2 Ocak 2026 Cuma

Giritli Ali Aziz Efendi - Muhayyelat - Özet - Notlar

Giritli Ali Aziz Efendi - Muhayyelat - Notlar

Bilge Kültür Sanat Yayınları, 2017

 


Sunuş

1797 yılında Mîrimîranlık payesiyle Berlin büyükelçiliğine atanan ilk elçi oldu.

 

Aziz Efendi Muhayyelat adlı eserini, İbrani ve Süryani dillerinde bulduğu Hulâsatü’l-Hayâl (Hayal Özetleri) adlı kitaptaki öğütleri ayıklayıp sadeleştirerek yazdığını belirtir.

Eser, temelini büyük ölçüde Binbir Gece Hikâyeleri’nden almakla birlikte, yazar bu anlatıları yerli ve tasavvufi unsurlarla harmanlamıştır.

Hikayelerin art arda sıralandığı ve iç içe geçtiği (çerçeve anlatı) yapısı sebebiyle eseri modern romana yaklaştırır.

 

Cin, peri, büyü, tayy-ı zaman/tayy-ı mekân, ifritler, tılsımlar ve olağanüstü tesadüflerle örülü masalsı bir atmosfere sahiptir. Bununla birlikte 18. yüzyıl İstanbul’u ve saray yaşamından izler taşır.

 

Muallim Naci, adını eserde geçen "Naci Billah" karakterinden almıştır.

 

Eserin Bölümleri

Birinci Hayal: Kadınların vefasız olduğunu düşünerek evlenmek istemeyen Şehzade Kamercan’ın macerası ve Çin şahının kızıyla evlenmesi anlatılır. Ardından oğulları Şehzade Asil ve Şehzade Nesil’in hikayeleriyle devam eder.

 

İkinci Hayal: Ebu Ali Sina’nın Cevad’ı manevi evlat edinip yetiştirmesini konu alır. Odakta Cevad vardır; insan-ı kâmil olmanın, nefsini yenmenin ve sır saklamanın önemi vurgulanır. Okuyucu bu bölümde zayirçe, cifr ve simya gibi gizemli ilimlerle tanıştırılır.

 

Üçüncü Hayal: Tamamen tasavvufi aşkı işler. Şeyh İzzeddin, başlangıçta tasavvuf düşmanı olan Mısır Hükümdarı Naci Billah’a önce mecazi aşkı yaşatır, ardından onu hakiki aşka ulaştırarak şeyhlik makamına yükseltir.

 

Önsöz

Aziz Efendi, eseri H. 1211 (M. 1797) yılında tamamlamış; Prusya’daki elçilik görevi sırasında H. 1213 (M. 1799) yılında vefat etmiştir.

Tasavvuf ve hikmet ilimlerinde üstat kabul edilen Aziz Efendi, Avrupa bilginlerinin astronomi ve anasır-ı erbaa (dört unsur: su, hava, ateş, toprak) gibi alanlarda sorduğu güç soruları yanıtlamış ve bu yanıtları özel bir kitapçıkta toplamıştır.

Muhayyelat’tan başka Vâridât adlı bir eseri ve çeşitli risaleleri bulunmaktadır.

 

Giriş (Mukaddime)

Bu şirin efsaneyi anlatan, musikinin yeni bestelerini icra ederek

Eski bir örneğin nakşını aynen yaptı.

 

Bu eser, ben kulunuzun, “giriş” yazma ve “başlık” atma kurallarını uygulamayarak meydana getirdiğim bir eserdir.

 

Hulâsatü’l-Hayal adında, hor görülmüş eski püskü bir kitap ibret gözüme ilişti.

Kitabın garip hikâyelerinden ve acayip menkıbelerinden5 bazısı seçilip ayrılarak, derviş usulü üzere, sade ifade ile kaleme alınıp, zekâ sahibi kimselerin görüşlerine sunuldu.

Bu hikmetli kitap, her ne kadar muhayyelat türündense de içe doğuş meydana geldiği vakitlerde yeter derecede okunursa, gönüldeki gamı dağıtmak özelliği mut- laka görülecektir.

 

Birinci Hayal

İsfahan hükümdarı Harzemşah'ın oğlu Şehzade Kamercan ile Çin Hakanı Şücâ Han'ın kızı Gülruh Sultan'ın peri müdahalesi ve tilsımlı bir rüya sonucu birbirlerine aşık olmalarını, yaşadıkları ayrılıkları, kavuşmalarını ve Şehzade'nin bir tılsımlı taş yüzünden sevgilisinden ayrı düşerek ateşperestler şehrine kadar uzanan macerasını anlatır.

 

Harzemşah, on beş yaşına gelen oğlu Kamercan’ı evlendirmek ister; ancak Şehzade kadınların kararsız ve vefasız olduğuna inanarak bu teklifi kesin bir dille reddeder. Hazreti İsa gibi bekâr kalmak gereğine inanmış bulunuyorum, der.

Bu itiraz üzerine Harzemşah, oğlunu hapse atar.

 

Hapishanenin avlusundaki kuyuda yaşayan bir peri, geceleri Kamercan'ı görür ve güzelliğine hayran kalır. Gökyüzünde karşılaştığı rakip bir peri ile güzellik tartışmasına girer. Hangisi daha güzel; Çin Hakanı Şücâ Han'ın kızı Gülruh mu, Kamercan mı?

Gülruh'u büyüyle Kamercan'ın yanına, aynı yatağa getirirler.

Kamercan, yanında yatan kızı görüp ona aşık olur ve parmağındaki yüzüğü kızınkiyle değiştirir. Ardından periler Kamercan'ı uyutup Gülruh'u uyandırır; Gülruh da Şehzade'ye aşık olur ve parmağındaki yüzüğün değiştiğini fark eder.

Periler kız tekrar eski yerine nakleder. Sabah uyanıp birbirlerini bulamayan iki genç de ayrılık ve aşk derdiyle yataklara düşer.

 

Gülruh’un süt kardeşi Sabâ, prensesin hastalığının sebebini ve yaşadığı sıra dışı rüyayı öğrenince onu teselli eder ve diyarları gezerek o güzel şehzadeyi bulacağına söz verir. İki yıl süren seyahatin ardından İsfahan'a gelir, vezir vasıtasıyla Kamercan’ın huzuruna çıkar. Baş başa kaldıklarında Gülruh’un durumunu anlatır.

Sabâ ve Kamercan, av bahanesiyle saraydan kaçarak doksan günlük yolculuk sonunda Çin'e ulaşırlar. Kamercan, hekim kılığına girerek saraya kabul edilir. Koynundan çıkardığı muskalı kâğıdı ve yüzüğü Gülruh'a ulaştırır.

Yüzüğü ve Şehzade’yi gören Gülruh iyileşir. Durumu öğrenen Çin Şahı, kırk gün kırk gece düğün yaptırarak iki genci evlendirir.

 

Üç yıl mutlu bir yaşam sürdükten sonra Harzemşah'ı ziyaret etmek üzere yola çıkarlar. Mola verdikleri bir cennet köşesinde Gülruh uyurken Kamercan onun kemerindeki tılsımlı yakut muskayı inceler. Ancak ışığa çıkardığı sırada bir çaylak kuşu taşı et sanıp kaparak kaçar. Kuşun peşinden giden Kamercan izini kaybeder ve ateşperestlerin yaşadığı Meltânîler şehrine varır. Burada Müslüman bir bahçıvan olan Mustafa Efendi'ye sığınır. Bahçıvan, Basra'ya giden geminin yeni kalktığını, bu yüzden 11 ay boyunca bahçeden dışarı çıkmadan beklemesi gerektiğini söyler.

 

Gülruh, Kamercan'ın geri dönmediğini görünce durumu gizler ve Şehzade'nin kıyafetlerini giyerek yola çıkar. Basra Hükümdarı Hüdakulu Şah, gelen kişiyi dostu Harzemşah'ın oğlu Kamercan sanarak büyük saygıyla karşılar.

Hüdakulu Şah, Kamercan kılığındaki Gülruh'u kızı Ferruh Bânu ile evlendirir ve tahtını ona devreder. Gerdek gecesi Gülruh, Ferruh'a kadın olduğunu açıklayarak başından geçenleri anlatır.

Meltânîler şehrinde kalan Kamercan, ağaçtaki bir kuş yuvasından muskasını yeniden elde eder. Ardından bahçeyi kazarken altın tozuyla dolu teneke/mermer küpler bulur. Bahçıvan Mustafa Efendi'nin tavsiyesiyle bu altınları 100 adet zeytin fıçısının dibine gizler; ancak muska kazara fıçılardan birinin içine düşer.

Süresi dolan gemi Kamercan'ı unutup zeytin fıçılarıyla Basra'ya hareket eder. Basra Hükümdarı olan Gülruh, zeytin fıçılarının birinde altın tozunu ve kaybettiği muskayı fark edince gemiyi derhal geri göndererek Kamercan'ı getirttirir. İki sevgili Hüdakulu Şah'ın huzurunda kavuşur. Kamercan; hem Gülruh hem de Ferruh Bânu ile evli olarak tahta geçer.

 

Gülruh'tan Şehzade Asil, Ferruh'tan Şehzade Nesil dünyaya gelir. On sekiz yaşına geldiklerinde devlet yönetiminde etkin olurlar. Ancak hain vezir Elkam fitne çıkararak halkı ve askerleri kışkırtır

Bu kışkırtmalar sonucu Asil dedesi Çin Şahı'nın, Nesil ise dedesi Harzemşah'ın yanına yola çıkarlar.

 

Şehzade Asil Hikâyesi

Yola çıkmadan önce hazine odasına giren Şehzade Asil, üzeri yazılı çelik bir sandık bulur.

Sandığın içindeki kutudan değersiz görünen bakır bir yüzük çıkar. Gemiyle yola çıkan Şehzade Asil, fırtınaya yakalanır; gemi batar ve lalası Said ile birlikte bir ada sahiline vurur.

Adayı keşfe çıkan Asil, lalası kaybolunca tek başına ilerler ve zümrüt, mercan ve yakutlarla süslü muazzam bir saraya rastlar. Sarayın kapısındaki yüz okkalık çelik kilide dokunduğunda kilit parçalanır.

Sarayın içindeki görkemli odada, mücevherden bir yatakta uyuyan eşsiz bir kız görür. Onu uyandırmak için duvarındaki levhayı eline aldığında levha da parçalanır ve kız uyanır. Kız kendisini şöyle tanıtır: Ben hâlâ Serendip padişahı olan Sultan Abdüssamed kızı, muradını almamış Şivezâd’ım.

Şivezâd, üç yıl önce Cinler Şahı tarafından kaçırıldığını, onunla evlenmeyi reddettiği için sihirli bir levhayla uyutulduğunu ve Cinler Şahı'nın ayda bir gelip kendisini uyandırdığını açıklar.

 

Şehzade Asil, parmağındaki Mühr-i Süleyman sayesinde Cinlerin Şahı Şemhâil'i ve tüm cin taifesini boyun eğdirir.

Cinlerin Şahı'nın yüzüğün gücü karşısında titrediğine şahit olur: Şehzade, kutu içinde bulup parmağına taktığı yüzüğün Mühr-i Süleyman olduğunu ve bütün gücün o yüzükten geldiğini anladı.

Şivezâd'ı ailesine ulaştırmak üzere Serendip ülkesine doğru yola çıkar.

Büyülü bir hızlı yolculukla Serendip şehrinin dışına ulaşırlar ve Şah Abdüssamed'e müjde gönderilir.

 

Şah Abdüssamed, kızını kurtaran Şehzade'ye minnettar kalır; ona tahtını, kızını ve gizli hazinesini teklif eder. Yeraltı mahzenindeki kıymetli taşlarla dolu havuzda dokuz heykeli gösteren Şah, bir sandalye üzerindeki tek eksik heykelin garip hikâyesini anlatmaya başlar.

 

Serendip Padişahı Abdüssamed’in Hikâyesi

Abdüssamed Şah, tahta geçince babasının bıraktığı mektubu okur ve Mısır'daki Şeyh Mübarek'e gitmek zorunda kalır.

Mısır'a varan Abdüssamed'e Şeyh Mübarek, eksik heykeli vermesi karşılığında zihni ve bedeni tamamen temiz, bakire bir kız getirmesini şart koşar. Kızın iffetini ölçmesi için ona sihirli bir ayna ve bitmeyen bir kese verir.

Bu aynayı yüzüne tut. Eğer ayna dumanlanırsa, bize yaramaz. Çünkü içi bozuk demektir.

 

Uzak diyarları gezmesine rağmen aradığı kızı bulamayan Abdüssamed, Bağdat'a gelir. İmam Hacı Bekir'in aracılığıyla azledilmiş vezir Nasır'ın kızı Mihridil ile tanışır.

 

Abdüssamed, Şeyh’in verdiği görevi (Mihridil’i Şeyh’e teslim etme) nefsinin arzularına rağmen sadakatle tamamlar. Şeyh, yaptığı bu fedakârlık ve iffet imtihanını mükâfatlandırarak Mihridil'i kendisine helal eş olarak sunar. Abdüssamed, Şivezâd'ın aslında Mihridil ile kendisinin kızı olduğunu anlatır.

