Efdal
Sevinçli - Hüseyin Rahmi Gürpınar İnceleme -
Notlar
Yaşamı, Sanatı, Kişiliği
Arba Yayınları, 1990
Önsöz
Gürpınar, çağdaşı olan Servet-i Fünuncular'dan ayrılan
yönleriyle ve Ahmet Mithat Efendi'nin açtığı yoldan giderek "İstanbul
sokaklarının romancısı" olmasıyla tanımlanır.
Yaşamı
Ailesi, çocukluğu
Büyükdedesi Aydınlı Kitapçı Osman Efendi, dedesi Sivastopol
Savaşı'nda bir kolunu kaybettiği için "Çolak" lakabıyla bilinen Çolak
Hüseyin Efendi, babası ise Plevne Savaşı'nda çarpışan, Ruslara esir düşen ve
Sultan Abdülaziz’in yaveri olan Erzurum Müstahkem Mevki Komutanı Mehmet Sait
Paşa'dır. Annesi Safranbolulu Ayşe Sıdıka Hanım'dır.
Hüseyin Rahmi, 19 Ağustos 1864'te İstanbul Ayaspaşa'da
doğmuştur. Çok küçük yaşta annesini kaybetmesi ve babasının yeniden evlenmesi
nedeniyle öksüzlük çekmiş; çocukluğunu büyükannesinin ve teyzesinin yanında
geçirmiştir.
Annesini veremden kaybeden Hüseyin Rahmi bir süre, görev
yeri Girit/Hanya'da bulunan babasının yanına gitmiş ve 4 yaşında orada okula
başlatılmıştır. Bir yıl sonra İstanbul'a dönerek Aksaray'daki Yakup Ağa
Mektebi'ne verilmiştir.
Hanya’da bir sarıklı hoca vardı ki üç dört ay geçince
harekeli cüzlerden adeta okumağa başladığım için gelenlere gösterir, okutur ve
gülerlerdi.
Yazarın çocukluğu; öksüzlük duygusu, babasına duyduğu özlem
ve kadınların egemen olduğu bir ev ortamında geçmiştir. Bu dönemin izleri,
eserlerindeki kadın tiplerinde ve konularda belirgin şekilde yer tutar. Yazar,
1901'de kaleme aldığı Nimetşinas romanını da annesinin aziz hatırasına
adamıştır. Ayrıca küçük yaşlardan itibaren yaşadığı verem ve hastalık
korkuları, onun hayatı boyunca aşırı titiz, mikrop korkusu olan ve eldivensiz
gezmeyen bir "hastalık hastası" olmasına yol açmıştır.
Hüseyin Rahmi, İstanbul Aksaray'daki Yakup Ağa Mahalle
Mektebi'nin falakalı ve disiplinli sert ortamından kaçarak Mahmudiye
Rüştiyesi'nin sıbyan bölümüne devam etmiştir. Buradan sonra devlet memuru
yetiştiren Mahrec-i Aklam idasisine sınavla girmiş ve başarıyla bitirmiştir.
1878'de, henüz yaşı küçük olmasına rağmen Tarih Öğretmeni Abdurrahman Şeref
Bey'in yardımıyla dönemin prestijli yüksekokulu Mekteb-i Mülkiye'ye
kaydolmuştur.
Özel Fransızca dersleri alarak kendini geliştiren yazar,
Mülkiye 2. sınıftayken verem hastalığına yakalanmış (ağzından kan gelmesi ve
aşırı zayıflaması üzerine) ve 1880'de öğrenimini yarıda bırakmak zorunda
kalmıştır. Bir yıl tedavi gördükten sonra okula dönmemiş, evde kendi kendine
Fransızca çalışarak ve Yanya'daki babasının yanına gitmiş ve eğitimini
gayriresmî yollardan sürdürmüştür.
Gerek kendi hastalığı, gerek ailesindeki veremliler, H.
Rahmi’nin kişiliğini belirlemede oldukça etkin olmuş; onu, mikroptan korkan,
temizlik için aşırı titizlik gösteren, eldivensiz gezmeyen, tokalaşmaktan
kaçınan bir 'hastalık hastası' yapmıştır.
