Giritli
Ali Aziz Efendi - Muhayyelat -
Notlar
Bilge Kültür Sanat Yayınları, 2017
Sunuş
1797 yılında Mîrimîranlık payesiyle Berlin büyükelçiliğine
atanan ilk elçi oldu.
Aziz Efendi Muhayyelat adlı eserini, İbrani ve Süryani
dillerinde bulduğu Hulâsatü’l-Hayâl (Hayal Özetleri) adlı kitaptaki öğütleri
ayıklayıp sadeleştirerek yazdığını belirtir.
Eser, temelini büyük ölçüde Binbir Gece Hikâyeleri’nden
almakla birlikte, yazar bu anlatıları yerli ve tasavvufi unsurlarla
harmanlamıştır.
Hikayelerin art arda sıralandığı ve iç içe geçtiği (çerçeve
anlatı) yapısı sebebiyle eseri modern romana yaklaştırır.
Cin, peri, büyü, tayy-ı zaman/tayy-ı mekân, ifritler,
tılsımlar ve olağanüstü tesadüflerle örülü masalsı bir atmosfere sahiptir.
Bununla birlikte 18. yüzyıl İstanbul’u ve saray yaşamından izler taşır.
Muallim Naci, adını eserde geçen "Naci Billah"
karakterinden almıştır.
Eserin Bölümleri
Birinci Hayal: Kadınların vefasız olduğunu düşünerek
evlenmek istemeyen Şehzade Kamercan’ın macerası ve Çin şahının kızıyla
evlenmesi anlatılır. Ardından oğulları Şehzade Asil ve Şehzade Nesil’in
hikayeleriyle devam eder.
İkinci Hayal: Ebu Ali Sina’nın Cevad’ı manevi evlat
edinip yetiştirmesini konu alır. Odakta Cevad vardır; insan-ı kâmil olmanın,
nefsini yenmenin ve sır saklamanın önemi vurgulanır. Okuyucu bu bölümde zayirçe,
cifr ve simya gibi gizemli ilimlerle tanıştırılır.
Üçüncü Hayal: Tamamen tasavvufi aşkı işler. Şeyh
İzzeddin, başlangıçta tasavvuf düşmanı olan Mısır Hükümdarı Naci Billah’a önce
mecazi aşkı yaşatır, ardından onu hakiki aşka ulaştırarak şeyhlik makamına
yükseltir.
Önsöz
Aziz Efendi, eseri H. 1211 (M. 1797) yılında tamamlamış;
Prusya’daki elçilik görevi sırasında H. 1213 (M. 1799) yılında vefat etmiştir.
Tasavvuf ve hikmet ilimlerinde üstat kabul edilen Aziz
Efendi, Avrupa bilginlerinin astronomi ve anasır-ı erbaa (dört unsur: su, hava,
ateş, toprak) gibi alanlarda sorduğu güç soruları yanıtlamış ve bu yanıtları
özel bir kitapçıkta toplamıştır.
Muhayyelat’tan başka Vâridât adlı bir eseri ve
çeşitli risaleleri bulunmaktadır.
Giriş (Mukaddime)
Bu şirin efsaneyi anlatan, musikinin yeni bestelerini icra
ederek
Eski bir örneğin nakşını aynen yaptı.
Bu eser, ben kulunuzun, “giriş” yazma ve “başlık” atma
kurallarını uygulamayarak meydana getirdiğim bir eserdir.
Hulâsatü’l-Hayal adında, hor görülmüş eski püskü bir kitap
ibret gözüme ilişti.
Kitabın garip hikâyelerinden ve acayip menkıbelerinden5
bazısı seçilip ayrılarak, derviş usulü üzere, sade ifade ile kaleme alınıp,
zekâ sahibi kimselerin görüşlerine sunuldu.
Bu hikmetli kitap, her ne kadar muhayyelat türündense de içe
doğuş meydana geldiği vakitlerde yeter derecede okunursa, gönüldeki gamı
dağıtmak özelliği mut- laka görülecektir.
Birinci Hayal
İsfahan hükümdarı Harzemşah'ın oğlu Şehzade Kamercan ile Çin
Hakanı Şücâ Han'ın kızı Gülruh Sultan'ın peri müdahalesi ve tilsımlı bir rüya
sonucu birbirlerine aşık olmalarını, yaşadıkları ayrılıkları, kavuşmalarını ve
Şehzade'nin bir tılsımlı taş yüzünden sevgilisinden ayrı düşerek ateşperestler
şehrine kadar uzanan macerasını anlatır.
Harzemşah, on beş yaşına gelen oğlu Kamercan’ı evlendirmek
ister; ancak Şehzade kadınların kararsız ve vefasız olduğuna inanarak bu
teklifi kesin bir dille reddeder. Hazreti İsa gibi bekâr kalmak gereğine
inanmış bulunuyorum, der.
Bu itiraz üzerine Harzemşah, oğlunu hapse atar.
Hapishanenin avlusundaki kuyuda yaşayan bir peri, geceleri
Kamercan'ı görür ve güzelliğine hayran kalır. Gökyüzünde karşılaştığı rakip bir
peri ile güzellik tartışmasına girer. Hangisi daha güzel; Çin Hakanı Şücâ
Han'ın kızı Gülruh mu, Kamercan mı?
Gülruh'u büyüyle Kamercan'ın yanına, aynı yatağa getirirler.
Kamercan, yanında yatan kızı görüp ona aşık olur ve
parmağındaki yüzüğü kızınkiyle değiştirir. Ardından periler Kamercan'ı uyutup
Gülruh'u uyandırır; Gülruh da Şehzade'ye aşık olur ve parmağındaki yüzüğün
değiştiğini fark eder.
Periler kız tekrar eski yerine nakleder. Sabah uyanıp
birbirlerini bulamayan iki genç de ayrılık ve aşk derdiyle yataklara düşer.
Gülruh’un süt kardeşi Sabâ, prensesin hastalığının sebebini
ve yaşadığı sıra dışı rüyayı öğrenince onu teselli eder ve diyarları gezerek o
güzel şehzadeyi bulacağına söz verir. İki yıl süren seyahatin ardından
İsfahan'a gelir, vezir vasıtasıyla Kamercan’ın huzuruna çıkar. Baş başa
kaldıklarında Gülruh’un durumunu anlatır.
Sabâ ve Kamercan, av bahanesiyle saraydan kaçarak doksan
günlük yolculuk sonunda Çin'e ulaşırlar. Kamercan, hekim kılığına girerek
saraya kabul edilir. Koynundan çıkardığı muskalı kâğıdı ve yüzüğü Gülruh'a
ulaştırır.
Yüzüğü ve Şehzade’yi gören Gülruh iyileşir. Durumu öğrenen
Çin Şahı, kırk gün kırk gece düğün yaptırarak iki genci evlendirir.
Üç yıl mutlu bir yaşam sürdükten sonra Harzemşah'ı ziyaret
etmek üzere yola çıkarlar. Mola verdikleri bir cennet köşesinde Gülruh uyurken
Kamercan onun kemerindeki tılsımlı yakut muskayı inceler. Ancak ışığa çıkardığı
sırada bir çaylak kuşu taşı et sanıp kaparak kaçar. Kuşun peşinden giden
Kamercan izini kaybeder ve ateşperestlerin yaşadığı Meltânîler şehrine varır.
Burada Müslüman bir bahçıvan olan Mustafa Efendi'ye sığınır. Bahçıvan, Basra'ya
giden geminin yeni kalktığını, bu yüzden 11 ay boyunca bahçeden dışarı çıkmadan
beklemesi gerektiğini söyler.
Gülruh, Kamercan'ın geri dönmediğini görünce durumu gizler
ve Şehzade'nin kıyafetlerini giyerek yola çıkar. Basra Hükümdarı Hüdakulu Şah,
gelen kişiyi dostu Harzemşah'ın oğlu Kamercan sanarak büyük saygıyla karşılar.
Hüdakulu Şah, Kamercan kılığındaki Gülruh'u kızı Ferruh Bânu
ile evlendirir ve tahtını ona devreder. Gerdek gecesi Gülruh, Ferruh'a kadın
olduğunu açıklayarak başından geçenleri anlatır.
Meltânîler şehrinde kalan Kamercan, ağaçtaki bir kuş
yuvasından muskasını yeniden elde eder. Ardından bahçeyi kazarken altın tozuyla
dolu teneke/mermer küpler bulur. Bahçıvan Mustafa Efendi'nin tavsiyesiyle bu
altınları 100 adet zeytin fıçısının dibine gizler; ancak muska kazara
fıçılardan birinin içine düşer.
Süresi dolan gemi Kamercan'ı unutup zeytin fıçılarıyla
Basra'ya hareket eder. Basra Hükümdarı olan Gülruh, zeytin fıçılarının birinde
altın tozunu ve kaybettiği muskayı fark edince gemiyi derhal geri göndererek
Kamercan'ı getirttirir. İki sevgili Hüdakulu Şah'ın huzurunda kavuşur.
Kamercan; hem Gülruh hem de Ferruh Bânu ile evli olarak tahta geçer.
Gülruh'tan Şehzade Asil, Ferruh'tan Şehzade Nesil dünyaya
gelir. On sekiz yaşına geldiklerinde devlet yönetiminde etkin olurlar. Ancak
hain vezir Elkam fitne çıkararak halkı ve askerleri kışkırtır
Bu kışkırtmalar sonucu Asil dedesi Çin Şahı'nın, Nesil ise
dedesi Harzemşah'ın yanına yola çıkarlar.
Şehzade Asil Hikâyesi
Yola çıkmadan önce hazine odasına giren Şehzade Asil, üzeri
yazılı çelik bir sandık bulur.
Sandığın içindeki kutudan değersiz görünen bakır bir yüzük
çıkar. Gemiyle yola çıkan Şehzade Asil, fırtınaya yakalanır; gemi batar ve
lalası Said ile birlikte bir ada sahiline vurur.