 

Sultan Abdüssamed'in anlattığı bu hikâyeden son derece etkilenen Şehzade Asil, böyle namuslu bir aileden gelen Şivezâd’ın iffetine ikna olur ve onunla evlenmeye karar verir.

 

Şehzade Asil, simya gücünü kullanarak Cin Padişahı Şemhâil’in diyarı olan Câbilka’ya gider. Şemhâil Şah ile görüşerek Şivezâd ile evlenme niyetini açıklar ve onayını alır.

 

Serendip’e dönen Şehzade Asil, hizmetkarı Cevvâle aracılığıyla Şivezâd’a niyetini bildirir. Şivezâd durumu babası Sultan Abdüssamed’e açar; Abdüssamed Şah da Şehzade ile konuşarak evlilik konusunu tatlıya bağlar.

 

Şehzade Asil, Şemhâil Şah’a emir vererek Serendip şehrinin dışında, mücevherlerle kaplı görkemli bir şehir ve saray inşa ettirir. Bütün şehir halkının bu düğüne katılması emredilir.

Cinler, periler, askerler, din adamları ve hediyeler taşıyan cariyelerden oluşan benzersiz bir alay Serendip’e gelir. Şehirdeki en fakir insan dahi büyük ikramlar ve hizmetkârlarla saray benzeri konaklarda ağırlanır.

Sultan Abdüssamed, Şivezâd ve davetliler ihtişamlı saraya getirilir. Şemhûr Şah’ın okuduğu hutbe ve dualar eşliğinde Şivezâd ile Şehzade Asil’in nikâhı kıyılır.

 

Şehriyar Asil’in Kardeşi Şehzade Nesil’in Hikâyesi

Şehzade Nesil, İsfahan’a gitmek üzere yola çıkar; ancak Basra’dan on konak uzaklaştıktan sonra haydutların saldırısına uğrar. Tüm adamları kılıçtan geçirilen Nesil, üç gün üç gece çölde tek başına dolandıktan sonra Keşmir şehrine ulaşır.

 

Yıkanmak için hamama giren Şehzade Nesil, çıkışta hamamın kadınlar kapısından çıkan olağanüstü güzellikte bir kızla karşılaşır. Birbirlerine ilk görüşte âşık olurlar. Ancak kalacak yeri olmayan Nesil, kızı peşine takarak Keşmir sokaklarında dolaşmaya başlar.

 

Gidecek yeri kalmayan Nesil, gördüğü çıkmaz bir sokaktaki konağın kapısını açmaya çalışır. Kız bir taşla kiliti kırıp içeri girer. İçeride her türlü hazırlık yapılmış olmasına rağmen hiç kimsenin olmadığını gören Nesil ve kız, sofraya oturup eğlenmeye başlarlar.

 

Tebdilikıyafet gezmeyi seven Keşmir Hükümdarı Firuz Şah, kendisine ait olan bu konağa gelip durumu fark eder. Şehzade Nesil ile gizlice konuşup hikâyesini dinler ve durumdan hoşnut olarak kendisini bir köle gibi tanıtıp onlara hizmet etme oyunu teklif eder.

 

Sabah olunca Firuz Şah, Şehzade Nesil’i sarayına davet edip ağırlamaya başlar. Dostlukları pekişirken Firuz Şah, Nesil’e odadaki eşi Zühre’nin üzerindeki büyüyü gösterir: Firuz Şah sevgilisine yaklaştıkça kızın güzelliği kaybolup zenci şeklini almakta, uzaklaştıkça eski hâline dönmektedir.

 

Firuz Şah, Zühre'yi kendisine getiren simyacı Şeyh Fettah’ın zamanla Zühre’ye tutulduğunu, Zühre kendisini reddedince ona büyü yapıp kuş gibi uçup gittiğini ve o günden beri eşine yaklaşamadığını anlatır.

 

Keşmir’de bir süre kaldıktan sonra hediyelerle uğurlanan Şehzade Nesil, İsfahan’a ulaşır. Dedesi Harzemşah onu büyük bir alayla karşılar, bağrına basar ve hatta kendisini veliaht ilan eder.

 

İsfahan’a gelişinden bir ay sonra Nevruz bayramı gelip çatar. Harzemşah, Şehzade Nesil ve şehir halkı mesire alanına çıkarak çadırlar kurup, müzik, ziyafetler ve hokkabazlık gösterileri eşliğinde üç gün boyunca Nevruz’u kutlarlar.

 

Firuz Şah’ın Hikayesi

Hintli, Lar şehri halkından çok yoksul bir adamdır. Mahalle mescidinde müezzinlik yaparak geçimini sağlar ve çok güzel bir kızından başka dünyada hiç kimsesi veya malı yoktur.

 

Bir gün ikindi namazı sonrasında mescitte yalnız kalan bir ihtiyar, adamın elinden tutar. Bu ihtiyar insan olmadığını, ruhani soyundan geldiğini belirtir ve müezzini şehir dışındaki mağaralardan birine götürür.

 

İhtiyar, mağaradaki saf altından yapılmış atlıkarınca biçimindeki atı gösterir. Müezzine bu atın nasıl uçurulacağını, yere nasıl indirileceğini, yönlendirileceğini ve hızının nasıl ayarlanacağını detaylıca öğretir.

 

İhtiyar, paha biçilemez bu at karşılığında müezzinden çok güzel olan kızını ister. Yoksulluğun getirdiği çaresizlikle bu teklifi kabul eden müezzin, ihtiyarın isteği üzerine bu anlaşmayı bir kâğıda yazıp ona teslim eder.

 

Sözleşmeyi alır almaz gözden kaybolan ruhani varlığın ardından evine dönen müezzin, kızını bulamaz; ihtiyarın onu alıp götürdüğünü anlayarak büyük bir pişmanlık ve üzüntü içinde ağlar.

Kendi şehrinde bu atı ortaya çıkarırsa "Nereden buldun?" diye baskı göreceğinden korkan müezzin, adaletli ve cömertliğini duyduğu İsfahan Padişahı Harzemşah'ın huzuruna gelerek atı on kat altın karşılığında satmak ister.

 

Münevvere Kâhya, ilk olarak Âlemârâ’nın odasına gidip anne ve babasının onu Nesil ile evlendirmeyi onayladığı müjdesini verir. Aşkından ağlayan kızın içini ferahlatıp kendisinden haber beklemesini söyler ve planını hazırlamak üzere kendi odasına çekilir.

 

Şehzade Nesil’in yalnız olduğu bir zamanı kollar, yanına gidip Hürmüz Şah’ın annesi makamında olduğunu, onu da kendi evladı gibi gördüğünü belirterek saygı toplar. İki gece sonra meyve tepsisiyle giderek sohbet eder. Bu ziyaretleri 5-10 gece sürdürerek Şehzade’yi kendisine iyice alıştırır; öyle ki Nesil kendisi Münevvere’yi çağırtmaya başlar.

 

Bir gece Nesil’in yanına çok kederli gelip gözyaşı döker. Şehzade sebebini ısrarla sorunca, bir sırrı olduğunu ancak Nesil’in öfkelenmesinden korktuğunu söyler ve ondan gücenmeyeceğine dair yemin alır.

 

Söze başlayarak Âlemârâ’nın o gece Şehzade’yi bağırmadan, rezil etmeden dinlemesindeki büyük iyiliğini hatırlatır. Ardından Nesil’e Âlemârâ’nın durumunu sorup sormayacağını ima eder. Şehzade utancından soramadığını belirtip durumunu merak edince, Münevvere Kadın Âlemârâ’nın o geceden beri yemeden içmeden kesilip ah çekerek yataklara düştüğünü söyler.

Âlemârâ’nın korkudan değil, Şehzade Nesil’in eşsiz güzelliğine ve melek soyuna vurulduğu için hastalandığını açıkça dile getirir. İki gece sonra da elinde yüz yapraklı katmerli bir gülle gelerek gülün Âlemârâ’nın aşk ilanı olduğunu iletir.

 

Bu evliliğin Hürmüz Şah’ın da arzusu olduğunu, aksi takdirde Âlemârâ’nın kederden helak olacağını anlatır. Şehzade Nesil ne diyeceğini bilemeyip kekeleyince, Münevvere Kâhya fırsatı değerlendirip hemen Şehzade’nin elinden tutarak onu baş başa görüşecekleri alana (mabeyn) götürür.

 

Şehzade'yi mabeyn odasında süslenmiş hâlde bekleyen Âlemârâ ile buluşturur. Âlemârâ’nın duygusal ve etkileyici sözleri karşısında ikna olan Nesil Şehzade evliliği kabul edince, Münevvere Kâhya vakit kaybetmeden Şah ve hanımının huzuruna gidip mutlu sonucu haber verir.

…

 

İkinci Hayal

Güneşli olmayan, yağmurlu bir günde ders olmadığı için evde üstadı Ebu Ali Sina ile oturan Cevad, kapı çalınınca bakmaya gider. Kapıyı açtığında dışarıda kimseyi göremez; içeri adım attığında ise Ebu Ali'nin evinde değil, muhteşem bir şah sarayının avlusunda olduğunu fark eder.

 

Sarayın merdivenlerinden inen süslü cariyeler Cevad’ı saygıyla karşılayıp üst kattaki bir köşke çıkarır. Ardından onu bilge elbiselerinden arındırıp Peştemal bağlatarak billur ve kâfur gibi süslü bir hamama götürürler. Cariyeler onu hürmetle yıkayıp temizledikten sonra ona ipekli, süslü giysiler giydirip güzel kokular sürerler.

 

Cevad, sarayın prensesi olan Semerkant Hükümdarı Kirşasb Han’ın kızı Fitneidil’in huzuruna çıkarılır. Fitneidil onu büyük bir iltifatla karşılar. On bir gün boyunca birlikte mükemmel ziyafetler çekerler, prensesin çaldığı keman eşliğinde musiki dinler, zevküsefa sürer ve derin ilmi sohbetler ederler.

 

On birinci günün sonunda Fitneidil, kendisini ve durumu açıklar: Hocası Hoca Babek'ten Cevad’ın ilmini duymuş, ona âşık olmuş ve babasının izniyle Hoca Babek’in sihir/tılsım marifetiyle Cevad’ı buraya getirtmiştir. Fitneidil, Cevad ile evlenmeyi kabul ettiğini ancak mehir ve başlık olarak Harut ve Marut’un tılsımını ile Ahmet-bun’un kalkatratını kendisine peşin olarak öğretmesini şart koşar.

 

Cevad bu ilimleri bilmediğini ("havan döver ve terazi çeker takımı" bir öğrenci olduğunu) söyleyerek reddeder. Fitneidil ısrar eder; Cevad sırrı vermemekte inat edince prenses öfkelenir ve cariyelerine emrederek Cevad’ı karanlık bir mahzene kapattırır. Cevad mahzende bildiği simya sanatlarını denese de kızın büyüsü karşısında etkisiz kaldığını görerek ser verip sır vermemeye karar verir.

 

Ertesi sabah elleri ayakları bağlı olarak prensesin huzuruna getirilen Cevad, tehdit ve vaatlere rağmen kelime-i şehadet getirip direnmeye devam eder. Bunun üzerine prenses onun kuyuya atılmasını emreder. Cevad baş aşağı kuyuya itildiği anda gözlerini açar ve kendini yeniden Ebu Ali Sina’nın huzurunda otururken bulur.

Ebu Ali Sina, yaşananların hepsinin sır saklama becerisini ölçmek ve ders vermek amacıyla yapılmış bir ilmi sınama/tılsımlı bir imtihan olduğunu açıklar.

 

Ebu Ali Sina’nın Hikâyesi

Ebu Ali Sina, öğrencileriyle kırda gezerken körebe benzeri bir oyun oynandığı sırada üstadı Hoca Vâhilî şaka yollu gözünü bir mendille bağlar. Ebu Ali mendili açtığında kendini sonsuz bir çölün ortasında tek başına bulur.

Çölde gördüğü hecin devesine bindiğinde devenin aslında bir ifrite dönüştüğünü anlar. İfrit onu havada uçurarak cehennem vadisi gibi bir yere götürür. Oradaki devler insanları kebap edip yemektedir; Ebu Ali çok zayıf olduğu için onu besleyip yemek üzere bir mağaraya kapatırlar.

 

Ertesi sabah gözünü açtığında yine çöildedir. Yolda karşılaştığı ihtiyar bir adam onu evine davet eder ancak köye geldiklerinde 20 arşın boyunda dev bir mahluka dönüşür. İhtiyar, Ebu Ali'yi çirkin kızına teslim eder. Kadın, Ebu Ali’ye âşık olduğunu söyleyip evlenmek ister ve önüne pişmiş köpek eti koyar.

 

Yine uyuyup uyandığında kendisini bir şehrin yakınında bulur. Şehre girdiğinde hürmetle karşılanıp saraya götürülür. Kendisini "Suret Şehri"nin padişahı Şirinkâr olarak tanıtan dünya güzeli bir kız ile karşılaşır.

