiç evlenmemiş bütün ömrünü Amasyalı Sinan Paşazâde İskender Çelebi’ye duyduğu platonik aşkın tesirinde geçirmiştir.
Şiirleri çoğunlukla İskender Çelebi ile ilgilidir.
Necatî’nin şiirlerine nazireler yazmıştır. Fakat bu şiirleri Necatî beğenmemiştir.
Şiirlerinde sâde, açık bir dil kullanmıştır.
“Ben umardım ki bana yâr-ı vefâdâr olasın
Ne bleydüm ki beğüm böyle cefakâr olasın” beytiyle başlayan gazeli meşhurdur.

Mesihî
Mesih / Hz. İsa için söylenir. Mesihî’nin asıl adı da İsa’dır. Priştineli olduğu söylenir. Şiirden başka hat sanatıyla da ilgilenmiştir. Hâmisi Hadım Ali Paşa’dır.
Mesihî daha çok şehrengizi ile meşhurdur. Eseri, Edirne hakkındadır.
Diğer eserleri: Divanı ve Gül-i Sadberk’dir.
Dili sâdedir.
Avrupalılar tarafından taklit edilmiştir.
Bahar Kasidesi, Almancaya ve İngilizceye tercüme edilmiştir. Bu kaside Bakî’ye de tesir etmiştir.

Revanî
Asıl adı İlyas Şucâ Çelebi’dir. Edirne’de doğdu.
Divanı vardır.
İşaretnâme adında bir de mesnevi vardır.

Akşemseddinzâde Hamdullah Hamdi
Göynük’te doğdu. Çeşitli devlet görevlerinde bulundu.
Hamse sahibi ilk şairimizdir.
Eserleri:
Yusuf ile Züleyha
Leyla ile Mecnun
Tuhfetü’l Uşşâk
Kıyafetnâme (insanın dış görünüşünden içini okuma ilmiyle ilgilidir)
Mevlid
Mevlid geleneği edebiyatımızda Erzurumlu Kadı Darîr ile başlar. İlk mevlid örnekleri siyer-i nebi kitaplarının içindir.
Hamdullah Hamdî, divanında hayatından şikâyet eder.

Tâcizâde Câfer Çelebi
Daha çok münşidir, nesirleriyle tanınır. Nişancılık ve kazaskerlik yapmıştır. Yavuz’un Tâcizâde’ye düşkünlüğü vardı, onun devrinde el üstünde tutulmuştur. Bununla birlikte Yavuz’un zamanında idam edilmiştir.
Şiirde taklide karşı olan Tâcizâde, her şairin yeni bir çığır açması gerektiğini söyler.
Hevesnâme’si tasvirleri ve hadislerin işlenme biçimi bakımından orijinaldir. Eserde İstanbul’un çeşitli mekânlarından söz eder. Eser, 15. yüzyıl İstanbul’u için önemli bir tarihi vesikadır.
Mahsuse-i İstanbul Fetihnâme, tarih içeriklidir.
Divan ve Münşeat, Tâcizâde’nin diğer eserleridir.

Zâtî
16. yüzyılın üstadıdır. Balıkesir’de doğdu. Babası çizmeci esnafıydı. İstanbul’da Beyazıt Camii çevresinde dükkân açar. Dükkânında yazmalar vs. şeyler satar. Sağır olduğu için memuriyet yapamaz. Devrin meşhurlarına kasideler yazar. 3000 gazeli vardır. Gazellerinde nükte dikkat çeker. Bilgi ve hayalleriyle gazellerini süslemiştir. Çok yazdığı için çokça tekrara düşmüştür. Bâkî onun yanında yetişmiştir.