Adayı keşfe çıkan Asil, lalası kaybolunca tek başına ilerler
ve zümrüt, mercan ve yakutlarla süslü muazzam bir saraya rastlar. Sarayın
kapısındaki yüz okkalık çelik kilide dokunduğunda kilit parçalanır.
Sarayın içindeki görkemli odada, mücevherden bir yatakta
uyuyan eşsiz bir kız görür. Onu uyandırmak için duvarındaki levhayı eline
aldığında levha da parçalanır ve kız uyanır. Kız kendisini şöyle tanıtır: Ben
hâlâ Serendip padişahı olan Sultan Abdüssamed kızı, muradını almamış
Şivezâd’ım.
Şivezâd, üç yıl önce Cinler Şahı tarafından kaçırıldığını,
onunla evlenmeyi reddettiği için sihirli bir levhayla uyutulduğunu ve Cinler
Şahı'nın ayda bir gelip kendisini uyandırdığını açıklar.
Şehzade Asil, parmağındaki Mühr-i Süleyman sayesinde
Cinlerin Şahı Şemhâil'i ve tüm cin taifesini boyun eğdirir.
Cinlerin Şahı'nın yüzüğün gücü karşısında titrediğine şahit
olur: Şehzade, kutu içinde bulup parmağına taktığı yüzüğün Mühr-i Süleyman
olduğunu ve bütün gücün o yüzükten geldiğini anladı.
Şivezâd'ı ailesine ulaştırmak üzere Serendip ülkesine doğru
yola çıkar.
Büyülü bir hızlı yolculukla Serendip şehrinin dışına
ulaşırlar ve Şah Abdüssamed'e müjde gönderilir.
Şah Abdüssamed, kızını kurtaran Şehzade'ye minnettar kalır;
ona tahtını, kızını ve gizli hazinesini teklif eder. Yeraltı mahzenindeki
kıymetli taşlarla dolu havuzda dokuz heykeli gösteren Şah, bir sandalye
üzerindeki tek eksik heykelin garip hikâyesini anlatmaya başlar.
Serendip Padişahı Abdüssamed’in Hikâyesi
Abdüssamed Şah, tahta geçince babasının bıraktığı mektubu
okur ve Mısır'daki Şeyh Mübarek'e gitmek zorunda kalır.
Mısır'a varan Abdüssamed'e Şeyh Mübarek, eksik heykeli
vermesi karşılığında zihni ve bedeni tamamen temiz, bakire bir kız getirmesini
şart koşar. Kızın iffetini ölçmesi için ona sihirli bir ayna ve bitmeyen bir
kese verir.
Bu aynayı yüzüne tut. Eğer ayna dumanlanırsa, bize yaramaz.
Çünkü içi bozuk demektir.
Uzak diyarları gezmesine rağmen aradığı kızı bulamayan
Abdüssamed, Bağdat'a gelir. İmam Hacı Bekir'in aracılığıyla azledilmiş vezir
Nasır'ın kızı Mihridil ile tanışır.
Abdüssamed, Şeyh’in verdiği görevi (Mihridil’i Şeyh’e teslim
etme) nefsinin arzularına rağmen sadakatle tamamlar. Şeyh, yaptığı bu
fedakârlık ve iffet imtihanını mükâfatlandırarak Mihridil'i kendisine helal eş
olarak sunar. Abdüssamed, Şivezâd'ın aslında Mihridil ile kendisinin kızı
olduğunu anlatır.
Sultan Abdüssamed'in anlattığı bu hikâyeden son derece
etkilenen Şehzade Asil, böyle namuslu bir aileden gelen Şivezâd’ın iffetine
ikna olur ve onunla evlenmeye karar verir.
Şehzade Asil, simya gücünü kullanarak Cin Padişahı
Şemhâil’in diyarı olan Câbilka’ya gider. Şemhâil Şah ile görüşerek Şivezâd ile
evlenme niyetini açıklar ve onayını alır.
Serendip’e dönen Şehzade Asil, hizmetkarı Cevvâle
aracılığıyla Şivezâd’a niyetini bildirir. Şivezâd durumu babası Sultan
Abdüssamed’e açar; Abdüssamed Şah da Şehzade ile konuşarak evlilik konusunu
tatlıya bağlar.
Şehzade Asil, Şemhâil Şah’a emir vererek Serendip şehrinin
dışında, mücevherlerle kaplı görkemli bir şehir ve saray inşa ettirir. Bütün
şehir halkının bu düğüne katılması emredilir.
Cinler, periler, askerler, din adamları ve hediyeler taşıyan
cariyelerden oluşan benzersiz bir alay Serendip’e gelir. Şehirdeki en fakir
insan dahi büyük ikramlar ve hizmetkârlarla saray benzeri konaklarda ağırlanır.
Sultan Abdüssamed, Şivezâd ve davetliler ihtişamlı saraya
getirilir. Şemhûr Şah’ın okuduğu hutbe ve dualar eşliğinde Şivezâd ile Şehzade
Asil’in nikâhı kıyılır.
Şehriyar Asil’in Kardeşi Şehzade Nesil’in Hikâyesi
Şehzade Nesil, İsfahan’a gitmek üzere yola çıkar; ancak
Basra’dan on konak uzaklaştıktan sonra haydutların saldırısına uğrar. Tüm
adamları kılıçtan geçirilen Nesil, üç gün üç gece çölde tek başına dolandıktan
sonra Keşmir şehrine ulaşır.
Yıkanmak için hamama giren Şehzade Nesil, çıkışta hamamın
kadınlar kapısından çıkan olağanüstü güzellikte bir kızla karşılaşır.
Birbirlerine ilk görüşte âşık olurlar. Ancak kalacak yeri olmayan Nesil, kızı
peşine takarak Keşmir sokaklarında dolaşmaya başlar.
Gidecek yeri kalmayan Nesil, gördüğü çıkmaz bir sokaktaki
konağın kapısını açmaya çalışır. Kız bir taşla kiliti kırıp içeri girer.
İçeride her türlü hazırlık yapılmış olmasına rağmen hiç kimsenin olmadığını
gören Nesil ve kız, sofraya oturup eğlenmeye başlarlar.
Tebdilikıyafet gezmeyi seven Keşmir Hükümdarı Firuz Şah,
kendisine ait olan bu konağa gelip durumu fark eder. Şehzade Nesil ile gizlice
konuşup hikâyesini dinler ve durumdan hoşnut olarak kendisini bir köle gibi
tanıtıp onlara hizmet etme oyunu teklif eder.
Sabah olunca Firuz Şah, Şehzade Nesil’i sarayına davet edip
ağırlamaya başlar. Dostlukları pekişirken Firuz Şah, Nesil’e odadaki eşi
Zühre’nin üzerindeki büyüyü gösterir: Firuz Şah sevgilisine yaklaştıkça kızın
güzelliği kaybolup zenci şeklini almakta, uzaklaştıkça eski hâline dönmektedir.
Firuz Şah, Zühre'yi kendisine getiren simyacı Şeyh Fettah’ın
zamanla Zühre’ye tutulduğunu, Zühre kendisini reddedince ona büyü yapıp kuş
gibi uçup gittiğini ve o günden beri eşine yaklaşamadığını anlatır.
Keşmir’de bir süre kaldıktan sonra hediyelerle uğurlanan
Şehzade Nesil, İsfahan’a ulaşır. Dedesi Harzemşah onu büyük bir alayla
karşılar, bağrına basar ve hatta kendisini veliaht ilan eder.
İsfahan’a gelişinden bir ay sonra Nevruz bayramı gelip
çatar. Harzemşah, Şehzade Nesil ve şehir halkı mesire alanına çıkarak çadırlar
kurup, müzik, ziyafetler ve hokkabazlık gösterileri eşliğinde üç gün boyunca
Nevruz’u kutlarlar.
Firuz Şah’ın Hikayesi
Hintli, Lar şehri halkından çok yoksul bir adamdır. Mahalle
mescidinde müezzinlik yaparak geçimini sağlar ve çok güzel bir kızından başka
dünyada hiç kimsesi veya malı yoktur.
Bir gün ikindi namazı sonrasında mescitte yalnız kalan bir
ihtiyar, adamın elinden tutar. Bu ihtiyar insan olmadığını, ruhani soyundan
geldiğini belirtir ve müezzini şehir dışındaki mağaralardan birine götürür.
İhtiyar, mağaradaki saf altından yapılmış atlıkarınca
biçimindeki atı gösterir. Müezzine bu atın nasıl uçurulacağını, yere nasıl
indirileceğini, yönlendirileceğini ve hızının nasıl ayarlanacağını detaylıca
öğretir.
İhtiyar, paha biçilemez bu at karşılığında müezzinden çok
güzel olan kızını ister. Yoksulluğun getirdiği çaresizlikle bu teklifi kabul
eden müezzin, ihtiyarın isteği üzerine bu anlaşmayı bir kâğıda yazıp ona teslim
eder.
Sözleşmeyi alır almaz gözden kaybolan ruhani varlığın
ardından evine dönen müezzin, kızını bulamaz; ihtiyarın onu alıp götürdüğünü
anlayarak büyük bir pişmanlık ve üzüntü içinde ağlar.
Kendi şehrinde bu atı ortaya çıkarırsa "Nereden
buldun?" diye baskı göreceğinden korkan müezzin, adaletli ve cömertliğini
duyduğu İsfahan Padişahı Harzemşah'ın huzuruna gelerek atı on kat altın
karşılığında satmak ister.
Münevvere Kâhya, ilk olarak Âlemârâ’nın odasına gidip anne
ve babasının onu Nesil ile evlendirmeyi onayladığı müjdesini verir. Aşkından
ağlayan kızın içini ferahlatıp kendisinden haber beklemesini söyler ve planını
hazırlamak üzere kendi odasına çekilir.