Memurluk Günleri
Yanya dönüşü Adliye Nezareti Umur-ı Cezaiyye Kalemi'nde
muavin olarak göreve başlayan yazar, ardından Ticaret Mahkemesi'ne geçmiş ancak
mizaç olarak devlet memurluğuna uyum sağlayamadığı için istifa etmiştir. İlk
romanı Şık’ı yazıp Ahmet Mithat Efendi’ye gönderdikten sonra, dönemin
sansür baskıları ve hükümetin kararıyla Nafia Nezareti Tercüme Kalemi'ne
atanmıştır.
II. Abdülhamit yönetimi; Ahmet Rasim, Saffet Nezihi ve
Hüseyin Rahmi’nin yazılarından rahatsız olarak onları zorunlu devlet
memurluğuna atayarak susturmak istemiştir. Hüseyin Rahmi, 1893’ten 1908
Meşrutiyet’in ilanına kadar 15 yıl bu görevde kalmış ve Meşrutiyet'in ertesi
günü istifa etmiştir.
Sonraki dönemlerdeki milletvekilliği hariç bir daha devlet
görevi almamış; ailesinden gelen ekonomik rahatlık ve kalemiyle geçinen Türk
edebiyatındaki ilk profesyonel roman yazarlarından biri olmuştur.
Yazarlığa İlk Adım: Şık
Hüseyin Rahmi'nin yayımlanan ilk yazısı 24 Kasım 1884'te
Ceride-i Havadis’te çıkan "Bir Genç Kızın Avaz-ı Şikâyeti" başlıklı
öykü taslağıdır. İlk gerçek öyküsü ise 29 Kasım 1884’te yayımlanan
"İstanbul'da Bir Frenk"tir. Bu öykü, dönemin ünlü doğalcı/pozitivist
yazarı Beşir Fuat’ın dikkatini çekmiş ve Beşir Fuat onun hakkındaki ilk olumlu
tespiti ("Bu çocukta espri komik var, dikkat edin") yapmıştır.
Daha sonra Hüseyin Rahmi ilk romanı Şık’ı yazarak hayranı
olduğu Ahmet Mithat Efendi’ye gönderir. Ahmet Mithat başta genç yaştaki yazarın
bu olgunluktaki eseri tek başına yazdığına inanmamış, hatta onu sorgularken
Hüseyin Rahmi gözyaşlarına boğulmuştur. Samimiyetine inanan Ahmet Mithat,
romanı Tercüman-ı Hakikat gazetesinde tefrika ettirmiş (1888), yazara 15 altın
ödemiş ve onu "manevi evladı" ilan ederek edebiyat dünyasına
kazandırmıştır.
Şık romanı; alafrangalık sevdalısı, kendi toplumuna
yabancılaşan ve komik durumlara düşen Şatırzade Şöhret Bey’in maceralarını
anlatır. Yanlış Batılılaşma konusu, İntibah ve Felâtun Bey ile Râkım
Efendi gibi dönemin diğer eserleriyle paralellik gösterir.
Gazeteci Hüseyin Rahmi
Hüseyin Rahmi, gazeteciliğe 16 Haziran 1888'de Tercüman-ı
Hakikat’te yayımlanan "Bülbül Yuvası" yazısıyla ve ardından Ahmet
Cevdet'in gazeteden ayrılması üzerine 750 kuruş aylıkla yazı işlerine girerek
başlamıştır. Burada Ahmet Mithat’ın yanında yetişmiş, Fransızca yayınları takip
ederek çeviriler ve haberler hazırlamıştır. 1889'da bu ilk yazı ve
çevirilerinden oluşan 3 ciltlik Müntehabat-ı Hüseyin Rahmi seçkisi
yayımlanmıştır. Fransız edebiyatından Emile Gaboriau, Jules Claretie gibi
isimlerden polisiye ve macera romanları çevirmiştir.
1894'te İkdam gazetesine geçmiş; burada hem kendi
romanlarını (İffet, Mürebbiye, Metres, Tesadüf, Şıvga/Alafranga, Nimetşinas
vb.) tefrika etmiş hem de çeviri çalışmalarına (Paul Bourget, Alfred de Musset,
Paul de Kock) devam etmiştir.
Ancak bu dönem, II. Abdülhamit rejiminin ağır sansür ve
jurnalleme baskısı altındadır. Gazetelerden cümleler, "hürriyet, yıldız,
dinamit, ihtilal, hasta, vatan" gibi binlerce sözcük kural dışı şekilde
sansürlenmekte, sayfalar boş bırakılmaktadır. Hüseyin Rahmi'nin eserleri de
nasibini almış, örneğin Paul de Kock’tan çevirdiği Biçare Bakkal romanının
yarısından fazlası sansür heyeti tarafından kesilmiştir. En nihayetinde yazarın
hem memuriyeti hem de muhalif duruşu gerekçe gösterilerek yazı yazması tamamen
yasaklanmıştır.