 

Şirinkâr, sütannesi Rüveyde’nin (yolda karşılaştığı ihtiyar) sihir gücüyle ülkeyi yönettiğini, Ebu Ali’nin simya ilmini bildiğini duyduğunu söyler. Şirinkâr, Ebu Ali ile evlenmek istediğini ancak kendisine zarar vermemesi için "hıntanç gazaimlerini" öğretmesini şart koşar. Ebu Ali bu sırrı vermeyi reddedince Şirinkâr öfkelenip cellada onun idam edilmesini emreder.

 

Cellat Ebu Ali'nin gözünü bağlayıp kılıcı vuracakken Ebu Ali "Aman" diyerek celladın yeninden tutar. Gözünü açtığında kendini hâlâ kır eğlencesinde, arkadaşlarının arasında bulur.

Üstadı Hoca Vâhilî, yaşanan bu uzun ve korkunç maceranın aslında fiziksel bir yolculuk olmadığını; canlı olarak tasarlama gücünün ve ilahi marifetin eseri olduğunu açıklar.

 

Üstat, Ebu Ali Sina'ya öğretilecek olan mübarek/Rabbani ilimleri (ilahi marifet) alabilmesi için onun baskı ve ölüm korkusu karşısında sır saklayıp saklayamayacağını, iradesini ve sadakatini ölçmüştür.

 

Ebu Ali’nin dünya lezzetlerine veya kadınların hilelerine (renkten renge girmelerine) kapılıp ilim yolundan sapmasını engellemek, ona bir ibret dersi vermektir.

 

Molla Emin’in Hikâyesi

Babası Müstecip Çelebi ölünce yetim kalan ve miras olarak büyük bir servete konan Molla Emin, baştan çıkmasın diye Sabuncu İbrahim Çelebi’nin önayak olmasıyla evlendirilir.

Alacahamam yakınlarında zengin, çok güzel ancak babasız bir kız olan Ayşe ile evlenir ve kızın evine iç güveyi olarak girer.

Molla Emin eşinden memnun olsa da huysuz, edepsiz ve baskıcı kaynanasının zulmüne dayanamaz. Her gün ağlatılıp hırpalanan Emin’in sağlığı bozulunca çift yedi ay sonra boşanır.

 

Boşanmadan yirmi gün sonra İbrahim Çelebi’nin dükkânına Hacı Abbas Ağa adında son derece kibar, zengin görünüşlü, 65 yaşlarında biri gelir ve simya ilaçları (lebend-har, demir pası) satın alır. İbrahim Çelebi ile dostluk kurar.

Abbas Ağa, İbrahim Çelebi ve Molla Emin’i Yenibahçe’deki gösterişli sarayına davet eder. Burada tek mirasçısı olan kızı Hayal Hanım’ı hemen o gün Molla Emin ile nikahlayıp gerdeğe sokmak istediğini söyler.

Mahalle imamı ve müezzin Remzi Çelebi çağrılarak yıldırım nikâhı kıyılır. Molla Emin hamama gönderilip giydirildikten sonra gece gerdek odasına konur. Molla Emin, kızın inanılmaz derecede güzel ve kusursuz olduğunu görüp mutlu olur.

 

Sabah uyanan Molla Emin, yanında yatan dünya güzeli gelinin parçalanarak (başı, eli, ayağı ayrılarak 10 parçaya bölünerek) katledildiğini görür.

Dadının feryatları üzerine içeri giren kayınpeder Abbas Ağa, Molla Emin’i kızının katili ilan eder ve yeniçeri ağasının çuhadarlarına teslim ettirip hapse attırır.

 

İbrahim Çelebi, Abbas Ağa’nın konağına gittiğinde sokakta öyle bir konağın hiç var olmadığını öğrenir.

Sözde nikâhı kıyan müezzin Remzi Çelebi ile görüştüğünde, müezzin onları bir yıldır hiç görmediğini söyler.

Durum Yeniçeri Ağası’na bildirilir; yapılan incelemede ne öyle bir konak ne de Abbas Ağa adında bir zaim kaydı bulunur. Olayın gizemli yapısı anlaşılarak Molla Emin kefaletle hapisten çıkarılır.

 

Dükkâna dönen Molla Emin, masanın üstünde kaynanasından gelen bir mektup bulur. Mektupta kaynanası, tüm bu yaşananların (Abbas Ağa, kız, cinayet, saray) kendi yaptığı bir sihir/illüzyon olduğunu ve kızını bıraktığı için ona ceza verdiğini yazar.

Korkudan çaresiz kalan Emin, eski eşi Ayşe ile yeniden nikâhlanır ancak sürekli azap çeker.

İbrahim Çelebi’nin dükkânına gelen derviş/sihirbaz ruhlu Cevad, durumu anlar. Emin’e sihirli bir mersin çubuğu vererek karısına vurmasını söyler.

 

Molla Emin evde çubuğu vurduğunda; güzeller güzeli hanımı 80 yaşında, dişsiz, kambur bir Çingene kocakarısına ("Kanlı Ayşe"), muhteşem ev ise pis, köhne bir kulübeye dönüşür. Kanlı Ayşe pes ederek bir daha sihir yapmayacağına dair söz verir ve sihir tamamen bozulur.

 

Sihirden kurtulan Molla Emin’in neşesini yerine getirmek için Cevad, İbrahim Çelebi ve Emin’i cuma günü Haydarpaşa mesiresine davet eder.

Çiçekçibaşı bahçesine geldiklerinde Cevad’ı bir padişah gibi, yüzlerce cariye, hizmetkâr, mücevherlerle süslü kasırlar ve şahane sofralar içinde bulurlar.

Cevad, dostlarına bu gördüklerinin Kanlı Ayşe’nin sahte ve kötü sihirleri gibi olmadığını, gerçek bir zevk ve itibar gösterisi olduğunu belirterek onlara eşsiz bir ziyafet sunar.

 

Cevad, İbrahim Çelebi ve Molla Emin'e şahit oldukları büyüleyici âlemlerin bir efsun veya hülya olmadığını, Allah'ın bir lütfu olduğunu söyler. Molla Emin'i yeniden evlendireceğini müjdeler.

Cevad, bir karış boyundaki hizmetkarı Hayalî Çavuş'u yeryüzündeki tüm asil ve güzel kızların resimlerini, isimlerini, yaşlarını ve memleketlerini kaydedip getirmesi için görevlendirir. Hayalî Çavuş bir saat içinde sırtında bir sandıkla geri döner.

Sandıktan önce Çin (Hata) Hükümdarı Lavi Han’ın kızı Ferahnaz’ın resmi çıkar. Ardından gelen resme bakan Molla Emin, resmi görür görmez bayılır.

 

Resmi okuyan Cevad, resimdeki kişinin Halep’te oturan zaim Abbas Ağa’nın kızı Hayal Hanım olduğunu görür. Emin’in İstanbul'da illüzyon sanıp kaybettiği ve katledildiğini sandığı gelin aslında gerçekte vardır ve hayattadır. Cevad, Emin’e sabretmesini ve onu kendisine helal yoldan alacağını söyler.

 

Cevad, İbrahim Çelebi’ye kendini varlıklı bir devlet adamı (mültezim) gibi gösterip Halep Muhassıllığını (vergi toplayıcılığını) talip olmasını öğütler.

İbrahim Çelebi ve Molla Emin, İstanbul eşrafı kılığına girerek hazineye peşin ödeme yapar ve İbrahim Çelebi Halep Muhassılı atanır.

 

Cevad, Bektaşi tacı ve hırkasıyla konaka gelip kendini gruba dâhil eder. Şeyh gibi hürmet görür.

Gemiyle Halep’e varırlar. Cömertlikleri ve düzenledikleri ziyafetlerle kısa sürede tüm Halep halkının, esnafının ve devlet ricalinin sevgisini kazanırlar.

Gerçek Abbas Ağa meclislerine gelir. Kısa sürede sıkı dost olurlar.

 

Cevad Baba, Abbas Ağa’dan kızı Hayal Hanım’ı Molla Emin’e ister. Kızın Halep’te kalması şartıyla anlaşırlar.

Molla Emin gerdek odasında duvağı kaldırınca, bir yıl önce kaybettiği ve acısını çektiği sevgilisini karşısında bulur. Büyük bir sevinç ve hamd ile kavuşurlar.

 

Çin Şahının Kızı Ferahnaz ve İklilülmülk’ün Hikâyesi

Çin ülkesinin şahı Lari Han’ın, güzelliği dillere destan Ferahnaz adında bir kızı vardır. Ferahnaz sadece güzelliğiyle değil; ilim, edep, münazara adabı ve yüksek ahlakıyla da tanınmaktadır.

Ferahnaz, Meryem gibi bekâr kalmayı seçerek yapılan tüm evlilik tekliflerini kararlılıkla reddeder.

Şah, kızının evlenmeme gerekçesi öğrensin diye Ferahnaz’ın sütannesi Lebabe'yi gizlice huzuruna çağırır.

Prenses, sütannesine ve arka planda babasının olduğunu anladığı bu sıkıştırmaya başta öfkelenir; ancak gerçeği açıklamayı kabul eder.

Ferahnaz, üç yıl önce rüyasında büyüleyici bir bahçe ve bir şehzade gördüğünü; hemen ardından da biri erkek dişi iki ceylanın gezinmesini izlediğini anlatır: Erkek ceylanın ayağı tuzağa takılınca, dişi ceylan gelip tuzağı keserek eşini kurtarır. Az sonra dişi ceylan tuzağa düşüp kıvranmaya başladığında, erkek ceylan hiç umursamadan arkasını dönüp kaçar.

Ferahnaz bu rüyayı ilahi bir uyarı (semavi tembih) olarak yorumlamıştır: "Erkekler vefasızdır ve kadınlara hak ettiği değeri vermez." Bu yüzden bir erkekle evlenmeye kesinlikle tövbe etmiştir.

 

Sütanne, aksine erkeklerin kadınlardan daha vefalı ve sözünün eri olduğunu iddia eder.

İddiasını ispatlamak ve prensesin fikrini değiştirmek amacıyla yakın zamanda ona "Hoca Abdullah’ın Hikâyesi"ni anlatacağını vaat eder.

 

Hoca Abdullah’ın Çok İbretli Hikâyesi

Abbasi Halifesi Harunürreşid, kendi cömertliğiyle gururlanırken veziri Cafer, Basra'da Hoca Abdullah adında bir adamın cömertlikte herkesi geride bıraktığını söyler. Halife bunu yerinde görmek için derviş kılığına girerek Basra'ya gider. Burada Hoca Abdullah’ın misafirhanesinde muazzam bir hürmet, saray sarayları aratmayan ikramlar ve eşsiz antika hediyelerle ağırlanır. Hoca Abdullah’ın bu derece göz kamaştırıcı ikramları karşısında Halife, bu durumun arkasındaki gizemli sırrı merak eder; ancak durumu tam öğrenemeden Bağdat'a dönmek zorunda kalır. Daha sonra Hoca’yı çağırtmak istediğinde ise onun öldüğü haberini alır.

 

Aradan zaman geçtikten sonra Halife, sarayındaki bir şenlik sırasında Hoca Abdullah’ı dilenci kılığında görür ve huzuruna getirip ağırladıktan sonra başından geçenleri anlatmasını ister. Hoca Abdullah, varlıklı bir tüccarın oğlu olarak gençlik yıllarında mirasını savurduğunu, gurbete düşüp Mısır'a gittiğini anlatır.

 

Mısır'da Sultan’ın gözde cariyesi Dürdane’ye aşık olan Abdullah, zorlu süreçlerin ardından saraya gizlice girerek sevgilisiyle buluşur. Ancak durumun fark edilmesi üzerine Sultan ikisinin de Nil Nehrine atılarak öldürülmesini emreder. Abdullah nehre atıldıktan sonra şans eseri balıkçılar tarafından kurtarılır, fakat Dürdane'yi kaybetmenin derin acısıyla tek başına dünyadan elini eteğini çekmeye karar verir.

 

Mısır’daki felaketten kurtulduktan sonra yoksul düşen Abdullah, Trablusşam üzerinden Basra’ya gelir. Bir kahvehanede hizmetçilik yaparken kahvenin daimi ve saygın müşterisi Ali Efendi’nin dikkatini çeker. Ali Efendi onun soylu bir genç olduğunu anlayıp hikâyesini dinler ve Abdullah’ı evlat edinerek eğitir.

 

Ali Efendi ölüm döşeğindeyken, çocuğu olmadığını ve soyundan kalan devasa bir hazineyi Abdullah’a emanet edeceğini söyler. Sırrı koruyacağına dair yemin ettirdikten sonra anahtarı verir. Ali Efendi’nin vefatının ardından Abdullah, köleleri azat edip konağı boşaltır ve kârgir yapıdaki devasa hazineye girer. Hazine; tonlarca altın, paha biçilemez antikalar, mücevher havuzu ve 1000 yıl önce yaşamış Padişah Melkıya ile eşi Lakyor’un heykelleri/kitabeleriyle doludur.