Şehzade Nesil’in yalnız olduğu bir zamanı kollar, yanına
gidip Hürmüz Şah’ın annesi makamında olduğunu, onu da kendi evladı gibi
gördüğünü belirterek saygı toplar. İki gece sonra meyve tepsisiyle giderek
sohbet eder. Bu ziyaretleri 5-10 gece sürdürerek Şehzade’yi kendisine iyice
alıştırır; öyle ki Nesil kendisi Münevvere’yi çağırtmaya başlar.
Bir gece Nesil’in yanına çok kederli gelip gözyaşı döker.
Şehzade sebebini ısrarla sorunca, bir sırrı olduğunu ancak Nesil’in
öfkelenmesinden korktuğunu söyler ve ondan gücenmeyeceğine dair yemin alır.
Söze başlayarak Âlemârâ’nın o gece Şehzade’yi bağırmadan,
rezil etmeden dinlemesindeki büyük iyiliğini hatırlatır. Ardından Nesil’e
Âlemârâ’nın durumunu sorup sormayacağını ima eder. Şehzade utancından
soramadığını belirtip durumunu merak edince, Münevvere Kadın Âlemârâ’nın o
geceden beri yemeden içmeden kesilip ah çekerek yataklara düştüğünü söyler.
Âlemârâ’nın korkudan değil, Şehzade Nesil’in eşsiz
güzelliğine ve melek soyuna vurulduğu için hastalandığını açıkça dile getirir.
İki gece sonra da elinde yüz yapraklı katmerli bir gülle gelerek gülün
Âlemârâ’nın aşk ilanı olduğunu iletir.
Bu evliliğin Hürmüz Şah’ın da arzusu olduğunu, aksi takdirde
Âlemârâ’nın kederden helak olacağını anlatır. Şehzade Nesil ne diyeceğini
bilemeyip kekeleyince, Münevvere Kâhya fırsatı değerlendirip hemen Şehzade’nin
elinden tutarak onu baş başa görüşecekleri alana (mabeyn) götürür.
Şehzade'yi mabeyn odasında süslenmiş hâlde bekleyen Âlemârâ
ile buluşturur. Âlemârâ’nın duygusal ve etkileyici sözleri karşısında ikna olan
Nesil Şehzade evliliği kabul edince, Münevvere Kâhya vakit kaybetmeden Şah ve
hanımının huzuruna gidip mutlu sonucu haber verir.
…
İkinci Hayal
Güneşli olmayan, yağmurlu bir günde ders olmadığı için evde
üstadı Ebu Ali Sina ile oturan Cevad, kapı çalınınca bakmaya gider. Kapıyı
açtığında dışarıda kimseyi göremez; içeri adım attığında ise Ebu Ali'nin evinde
değil, muhteşem bir şah sarayının avlusunda olduğunu fark eder.
Sarayın merdivenlerinden inen süslü cariyeler Cevad’ı
saygıyla karşılayıp üst kattaki bir köşke çıkarır. Ardından onu bilge
elbiselerinden arındırıp Peştemal bağlatarak billur ve kâfur gibi süslü bir
hamama götürürler. Cariyeler onu hürmetle yıkayıp temizledikten sonra ona
ipekli, süslü giysiler giydirip güzel kokular sürerler.
Cevad, sarayın prensesi olan Semerkant Hükümdarı Kirşasb
Han’ın kızı Fitneidil’in huzuruna çıkarılır. Fitneidil onu büyük bir iltifatla
karşılar. On bir gün boyunca birlikte mükemmel ziyafetler çekerler, prensesin
çaldığı keman eşliğinde musiki dinler, zevküsefa sürer ve derin ilmi sohbetler
ederler.
On birinci günün sonunda Fitneidil, kendisini ve durumu
açıklar: Hocası Hoca Babek'ten Cevad’ın ilmini duymuş, ona âşık olmuş ve
babasının izniyle Hoca Babek’in sihir/tılsım marifetiyle Cevad’ı buraya
getirtmiştir. Fitneidil, Cevad ile evlenmeyi kabul ettiğini ancak mehir ve
başlık olarak Harut ve Marut’un tılsımını ile Ahmet-bun’un kalkatratını
kendisine peşin olarak öğretmesini şart koşar.
Cevad bu ilimleri bilmediğini ("havan döver ve terazi
çeker takımı" bir öğrenci olduğunu) söyleyerek reddeder. Fitneidil ısrar
eder; Cevad sırrı vermemekte inat edince prenses öfkelenir ve cariyelerine
emrederek Cevad’ı karanlık bir mahzene kapattırır. Cevad mahzende bildiği simya
sanatlarını denese de kızın büyüsü karşısında etkisiz kaldığını görerek ser
verip sır vermemeye karar verir.
Ertesi sabah elleri ayakları bağlı olarak prensesin huzuruna
getirilen Cevad, tehdit ve vaatlere rağmen kelime-i şehadet getirip direnmeye
devam eder. Bunun üzerine prenses onun kuyuya atılmasını emreder. Cevad baş
aşağı kuyuya itildiği anda gözlerini açar ve kendini yeniden Ebu Ali Sina’nın
huzurunda otururken bulur.
Ebu Ali Sina, yaşananların hepsinin sır saklama becerisini
ölçmek ve ders vermek amacıyla yapılmış bir ilmi sınama/tılsımlı bir imtihan
olduğunu açıklar.
Ebu Ali Sina’nın Hikâyesi
Ebu Ali Sina, öğrencileriyle kırda gezerken körebe benzeri
bir oyun oynandığı sırada üstadı Hoca Vâhilî şaka yollu gözünü bir mendille
bağlar. Ebu Ali mendili açtığında kendini sonsuz bir çölün ortasında tek başına
bulur.
Çölde gördüğü hecin devesine bindiğinde devenin aslında bir
ifrite dönüştüğünü anlar. İfrit onu havada uçurarak cehennem vadisi gibi bir
yere götürür. Oradaki devler insanları kebap edip yemektedir; Ebu Ali çok zayıf
olduğu için onu besleyip yemek üzere bir mağaraya kapatırlar.
Ertesi sabah gözünü açtığında yine çöildedir. Yolda
karşılaştığı ihtiyar bir adam onu evine davet eder ancak köye geldiklerinde 20
arşın boyunda dev bir mahluka dönüşür. İhtiyar, Ebu Ali'yi çirkin kızına teslim
eder. Kadın, Ebu Ali’ye âşık olduğunu söyleyip evlenmek ister ve önüne pişmiş
köpek eti koyar.
Yine uyuyup uyandığında kendisini bir şehrin yakınında
bulur. Şehre girdiğinde hürmetle karşılanıp saraya götürülür. Kendisini
"Suret Şehri"nin padişahı Şirinkâr olarak tanıtan dünya güzeli bir
kız ile karşılaşır.
Şirinkâr, sütannesi Rüveyde’nin (yolda karşılaştığı ihtiyar)
sihir gücüyle ülkeyi yönettiğini, Ebu Ali’nin simya ilmini bildiğini duyduğunu
söyler. Şirinkâr, Ebu Ali ile evlenmek istediğini ancak kendisine zarar
vermemesi için "hıntanç gazaimlerini" öğretmesini şart koşar. Ebu Ali
bu sırrı vermeyi reddedince Şirinkâr öfkelenip cellada onun idam edilmesini
emreder.
Cellat Ebu Ali'nin gözünü bağlayıp kılıcı vuracakken Ebu Ali
"Aman" diyerek celladın yeninden tutar. Gözünü açtığında kendini hâlâ
kır eğlencesinde, arkadaşlarının arasında bulur.
Üstadı Hoca Vâhilî, yaşanan bu uzun ve korkunç maceranın
aslında fiziksel bir yolculuk olmadığını; canlı olarak tasarlama gücünün ve
ilahi marifetin eseri olduğunu açıklar.
Üstat, Ebu Ali Sina'ya öğretilecek olan mübarek/Rabbani
ilimleri (ilahi marifet) alabilmesi için onun baskı ve ölüm korkusu karşısında
sır saklayıp saklayamayacağını, iradesini ve sadakatini ölçmüştür.
Ebu Ali’nin dünya lezzetlerine veya kadınların hilelerine
(renkten renge girmelerine) kapılıp ilim yolundan sapmasını engellemek, ona bir
ibret dersi vermektir.
Molla Emin’in Hikâyesi
Babası Müstecip Çelebi ölünce yetim kalan ve miras olarak
büyük bir servete konan Molla Emin, baştan çıkmasın diye Sabuncu İbrahim
Çelebi’nin önayak olmasıyla evlendirilir.
Alacahamam yakınlarında zengin, çok güzel ancak babasız bir
kız olan Ayşe ile evlenir ve kızın evine iç güveyi olarak girer.
Molla Emin eşinden memnun olsa da huysuz, edepsiz ve baskıcı
kaynanasının zulmüne dayanamaz. Her gün ağlatılıp hırpalanan Emin’in sağlığı
bozulunca çift yedi ay sonra boşanır.
Boşanmadan yirmi gün sonra İbrahim Çelebi’nin dükkânına Hacı
Abbas Ağa adında son derece kibar, zengin görünüşlü, 65 yaşlarında biri gelir
ve simya ilaçları (lebend-har, demir pası) satın alır. İbrahim Çelebi ile
dostluk kurar.
Abbas Ağa, İbrahim Çelebi ve Molla Emin’i Yenibahçe’deki
gösterişli sarayına davet eder. Burada tek mirasçısı olan kızı Hayal Hanım’ı
hemen o gün Molla Emin ile nikahlayıp gerdeğe sokmak istediğini söyler.
Mahalle imamı ve müezzin Remzi Çelebi çağrılarak yıldırım
nikâhı kıyılır. Molla Emin hamama gönderilip giydirildikten sonra gece gerdek
odasına konur. Molla Emin, kızın inanılmaz derecede güzel ve kusursuz olduğunu
görüp mutlu olur.
Sabah uyanan Molla Emin, yanında yatan dünya güzeli gelinin
parçalanarak (başı, eli, ayağı ayrılarak 10 parçaya bölünerek) katledildiğini
görür.