18 Temmuz 1901'de İkdam gazetesinde tefrika edilmeye
başlanan Alafranga romanı, Matbuat Müdürü ve jurnalci olarak bilinen
Baba Tahir (Malumatçı) ve II. Abdülhamid dönemi sansür kurulunun engeline
takılmıştır.
Sansür kurulu, romandaki "haşerat" ve
"mikrop" sözcüklerini padişahın hafiyelerine (jurnalcilerine)
yapılmış bir ima olarak değerlendirmiş ve bu kısımların üstünü kırmızı
mürekkeple çizmiştir (keşide-i surh).
13 gün yayımlandıktan sonra tefrikası kesilen roman, yazarın
edebi hayatındaki ilk ağır darbe olmuştur. Hüseyin Rahmi bu eseri daha sonra
Şıpsevdi (1911) adıyla yayımlatmış ve yaşadığı bu sansür olayını kitabın
girişindeki dipnotta detaylarıyla anlatmıştır.
6 Şubat 1902’ye kadar hiçbir yazısı yayımlanmayan yazar, bu
dönemde Nimetşinas’ı tamamlamış ve gazeteye ek (hediye) olarak ücretsiz
dağıttırmıştır. Öncesinde basılan Biçare Bakkal adlı çeviri romanından
sonra, 1908 Meşrutiyeti'ne kadar Bayındırlık Bakanlığı Çeviri Bölümü'ndeki
görevini sürdürmüş bu nedenle yayın dünyasından uzak kalmıştır.
24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte baskı
rejimi sona erer ve Hüseyin Rahmi yeniden yazmaya başlar.
İttihatçıların zamanla eleştirdikleri baskı yöntemlerini
kendilerinin uygulaması, masumları ezip kendi taraftarlarını kayırmaları
üzerine Hüseyin Rahmi sert bir İttihat ve Terakki muhalifi olmuştur. Hakka
Sığındık (1919) ve Kadın Erkekleşince (1933) gibi yapıtlarında bu
yönetimin tutarsızlıklarını, "hafiye" düzeninin isim değiştirerek
devam etmesini mizahi ve eleştirel bir dille teşhir etmiştir.
Hüseyin Rahmi, Türk edebiyatında eserlerinden en çok para
kazanan ve sadece kalemiyle geçinen ilk yazar örneğidir. Şık
romanından 15 altın lira alırken, Şıpsevdi’den 700 altın lira, diğer
roman tefrikalarından ise 300-400 altın lira kazanmıştır.
Boşboğaz ile Güllabi Gazetesi
II. Meşrutiyet'in ilanından kısa süre sonra (1908) Ahmet
Rasim ile birlikte Boşboğaz ile Güllabi adlı mizah gazetesini
çıkarmıştır. Dördüncü sayıdan itibaren 36. sayıya kadar gazeteyi tek başına
yönetmiştir.
Gazetede, eski dönemin jurnalci basını, hafiyelik kurumu ve
meşrutiyet sonrasındaki sahte özgürlük havası sert bir dille eleştirilmiştir.
Karikatürler ve "Boşboğaz - Güllabi" diyalogları aracılığıyla dönemin
siyasi ve toplumsal çelişkileri mizahi bir üslupla işlenmiştir.
Şıpsevdi romanından kazandığı parayla 1912 yılında
Heybeliada’da bir köşk yaptırmış ve ömrünün sonuna (1944) kadar burada
gözlerden ve İstanbul'un karmaşasından uzak bir yaşam sürmüştür.
Düzenli spor yapan, İsveç jimnastiği uygulayan, her gün saat
09.00-12.00 arası yazan son derece disiplinli bir çalışma hayatı vardır.
Karalamalarını ve taslaklarını titizlikle biriktirdiği odasına "mahzen-i
evrak" demiştir. Dinlenmek için el işleri, dantel ve örgü gibi uğraşlarla
ilgilenmiştir.
1933'te en yakın çocukluk arkadaşı Hulûsi Bey'in ölümüyle
büyük bir üzüntü yaşamıştır.