 

Abdullah, hazineden aldığı servetle Dürdane’nin ruhu için büyük hayır işleri yapmaya başlar. Basra Meliki Azdüddevle durumdan şüphelenip baskı yapınca Abdullah, melike her gün 1000 altın ödeme şartıyla anlaşır. Ancak kötü niyetli Vezir Elkam, hazinenin yerini öğrenmek için kızı Naile’yi gece vakti Abdullah’ın evine gönderir. Naile, babasının tehdidini ağlayarak Abdullah’a itiraf edince Abdullah onu koruması altına alır; gözlerini bağlayarak hazineye götürür ve ziynetler verip geri gönderir. Tuzağı başarısız olan Vezir Elkam, bu kez eve sızdırdığı bir köle aracılığıyla Abdullah’ı zehirletip bayıltır. Öldü sanılarak gömülen Abdullah’ı mezardan çıkartıp işkenceyle hazinenin yerini söyletmeye çalışır.

 

Vezir Elkam’ın vicdanlı kızı Naile ve damadı Emir Haydar, Abdullah’ı işkence gördüğü yerden kurtarıp bir ata bindirerek kaçırırlar. Abdullah yaralarını sardırarak Bağdat’a (hilafet merkezine) ulaşır ve sünnet düğünü sırasında Halife Harunürreşid’in huzuruna çıkıp başından geçenleri anlatır.

 

Halife, Abdullah’a teselli verip sarayındaki 3000 cariye arasından kendisine bir eş seçmesini ister. Cariyeler sırayla Abdullah’ın önünden geçerken Abdullah aniden bayılır. Çünkü cariyelerden biri öldüğünü sandığı Dürdane’dir! Dürdane de onu görünce bayılır.

Dürdane, Mısır’da Nil’e atılacağı sırada cellatların kendisini kıymadığını, bir esirciye sattıklarını ve esircinin de kendisini Halife’nin sarayına getirdiğini anlatır. İki âşık perdenin arkasından konuşturularak heyecanları yatıştırıldıktan sonra nikâhlanırlar.

 

Halife, Abdullah’ı Basra Meliki yapmak ister; fakat Abdullah bunu kabul etmeyip kendisini kurtaran Emir Haydar’ın melik, kötü Vezir Elkam’ın vicdan azabı çekmesi için yine vezir olarak kalmasını, kendisinin ise eski sadeliğinde hayır işleriyle yaşamak istediğini belirtir. Vezir Cafer ve 20 bin süvari eşliğinde Basra’ya dönen Abdullah ile Dürdane, ömürlerinin sonuna kadar mutlu yaşarlar.

 

Yüce Ruhlu Cevad’ın Hikâyesi

Gezgin bir Bektaşi dervişi kılığında dolaşan Cevad, doğunun en gelişmiş şehirlerinden Kıtmir’e gelir ve bir oda kiralar. Şehrin genç (17-18 yaşlarında), son derece zeki ve bilgili Şehzadesi İklil, Cevad Baba adında alim bir dervişin geldiğini öğrenince kıyafet değiştirerek onu kaldığı odada ziyaret eder. Cevad, Şehzade’nin nezaketini ve yüksek kabiliyetini takdir eder. Şehzade de Cevad’ı babası Hürmüz Şah’a övgüyle anlatır. Şah, Cevad’ı saraya davet eder ve sohbetinden çok memnun kalarak onu sarayda ağırlamaya başlar. Cevad ile Şehzade İklil kısa sürede derin bir dostluk kurup kardeş gibi olurlar.

 

Hürmüz Şah, Cevad’la yalnız kaldığı bir an ona gizli derdini açar: Üç senedir Şehzade İklil’i (özellikle Fas Sultanı'nın kızıyla) evlendirmek istemekte, ancak Şehzade bir rüya yüzünden evlenmeyi kesinlikle reddetmektedir. Şah, Cevad’dan İklil’i evliliğe ikna etmesini rica eder.

Aynı gece Cevad, tatlı bir sohbet sırasında sözü İklil’in bekârlığına getirir. İklil, evlenmeme sebebini gördüğü bir rüyayla açıklar.

 

Cevad, kadınların erkeklerden daha sabırlı ve bağlı olduğuna delil getirmek üzere Horasan’da yaşanan ibretli bir olayı (hikâyeyi) İklil’e anlatmaya başlar.

 

Cevad’ın İklilülmülk’e Misal Getirmesi

İsfahan Şehinşahı Şâpur Şah; Hint, Çin ve Acem ülkelerine hükmeden kudretli bir hükümdardır. Bir gün Elbistan halkından kalabalık bir heyet Şâpur Şah’ın divanına gelerek kendi hükümdarları Gazanfer Şah’tan şikâyetçi olurlar. Gazanfer Şah'ın acımasızca kıyafet değiştirip çarşı pazarda halkı öldürttüğünü, masum Müslüman kadınların evlerini bastırıp onları astırdığını ve halkın yarısını katlettiğini anlatarak yardım isterler.

Şâpur Şah, Gazanfer Şah’a sert bir ferman gönderir: “Tek başına İsfahan’a gelip davacılarla yüzleşeceksin. Karşı gelirsen tahtından olursun!” Gazanfer Şah bu emre uyarak tek başına İsfahan yoluna düşer.

 

İsfahan’a üç saatlik mesafe kala bir çeşme başında duran Gazanfer Şah kendi kendine düşünür. Şehinşah’ın kendisini dinlemeden cezalandırmasından korkar ve tahtını, ailesini geride bırakıp canını kurtarmak için inzivaya çekilmeye ve kaçmaya karar verir.

 

O sırada bir koyun sürüsünün çeşmeye geldiğini görünce yön sormak için tepeye çıkar. Karşısında çoban kılığında, adeta cennet gılmanlarını andıran olağanüstü güzellikte genç bir adam görür. Gazanfer Şah şaşkınlık içinde atından inip selama durur.

 

Birlikte bir ağaç gölgesine otururlar. Genç çoban, Gazanfer Şah’tan kim olduğunu doğrulukla anlatmasını ister. Gazanfer Şah, Elbistan Şahı olduğunu, Şehinşah’ın gazabından korkup kaçmaya karar verdiğini açıklar.

 

Çoban ona hak verir ve sakın kendi ayağıyla Şehinşah’ın huzuruna çıkıp ölüm uçurumuna atlamamasını, çünkü İsfahan Şahı'nın artık eski şah olmadığını söyler. Ardından genç çoban, kendi başından geçen gizemli ve sıra dışı olayları anlatmaya başlar.

 

Hüma ile Şâpur Hikâyesi

Turan Kağanı Keşnasb Han’ın kızı Hüma, 15 yaşındayken bir gece kaçan kedisinin peşinden sarayın mahzenine iner. Mahzende kapı yerine büyülü bir odayla karşılaşır ve orada İsfahan Şahı Küdriz Şah’ın oğlu Şâpur ile karşılaşır. İkisi de buraya nasıl geldiklerini anlayamaz.

 

Sarayı gezdiklerinde yirmi otuz kadar odada çiftler hâlinde hapsedilmiş şehzade ve hükümdar kızları görürler. Şehzade Molla İdris ile karşılaşırlar; İdris, bu sarayın fitne çıkarıp padişahların neslini kesmek isteyen kâfir bir büyücü kadına ait olduğunu anlatır.

 

Ertesi gün 60 yaşındaki yaşlı büyücü kadın gelir, Hüma ile Şâpur’u evlendirip aynı odaya kapatır. Ancak Şâpur, Hüma’nın iffetine saygı duyup ona dokunmaz; ikisi birlikte dua ve zikirle (Salavat-ı Şerife) Allah’a sığınırlar. Kırk gün boyunca kırk bin salavat okurlar. Kırkıncı gün büyücü kadın ölür; büyük bir deprem ve dumanın ardından Hüma kendisini ansızın Turan’daki baba ocağında bulur.

 

Hüma ile Şâpur, elçiler aracılığıyla haberleşip sözleştikleri üzere büyük bir düğünle evlenirler. Beş yıl mutlu yaşarlar. Ancak bir gece Hüma namazdan döndüğünde, yatakta Şâpur’un koynunda kendisine birebir benzeyen başka bir kadın görür. Şâpur iki Hüma’yı ayırt edemez. Büyülü kadın Şâpur’u kandırır ve gerçek Hüma "büyücü kâfir" denilerek saraydan atılır. Hüma, şehir dışında 90 yaşında bir çobanın yanında saklanmaya başlar.

 

Hüma başından geçenleri Gazanfer Şah’a anlattığı sırada, yoldan iki Şâpur’un at sırtında birbirini kovaladığını görürler. Gazanfer Şah hemen atına binip takibe katılır ve arkadaki sahte Şâpur’u topuzla düşürür. Adam parmağındaki sihirli gümüş halkayı çıkarınca 60 yaşında ak sakallı bir ihtiyara dönüşür.

 

İhtiyar, saraydaki kadının kendi karısı olduğunu ve usta bir büyücünün yaptığı sihirli gümüş halkalar sayesinde istedikleri kişinin kılığına, sesine ve aklına bürünebildiklerini itiraf eder. Amaçları şah ve hanımının yerine geçip saltanat sürmektir.

 

Şâpur Şah, sahte Hüma'nın da parmağındaki halkayı çıkarttırıp gerçeği ortaya çıkarır. Gerçek Hüma saraya ve eski itibarına kavuşur. Şâpur Şah, kendisini ve eşini bu beladan kurtaran Gazanfer Şah'ı kucaklar ve Elbistan halkının onun hakkındaki şikâyetlerinin iftira olduğuna ikna olarak onu affetmek ister.

 

Ancak Gazanfer Şah, şikâyetlerin iftira olmadığını, halkın hakkını çiğnememek için gerçekleri anlatması gerektiğini söyler. Macerasını anlatmadan önce, Şâpur Şah’ın divanındaki en güvendiği vezir ve devlet adamlarından altı kişinin meclisten çıkarılmasını şart koşar ve kendi gizemli hikâyesini anlatmaya başlar.

 

Gazanfer ile Râhile’nin Olağanüstü Hikâyesi

Şirazlı zengin bir tüccarın oğlu olan Gazanfer, çocuklukta aynı kalfanın rahlesinde tanıştığı Kadı Hüseyin’in kızı Râhile ile büyüyünce evlenir. İkili, on yıl boyunca büyük bir sevgi ve sadakatle yaşar.

 

Avlanmayı çok seven Gazanfer, dağda uyurken eğitimli köpeklerinden birinin üzerindeki hareketi canavar zannedip saldırması sonucu erkeklik organını kaybeder (hadım kalır). Ayrılmaları gerektiğini düşünen Gazanfer'e Râhile karşı çıkar; aralarındaki bağın nefsani değil, ilahî/mecazi aşk olduğunu belirterek ona sadık kalacağını söyler.

 

Hadım olmasının üzerinden dört yıl geçtikten sonra bir Kurban Bayramı günü Gazanfer, uyuyan karısına şaka yapmak isterken belindeki hançer kınından kayar ve Râhile’nin göğsüne saplanır. Râhile’nin öldüğünü sanan Gazanfer, kederle evden kaçar.

 

Şehirden kaçarken kapıda karşılaştığı bir ihtiyar onu evine davet eder ve Ehl-i Beyt'e (Hz. Ali ve soyuna) hakaretler ederek kurban kesmesini ister. Adama öfkelenen Gazanfer, satırla ihtiyarı öldürerek kaçar.

 

Kaçarak Elbistan’a gelen Gazanfer, bir kervansarayda kaldıktan sonra Şah Rıza Kulu Han’ın sarayında şerbetdar yamağı olur ve Şah'ın sevgisini kazanır.

 

Altı yıl sonra saray bahçesinde Râhile’ye tıpatıp benzeyen Aynıvefa adlı cariye ile karşılaşır. Cariyenin odasında eğlenirlerken durum Şah’a bildirilir. Şah odaya bastığında Aynıvefa kendisinin gerçekte Râhile olduğunu açıklar.

Râhile, öldüğü anda Hz. Ali’nin (Ali el-Murtaza) kendisine göründüğünü, Gazanfer'in tekbir sesiyle Allah tarafından kendisine yeniden can verildiğini söyler. Hz. Ali ona, Ehl-i Beyt düşmanlarının gizli işareti olan boyundaki "ben" simgesinden bahsetmiş ve bu kişilerin cezalandırılmasını emretmiştir. Râhile erkek kılığında seyahat ederken yakalanıp Şah'a cariye olarak satılmıştır.

 

Hikâyeyi dinleyen Şah mucize karşısında duygulanır; tahtı Gazanfer’e devreder. Gazanfer Elbistan hükümdarı olarak Ehl-i Beyt düşmanı münafıkları temizler, ardından tahtı eski sahibi Murtaza Kulu Han’a bırakıp Râhile ile birlikte İsfahan’a giderek ömrünün sonuna kadar orada yaşar.