Eserleri
Divan: Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan tarafından neşredilmiştir.
Şem ü Pervâne: İlahî aşkı anlatan çok önemli bir mesnevidir.
Ahmed ü Mehmed
Edirne Şehrengizi
Siyer-i Nebî
Mevlid

Bâkî
Osmanlı dönemi Türk şiirinin en büyük şairlerindendir. Yükseliş döneminin en güçlü sesidir.  
Fatih’te doğdu. Babası müezzindir. Sirâc olarak çalışmaya başladı. Sirâc olarak medreselere gide gele, âlimlere heves eder. Fatih Camiinde bir köşede vaaz vermeye başlar.
Zatî’nin dükkânına sık sık uğrar. Zatî, Bâkî’nin gazellerini tanzir eder. Bâkî’yi yüksek zümreye tanıtır. Bâkî bu dönemde Süleymaniye Medresesinde Kadızâde’nin derslerini takip eder.
Kanunî ile tanışır, onun himayesine girer. Sultan-ı şuara unvanını alır. Murat Paşa Medresesi’ne müderris olur.
En büyük arzusu olan Şeyhülislam makamına yaklaşsa da ulaşamaz. 1600 yılında vefat eder.
Nüktedan, hicve meyyal, şakacı biridir. Şeyhülislamlığa gelememesine bir sebep de bu hallerinin yanında hafif meşrep olmasıdır. Bâkî’ye yönelik hicivlerin başında babasına gönderme yapanlar gelir; ona Kargazâde derler.
Şiirleri musikiye uyumludur, ses ahengi çok güçlüdür. Sözcük seçiminde o kadar titiz ve başarılıdır ki okuyan, dinleyen herkesi büyüler. Sözcüklere hâkimiyeti, bazı sözcük oyunlarında da kendini belli eder. Tevriye sanatına sıkça başvurur. Özellikle gazellerine çok özenmiştir. O bir gazel şairidir diyebiliriz. 600’den fazla gazeli vardır.  
Kaynaklarda ailesinin kökleri Mevlana Celaleddin Rumî’ye kadar gider. Şiirlerinde de bu durumun varlığı kendini gösterir.
Şiirimizde eksik kalan tasvir, Bâkî ile giderilmiştir. Özellikle sonbahar tasvirleri harikuladedir.
Bâkî’nin edebi tesirini en çok 17. yüzyılda Şeyhülislam Yahya ve Nedim’de görürüz.

Divanında şiirle ilgili görüşlerine yer verir. Şiirde hoş bir seda ister. Ayrıca şaird davudî bir ses ister.
Bâkî’nin şiirlerinde Ahmedî’nin tesiri görülür.

Eserleri
Divan: Edebi değeri divanı sebebiyledir. İlk defa Kanunî’nin emriyle tertiplediği divanını daha sonra yine kendisi genişletip yeniden tertip etmiştir. Divanında dinî şiirlere yer vermez. Naat yazmamasına sebep Allah’ın övdüğünü övmeyi kendine yakıştıramamasıdır (cüret bağlamında).
Gazellerinde bilhassa “r” harfine düşkünlüğü dikkat çeker. Bu harfle çok fazla kafiye kurmuştur.
Bahar Kasidesi ve Hazan Kasidesi ünlü kasideleridir.
En büyük şiirlerinden biri Kanunî Mersiyesi’dir. Mersiye geleneği bu şiirle başlamıştır. Bu kaside adeta epik bir ölüm marşıdır.

Fezâilü’c-Cihâd: Arapçadan tercime bir eserdir. Müslümanlara savaş aşkı telkin eden eser, Sokullu’ya takdim edilmiştir.

Me’âlimü’l Yakîn: Şehabeddin Ahmed’in eseri esas alınarak adapte edilmiştir. Bâkî, eseri kendi araştırmalarıyla genişletmiştir. Fıkıh konularında bilgiler içerir. Dil yönünden çok açık olan bu eser halk için yazılmıştır.

Fezâil-i Mekke: Küçük, manzum bir eserdir.

Gazâlî
Asıl adı Mehmed Efendi’dir. Deli Birader lakabı ile anılır. Şehzade Korkut’un çevresinde bulunmuştur.
Medrese mezunudur, aynı zamanda bir tekkeye devam etmiştir. Ağırlıkla Gayikli Baba Tekkesi’ne giderdi. Şiirlerinde müstehzi bir tavır vardır.
Eserleri

Cernâme: 31 beyitlik bir manzumedir.