Dadının feryatları üzerine içeri giren kayınpeder Abbas Ağa,
Molla Emin’i kızının katili ilan eder ve yeniçeri ağasının çuhadarlarına teslim
ettirip hapse attırır.
İbrahim Çelebi, Abbas Ağa’nın konağına gittiğinde sokakta
öyle bir konağın hiç var olmadığını öğrenir.
Sözde nikâhı kıyan müezzin Remzi Çelebi ile görüştüğünde,
müezzin onları bir yıldır hiç görmediğini söyler.
Durum Yeniçeri Ağası’na bildirilir; yapılan incelemede ne
öyle bir konak ne de Abbas Ağa adında bir zaim kaydı bulunur. Olayın gizemli
yapısı anlaşılarak Molla Emin kefaletle hapisten çıkarılır.
Dükkâna dönen Molla Emin, masanın üstünde kaynanasından
gelen bir mektup bulur. Mektupta kaynanası, tüm bu yaşananların (Abbas Ağa,
kız, cinayet, saray) kendi yaptığı bir sihir/illüzyon olduğunu ve kızını
bıraktığı için ona ceza verdiğini yazar.
Korkudan çaresiz kalan Emin, eski eşi Ayşe ile yeniden
nikâhlanır ancak sürekli azap çeker.
İbrahim Çelebi’nin dükkânına gelen derviş/sihirbaz ruhlu
Cevad, durumu anlar. Emin’e sihirli bir mersin çubuğu vererek karısına
vurmasını söyler.
Molla Emin evde çubuğu vurduğunda; güzeller güzeli hanımı 80
yaşında, dişsiz, kambur bir Çingene kocakarısına ("Kanlı Ayşe"),
muhteşem ev ise pis, köhne bir kulübeye dönüşür. Kanlı Ayşe pes ederek bir daha
sihir yapmayacağına dair söz verir ve sihir tamamen bozulur.
Sihirden kurtulan Molla Emin’in neşesini yerine getirmek
için Cevad, İbrahim Çelebi ve Emin’i cuma günü Haydarpaşa mesiresine davet
eder.
Çiçekçibaşı bahçesine geldiklerinde Cevad’ı bir padişah
gibi, yüzlerce cariye, hizmetkâr, mücevherlerle süslü kasırlar ve şahane
sofralar içinde bulurlar.
Cevad, dostlarına bu gördüklerinin Kanlı Ayşe’nin sahte ve
kötü sihirleri gibi olmadığını, gerçek bir zevk ve itibar gösterisi olduğunu
belirterek onlara eşsiz bir ziyafet sunar.
Cevad, İbrahim Çelebi ve Molla Emin'e şahit oldukları
büyüleyici âlemlerin bir efsun veya hülya olmadığını, Allah'ın bir lütfu
olduğunu söyler. Molla Emin'i yeniden evlendireceğini müjdeler.
Cevad, bir karış boyundaki hizmetkarı Hayalî Çavuş'u
yeryüzündeki tüm asil ve güzel kızların resimlerini, isimlerini, yaşlarını ve
memleketlerini kaydedip getirmesi için görevlendirir. Hayalî Çavuş bir saat
içinde sırtında bir sandıkla geri döner.
Sandıktan önce Çin (Hata) Hükümdarı Lavi Han’ın kızı
Ferahnaz’ın resmi çıkar. Ardından gelen resme bakan Molla Emin, resmi görür
görmez bayılır.
Resmi okuyan Cevad, resimdeki kişinin Halep’te oturan zaim
Abbas Ağa’nın kızı Hayal Hanım olduğunu görür. Emin’in İstanbul'da illüzyon
sanıp kaybettiği ve katledildiğini sandığı gelin aslında gerçekte vardır ve
hayattadır. Cevad, Emin’e sabretmesini ve onu kendisine helal yoldan alacağını
söyler.
Cevad, İbrahim Çelebi’ye kendini varlıklı bir devlet adamı
(mültezim) gibi gösterip Halep Muhassıllığını (vergi toplayıcılığını) talip
olmasını öğütler.
İbrahim Çelebi ve Molla Emin, İstanbul eşrafı kılığına
girerek hazineye peşin ödeme yapar ve İbrahim Çelebi Halep Muhassılı atanır.
Cevad, Bektaşi tacı ve hırkasıyla konaka gelip kendini gruba
dâhil eder. Şeyh gibi hürmet görür.
Gemiyle Halep’e varırlar. Cömertlikleri ve düzenledikleri
ziyafetlerle kısa sürede tüm Halep halkının, esnafının ve devlet ricalinin
sevgisini kazanırlar.
Gerçek Abbas Ağa meclislerine gelir. Kısa sürede sıkı dost
olurlar.
Cevad Baba, Abbas Ağa’dan kızı Hayal Hanım’ı Molla Emin’e
ister. Kızın Halep’te kalması şartıyla anlaşırlar.
Molla Emin gerdek odasında duvağı kaldırınca, bir yıl önce
kaybettiği ve acısını çektiği sevgilisini karşısında bulur. Büyük bir sevinç ve
hamd ile kavuşurlar.
Çin Şahının Kızı Ferahnaz ve İklilülmülk’ün Hikâyesi
Çin ülkesinin şahı Lari Han’ın, güzelliği dillere destan
Ferahnaz adında bir kızı vardır. Ferahnaz sadece güzelliğiyle değil; ilim,
edep, münazara adabı ve yüksek ahlakıyla da tanınmaktadır.
Ferahnaz, Meryem gibi bekâr kalmayı seçerek yapılan tüm
evlilik tekliflerini kararlılıkla reddeder.
Şah, kızının evlenmeme gerekçesi öğrensin diye Ferahnaz’ın
sütannesi Lebabe'yi gizlice huzuruna çağırır.
Prenses, sütannesine ve arka planda babasının olduğunu
anladığı bu sıkıştırmaya başta öfkelenir; ancak gerçeği açıklamayı kabul eder.
Ferahnaz, üç yıl önce rüyasında büyüleyici bir bahçe ve bir
şehzade gördüğünü; hemen ardından da biri erkek dişi iki ceylanın gezinmesini
izlediğini anlatır: Erkek ceylanın ayağı tuzağa takılınca, dişi ceylan gelip
tuzağı keserek eşini kurtarır. Az sonra dişi ceylan tuzağa düşüp kıvranmaya
başladığında, erkek ceylan hiç umursamadan arkasını dönüp kaçar.
Ferahnaz bu rüyayı ilahi bir uyarı (semavi tembih) olarak
yorumlamıştır: "Erkekler vefasızdır ve kadınlara hak ettiği değeri
vermez." Bu yüzden bir erkekle evlenmeye kesinlikle tövbe etmiştir.
Sütanne, aksine erkeklerin kadınlardan daha vefalı ve
sözünün eri olduğunu iddia eder.
İddiasını ispatlamak ve prensesin fikrini değiştirmek
amacıyla yakın zamanda ona "Hoca Abdullah’ın Hikâyesi"ni anlatacağını
vaat eder.
Hoca Abdullah’ın Çok İbretli Hikâyesi
Abbasi Halifesi Harunürreşid, kendi cömertliğiyle
gururlanırken veziri Cafer, Basra'da Hoca Abdullah adında bir adamın
cömertlikte herkesi geride bıraktığını söyler. Halife bunu yerinde görmek için
derviş kılığına girerek Basra'ya gider. Burada Hoca Abdullah’ın
misafirhanesinde muazzam bir hürmet, saray sarayları aratmayan ikramlar ve
eşsiz antika hediyelerle ağırlanır. Hoca Abdullah’ın bu derece göz kamaştırıcı
ikramları karşısında Halife, bu durumun arkasındaki gizemli sırrı merak eder;
ancak durumu tam öğrenemeden Bağdat'a dönmek zorunda kalır. Daha sonra Hoca’yı
çağırtmak istediğinde ise onun öldüğü haberini alır.
Aradan zaman geçtikten sonra Halife, sarayındaki bir şenlik
sırasında Hoca Abdullah’ı dilenci kılığında görür ve huzuruna getirip
ağırladıktan sonra başından geçenleri anlatmasını ister. Hoca Abdullah,
varlıklı bir tüccarın oğlu olarak gençlik yıllarında mirasını savurduğunu,
gurbete düşüp Mısır'a gittiğini anlatır.
Mısır'da Sultan’ın gözde cariyesi Dürdane’ye aşık olan
Abdullah, zorlu süreçlerin ardından saraya gizlice girerek sevgilisiyle
buluşur. Ancak durumun fark edilmesi üzerine Sultan ikisinin de Nil Nehrine
atılarak öldürülmesini emreder. Abdullah nehre atıldıktan sonra şans eseri
balıkçılar tarafından kurtarılır, fakat Dürdane'yi kaybetmenin derin acısıyla
tek başına dünyadan elini eteğini çekmeye karar verir.
Mısır’daki felaketten kurtulduktan sonra yoksul düşen
Abdullah, Trablusşam üzerinden Basra’ya gelir. Bir kahvehanede hizmetçilik
yaparken kahvenin daimi ve saygın müşterisi Ali Efendi’nin dikkatini çeker. Ali
Efendi onun soylu bir genç olduğunu anlayıp hikâyesini dinler ve Abdullah’ı
evlat edinerek eğitir.
Ali Efendi ölüm döşeğindeyken, çocuğu olmadığını ve soyundan
kalan devasa bir hazineyi Abdullah’a emanet edeceğini söyler. Sırrı
koruyacağına dair yemin ettirdikten sonra anahtarı verir. Ali Efendi’nin
vefatının ardından Abdullah, köleleri azat edip konağı boşaltır ve kârgir
yapıdaki devasa hazineye girer. Hazine; tonlarca altın, paha biçilemez
antikalar, mücevher havuzu ve 1000 yıl önce yaşamış Padişah Melkıya ile eşi
Lakyor’un heykelleri/kitabeleriyle doludur.