 

Cevad, anlattığı bu hikâyeyle Şehzade İklilülmülk’te evlenme isteği uyandırır. Şehzade'nin "Râhile gibi vefalı bir kadının nerede bulunacağı" sorusu üzerine Cevad, gayb ve maarif ilimleri (remil, cifr, zayiçe) aracılığıyla kaderdeki eşin bulunabileceğini ispatlamak ister.

 

Şehir dışına (Hacılar Sediri) çıkarlar. Cevad, Şehzade’ye kağıda muska ve semboller çizdirerek ruhanilerin ismiyle dualar okutur:

İlk uygulamada yazılan muska kuş gibi havaya yükselip yere düşer ve yanar.

İkinci uygulamada yer gürültüyle yarılır ve içi altın, gümüş ve mücevher dolu büyük bir define / hazine ortaya çıkar; ardından tekrar kapatılır.

 

Saraya döndüklerinde Cevad, Şehzade İklilülmülk’e remil, cifr ve zayiçe fenni tekniklerini öğretir. Yapılan hesaplamalar ve harf çözümlemeleri sonucunda Şehzade’nin aradığı iffetli ve vefalı kızın Çin ikliminde, başkent Hanbalık şehir/sarayında bulunan Çin Hükümdarı Lâvî’nin kızı Ferahnaz olduğu ortaya çıkar. Şehzade İklilülmülk, Cevad’ın ilmine ve ustalığına hayran kalır.

 

Cevad’ın gayb ilimleriyle Çin (Hata) Hakanı Lâvi Han’ın kızı Ferahnaz’ı işaret etmesi üzerine Şehzade İklilülmülk derin bir aşka düşer; yüzünün rengi solar ve perişan bir hâle gelir. Babası Keşmir Şahı Hürmüz Şah durumdan haberdar olunca Cevad ile görüşür. Cevad, bu iki genci kavuşturmayı taahhüt eder.,

 

Cevad, İklilülmülk’ü bir aynaya baktırır. İklil, rüyasında gördüğü kızı (Ferahnaz) aynanın içinde tam haliyle görüp donakalarak hayran olur. Cevad hemen ardından sırrolarak (ortadan kaybolarak) Ferahnaz’ın şehri Hanbalık’a gider.

 

Çin’e varan Cevad, bir putperest rahip kılığına girer. Şehirde Kız Kulesi büyüklüğünde, etrafı ateş ve sihirli/asitli kaynar suyla çevrili Ulu Kisây adında devasa bir put vardır. Cevad, başrahip Pernuper’i, putun kendisini görevlendirdiğini söyleyip geçmişte işlediği gizli bir günahı (zina) yüzüne vurarak korkutur ve makamını devralır.

 

Cevad, gösterdiği sihirler, ejderha ve göğe uçan at mucizeleriyle halkı ve Hakan’ı dehşete düşürür. Hakan ve Ferahnaz’ı huzura getirten Cevad, Ferahnaz’ın erkeklerden kaçınma sebebinin gördüğü yanlış rüya yorumu olduğunu söyler ve Keşmir Şehzadesi İklilülmülk ile evlenmesi gerektiğini ilahi bir emir gibi bildirir.

 

Ferahnaz’ı perdenin arkasındaki gizli alana (sihirli ateş ve sudan zarar görmeden geçerek) götüren Cevad, putun aslında boş bir hayalden ve sihirden ibaret olduğunu açıklar. Ona kâinatın ve mekândan münezzeh tek Yaratıcı olan Allah’ı, Hz. Muhammed’i ve ahiret gününü anlatır. Zaten putperestliğin batıl olduğunu sezen akıllı Ferahnaz, Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman olur. Cevad onu babasının sarayına yollar, kendisi ise Keşmir’e döner.

 

Cevad Keşmir’e döndükten sonra Moğolistan Hanı Kara Han büyük bir orduyla sınıra dayanır. Şah ve vezirler felaket korkusuna kapılırken Cevad hiç savaş aleti almadan, orduyu bayramlık elbiselerle şehir kapısına dizer. Gece bir hizmetçisini göndererek 12 bin kişilik koskoca Moğol ordusunu ve Kara Han’ı bir eşek arkasına zincirletip şehre getirtir.

 

Kara Han hatasını anlayıp Hürmüz Şah’a bağlılık yemini eder. Ardından Çin’den sayısız mücevher ve devasa bir çeyiz alayıyla gelen Ferahnaz, Keşmir’e ulaşır. Cevad’ın sağdıçlığında kırk gün kırk gece düğün yapılır ve iki genç kavuşur. Kara Han, Cevad'ın bu olağanüstü gücüne ve Şah'ın ona gösterdiği hürmete hayran kalarak kendi başından geçen dervişlik macerasını anlatmaya başlar.

 

Kara Han’ın Hikâyesi

Basralı yiğit bir tayfa olan Kara Han, Yeni Felemenk dönüşü Seylan adası açıklarında fırtınaya yakalanır. Rüzgâr kesilmesine rağmen gemi kendiliğinden hızla bir sahile çekilir ve mıknatıs dağlarına yapışıp kalır.

Kara Han, dağın tepesindeki boş kilisede Cubiter oğullarından simyacı Zâbir’in bıraktığı bir levha ve davul bulur. Levhada, bir fedainin kendisini feda edip davula üç kez vurması halinde diğer yolcuların kurtulacağı yazılıdır. Arkadaşlarından kimse öne çıkmayınca Kara Han, Allah rızası için kendini feda eder. Davula vurdukça gemi uzaklaşır ve yoldaşları esenliğe ulaşır.

Issız adada kalan Kara Han, boş su tulumunu şişirip denize atılır. Mıknatısın itme gücü (üzerindeki metal anahtar sayesinde) onu fırlatır ve meyvelerle, nehirlerle dolu adeta cennet gibi bir adaya ulaştırır.

 

Adayı gezerken altın kaplı bir kubbe gören Kara Han, orada derviş kılığındaki İmam Muhammed Bâkır’ın türbedarı ile karşılaşır. Derviş, fedakârlığından ötürü onu över, karnını doyurur ve eline Çin yeşiminden garip çizgili bir levha verir. Levhayı başına koyan Kara Han, bir anda kendisini Basra’daki evinde bulur.

Basra'da büyük bir servete ulaşan Kara Han, Basra şahı ile takışınca Moğolistan'a hicret eder ve zamanla Moğol Şahı olur.

 

Kara Han’ın tacından çıkardığı yeşim levhada, Ebu Ali'nin (Cevad'ın hocası) öğrencisi olan Cevad’a hitaben yazılmış reyhani hatla bir mesaj vardır. Mesajda; dünya hallerini seyredip kendi marifetiyle övünmeyi bırakması, benliğini yok edip (fenafıllah) hakikate ulaşması gerektiği belirtilir.

Mesajın derin anlamını kavrayan Cevad, ilahi aşkın etkisiyle haykırır. Hürmüz Şah ve İklil’e seyahate çıkacağını bildirip vedalaşır; abdest alıp seccadede okuduğu dualarla istihare yastığına baş koyar.

 

Cevad gözünü açtığında kendini sahilde, Mahbubiye adlı kızıl yakuttan yapılmış binaları ve kaldırımları olan olağanüstü bir şehirde bulur. Ancak Cenab-ı Hakk'ın hikmetiyle o güne kadar bildiği bütün gayb ilimlerini, sihirleri, fevkalade güçleri ve hatta okuma yazmasını bile unutmuş, yeni doğmuş bir çocuk gibi hafızasız kalmıştır.

Terk ehli derviş Hafız Mustafa, Cevad’ı Şah’ın sarayına götürür. Cevad, muazzam bir ihtişamla tahtta oturan Şah'ın yüzüne baktığında tahtta oturan kişinin kendisi olduğunu görür. Bu idrakle birlikte rüyadan/hayal havuzundan uyanır.

 

Bütün bu yaşananların, Osmanlı Divan-ı Hümayun kalemi hâceganından Giritli Ali Aziz Efendi’nin hokka ve divitinden dökülen bir Bektaşi dervişinin esrar/hayal keyfiyle anlattığı bir hikâye (Muhayyelât) olduğu açıklanarak ikinci hayal tamamlanır.

 

Üçüncü Hayal

Büyük Ada’da zahiri ve batıni ilimlerde uzman Şeyh İzzeddin adında ulu bir zat yaşamaktadır. Halkın muratlarına ermek için evine akın etmesinden bunalan Şeyh, ilahi bir emirle Mısır-Kahire’ye göç eder. Kâşfiye’de bir ev kiralayıp saklanmak istese de kemalatı gizlenemez ve müritleri etrafında toplanmaya devam eder.

 

Şehzade Naci Billah ile Şâhide Hikâyesi

Mısır Sultanı Hasan Dâî’nin oğlu Naci Billah, henüz 18 yaşına gelmeden Ezher âlimlerini mat edecek kadar büyük bir ilim mertebesine ulaşmıştır. Ancak geceli gündüzlü okumaktan bünyesi zayıf düşer. Hekimler, Şehzade’nin ilimle uğraşmayı bırakıp zihnini eğlendirmesi gerektiğini söyler. Sultan'ın emriyle sohbet adamları Şehzade'nin yanında komiklikler yapmaya, fıkralar anlatmaya başlar.

 

Sohbet esnasında adamlardan biri, Yemen emiri İmam Mesud’un kızı Şâhide’nin güzelliğinden bahseder. Şâhide, huzuruna gelen taliplere perde arkasından bir soru/bilmece sormakta, bilemeyenlerin üzerine perdeyi kaldırıp yüzünü göstermektedir. Şâhide’nin eşsiz güzelliğini bir kez görenler akıllarını kaybedip çöllere düşmektedir. Mısır âlimlerini yenen Naci, bir kızın bilmecesine mağlup olunmasını gururuna yediremez ve Şâhide’nin sorusunu çözmek üzere gizlice Süveyş’e, oradan da bir gemiye binip kaçar.

 

Bindiği gemi Seylan adasına gider. Yanına para almayan Naci, birkaç gün içinde elindekileri tüketip bir hanın kapısında çaresizce beklerken dünya güzeli bir kadın görür. Kadın onu hamal zannederek peşine takar ve ağır bir meyve küfesini Naci’nin sırtına yükler. Naci zayıf bünyesiyle yükü güçlükle bir saraya taşır.

 

Saraya girdikten sonra yorgunluktan yığılan Naci, sarayın hanımının huzuruna çıkarılır. Hanım, Naci’nin konuşmasından ve tavırlarından asil biri olduğunu anlayıp durumu sorar. Naci hikâyesini dürüstçe anlatınca hanım ona hürmet gösterir; onu yıkatıp şahane elbiseler giydirir. İki genç birbirlerine değer vererek aralarında kardeşlik bağı kurarlar. Hanım peçesini açıp Naci’nin alnından öper ve kendi hikâyesini anlatmaya koyulur.

 

Sitti Emine’nin Hikâyesi

Sitti Emine, Kahire’nin Sayyadî mahallesinden yetim kalmış fakir bir kızdır. Şehzade Naci Billah ile aynı gün doğmuştur. Bir gün su taşırken kapısının önünde çirkin, iğrenç görünüşlü Hintli bir ihtiyar görür. Adam onunla evlenmek ister; Emine çaresizlikten kabul eder ve adam evi eşyalarla doldurup onunla evlenir.

 

Birlikte Hindistan’a doğru yola çıkarlar, ancak hava muhalefeti nedeniyle Habeşistan’da bir zenci köyüne sığınırlar. Çevredeki çirkin yüzlerden bunalan Emine, kocasını özlemle bekler. İhtiyar gelip Emine’nin kendisine arzuyla baktığını görünce bir nara atıp silkinir ve 17 yaşında dünya güzeli bir gence dönüşür.

 

Genç adam kendisinin Câbilsa memleketi perilerinin padişahı Rüteym Şah olduğunu açıklar. Annesinin bedduası yüzünden 70 yaşında çirkin bir adama dönüşmüş ve "bir insan kızının ona hasret çekmesi" şartıyla eski haline dönebileceği söylenmiştir. Emine'nin içten sevgisiyle büyü bozulmuştur. Rüteym Şah, Emine'yi alıp havası güzel olan Seylan adasına getirmiş, saray ve cariyeler temin etmiştir.

Rüteym Şah, Naci'ye yardım etmek için tılsımlı uşağı Ayyar Harbiyet’i (kutuda yaşayan hacıyatmaz büyüklüğünde bir bücür) verir. Ayrıca Şâhide’nin soracağı "O çirkin kimdir ki âlemin âşık olduğu o çirkin, âşıktır?" sorusunun cevabını öğretir: "Ben bir güzel bilirim, ismi Rüteym’dir. Çirkin kim olduğunu bilmem."

 

Ayyar, Naci’yi anında Hadramut’a (Yemen) götürür. Naci, Şâhide için akıl hastanesine düşmüş binlerce mecnunu görse de vazgeçmez. Divana çıkıp Şâhide’nin sorusuna Rüteym Şah’ın öğrettiği cevabı verir. Şâhide cevabın doğruluğunu kabul eder ve nikâhlanırlar.