Dâfiü’l Gümûm ve Râfiü’l Hümûm: (Gamları giderici ve Kederleri Kaldırıcı) En önemli eseridir. Piyale Paşa’ya sunulmuş mensur bir eserdir. Fazla açık saçık bir eserdir.

Figânî
Trabzonludur. Asıl ismi Ramazan’dır. Mizahi bir şairdir. Genç yaşta haksız yere idam edilmiştir.
Divançesi Prof. Dr. Abdülkadir Karahan tarafından derlenmiştir.

Hayâlî
Vardar eşrafındandır. Osmanlı ordusunun Bağdat seferinde bulunmuştur. Sefer sırasında Fuzulî ile tanıştı. Bâkî’nin parıltısı göz kamaştırmaya başlayınca gözden düşmüş bir şairdir.
Gazellerinde tasavvufi öğeler ağır basar. Hissi, duygu yönü güçlü bir şairdir. Şiirlerinde mahalli unsurlara yer verir. Bilhassa denize karşı çok duyarlıdır, deniz onu kendine çeker.
Mağrur biridir. Kendini İran şairleriyle kıyaslar.
Tek eseri olan divanında 600’den fazla gazeli vardır. Divanı Ali Nihat Tarlan tarafından neşredilmiştir.

Divân Şiirinde Denizcilik Lisanı
Türkler, Selçuklular döneminde denize ulaştılar. Çaka Bey, denizcilik lisanını şiire dâhil eden ilk kişidir. Venedik, Ceneviz gibi denizcilikte ileri devletlerle temaslar ilerledikçe ağırlıkla Latince denizcilik terimleri lisanımıza girmeye başlar.


Agehî
16. yüzyılda denizcilik lisanının Osmanlı şiirinde gelişmesinde önemli katkıları oldu.
Vardar Yenicesindendir. Asıl adı Mansur’dur. Piyale Paşa’nın donanmasında görev almıştır. Nüktedan bir şairdir.

İshak Çelebi
Üsküplüdür.
Medrese tahsilinin ardından müderrislik yaptı.
Yavuz’la birlikte Mısır seferine katıldı. Nüktedan bir şairdir. Zarafeti ve ilmî yönü dikkat çeker.
Divanından başka dili oldukça süslü ve ağır olan bir Selimnâme’si vardır.

Emrî
Edirnelidir. Asıl adı Emrullah’tır.
Güzel konuşmasıyla ünlüydü. Hallah-i maânî lakabıyla anılır.
Emrî, bir hiciv şairidir. Bâkî ile olan geçimsizliği onu hicveden çokça şiir yazmasına vesile oldu.
Divanından başka Muamma Mecmuası adlı bir eseri daha vardır.

Nev’î / 1533-1599
Malkara’da doğar. Pir Alizade diye de anılır. Asıl adı Yahya’dır. Babası Halvetî şeyhidir. Bâkî’nin yakın arkadaşıdır. Sultan III. Murat’ın danışmanlarındandır. Haksızlığa tahammül göstermeyen çok dürüst bir kişidir.
Şiirlerinde dili sade ve açıktır. Buna rağmen ses ve mâna uyumu muazzamdır. Kaside-i Sûriyye adlı kasidesi çok ünlüdür (Sultan III. Mehmet’in sünneti için yazılmıştır). Divanında 400’den fazla gazeli vardır. Hadis-i Erbain, Hasb-i Hâl (mesnevi), Netâyicü’l-Fünûn şairin diğer eserleridir.

Rûhî-i Bağdadî
Asıl adı Osman’dır. Bağdat Valisi Ayaz Paşa’nın himayesinde bulundu. Ordu şairidir, savaşlara katılır. Kendisi de bir sipahidir. Çok gezmiş, gezdiği yerlerde âlimlerle tanışmış, kendini sevdirmiştir. Dirlik olarak kendisine çal (orman) verilmiştir. Fuzulî’nin oğlu Fazlı ile dostluk kurdu.
Şiirlerinde kahramanlık temaları vardır ancak kendisi tevazu sahibidir.
Divan’ında terkib-i bend’i meşhurdur. Şiirlerinde tenkitleri dikkat çeker. Fuzulî’nin tesirinde kalmıştır.