Abdullah, hazineden aldığı servetle Dürdane’nin ruhu için
büyük hayır işleri yapmaya başlar. Basra Meliki Azdüddevle durumdan şüphelenip
baskı yapınca Abdullah, melike her gün 1000 altın ödeme şartıyla anlaşır. Ancak
kötü niyetli Vezir Elkam, hazinenin yerini öğrenmek için kızı Naile’yi gece
vakti Abdullah’ın evine gönderir. Naile, babasının tehdidini ağlayarak
Abdullah’a itiraf edince Abdullah onu koruması altına alır; gözlerini
bağlayarak hazineye götürür ve ziynetler verip geri gönderir. Tuzağı başarısız
olan Vezir Elkam, bu kez eve sızdırdığı bir köle aracılığıyla Abdullah’ı
zehirletip bayıltır. Öldü sanılarak gömülen Abdullah’ı mezardan çıkartıp
işkenceyle hazinenin yerini söyletmeye çalışır.
Vezir Elkam’ın vicdanlı kızı Naile ve damadı Emir Haydar,
Abdullah’ı işkence gördüğü yerden kurtarıp bir ata bindirerek kaçırırlar.
Abdullah yaralarını sardırarak Bağdat’a (hilafet merkezine) ulaşır ve sünnet
düğünü sırasında Halife Harunürreşid’in huzuruna çıkıp başından geçenleri
anlatır.
Halife, Abdullah’a teselli verip sarayındaki 3000 cariye
arasından kendisine bir eş seçmesini ister. Cariyeler sırayla Abdullah’ın
önünden geçerken Abdullah aniden bayılır. Çünkü cariyelerden biri öldüğünü
sandığı Dürdane’dir! Dürdane de onu görünce bayılır.
Dürdane, Mısır’da Nil’e atılacağı sırada cellatların
kendisini kıymadığını, bir esirciye sattıklarını ve esircinin de kendisini
Halife’nin sarayına getirdiğini anlatır. İki âşık perdenin arkasından
konuşturularak heyecanları yatıştırıldıktan sonra nikâhlanırlar.
Halife, Abdullah’ı Basra Meliki yapmak ister; fakat Abdullah
bunu kabul etmeyip kendisini kurtaran Emir Haydar’ın melik, kötü Vezir Elkam’ın
vicdan azabı çekmesi için yine vezir olarak kalmasını, kendisinin ise eski
sadeliğinde hayır işleriyle yaşamak istediğini belirtir. Vezir Cafer ve 20 bin
süvari eşliğinde Basra’ya dönen Abdullah ile Dürdane, ömürlerinin sonuna kadar
mutlu yaşarlar.
Yüce Ruhlu Cevad’ın Hikâyesi
Gezgin bir Bektaşi dervişi kılığında dolaşan Cevad, doğunun
en gelişmiş şehirlerinden Kıtmir’e gelir ve bir oda kiralar. Şehrin genç (17-18
yaşlarında), son derece zeki ve bilgili Şehzadesi İklil, Cevad Baba adında alim
bir dervişin geldiğini öğrenince kıyafet değiştirerek onu kaldığı odada ziyaret
eder. Cevad, Şehzade’nin nezaketini ve yüksek kabiliyetini takdir eder. Şehzade
de Cevad’ı babası Hürmüz Şah’a övgüyle anlatır. Şah, Cevad’ı saraya davet eder
ve sohbetinden çok memnun kalarak onu sarayda ağırlamaya başlar. Cevad ile
Şehzade İklil kısa sürede derin bir dostluk kurup kardeş gibi olurlar.
Hürmüz Şah, Cevad’la yalnız kaldığı bir an ona gizli derdini
açar: Üç senedir Şehzade İklil’i (özellikle Fas Sultanı'nın kızıyla)
evlendirmek istemekte, ancak Şehzade bir rüya yüzünden evlenmeyi kesinlikle
reddetmektedir. Şah, Cevad’dan İklil’i evliliğe ikna etmesini rica eder.
Aynı gece Cevad, tatlı bir sohbet sırasında sözü İklil’in
bekârlığına getirir. İklil, evlenmeme sebebini gördüğü bir rüyayla açıklar.
Cevad, kadınların erkeklerden daha sabırlı ve bağlı olduğuna
delil getirmek üzere Horasan’da yaşanan ibretli bir olayı (hikâyeyi) İklil’e
anlatmaya başlar.
Cevad’ın İklilülmülk’e Misal Getirmesi
İsfahan Şehinşahı Şâpur Şah; Hint, Çin ve Acem ülkelerine
hükmeden kudretli bir hükümdardır. Bir gün Elbistan halkından kalabalık bir
heyet Şâpur Şah’ın divanına gelerek kendi hükümdarları Gazanfer Şah’tan
şikâyetçi olurlar. Gazanfer Şah'ın acımasızca kıyafet değiştirip çarşı pazarda
halkı öldürttüğünü, masum Müslüman kadınların evlerini bastırıp onları
astırdığını ve halkın yarısını katlettiğini anlatarak yardım isterler.
Şâpur Şah, Gazanfer Şah’a sert bir ferman gönderir: “Tek
başına İsfahan’a gelip davacılarla yüzleşeceksin. Karşı gelirsen tahtından
olursun!” Gazanfer Şah bu emre uyarak tek başına İsfahan yoluna düşer.
İsfahan’a üç saatlik mesafe kala bir çeşme başında duran
Gazanfer Şah kendi kendine düşünür. Şehinşah’ın kendisini dinlemeden
cezalandırmasından korkar ve tahtını, ailesini geride bırakıp canını kurtarmak
için inzivaya çekilmeye ve kaçmaya karar verir.
O sırada bir koyun sürüsünün çeşmeye geldiğini görünce yön
sormak için tepeye çıkar. Karşısında çoban kılığında, adeta cennet gılmanlarını
andıran olağanüstü güzellikte genç bir adam görür. Gazanfer Şah şaşkınlık
içinde atından inip selama durur.
Birlikte bir ağaç gölgesine otururlar. Genç çoban, Gazanfer
Şah’tan kim olduğunu doğrulukla anlatmasını ister. Gazanfer Şah, Elbistan Şahı
olduğunu, Şehinşah’ın gazabından korkup kaçmaya karar verdiğini açıklar.
Çoban ona hak verir ve sakın kendi ayağıyla Şehinşah’ın
huzuruna çıkıp ölüm uçurumuna atlamamasını, çünkü İsfahan Şahı'nın artık eski
şah olmadığını söyler. Ardından genç çoban, kendi başından geçen gizemli ve
sıra dışı olayları anlatmaya başlar.
Hüma ile Şâpur Hikâyesi
Turan Kağanı Keşnasb Han’ın kızı Hüma, 15 yaşındayken bir
gece kaçan kedisinin peşinden sarayın mahzenine iner. Mahzende kapı yerine
büyülü bir odayla karşılaşır ve orada İsfahan Şahı Küdriz Şah’ın oğlu Şâpur ile
karşılaşır. İkisi de buraya nasıl geldiklerini anlayamaz.
Sarayı gezdiklerinde yirmi otuz kadar odada çiftler hâlinde
hapsedilmiş şehzade ve hükümdar kızları görürler. Şehzade Molla İdris ile
karşılaşırlar; İdris, bu sarayın fitne çıkarıp padişahların neslini kesmek
isteyen kâfir bir büyücü kadına ait olduğunu anlatır.
Ertesi gün 60 yaşındaki yaşlı büyücü kadın gelir, Hüma ile
Şâpur’u evlendirip aynı odaya kapatır. Ancak Şâpur, Hüma’nın iffetine saygı
duyup ona dokunmaz; ikisi birlikte dua ve zikirle (Salavat-ı Şerife) Allah’a
sığınırlar. Kırk gün boyunca kırk bin salavat okurlar. Kırkıncı gün büyücü
kadın ölür; büyük bir deprem ve dumanın ardından Hüma kendisini ansızın
Turan’daki baba ocağında bulur.
Hüma ile Şâpur, elçiler aracılığıyla haberleşip
sözleştikleri üzere büyük bir düğünle evlenirler. Beş yıl mutlu yaşarlar. Ancak
bir gece Hüma namazdan döndüğünde, yatakta Şâpur’un koynunda kendisine birebir
benzeyen başka bir kadın görür. Şâpur iki Hüma’yı ayırt edemez. Büyülü kadın
Şâpur’u kandırır ve gerçek Hüma "büyücü kâfir" denilerek saraydan
atılır. Hüma, şehir dışında 90 yaşında bir çobanın yanında saklanmaya başlar.
Hüma başından geçenleri Gazanfer Şah’a anlattığı sırada,
yoldan iki Şâpur’un at sırtında birbirini kovaladığını görürler. Gazanfer Şah
hemen atına binip takibe katılır ve arkadaki sahte Şâpur’u topuzla düşürür.
Adam parmağındaki sihirli gümüş halkayı çıkarınca 60 yaşında ak sakallı bir
ihtiyara dönüşür.
İhtiyar, saraydaki kadının kendi karısı olduğunu ve usta bir
büyücünün yaptığı sihirli gümüş halkalar sayesinde istedikleri kişinin
kılığına, sesine ve aklına bürünebildiklerini itiraf eder. Amaçları şah ve
hanımının yerine geçip saltanat sürmektir.
Şâpur Şah, sahte Hüma'nın da parmağındaki halkayı
çıkarttırıp gerçeği ortaya çıkarır. Gerçek Hüma saraya ve eski itibarına
kavuşur. Şâpur Şah, kendisini ve eşini bu beladan kurtaran Gazanfer Şah'ı
kucaklar ve Elbistan halkının onun hakkındaki şikâyetlerinin iftira olduğuna
ikna olarak onu affetmek ister.