 

Gerdek gecesi Naci gelinin duvağını açmak ister; yüzünü birden görünce çıldırmamak için aşamalı olarak (yanak yanak) yüzünü seyredip alışır. Daha sonra Naci, başından geçenleri Şâhide’ye anlatır.

 

Ayyar, bir gecede Naci’yi, Şâhide’yi, 50 cariyesini ve bütün saray hazinesini Mısır Sultanı’nın sarayına taşır. Sabah uyanan cariyeler ile Mısır sarayındakiler büyük bir şaşkınlık ve gürültü yaşar. Naci anne ve babasıyla kucaklaşır.

 

Naci, Ayyar ile Sitti Emine ve Rüteym Şah’a teşekkür mektupları gönderir. Anne ve babasının vefatının ardından Mısır tahtına geçer. Şâhide ile 15 yıl boyunca iki çocuklarıyla (Mihrimah ve Cihangir) birlikte adalet ve mutluluk içinde hüküm sürerler.

 

Hümmam Sultanı Adî, devasa bir orduyla Mısır’a saldırır. Şehzade/Sultan Naci savaşa girer ancak ordusu dağılınca Mısır’ı ve ailesini terk ederek Afrika yönüne kaçar. Mısır tahtı Adî’nin eline geçer.

 

Naci sekiz gün aç ve bitkin yol aldıktan sonra Benkare köyünde elbiselerine göz koyan bir ev sahibi tarafından soyulur ve kovulur. Bir Arap köyüne ulaşır; köylüler ona elbise verip kendi koyunlarına çoban yaparlar. Ağasının 17 yaşındaki karısı Naci’ye göz koyar ancak reddedilir. Kadın, oynaşıyla eğlenirken ağanın 6 aylık çocuğunu kazara öldürür ve suçu Naci’nin üzerine atar. Ağası Naci’yi bağışlar ama köyden kovar.

 

Naci, Kayna şehrinde öğrendiği bilgilerle yıkılır: Düşman Adî, oğlu Cihangir’i öldürmüş, karısı Şâhide ile kızı Mihrimah’ı ise sefalet içinde virane bir evde yaşamaya mahkûm etmiştir. Tanınmayacak kadar perişan halde Mısır’a dönen Naci, kızı Mihrimah ve karısı Şâhide ile buluşup gözyaşları içinde kucaklaşır.

 

Şâhide, yakalanmamaları için Naci’ye Kâşifiye’deki Şeyh İzzeddin’in dergâhına gidip mürit olmasını önerir. Dervişlerden nefret eden Naci istemese de çaresizce dergâha gider. Şeyh İzzeddin, keramet göstererek ona ismiyle hitap eder; dervişleri ve tasavvufu hor gördüğü için bu belaları yaşadığını söyler.

 

Şeyh, Naci’yi yıkatıp ona şahlara layık elbiseler giydirir ve sarayına gönderir. Naci saraya gittiğinde düşman işgalinin, oğlunun ölümünün ve ailesinin sefaletinin aslında ilahi bir terbiye (cezbe/sınav) rüyası/hayali olduğunu, zamanın geriye aktığını ve sarayında her şeyin yerli yerinde olduğunu fark eder. Şeyh ona; yaşadığı felaketlerin bir "hakikat ilmi" dersi olduğunu, Rüteym Şah ve Ayyar’ın da aslında bu ilmin birer tecellisi olduğunu açıklar.

Naci hikmet kokularını alarak hilafet hırkasını giyer ve sevinçle sarayına döner. Mısır halkını Şeyh İzzeddin’in dergâhına yönlendirir. Mısır’da ilim, sanat ve tasavvuf neşesi yayılır.

 

Bir gün Şeyh, Naci ve devlet erkânı bir aradayken, Şeyh herkesin içindeki gizli derdi ve arzuyu açıklamasını, bizzat Şah Naci’nin bu dertleri gidermeye memur edildiğini söyler. Kalben bu durumu inkâr eden ama korkudan riayet eden Başvezir Kıvamüddin titreyerek öne çıkar ve kendi hikâyesini anlatmaya başlar.

 

Naci Billah’ın Başveziri Kıvamüddin’in Hikâyesi

Kıvamüddin, Bağdatlı zengin bir tüccar olan Hacı Feyzullah’ın oğludur. On beş yaşında babası ölünce bütün mirası tek başına alır. Mirasyedi gibi hareket ederek tüm servetini kısa sürede eğlencelerde tüketir. Akranlarından utanarak memleketini terk eder, Şam’a gider ve bir hamamcının yanında aylık beş kuruşa çalışmaya başlar.

 

Hamamcı ağası, sadakatini gördüğü Kıvamüddin’e harçlık verip iç açması için Has Bahçe mesiresine gönderir. Kıvamüddin orada cariyeleriyle oturan güzeller güzeli bir kadın görür görmez düşüp bayılır. Arkadaşlarının yaptığı araştırmayla bu kadının Şam hâkimi Sultan Salih’in kızı olduğu anlaşılır.

 

Kıvamüddin sıradan bir hamam hizmetçisi, kız ise bir sultan kızı olduğu için bu aşkın imkânsızlığını bilse de kendini tutamaz. Yatağa düşer, günden güne erir. Ağasının getirdiği hekimler ve okuyucular derdine çare olamaz.

 

Bir gün hamamda Kıvamüddin’in yanına bir adam oturur ve durumunu sorar. Kıvamüddin gizlemeye çalışsa da adam onun kara sevdaya düştüğünü anlar. "Yiğit düştüğü yerden kalkar" diyerek onu alıp sevgilisini ilk gördüğü ağacın altına (Has Bahçe’ye) götürür.

Ağacın altında Kıvamüddin imkânsız bir aşka düştüğünü kabul eder. İhtiyar ise "Dünyada imkânsız bir şey yoktur, Allah’ın muradı olunca her şey mümkün olur; yeter ki uygun yollar bulunsun" diyerek Kıvamüddin’i teselli eder ve ona ibret alması için bir olay anlatacağını söyler.

 

Recep Beşe Hikâyesi

Şam'ın Eşrefiye mahallesinde yaşayan 60 yaşını aşkın fakir hamal Recep Beşe'nin Naime adında güzeller güzeli bir kızı vardır.

Şam'ın en zenginlerinden Başhacip Hacı Süleyman Ağa ve hanımı, edepli ve yakışıklı oğulları Tahir Bey için Şam'daki en güzel kızı bulmaya karar verirler. Kadın tebdilikıyafet ederek mahalleleri gezerken susayıp Recep Beşe'nin köhne kapısını çalar.

Kızın paçavralar içindeki olağanüstü güzelliğini gören hanım, Naime'yi oğlu Tahir'e ister; pahalı yüzük, altınlar ve elbiseler hediye eder. Nikâh kıyılır ve düğün hazırlıklarına başlanır.

 

Mahallenin dedikoducu ve fesat kadınları (Tellak Usta, İşçi Nazlı, Ayşe Kadın), bir hamal kızının bu mertebeye gelmesini çekemeyip damadın annesine iftira atarlar. "Gelin anası arkasına yastık bağlayıp sizin kilolarınızla alay ediyor" yalanına inanan hanım yaygara koparır ve nikâhın bozulmasını sağlar.

Gururu kırılan Naime ve ailesi verilen tüm hediye ve altınları geri gönderir. Öfkelenen Recep Beşe, kızını ilk gördüğü fakir dervişe vermeye ant içer ve kapısının önündeki genç bir Bektaşi dervişine durumu anlatıp kızını teklif eder. Derviş, şeyhinden izin almak için 3 gün süre ister.

 

Başvezir birden Recep Beşe'yi saraya çağırtır; Padişah'ın ona acıdığını, kapıcıbaşılık rütbesi ile mülk ve uşaklar bağışladığını bildirir. Üç gün sonra derviş çıkagelir. Recep Ağa zengin olmasına rağmen sözünden dönmeyeceğini söyler. Vezir, Padişah'ın da bu kıza talip olduğunu söyleyince Recep Ağa "Dervişe söz verdim, Padişah her şeyimi alsa da derviş rıza göstermedikçe sözümden dönmem" diyerek dik durur.

Padişah'ın huzuruna çıkarılan Recep Ağa, tahtta oturan kişinin derviş kılığındaki Şam Sultanı Salih'in kendisi olduğunu görür. Sultan, Recep Ağa'nın dürüstlüğünü ve sözünün eri oluşunu takdir ederek Naime ile evlenir.

İhtiyar bu hikâyeyi bitirip "Şu anki Sultan Salih'in hanımı işte o hamalın kızıdır" deyince Kıvamüddin ah çeker. Sevdiği kadının Sultan Salih'in kızı olduğunu anlayan ihtiyar, Kıvamüddin'e yardım edeceğine ve zor da olsa bu işin bir çaresini bulacağına söz verir.

 

Kıvamüddin, Sultan Naci’ye gerçek kimliğini ve sırrını anlatır. Sevdiği kadının babası olan Şam Sultanı Salih'in şartını yerine getirmek için Mısır’a geldiğini; amacının Sultan Naci’yi zehirlemek olduğunu ancak onun iyiliği ve adaleti karşısında bunu yapamadığını açıklar.

 

Kıvamüddin’in bu dürüstlüğü ve sadakati üzerine Şah, onu bağışlar ve Şam Sultanı ilan ederek giydirdiği devlet tacı ve kürk ile ödüllendirir. Tam bu sırada Şam’dan gelen ulak, Sultan Salih’in öldüğünü ve tahtın boş kaldığını haber verir. Kıvamüddin Şam’a doğru yola çıkar.

Sultan Naci’nin oğlu Dilâgâh, Hazreti Şeyh’e babası üzerindeki manevi tecellinin ve kerametin mahiyetini sorar.

Şeyh’in işaretiyle babasının göğsüne bakan Dilâgâh, kendisini bir anda bir gemide, yırtık pırtık elbiseler içinde bulur. Tunus/Karvan taraflarında yalnız kalır; yanında sadece 12 flori ve Şeyh’in emaneti olan hikmet değneği vardır.

 

Dağda sülün avlarken yolunu kaybeden Dilâgâh, canavarların saldırısına uğrar. Belindeki hikmet değneği yedi başlı bir ejderhaya dönüşerek tüm yaratıkları yutar.

Cennet misali bir bahçedeki köşkte güzeller güzeli Nâtıka ile karşılaşır. Nâtıka, babasının ulu bir veli olan Şeyh Ebu’l-Envar Hâdiyullah, annesinin ise kötü büyücü Recîme olduğunu söyler. Annesinin kendisini zorla çirkin ve kafir bir adamla evlendirmek istediğini anlatarak yardım ister.

 

Hikmet değneğinin ata dönüşmesiyle Dilâgâh, Medine’deki Şeyh Ebu’l-Envar’a ulaşır.

Şeyh Ebu’l-Envar ve Dilâgâh, mucizevi bir araba ile Lâhût Âlemi'ne giderler. Hz. Fatıma'nın yönlendirmesiyle, Beytü'l-Haram şeklinde inşa edilmiş binadan büyücü Recîme'nin ruhunun kabı olan altın renkli bir sandukayı alırlar.

Bahçeye dönen Dilâgâh ve Nâtıka, sandukayı büyücü kadının eline verirler. Kadın büyülü sanıp sandığı açtığı anda çıkan Dehşetli çığlıkla büyü ve kötülükler yok olur.

Büyünün bozulmasıyla kendilerini Mekke-i Mükerreme yakınlarında bulan Dilâgâh ile Nâtıka, Şeyh Ebu’l-Envar tarafından nikâhlanır.

 

Mısır’a dönen Dilâgâh, bunca seyahat ve olaya rağmen sohbet meclisinin henüz bitmediğini, bıraktığı gibi durduğunu fark eder. Nâtıka ile Mısır'da kırk gün kırk gece düğün yapılır, herkes muradına erer.

 

Muhayyelat’ın Bitişi

“Efendi, şâhidi yanında bir büyük dâvâ

Hakîkat ise eğer, eyle hüccetim imzâ

Şu nigeh okuya yâ dinleye bu emsâli

Gözünde rikkat-i kalb ile eşk ola peydâ

Eğer hakîkat ise siz de eyleyin imzâ

Gözünde mutlaka bir katre eşk olur peydâ”

(Efendi, işte şahidi yanında olan bir büyük dava, eğer hakikate uyu- yorsa delilimi imzala. Bu ibretli hikâyeleri okuyacak veya dinleyecek olan yufka yüreklilerin gözlerinde yaş belirir. Eğer bu hakikat ise siz de imzalayın. Gözünde mutlaka bir damla göz yaşı belirir.)

 

Hikmetler saçan bu kitap, maarif sever zamanımız padişahı es-Sultan ibnü’s-Sultan Sultan Abdülaziz Han efendimiz hazretlerinin sayesinde ve onun güzellikler dolu çağında 1284 senesi Cemaziyelahir ayı ortasında Mekteb-i Harbiye-i Şâhâne Matbaası’nda basılmıştır (Ekim 1867).