Fuzulî
Asıl adı Mehmet’tir. Soy bakımından Oğuzların Bayat boyundandır. Bağdat’ta yetişti. Bağdat’ın ilmî ikliminden olabildiğince istifade etti.
Kanunî’nin Bağdat’ı fethinden sonra Sultana Bağdat Kasidesi’ni sunmuştur. Sultan ona Bağdat vakfından maaş bağlatmış ancak Fuzulî bu maaşı alamamıştır. Bu hadise neticesinde meşhur Şikâyetnâme oraya çıkmıştır. Seferde Sultanın yanında bulunan Hayalî, Taşlıcalı Yahya gibi şairlerle tanışıp görüşen Fuzulî bu şairlerin de tavsiyesiyle Leylaa ile Mecnun’u yazmıştır. 1534’te bitirdiği eserini Bağdat Valisi Üveys Paşa’ya sunmuştur.
1556 yılında veba salgınında ölmüştür.
Sanatıyla doğu ve batı Türkçesi arasında bir köprü kurmuştur.
Çöl ve su arasında derinlikli düşüncelere sahiptir. Yaşadığı bölge Kerbela vak’asının acısını o dönemde de diri tutuyordu. Fuzulî, Resulullah’ın insanlar için nasıl bir rahmet olduğunu suyu çöle nispet ederek işaret eder. Su Kasidesi bu mânada yazılmış bir eserdir. Mecnun’un çilesini de çöle bakarak keşfetmiştir.
Mutasavvıf bir şair olan Fuzulî, şiirlerini ilmiyle de süslemiştir. Lirik şiirlerinde ilk anda fark edilmeyen bu derinlik yüzyıllar içerisinde adım adım keşfedilerek farklı dönemlerde farklı şairlerin ufkunu açmıştır.
Şiirlerinde zekâ, mizah ve hiciv kudreti çok yüksektir.
Sanatında ıstırap ve keder çok yer tutar.
Türkçenin gelişmekte olduğu bir devirde Türkçe ile ölümsüz şaheserler yazmıştır. Bu bakımdan Türkçeye yaptığı katkılar kıyas kabul edilmeyecek kadar çoktur.

Eserleri
Türkçe, Farsça ve Arapça üç ayrı divanı vardır.
Hadikatü’s-Sü’edâ, nesir türündedir. Kerbela olayını anlatır.
Beng ü Bâde, esrar ve şarap arasındaki bir münakaşayı anlatan 540 beyitlik bir eserdir.
Şikâyetnâme, Nişancı Celalzâde Mustafa Çelebi’ye yazılmıştır. Şaheser niteliğinde bir mektuptur.
Terceme-i Hadis-i Erbâin, Molla Cami’nin aynı adlı eserinin tercümesidir.
Risale-i Muammâ, Bilmece türünden küçük bir eserdir.
Matlau’l-İ’tikâd, mektup türündedir.
Türkçe-Farsça Manzum Lûgat, Prof. Dr. Fahir İz, böyle bir eseri olduğunu söyler.
Leyla ile Mecnun, Mesnevi tarzındadır. Meşhur hikâyenin en güzel ve aşılamayan örneğidir.
Enisü’l Kalb, 134 beyitlik bir kasidedir.
Heft Câm, (Sakinâme)
Rind-ü Zâhid

Hatâî
Sünnî bir aileden gelmektedir. Erdebil tarikatı Hoca Ali’den sonra Sünnîliği kaybedip Şiiliğe geçer. Buna mukabil Şah İsmail’de Şiilik alameti olarak kızıl başlık giydirilir. Şiirlerinde Sünni geleneğin bir uzantısı olarak tasavvufi motifler görülür. Hurufî gelenek de yine şiirine tesir etmiştir. Hitabet gücü yüksek bir şairdir. Şiirlerini propaganda amaçlı olarak kullanır. Türkçe şiir yazmasının bir nedeni de budur. Divan’ından başka Deh-nâme adında bir eseri daha vardır. İtikadî yönünü göstermesi bakımından Deh-nâme oldukça önemlidir.