Ancak Gazanfer Şah, şikâyetlerin iftira olmadığını, halkın
hakkını çiğnememek için gerçekleri anlatması gerektiğini söyler. Macerasını
anlatmadan önce, Şâpur Şah’ın divanındaki en güvendiği vezir ve devlet
adamlarından altı kişinin meclisten çıkarılmasını şart koşar ve kendi gizemli
hikâyesini anlatmaya başlar.
Gazanfer ile Râhile’nin Olağanüstü Hikâyesi
Şirazlı zengin bir tüccarın oğlu olan Gazanfer, çocuklukta
aynı kalfanın rahlesinde tanıştığı Kadı Hüseyin’in kızı Râhile ile büyüyünce
evlenir. İkili, on yıl boyunca büyük bir sevgi ve sadakatle yaşar.
Avlanmayı çok seven Gazanfer, dağda uyurken eğitimli
köpeklerinden birinin üzerindeki hareketi canavar zannedip saldırması sonucu
erkeklik organını kaybeder (hadım kalır). Ayrılmaları gerektiğini düşünen
Gazanfer'e Râhile karşı çıkar; aralarındaki bağın nefsani değil, ilahî/mecazi
aşk olduğunu belirterek ona sadık kalacağını söyler.
Hadım olmasının üzerinden dört yıl geçtikten sonra bir
Kurban Bayramı günü Gazanfer, uyuyan karısına şaka yapmak isterken belindeki
hançer kınından kayar ve Râhile’nin göğsüne saplanır. Râhile’nin öldüğünü sanan
Gazanfer, kederle evden kaçar.
Şehirden kaçarken kapıda karşılaştığı bir ihtiyar onu evine
davet eder ve Ehl-i Beyt'e (Hz. Ali ve soyuna) hakaretler ederek kurban
kesmesini ister. Adama öfkelenen Gazanfer, satırla ihtiyarı öldürerek kaçar.
Kaçarak Elbistan’a gelen Gazanfer, bir kervansarayda
kaldıktan sonra Şah Rıza Kulu Han’ın sarayında şerbetdar yamağı olur ve Şah'ın
sevgisini kazanır.
Altı yıl sonra saray bahçesinde Râhile’ye tıpatıp benzeyen
Aynıvefa adlı cariye ile karşılaşır. Cariyenin odasında eğlenirlerken durum
Şah’a bildirilir. Şah odaya bastığında Aynıvefa kendisinin gerçekte Râhile
olduğunu açıklar.
Râhile, öldüğü anda Hz. Ali’nin (Ali el-Murtaza) kendisine
göründüğünü, Gazanfer'in tekbir sesiyle Allah tarafından kendisine yeniden can
verildiğini söyler. Hz. Ali ona, Ehl-i Beyt düşmanlarının gizli işareti olan
boyundaki "ben" simgesinden bahsetmiş ve bu kişilerin
cezalandırılmasını emretmiştir. Râhile erkek kılığında seyahat ederken
yakalanıp Şah'a cariye olarak satılmıştır.
Hikâyeyi dinleyen Şah mucize karşısında duygulanır; tahtı
Gazanfer’e devreder. Gazanfer Elbistan hükümdarı olarak Ehl-i Beyt düşmanı
münafıkları temizler, ardından tahtı eski sahibi Murtaza Kulu Han’a bırakıp
Râhile ile birlikte İsfahan’a giderek ömrünün sonuna kadar orada yaşar.
Cevad, anlattığı bu hikâyeyle Şehzade İklilülmülk’te evlenme
isteği uyandırır. Şehzade'nin "Râhile gibi vefalı bir kadının nerede
bulunacağı" sorusu üzerine Cevad, gayb ve maarif ilimleri (remil,
cifr, zayiçe) aracılığıyla kaderdeki eşin bulunabileceğini ispatlamak ister.
Şehir dışına (Hacılar Sediri) çıkarlar. Cevad, Şehzade’ye
kağıda muska ve semboller çizdirerek ruhanilerin ismiyle dualar okutur:
İlk uygulamada yazılan muska kuş gibi havaya yükselip yere
düşer ve yanar.
İkinci uygulamada yer gürültüyle yarılır ve içi altın, gümüş
ve mücevher dolu büyük bir define / hazine ortaya çıkar; ardından tekrar
kapatılır.
Saraya döndüklerinde Cevad, Şehzade İklilülmülk’e remil,
cifr ve zayiçe fenni tekniklerini öğretir. Yapılan hesaplamalar ve harf
çözümlemeleri sonucunda Şehzade’nin aradığı iffetli ve vefalı kızın Çin
ikliminde, başkent Hanbalık şehir/sarayında bulunan Çin Hükümdarı Lâvî’nin kızı
Ferahnaz olduğu ortaya çıkar. Şehzade İklilülmülk, Cevad’ın ilmine ve
ustalığına hayran kalır.
Cevad’ın gayb ilimleriyle Çin (Hata) Hakanı Lâvi Han’ın kızı
Ferahnaz’ı işaret etmesi üzerine Şehzade İklilülmülk derin bir aşka düşer;
yüzünün rengi solar ve perişan bir hâle gelir. Babası Keşmir Şahı Hürmüz Şah
durumdan haberdar olunca Cevad ile görüşür. Cevad, bu iki genci kavuşturmayı
taahhüt eder.,
Cevad, İklilülmülk’ü bir aynaya baktırır. İklil, rüyasında
gördüğü kızı (Ferahnaz) aynanın içinde tam haliyle görüp donakalarak hayran
olur. Cevad hemen ardından sırrolarak (ortadan kaybolarak) Ferahnaz’ın şehri
Hanbalık’a gider.
Çin’e varan Cevad, bir putperest rahip kılığına girer.
Şehirde Kız Kulesi büyüklüğünde, etrafı ateş ve sihirli/asitli kaynar suyla
çevrili Ulu Kisây adında devasa bir put vardır. Cevad, başrahip Pernuper’i,
putun kendisini görevlendirdiğini söyleyip geçmişte işlediği gizli bir günahı
(zina) yüzüne vurarak korkutur ve makamını devralır.
Cevad, gösterdiği sihirler, ejderha ve göğe uçan at
mucizeleriyle halkı ve Hakan’ı dehşete düşürür. Hakan ve Ferahnaz’ı huzura
getirten Cevad, Ferahnaz’ın erkeklerden kaçınma sebebinin gördüğü yanlış rüya
yorumu olduğunu söyler ve Keşmir Şehzadesi İklilülmülk ile evlenmesi
gerektiğini ilahi bir emir gibi bildirir.
Ferahnaz’ı perdenin arkasındaki gizli alana (sihirli ateş ve
sudan zarar görmeden geçerek) götüren Cevad, putun aslında boş bir hayalden ve
sihirden ibaret olduğunu açıklar. Ona kâinatın ve mekândan münezzeh tek
Yaratıcı olan Allah’ı, Hz. Muhammed’i ve ahiret gününü anlatır. Zaten
putperestliğin batıl olduğunu sezen akıllı Ferahnaz, Kelime-i Şehadet getirerek
Müslüman olur. Cevad onu babasının sarayına yollar, kendisi ise Keşmir’e döner.
Cevad Keşmir’e döndükten sonra Moğolistan Hanı Kara Han
büyük bir orduyla sınıra dayanır. Şah ve vezirler felaket korkusuna kapılırken
Cevad hiç savaş aleti almadan, orduyu bayramlık elbiselerle şehir kapısına
dizer. Gece bir hizmetçisini göndererek 12 bin kişilik koskoca Moğol ordusunu
ve Kara Han’ı bir eşek arkasına zincirletip şehre getirtir.
Kara Han hatasını anlayıp Hürmüz Şah’a bağlılık yemini eder.
Ardından Çin’den sayısız mücevher ve devasa bir çeyiz alayıyla gelen Ferahnaz,
Keşmir’e ulaşır. Cevad’ın sağdıçlığında kırk gün kırk gece düğün yapılır ve iki
genç kavuşur. Kara Han, Cevad'ın bu olağanüstü gücüne ve Şah'ın ona gösterdiği
hürmete hayran kalarak kendi başından geçen dervişlik macerasını anlatmaya
başlar.
Kara Han’ın Hikâyesi
Basralı yiğit bir tayfa olan Kara Han, Yeni Felemenk dönüşü
Seylan adası açıklarında fırtınaya yakalanır. Rüzgâr kesilmesine rağmen gemi
kendiliğinden hızla bir sahile çekilir ve mıknatıs dağlarına yapışıp kalır.
Kara Han, dağın tepesindeki boş kilisede Cubiter
oğullarından simyacı Zâbir’in bıraktığı bir levha ve davul bulur. Levhada, bir
fedainin kendisini feda edip davula üç kez vurması halinde diğer yolcuların
kurtulacağı yazılıdır. Arkadaşlarından kimse öne çıkmayınca Kara Han, Allah
rızası için kendini feda eder. Davula vurdukça gemi uzaklaşır ve yoldaşları
esenliğe ulaşır.
Issız adada kalan Kara Han, boş su tulumunu şişirip denize
atılır. Mıknatısın itme gücü (üzerindeki metal anahtar sayesinde) onu fırlatır
ve meyvelerle, nehirlerle dolu adeta cennet gibi bir adaya ulaştırır.
Adayı gezerken altın kaplı bir kubbe gören Kara Han, orada
derviş kılığındaki İmam Muhammed Bâkır’ın türbedarı ile karşılaşır. Derviş,
fedakârlığından ötürü onu över, karnını doyurur ve eline Çin yeşiminden garip
çizgili bir levha verir. Levhayı başına koyan Kara Han, bir anda kendisini
Basra’daki evinde bulur.
Basra'da büyük bir servete ulaşan Kara Han, Basra şahı ile
takışınca Moğolistan'a hicret eder ve zamanla Moğol Şahı olur.
Kara Han’ın tacından çıkardığı yeşim levhada, Ebu Ali'nin
(Cevad'ın hocası) öğrencisi olan Cevad’a hitaben yazılmış reyhani hatla bir
mesaj vardır. Mesajda; dünya hallerini seyredip kendi marifetiyle övünmeyi
bırakması, benliğini yok edip (fenafıllah) hakikate ulaşması gerektiği
belirtilir.