…

 

26 Aralık 2025 Cuma

Abdülhak Şinasi Hisar'ın Romanlarında Mekan-İnsan İlişkisi - Özet / Notlar

Yunus Bilge - Abdülhak Şinasi Hisar'ın Romanlarında Mekan-İnsan İlişkisi - Notlar

Yüksek Lisans Tezi, Fatih Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2013

 

Çalışma sonucunda yazarın romanlarında, çocukluğunun geçtiği mekânları anlattığı belirlenmiştir. Bu mekânların, kişi sunumunda etkin olarak kullanıldığı saptanmıştır. Yazarın mekândan hareketle çocukluk günlerinin güzel günlerine duyduğu özlemi yansıttığı anlaşılmıştır.

 

Romanın temel unsurlarından olan olay, bir mekân gerektirir.

Mekân unsuru, roman kahramanlarının somutlaşmasında önemli bir role sahiptir. Kişilerin iç dünyalarını, hayat tarzlarını, karakter özelliklerini gösteren ipuçlarını içerir. Hatta mekân, kişiyle özdeşleşir; onun bir parçası hâline gelir.

 

Giriş

Türk edebiyatı, roman türünü taklitler ve çeviriler sayesinde 1860’lı yıllardan sonra fark etmeye başlamıştır.

 

Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Şemsettin Sami gibi Tanzimat Dönemi’nin birinci kuşak sanatçılarının romanlarında mekân ve çevre tasvirleri genelde, eseri süslemek için yapılmıştır.

 

Samipaşazade Sezai ve Recaizade Mahmut Ekrem gibi Tanzimat Dönemi’nin ikinci kuşak sanatçıları, romanlarında tasvirleri dolgu ve süsleme unsuru olarak değil, işlevsel olarak kullanmışlardır.

 

Servet-i Fünûn romancıları, realist roman anlayışını benimsemişlerdir.

İstanbul’da yaşadıklarından mekân olarak çoğunlukla İstanbul’u kullanmışlardır.

 

1911-1922 yılları arasında Millî Edebiyat Hareketi etkili olmuştur.

Millî Edebiyat Hareketi içinde yazılan romanlarda, kişiler iç ve dış dünyalarıyla bir bütün olarak yansıtılmıştır.

 

Fahim Bey ve Biz, Ulus gazetesindeki tefrikasından sonra 1941’de kitap olarak basılmıştır.

Bu dönemde Abdülhak Şinasi Hisar, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi yazarlar ise bireyin iç dünyasını esas alan romanlar yazmışlardır.

 

Abdülhak Şinasi Hisar

Abdülhak Şinasi Hisar, Mahmut Celalettin Bey ile Emine Neyyir Hanım’ın ilk çocuğu olarak 14 Mart 1887’de İstanbul’da Rumelihisarı’nın eteklerindeki bir yalıda doğar.

Edebiyata meraklı olan babası Şinasi ile Abdülhak Hamit’in adlarını birleştirerek oğluna isim olarak koyar.

 

Mahmut Celalettin Bey, çıkardığı yayınlar nedeniyle Beyrut’a maarif müdürü olarak sürgün edilir. Abdülhak Şinasi, henüz iki, üç yaşlarındayken babasından ayrılmak zorunda kalır.

 

Galatasaray Sultanîsi ve Paris’teki eğitimi onun Batı kültürüne (özellikle Fransız edebiyatına) olan ilgisini şekillendirmiştir.

 

İlk düzyazılarını arkadaş çevresinin de yer aldığı İleri gazetesinde 1921’de yayımlar. Genel olarak eleştiri niteliği taşıyan bu yazılarında “Kitaplarımız” üst başlığını kullanır.

 

1922’den 1928’e kadar bir suskunluk dönemi geçirir, bu dönemde basın dünyasında görülmez.

Ruhu ile aklının farklı kaynaklardan beslenmesi hayatında zaman zaman çatışmalara yol açmıştır. Bu çatışma, babasının ölümü sonrasında Mütareke ve Millî Mücadele dönemlerinde bastırılmış gibi görülür.

 

Nişantaşı ve Beyoğlu çevresinden çıkarak kenar mahallelere, gecekondu semtlerine gitmeye başlar. Halkı anlamaya çaba gösterir.

 

Bu süreçte annesinin ölümünden çok etkilenir. Bütün güzelliklerin bir bir yitirildiğini düşünmeye başlar.

“Ölüm” ve “fanilik” düşünceleri onu kıskacına alır.

Ruh dünyasındaki bu huzursuzluk onu anılara sığınmaya iter. Geçmişin güzelliklerine duyduğu özlem onun sanat anlayışını da etkiler.

Bundan sonra hep anılarını yazar. Ancak, şiirlerinde de kendisini hissettiren ölüm ve fanilik düşünceleri ömrünün sonuna kadar onun yakasını bırakmayacaktır.

 

1930’a kadar az sayıda yazısı yayımlanır. Bu yazılar ağırlıklı olarak eleştiri niteliklidir. 1930’dan sonra ise çok hızlı bir yazma dönemi geçirir.

 

Fahim Bey ve Biz / Eser, 1942’de CHP’nin roman ve hikâye yarışmasında üçüncülüğü alır. 1954’te Friedrich von Rummel tarafından Almancaya çevrilir.

 

Çamlıca’daki Eniştemiz adlı romanı 1944’te yayımlanır. Eserde, aile içinde “deli enişte” olarak anılan Hacı Vamık Bey’in garipliklerle dolu hayatını anlatır. Tanzimat Dönemi Çamlıca’sını özgün üslubuyla ve kendi bakış açısından resmeder.

 

Ali Nizami Bey’in Alafrangalığı ve Şeyhliği adlı romanını 1952’de yayımlar. Roman daha önce “Geçmiş Zaman Hikâyesi” adıyla Varlıkta hikâye olarak çıkar. Bu eserinde yazar, Ali Nizami Bey’in iki yönü üzerinde durur: Büyükada hayatıyla alafrangalığını, Çamlıca’daki hayatıyla da şeyhliğini yansıtır.

 

Boğaziçi Mehtapları adlı eserini 1942’de yayımlar. Bu kitabında Boğaziçi’nin bugün kaybolmuş olan güzelliklerini, deniz ve mehtabın sosyal hayattaki yerini, mehtap zamanlarında Boğaz’da yapılan saz eğlencelerini şiirsel ve çağrışımlara dayalı bir anlatımla yansıtır.

 

Boğaziçi Yalıları adlı eserini 1954’te yayımlar.

 

Geçmiş Zaman Köşkleri adlı eserini 1956’da yayımlar. Bu kitabında dedesinin Büyükada’daki köşkünü ve Çamlıca’da kirada oturdukları köşkü anlatır.

 

Geçmiş Zaman Fıkraları adlı eserini 1958’de yayımlar. Bu kitabında da anılarına ve Boğaziçi’ne yer verir.

 

Geçmiş Zaman Edipleri adlı eserini değişik dergi ve gazetelerde yer alan yazılarıyla daha önce hiç yayımlanmamış yazılarından oluşturur.

 

Aşk imiş Her Ne Var Alemde adlı eserini 1955’te bastırır. Bu kitabında ağırlıklı olarak divan şairlerinden seçtiği dize ve beyitlere yer verir.

 

İstanbul ve Pierre Loti adlı eserini 1958’de yayımlar. Bu eserde Pierre Loti’nin İstanbul’daki izini sürer,

 

Romanda Mekân-İnsan İlişkisi

Nurullah Çetin Roman İnceleme Yöntemi adlı kitabında roman mekânlarını “somut mekânlar” ve “soyut mekânlar” olmak üzere iki grupta toplamıştır.

 

1. Somut mekânlar yeryüzünde yaşayan bir kişinin bulunduğu fiziksel ortamlardır. Gündelik hayatın dekorudur. Roman kişilerinin bir beşer olarak gereksinimlerini karşıladıkları yerlerdir. Bilinen, görülen, içinde yaşanan somut dünyaya ait mekânlardır. Bu mekânlar gerçektir veya gerçeğe uygundur.

“Geniş mekân” veya “dış mekân” olarak da adlandırılan açık mekânlar, açık alanlardan oluşur. Mahalle, köy, kasaba, şehir, ova, deniz, dağ gibi açık alanlar açık mekânlara örnek olarak gösterilebilir.

“Dar mekân” veya “iç mekân” olarak da adlandırılan kapalı mekânlar ev, oda, daire, iş yeri gibi kapalı yerlerdir.

 

2. Soyut mekânlar ise içinde yaşanan somut dünyaya ait olmayan, hayalî, ütopik, soyut planda kalan mekânlardır. Soyut mekânlar okurun zihninde gerçek dünyaya ait herhangi bir mekânı hatırlatmaz, düşündürmez.

 

Romanda mekân tasvirleri, kişilerin karakter özelliklerini yansıtma işleviyle kullanılabilir.

Romanda tasvir, romanın ilerleyen safhalarındaki olaylara yönelik belirtileri ortaya koyma işleviyle kullanılabilir.

Romanda tasvir, romanın ögelerini açıklama işleviyle kullanılabilir.

Romanda tasvir, roman kişilerinin neler yapabileceğine dair ipuçları verir. Duvarda bir silah varsa o patlayacaktır.

Romanda tasvir, kişileri ölümsüz kılmak işleviyle kullanılabilir.

 

…romandan önceki mit, destan, efsane, masal, halk hikâyesi, mesnevi vb. anlatmaya bağlı türlerde mekâna önem verilmemiştir. Bu türlerde mekân, olayın yaşandığı yer olarak geçmiştir.

Romanda, mekân unsuru öne çıkarılmış; işlevsel olarak kullanılmaya başlanmıştır. Mekân, insanla ilişkilendirilmiş; kişi sunumunda mekândan yararlanılmıştır.

 

Abdülhak Şinasi Hisar’ın Romanlarında Mekân-İnsan İlişkisi

Fahim Bey ve Biz

Fahim Bey ve Biz romanı, romanın asıl kişisi olan Fahim Bey’in Bursa’daki bir gazetede çıkan ölüm ilanıyla başlar.

Gazetede çıkan ölüm ilanında Ahmet Fahim Bey’in eski maslahatgüzar olduğu yazılıdır. Ancak ertesi gün gazetede bu bilginin doğru olmadığını belirten bir tekzip yayımlanır.

Anlatıcı, Fahim Bey’in ölümünü, “bir dünya”nın yıkılışı olarak görür.

Fahim Bey’in babası Bursa eşrafından olup yardımseverliğiyle tanınan biridir.

Fahim Bey Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra Bursa’ya döner.

İstanbul’da Dışişleri Bakanlığı’nda gönüllü olarak, maaş almadan çalışmaya başlar. Kendisine de koca bir konak kiralar. Bu büyük ve boş konakta günlerini keman çalarak geçirir.

Ancak, babasına gönderdiği mektupta onu memnun edebilmek için yüksek maaşla çalıştığını hatta mesleğinde ilerlediğini yazar. Hasta olan babası bunun üzerine tedavi olmak için İstanbul’a, oğlunun yanına geleceğini haber verir. Gerçeklerin ortaya çıkmasından endişelenen Fahim Bey, yüksek faizle borçlanır. Bu borçla konağı dayayıp döşer. Tam da o sırada tesadüfen mesleğinde yükselir. Babası onun güzel ve büyük bir konakta yaşadığını ve yüksek maaşlı iyi bir işi olduğunu görünce çok sevinir. Ancak olduğu ameliyattan kurtulamayarak ölür. Babasının miras bıraktığı parayla Fahim Bey borçlarının bir kısmını öder. Kalan borcun ödenmesi ise yıllar sürer.

Fahim Bey gençliğinde Beyoğlu meraklısıdır. Arkadaşlarıyla sabahlara kadar Beyoğlu’nda eğlenir.

İstanbul’a Fransızlara ait bir tiyatro kumpanyası gelir. Fahim Bey bu tiyatronun oyunlarını kaçırmaz. Kumpanyada çalışan ünlü bir aktrise çılgınca âşık olur.

Fahim Bey, çılgınca âşık olduğu bu kadına çok büyük bir çiçek yaptırır. Çiçek, kadının bindiği trenin vagonuna sığmaz.

Bir süre sonra Fahim Bey elçilik üçüncü kâtipliği göreviyle Londra’ya gider.

Fahim Bey, terziye yeni görevi için ne gerekiyorsa hazırlamasını söyler.

Fahim Bey bu elbiselerin yanında çok yüksek bir faturayla karşılaşır. Bu borcu ödemesi yıllarını alır. Elbiseleri de memuriyet ömrü boyunca eskitemez. Yeni elbise diktiremez. Hep aynı elbiseleri giyip durur.

Fahim Bey, bir ara Çetine’ye gönderilir. Maslahatgüzarın intiharı üzerine kısa bir süre bu göreve vekâlet eder.

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Fahim Bey, İstanbul’a döner. Gençliğinden beri ağırbaşlılığı ve ciddiyetiyle tanınan Fahim Bey’i birçok bey ve paşa kendisine damat yapmak ister. Ancak Fahim Bey, zengin bir aileye içgüveysi olmak istemez. Kimsesiz ve orta hâlli bir kadınla evlenmeyi tercih eder.