Mesajın derin anlamını kavrayan Cevad, ilahi aşkın etkisiyle
haykırır. Hürmüz Şah ve İklil’e seyahate çıkacağını bildirip vedalaşır; abdest
alıp seccadede okuduğu dualarla istihare yastığına baş koyar.
Cevad gözünü açtığında kendini sahilde, Mahbubiye adlı kızıl
yakuttan yapılmış binaları ve kaldırımları olan olağanüstü bir şehirde bulur.
Ancak Cenab-ı Hakk'ın hikmetiyle o güne kadar bildiği bütün gayb ilimlerini,
sihirleri, fevkalade güçleri ve hatta okuma yazmasını bile unutmuş, yeni doğmuş
bir çocuk gibi hafızasız kalmıştır.
Terk ehli derviş Hafız Mustafa, Cevad’ı Şah’ın sarayına
götürür. Cevad, muazzam bir ihtişamla tahtta oturan Şah'ın yüzüne baktığında
tahtta oturan kişinin kendisi olduğunu görür. Bu idrakle birlikte rüyadan/hayal
havuzundan uyanır.
Bütün bu yaşananların, Osmanlı Divan-ı Hümayun kalemi
hâceganından Giritli Ali Aziz Efendi’nin hokka ve divitinden dökülen bir
Bektaşi dervişinin esrar/hayal keyfiyle anlattığı bir hikâye (Muhayyelât)
olduğu açıklanarak ikinci hayal tamamlanır.
Üçüncü Hayal
Büyük Ada’da zahiri ve batıni ilimlerde uzman Şeyh İzzeddin
adında ulu bir zat yaşamaktadır. Halkın muratlarına ermek için evine akın
etmesinden bunalan Şeyh, ilahi bir emirle Mısır-Kahire’ye göç eder. Kâşfiye’de
bir ev kiralayıp saklanmak istese de kemalatı gizlenemez ve müritleri etrafında
toplanmaya devam eder.
Şehzade Naci Billah ile Şâhide Hikâyesi
Mısır Sultanı Hasan Dâî’nin oğlu Naci Billah, henüz 18
yaşına gelmeden Ezher âlimlerini mat edecek kadar büyük bir ilim mertebesine
ulaşmıştır. Ancak geceli gündüzlü okumaktan bünyesi zayıf düşer. Hekimler,
Şehzade’nin ilimle uğraşmayı bırakıp zihnini eğlendirmesi gerektiğini söyler.
Sultan'ın emriyle sohbet adamları Şehzade'nin yanında komiklikler yapmaya,
fıkralar anlatmaya başlar.
Sohbet esnasında adamlardan biri, Yemen emiri İmam Mesud’un
kızı Şâhide’nin güzelliğinden bahseder. Şâhide, huzuruna gelen taliplere perde
arkasından bir soru/bilmece sormakta, bilemeyenlerin üzerine perdeyi kaldırıp
yüzünü göstermektedir. Şâhide’nin eşsiz güzelliğini bir kez görenler akıllarını
kaybedip çöllere düşmektedir. Mısır âlimlerini yenen Naci, bir kızın
bilmecesine mağlup olunmasını gururuna yediremez ve Şâhide’nin sorusunu çözmek
üzere gizlice Süveyş’e, oradan da bir gemiye binip kaçar.
Bindiği gemi Seylan adasına gider. Yanına para almayan Naci,
birkaç gün içinde elindekileri tüketip bir hanın kapısında çaresizce beklerken
dünya güzeli bir kadın görür. Kadın onu hamal zannederek peşine takar ve ağır
bir meyve küfesini Naci’nin sırtına yükler. Naci zayıf bünyesiyle yükü güçlükle
bir saraya taşır.
Saraya girdikten sonra yorgunluktan yığılan Naci, sarayın
hanımının huzuruna çıkarılır. Hanım, Naci’nin konuşmasından ve tavırlarından
asil biri olduğunu anlayıp durumu sorar. Naci hikâyesini dürüstçe anlatınca
hanım ona hürmet gösterir; onu yıkatıp şahane elbiseler giydirir. İki genç
birbirlerine değer vererek aralarında kardeşlik bağı kurarlar. Hanım peçesini
açıp Naci’nin alnından öper ve kendi hikâyesini anlatmaya koyulur.
Sitti Emine’nin Hikâyesi
Sitti Emine, Kahire’nin Sayyadî mahallesinden yetim kalmış
fakir bir kızdır. Şehzade Naci Billah ile aynı gün doğmuştur. Bir gün su
taşırken kapısının önünde çirkin, iğrenç görünüşlü Hintli bir ihtiyar görür.
Adam onunla evlenmek ister; Emine çaresizlikten kabul eder ve adam evi
eşyalarla doldurup onunla evlenir.
Birlikte Hindistan’a doğru yola çıkarlar, ancak hava
muhalefeti nedeniyle Habeşistan’da bir zenci köyüne sığınırlar. Çevredeki
çirkin yüzlerden bunalan Emine, kocasını özlemle bekler. İhtiyar gelip
Emine’nin kendisine arzuyla baktığını görünce bir nara atıp silkinir ve 17
yaşında dünya güzeli bir gence dönüşür.
Genç adam kendisinin Câbilsa memleketi perilerinin padişahı
Rüteym Şah olduğunu açıklar. Annesinin bedduası yüzünden 70 yaşında çirkin bir
adama dönüşmüş ve "bir insan kızının ona hasret çekmesi" şartıyla
eski haline dönebileceği söylenmiştir. Emine'nin içten sevgisiyle büyü
bozulmuştur. Rüteym Şah, Emine'yi alıp havası güzel olan Seylan adasına
getirmiş, saray ve cariyeler temin etmiştir.
Rüteym Şah, Naci'ye yardım etmek için tılsımlı uşağı Ayyar
Harbiyet’i (kutuda yaşayan hacıyatmaz büyüklüğünde bir bücür) verir. Ayrıca
Şâhide’nin soracağı "O çirkin kimdir ki âlemin âşık olduğu o çirkin,
âşıktır?" sorusunun cevabını öğretir: "Ben bir güzel bilirim,
ismi Rüteym’dir. Çirkin kim olduğunu bilmem."
Ayyar, Naci’yi anında Hadramut’a (Yemen) götürür. Naci,
Şâhide için akıl hastanesine düşmüş binlerce mecnunu görse de vazgeçmez. Divana
çıkıp Şâhide’nin sorusuna Rüteym Şah’ın öğrettiği cevabı verir. Şâhide cevabın
doğruluğunu kabul eder ve nikâhlanırlar.
Gerdek gecesi Naci gelinin duvağını açmak ister; yüzünü
birden görünce çıldırmamak için aşamalı olarak (yanak yanak) yüzünü seyredip
alışır. Daha sonra Naci, başından geçenleri Şâhide’ye anlatır.
Ayyar, bir gecede Naci’yi, Şâhide’yi, 50 cariyesini ve bütün
saray hazinesini Mısır Sultanı’nın sarayına taşır. Sabah uyanan cariyeler ile
Mısır sarayındakiler büyük bir şaşkınlık ve gürültü yaşar. Naci anne ve
babasıyla kucaklaşır.
Naci, Ayyar ile Sitti Emine ve Rüteym Şah’a teşekkür
mektupları gönderir. Anne ve babasının vefatının ardından Mısır tahtına geçer.
Şâhide ile 15 yıl boyunca iki çocuklarıyla (Mihrimah ve Cihangir) birlikte
adalet ve mutluluk içinde hüküm sürerler.
Hümmam Sultanı Adî, devasa bir orduyla Mısır’a saldırır.
Şehzade/Sultan Naci savaşa girer ancak ordusu dağılınca Mısır’ı ve ailesini
terk ederek Afrika yönüne kaçar. Mısır tahtı Adî’nin eline geçer.
Naci sekiz gün aç ve bitkin yol aldıktan sonra Benkare
köyünde elbiselerine göz koyan bir ev sahibi tarafından soyulur ve kovulur. Bir
Arap köyüne ulaşır; köylüler ona elbise verip kendi koyunlarına çoban yaparlar.
Ağasının 17 yaşındaki karısı Naci’ye göz koyar ancak reddedilir. Kadın,
oynaşıyla eğlenirken ağanın 6 aylık çocuğunu kazara öldürür ve suçu Naci’nin
üzerine atar. Ağası Naci’yi bağışlar ama köyden kovar.
Naci, Kayna şehrinde öğrendiği bilgilerle yıkılır: Düşman
Adî, oğlu Cihangir’i öldürmüş, karısı Şâhide ile kızı Mihrimah’ı ise sefalet
içinde virane bir evde yaşamaya mahkûm etmiştir. Tanınmayacak kadar perişan
halde Mısır’a dönen Naci, kızı Mihrimah ve karısı Şâhide ile buluşup gözyaşları
içinde kucaklaşır.
Şâhide, yakalanmamaları için Naci’ye Kâşifiye’deki Şeyh
İzzeddin’in dergâhına gidip mürit olmasını önerir. Dervişlerden nefret eden
Naci istemese de çaresizce dergâha gider. Şeyh İzzeddin, keramet göstererek ona
ismiyle hitap eder; dervişleri ve tasavvufu hor gördüğü için bu belaları
yaşadığını söyler.
Şeyh, Naci’yi yıkatıp ona şahlara layık elbiseler giydirir
ve sarayına gönderir. Naci saraya gittiğinde düşman işgalinin, oğlunun ölümünün
ve ailesinin sefaletinin aslında ilahi bir terbiye (cezbe/sınav) rüyası/hayali
olduğunu, zamanın geriye aktığını ve sarayında her şeyin yerli yerinde olduğunu
fark eder. Şeyh ona; yaşadığı felaketlerin bir "hakikat ilmi" dersi
olduğunu, Rüteym Şah ve Ayyar’ın da aslında bu ilmin birer tecellisi olduğunu
açıklar.
Naci hikmet kokularını alarak hilafet hırkasını giyer ve
sevinçle sarayına döner. Mısır halkını Şeyh İzzeddin’in dergâhına yönlendirir.
Mısır’da ilim, sanat ve tasavvuf neşesi yayılır.
Bir gün Şeyh, Naci ve devlet erkânı bir aradayken, Şeyh
herkesin içindeki gizli derdi ve arzuyu açıklamasını, bizzat Şah Naci’nin bu
dertleri gidermeye memur edildiğini söyler. Kalben bu durumu inkâr eden ama
korkudan riayet eden Başvezir Kıvamüddin titreyerek öne çıkar ve kendi
hikâyesini anlatmaya başlar.
Naci Billah’ın Başveziri Kıvamüddin’in Hikâyesi
Kıvamüddin, Bağdatlı zengin bir tüccar olan Hacı
Feyzullah’ın oğludur. On beş yaşında babası ölünce bütün mirası tek başına
alır. Mirasyedi gibi hareket ederek tüm servetini kısa sürede eğlencelerde
tüketir. Akranlarından utanarak memleketini terk eder, Şam’a gider ve bir
hamamcının yanında aylık beş kuruşa çalışmaya başlar.
Hamamcı ağası, sadakatini gördüğü Kıvamüddin’e harçlık verip
iç açması için Has Bahçe mesiresine gönderir. Kıvamüddin orada cariyeleriyle
oturan güzeller güzeli bir kadın görür görmez düşüp bayılır. Arkadaşlarının
yaptığı araştırmayla bu kadının Şam hâkimi Sultan Salih’in kızı olduğu
anlaşılır.
Kıvamüddin sıradan bir hamam hizmetçisi, kız ise bir sultan
kızı olduğu için bu aşkın imkânsızlığını bilse de kendini tutamaz. Yatağa
düşer, günden güne erir. Ağasının getirdiği hekimler ve okuyucular derdine çare
olamaz.
Bir gün hamamda Kıvamüddin’in yanına bir adam oturur ve
durumunu sorar. Kıvamüddin gizlemeye çalışsa da adam onun kara sevdaya
düştüğünü anlar. "Yiğit düştüğü yerden kalkar" diyerek onu alıp
sevgilisini ilk gördüğü ağacın altına (Has Bahçe’ye) götürür.
Ağacın altında Kıvamüddin imkânsız bir aşka düştüğünü kabul
eder. İhtiyar ise "Dünyada imkânsız bir şey yoktur, Allah’ın muradı
olunca her şey mümkün olur; yeter ki uygun yollar bulunsun" diyerek
Kıvamüddin’i teselli eder ve ona ibret alması için bir olay anlatacağını
söyler.
Recep Beşe Hikâyesi
Şam'ın Eşrefiye mahallesinde yaşayan 60 yaşını aşkın fakir
hamal Recep Beşe'nin Naime adında güzeller güzeli bir kızı vardır.
Şam'ın en zenginlerinden Başhacip Hacı Süleyman Ağa ve
hanımı, edepli ve yakışıklı oğulları Tahir Bey için Şam'daki en güzel kızı
bulmaya karar verirler. Kadın tebdilikıyafet ederek mahalleleri gezerken
susayıp Recep Beşe'nin köhne kapısını çalar.
Kızın paçavralar içindeki olağanüstü güzelliğini gören
hanım, Naime'yi oğlu Tahir'e ister; pahalı yüzük, altınlar ve elbiseler hediye
eder. Nikâh kıyılır ve düğün hazırlıklarına başlanır.
Mahallenin dedikoducu ve fesat kadınları (Tellak Usta, İşçi
Nazlı, Ayşe Kadın), bir hamal kızının bu mertebeye gelmesini çekemeyip damadın
annesine iftira atarlar. "Gelin anası arkasına yastık bağlayıp sizin
kilolarınızla alay ediyor" yalanına inanan hanım yaygara koparır ve
nikâhın bozulmasını sağlar.
Gururu kırılan Naime ve ailesi verilen tüm hediye ve
altınları geri gönderir. Öfkelenen Recep Beşe, kızını ilk gördüğü fakir dervişe
vermeye ant içer ve kapısının önündeki genç bir Bektaşi dervişine durumu
anlatıp kızını teklif eder. Derviş, şeyhinden izin almak için 3 gün süre ister.
Başvezir birden Recep Beşe'yi saraya çağırtır; Padişah'ın
ona acıdığını, kapıcıbaşılık rütbesi ile mülk ve uşaklar bağışladığını
bildirir. Üç gün sonra derviş çıkagelir. Recep Ağa zengin olmasına rağmen
sözünden dönmeyeceğini söyler. Vezir, Padişah'ın da bu kıza talip olduğunu
söyleyince Recep Ağa "Dervişe söz verdim, Padişah her şeyimi alsa da
derviş rıza göstermedikçe sözümden dönmem" diyerek dik durur.
Padişah'ın huzuruna çıkarılan Recep Ağa, tahtta oturan
kişinin derviş kılığındaki Şam Sultanı Salih'in kendisi olduğunu görür. Sultan,
Recep Ağa'nın dürüstlüğünü ve sözünün eri oluşunu takdir ederek Naime ile
evlenir.
İhtiyar bu hikâyeyi bitirip "Şu anki Sultan Salih'in
hanımı işte o hamalın kızıdır" deyince Kıvamüddin ah çeker. Sevdiği
kadının Sultan Salih'in kızı olduğunu anlayan ihtiyar, Kıvamüddin'e yardım
edeceğine ve zor da olsa bu işin bir çaresini bulacağına söz verir.
Kıvamüddin, Sultan Naci’ye gerçek kimliğini ve sırrını
anlatır. Sevdiği kadının babası olan Şam Sultanı Salih'in şartını yerine
getirmek için Mısır’a geldiğini; amacının Sultan Naci’yi zehirlemek olduğunu
ancak onun iyiliği ve adaleti karşısında bunu yapamadığını açıklar.
Kıvamüddin’in bu dürüstlüğü ve sadakati üzerine Şah, onu
bağışlar ve Şam Sultanı ilan ederek giydirdiği devlet tacı ve kürk ile
ödüllendirir. Tam bu sırada Şam’dan gelen ulak, Sultan Salih’in öldüğünü ve
tahtın boş kaldığını haber verir. Kıvamüddin Şam’a doğru yola çıkar.
Sultan Naci’nin oğlu Dilâgâh, Hazreti Şeyh’e babası
üzerindeki manevi tecellinin ve kerametin mahiyetini sorar.
Şeyh’in işaretiyle babasının göğsüne bakan Dilâgâh,
kendisini bir anda bir gemide, yırtık pırtık elbiseler içinde bulur.
Tunus/Karvan taraflarında yalnız kalır; yanında sadece 12 flori ve Şeyh’in
emaneti olan hikmet değneği vardır.
Dağda sülün avlarken yolunu kaybeden Dilâgâh, canavarların
saldırısına uğrar. Belindeki hikmet değneği yedi başlı bir ejderhaya dönüşerek
tüm yaratıkları yutar.
Cennet misali bir bahçedeki köşkte güzeller güzeli Nâtıka
ile karşılaşır. Nâtıka, babasının ulu bir veli olan Şeyh Ebu’l-Envar
Hâdiyullah, annesinin ise kötü büyücü Recîme olduğunu söyler. Annesinin
kendisini zorla çirkin ve kafir bir adamla evlendirmek istediğini anlatarak
yardım ister.
Hikmet değneğinin ata dönüşmesiyle Dilâgâh, Medine’deki Şeyh
Ebu’l-Envar’a ulaşır.
Şeyh Ebu’l-Envar ve Dilâgâh, mucizevi bir araba ile Lâhût
Âlemi'ne giderler. Hz. Fatıma'nın yönlendirmesiyle, Beytü'l-Haram şeklinde inşa
edilmiş binadan büyücü Recîme'nin ruhunun kabı olan altın renkli bir sandukayı
alırlar.
Bahçeye dönen Dilâgâh ve Nâtıka, sandukayı büyücü kadının
eline verirler. Kadın büyülü sanıp sandığı açtığı anda çıkan Dehşetli çığlıkla
büyü ve kötülükler yok olur.
Büyünün bozulmasıyla kendilerini Mekke-i Mükerreme
yakınlarında bulan Dilâgâh ile Nâtıka, Şeyh Ebu’l-Envar tarafından nikâhlanır.
Mısır’a dönen Dilâgâh, bunca seyahat ve olaya rağmen sohbet
meclisinin henüz bitmediğini, bıraktığı gibi durduğunu fark eder. Nâtıka ile
Mısır'da kırk gün kırk gece düğün yapılır, herkes muradına erer.
Muhayyelat’ın Bitişi
“Efendi, şâhidi yanında bir büyük dâvâ
Hakîkat ise eğer, eyle hüccetim imzâ
Şu nigeh okuya yâ dinleye bu emsâli
Gözünde rikkat-i kalb ile eşk ola peydâ
Eğer hakîkat ise siz de eyleyin imzâ
Gözünde mutlaka bir katre eşk olur peydâ”
(Efendi, işte şahidi yanında olan bir büyük dava, eğer
hakikate uyu- yorsa delilimi imzala. Bu ibretli hikâyeleri okuyacak veya
dinleyecek olan yufka yüreklilerin gözlerinde yaş belirir. Eğer bu hakikat ise
siz de imzalayın. Gözünde mutlaka bir damla göz yaşı belirir.)
Hikmetler saçan bu kitap, maarif sever zamanımız padişahı
es-Sultan ibnü’s-Sultan Sultan Abdülaziz Han efendimiz hazretlerinin sayesinde
ve onun güzellikler dolu çağında 1284 senesi Cemaziyelahir ayı ortasında
Mekteb-i Harbiye-i Şâhâne Matbaası’nda basılmıştır (Ekim 1867).
…