Saffet Hanım’la hayatını birleştirir.

Saffet Hanım rahatına düşkündür. Başlıca zevki mangal başında sigara ve kahve içmektir. Fahim Bey ise çeşit çeşit, kokulu peynirlere düşkündür. Gazete okumayı âdet edinmiştir.

 

İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra devlet yerine, özel sektörde çalışma (teşebbüs-i şahsî) anlayışı moda olur. İnsanlar kendilerine iş kurmaya çalışır. Bu modaya Fahim Bey de kapılır.

bir İngiliz firmasından randevu alır. Fahim Bey büyük bir ümitle yola çıkar.

Fahim Bey randevuya bin bir zorlukla son anda yetişir. Ancak randevunun iptal edildiğini öğrenir.

Kendisine Galata’daki Arslan Hanı’nda bir ofis tutar. Burada dosyalar, defterler arasında çok yoğun ve önemli bir iş adamı gibi çalışır görünür.

Aradan biraz zaman geçer. Fahim Bey, Galata’daki iş yerinin kirasını ödeyemez hâle gelir. Handaki ofisini boşaltır. Bütün dosyalarını evine götürür.

Fahim Bey, geçimini resmî bir dairede yevmiyeli tercüme yaparak sağlamaya başlar. Hayalini kurduğu hiçbir şeyi gerçekleştiremeden yaşlanır. Sağlığı bozulur. Türlü türlü hastalıklara müptela olur. Hastalıklarının hepsini bir sebebe bağlar. Yaşlılığı asla kabullenmez.

 

Fahim Bey ve Biz'de açık mekânlar olarak İstanbul, Bursa, Londra ve Çetine geçer.

Romandaki kapalı mekânlar Fahim Bey’in ve onu tanıyan kişilerin oturduğu evlerden oluşmaktadır.

Romanda gerek açık mekânlar gerekse kapalı mekânlar hatta eşyalar arasında neden-sonuç ilişkisi oluşturacak şekilde bir bağ yoktur.

Romanda aslında Fahim Bey’in iş hayatı anlatılır.

 

Fahim Bey kendi hayal dünyasında yaşamaktadır. Bu hayal dünyası konak ile anlatılmıştır. Ancak hayallerini bir türlü hayata geçirememektedir. Bu da konağın boş olmasıyla vurgulanmaktadır. Konağın perdeleri bile yoktur. Yani dışarıdan bakıldığında konağın içi olduğu gibi görülebilmektedir. Bu da Fahim Bey’in çevresindekilerin de onun hayalperest hâlini çok iyi bildiklerini göstermektedir. Konakta hiçbir eşya bulunmamaktadır. Bu, Fahim Bey’in hayallerini hayata geçirmek için gereken kaynaklardan, girişim gücünden ve donanımdan yoksun olduğuna işaret etmektedir.

 

Çamlıca’daki Eniştemiz

1944 yılında yayımlanmıştır.

…eser, Çamlıca’daki köşkünde yaşayan Hacı Vamık Bey üzerine kurulmuştur.

 

Hacı Vamık Efendi, düşünce ve davranışlarında ölçüyü kaçıran biridir.

Deli enişte aceleci ve telaşlı biridir. Hediye vermekten ve ikramda bulunmaktan zevk alır.

Deli eniştenin yemek pişirmek, kuyudan su çekmek, duvar sıvamak gibi o zamanın üst düzey kişilerinde görülmeyen pek çok özelliği vardır.

Deli enişte sürekli öksürür. Bu nedenle değişik değişik ilaçlar yapar, içer.

Dindar, sofu bir görünümü olan deli enişte pek çok “hurafe”ye inanır.

Deli eniştenin eşi olan hala ise oldukça olgun, dengeli ve ölçülüdür.

Onun en önemli özelliği sıkıldığı, morali bozulduğu veya enişteye kızdığı zaman çekildiği odasında sigara içmektir.

Deli enişte rakıdan uzak durur. Ancak şarabı sever.

 

Deli enişte her defasında Arabistan’da bir yere tayin edilir. Ama tayin edildiği bütün görevlerden azledilir.

Deli enişte atandığı her yerde sekiz on ay kadar kalabilir. Sonra rüşvet almak ve para yemek iddiasıyla azledilir.

Deli enişte ne zaman azledilse devreye babası girer. Babası, Yıldız Sarayı’ndaki dostluklarını kullanarak deli eniştenin her defasında yeni bir göreve atanmasını sağlar.

Deli eniştenin babası Tam bir “dalkavuk” olan Hacı Rakım Efendi, tatlı diliyle etkilediği kişilere kaşla göz arasında oğlunun tayinini yaptırır.

Deli enişte Yaşlandıkça iyice yoldan çıkar. Evdeki hizmetçilerle bile düşüp kalktığı kulaktan kulağa yayılır. Hala, bu kadarına tahammül edemeyerek kocasının yanından ayrılır. Deli enişte, öfkeyle hareket ederek eşini boşar.

Köşkünü satamayan deli enişte yalnızlığını gidermek için evlenmeye niyetlenir.

Bu dönemde köşke Tellal Hüseyin Efendi adında bir kadın simsarı musallat olur. Bu adam tam bir “üçkâğıtçı”dır. Deli eniştenin zaaflarından yararlanmayı çok iyi bilir. Deli eniştenin hayalini kurduğu kadınlara benzer kadınlar bulacağını söyleyerek onu her defasında kandırır.

Bu sefil hayata fazla dayanamayan yaşlı enişte sonunda hastalanarak yatağa düşer ve ölür.

…

 

Romanda ana mekân İstanbul’dur. İstanbul’un dışında mekân olarak deli eniştenin görev yaptığı yerler geçer. Bu bağlamda Arabistan romanda önemli bir yere sahiptir.

 

o dönemde Üsküdar henüz gelişmemiş bir yerdir. Kent hayatına ait imkânlardan yeterince nasiplenememiştir.

Mezarlık çevresinden geçerken “kasvetli” bir ruh hâline bürünen anlatıcı, az sonra uzun yıllar yaşamak istediği mekânlardan söz eder. Bu değişim, anlatıcının mekâna bakışıyla ilgilidir.

 

Tâ eskiden, Çamlıca demek, hem çam, hem fıstık ağaçlarıyla dolu büyük korular demekmiş. İnsanlar burada ulu uğultularını ve engin kokularını duydukları bu yüksek huylu ağaçlar altında huşu ile dolaşırlarmış!

 

Eniştenin köşkü, onun mutluluk hayallerinin sembolüdür ve İslam'ın rengi olan yeşile boyanmıştır. Köşkün içindeki eşyalarda Doğu ve Batı tezatları göze çarpar.

Köşkün harap olması, Osmanlı’nın yıkılışı ve karakterlerin ruhsal çöküşüyle paralel sunulur.

 

Abdülhak Şinasi Hisar’ın bu romanının en belirgin özelliklerinden biri de sonu gelmez mekân sunumlarıdır. Birbirine çok benzeyen bazen de aynı şeyler tekrar ediliyormuş izlenimi veren bu sunumlar öyle bir noktaya ulaşır ki okuru bunaltır.

 

Ali Nizami Bey’in Alafrangalığı ve Şeyhliği

1952’de yayımlanmıştır.

İki bölümden oluşan bu eser, değişik zamanlarda yapılan kimi eklemelerle hacmi genişletilip roman olarak basılmıştır.

 

Ali Nizami Bey, Büyükada’da alafranga ve lüks bir hayat süren, savurgan ve meraklı biridir. Resim, çiçek, kuş (özellikle tavus kuşu), balık avı ve kadınlara büyük ilgisi vardır. Babasının ölümünden sonra mirasını kısa sürede tüketir ve büyük bir maddi çöküş yaşar. Aklî dengesini yitirmeye başladığı bir dönemde rüyasında annesini görür ve onun vasiyetiyle Çamlıca’da bir Bektaşi tekkesi açarak "Şeyh" olur. Ali Nizami Bey, alafrangalık döneminde bulamadığı mutluluğu Çamlıca tepesindeki bu mütevazı tekkede bulur.

 

Annesi Hatçanımefendi; cahil, derinliği olmayan bir kadındır.

Yeşil rengi mübarek kabul etmesi nedeniyle o, yeşil çimenlere ve halılara basmaz.

 

Ali Nizami Bey, dışa açık, girişken bir yapıya sahip olmasına rağmen doğru dürüst selam vermesini bilmez.

 

Ali Nizami Bey, alafranga bir hayat sürerken babası ölür.

borçları ödemek için elde avuçta ne varsa haraç mezat satılır. Bu sıkıntılar içinde Ali Nizami Bey’in annesi de ölür. Ali Nizami Bey sahip olduğu her şeyi kaybeder. Ortada bir hiç olarak kalır. Ali Nizami Bey yaşadığı bu sıkıntılardan dolayı apopleksi/paralizi/sara denen bir hastalığa yakalanır.

Ali Nizami Bey, hayatını sürdürebilmek için eski dost ve akrabalarına sığınır. Her gece farklı kişilerin evlerinde kalır. Bu evlere gidip gelebilmek için para lazımdır. Bu parayı bulabilmek için, kaldığı yerlerden ufak tefek ev eşyaları yürütmeye başlar.

Ali Nizami Bey iyiden iyiye sıkıntıya girer. Hastalığı nedeniyle de akıl sağlığını yitirmeye başlar.

Akli dengesi yerinde olmayan Ali Nizami Bey rüyasında annesini görür. Annesi ondan şeyh olmasını ister. O da bu isteği vasiyet olarak algılar. Çamlıca’da Karacaahmet Mezarlığı’na bakan bir yerde tekke açar. Bektaşi babası olur. Ancak ona lalası Hüseyin Ağa’dan başka kimse inanmaz.

 

Ali Nizami Bey tek müridi Hüseyin Ağa’yla mutlu bir hayat sürerken hastalığı da iyice ilerler. Sonunda büyük bir kriz daha geçirir. Cinnet getirerek çıldırır. Onu tımarhaneye kapatırlar. Sonra da Üsküdar’daki bir hastanede ölür. Nereye gömüldüğünü ise kimse bilmez.

 

Roman, Nizam Caddesi’ndeki şık köşklerin tasviriyle başlar. Köşkler anlatıcı tarafından "birer şahsiyet sahibi" varlıklar gibi sunulur.

 

Şeyhlik döneminde taşındığı Çamlıca’daki ev, "küçük, daracık, boyanmamış kuru tahtadan yapılma pek iptidaî bir ev" olarak betimlenir. Mekan değişimi, karakterin ruhsal dönüşümünü yansıtır.

 

Sonuç

Adülhak Şinasi Hisar’ın romanlarındaki açık mekânlar İstanbul merkezlidir. Hisar’ın romanlarındaki açık mekânlar yazarın çocukluğunun geçtiği Büyükada, Çamlıca ve Rumelihisarı üçgenidir. Hisar’ın baba tarafından dedesi olan Selahattin Bey Büyükada’da bir köşkte yaşar. Hisar’ın annesi ve babası ayrıldıklarında annesi Hisar’ı sık sık Büyükada’ya dedesinin yanına götürür.

 

Adülhak Şinasi Hisar’ın romanlarındaki kapalı mekânlar köşkler, yalılar ve konaklardır. Fahim Bey, Hariciye’de göreve başladığında İstanbul tarafında bir konak kiralar. Hacı Vamık Bey, Çamlıca’da bir köşk satın alır. Ali Nizami Bey, Büyükada’daki Nizam Caddesi’nde yer alan köşkte oturur.

 

Hisar, romanlarında bu mekânlarda yaşayan kişileri yani toplumsal tabakanın üst kesiminde yer alan insanları anlatmıştır. Kendisi de özellikle, özlemini derinden duyduğu çocukluk döneminde böyle bir hayat sürmüştür. Dolayısıyla romanlarında köşk, konak ve yalılardan hareketle aslında çocukluğunda yaşadığı güzel günleri anlatmakta, o günlere olan güçlü özlemini yansıtmaktadır.

Abdülhak Şinasi Hisar’ın romanlarında günlük hayata ait mekânlara rastlanmaz. Okur; ne Fahim Bey’i ne Hacı Vamık Bey’i ne de Ali Nizami Bey’i bakkala giderken, manavdan çıkarken, pazarda dolaşırken, sokakta sıradan insanlarla konuşurken görür. Özellikle Fahim Bey ve Ali Nizami Bey’in ilk dönemi toplumdan oldukça yalıtılmıştır. Dolayısıyla bu kişiler sıradan kişilerin bulunduğu mekânlarda bulunmazlar.

 

Hisar’ın romanlarında kapalı mekânlar açık mekânlardan daha ayrıntılı sunulur. Fahim Bey ve Biz’ de İstanbul dışında açık mekânların ayrıntısına hiç girilmez. Diğer romanlarda ise Çamlıca ve Büyükada çok ayrıntılı şekilde tasvir edilir. Fakat üç romanda da kapalı mekânlar genellikle ayrıntılı şekilde anlatılır.

…

26.12.2025