1936-1943 yılları arasında Kütahya milletvekili olarak
TBMM'de (5. ve 6. Dönem) görev yapmıştır. 1943'te yeniden aday gösterilmeyince
tekrar Heybeliada'daki köşküne çekilmiş ve 1944 yılındaki ölümüne kadar burada
yaşamıştır.
Annesini küçük yaşta kaybeden ve kadınların egemen olduğu
kalabalık bir ortamda büyüyen Hüseyin Rahmi, hayatı boyunca hiç evlenmemiştir.
Eserlerinde evlilik kurumunu ve kadın-erkek ilişkilerini derinlemesine
işlemesine rağmen kendisi bekâr kalmayı tercih etmiştir.
Gençlik yıllarında Tercüman-ı Hakikat’te çalışırken
Ahmet Mithat Efendi kendisini Beykoz’daki çiftliğine götürmüş ve kızıyla
evlendirmek istemiştir. Ancak Hüseyin Rahmi bu teklifi kibarca geri
çevirmiştir.
Refik Ahmet Sevengil’e verdiği yanıtlara göre; yattığı odada
başka bir nefese tahammül edememesi, "Evlenen yazarlar artık yazamaz
olur" düşüncesi (Ernest Renan örneğini vererek) ve gençliğinde geçirdiği
verem/sağlık sorunları bekârlık kararında etkili olmuştur.
Çocukluğunun İstanbul hanımları arasında geçmesinin bir
sonucu olarak oya işlemek, dantel örmek, yastık işlemek ve tentene yapmak gibi
hobiler edinmiştir. Heybeliada’daki köşkünde kendi el emeği olan bu eserler
sergilenmiştir.
Konuşurken ve gülerken eliyle ağzını kapatması, ekseriyetle
ellerini dizinde veya göğsünde kavuşturup oturması, titizliği, dışarıya
eldivensiz çıkmayışı ve el sıkışmaktan kaçınması gibi ince, kibar bir
"İstanbul Efendisi" tavrına sahiptir.
Kadın dünyasını ve psikolojisini son derece iyi bilmesi,
romanlarındaki kadın karakterleri ve diyalogları çok başarılı çizmesini
sağlamıştır.
Dış dünyayla oldukça sınırlı bir temas kuran yazarın en
yakın dostu, kendisi gibi bekâr olan emekli Albay Hulûsi Bey’dir. 1933’te vefat
eden Hulûsi Bey, yazarların eserlerini ilk okuyan ve eleştiren kişi olmuştur.
Diğer dostları arasında yayıncısı İbrahim Hilmi (Çığıraçan), Küçük Kemal ve
Necip Asım yer alır.
Evindeki kedilere son derece düşkündür. Hatta ölüm
döşeğindeki son sözlerinden biri "- Kedileri iyi doyurunuz!.."
olmuştur.
Gençliğinden itibaren yaklaşık 50 yıl boyunca ("şeytan
arabası" dediği) bisiklete binmiş, 70 yaşında dahi İstanbul'un kenar
mahallelerini ve Heybeliada'yı bisikletle gezmiştir.
Köşkü renklendiren tabloların bir kısmı kendi fırçasından
çıkma resimlerdir.
1936 yılında İsmet İnönü’nün açıklamasıyla CHP’den Kütahya
Milletvekili seçilmiş, 5. ve 6. dönemlerde TBMM'de görev yapmıştır. İlerleyen
yaşına ve ağır işitme sorununa rağmen Meclis oturumlarını aksatmadan takip
etmiştir.
1943’te tekrar aday gösterilmeyince siyaseti olgunlukla
karşılamış, İsmet İnönü kendisine dostluğunu ve takdirini belirten mektuplar
yazmıştır.
Cumhuriyet inkılaplarını ve Türkiye’nin öyküsünü anlatacağı
Durmayan Kervan adlı bir eser üzerinde çalışmak istemiş ancak ilerleyen yaşı
nedeniyle bu eserini tamamlayamamıştır.
1943'te Meclis'ten ayrılıp Heybeliada'ya çekildikten sonra
kendisiyle röportaj yapmaya gelen bir gazeteciyle soğuk bir odada iki saat
görüşmüş ve üşütmüştür. Zaten hassas olan bünyesi nüksederek hastalığı
zatürreye (merkezi pinomoni) çevirmiştir.
8 Mart 1944 Çarşamba günü 80 yaşında vefat etmiştir. 10 Mart
1944'te Heybeliada'da çok sevdiği çocukluk arkadaşı Miralay Hulûsi Bey'in
mezarının üst tarafına defnedilmiştir.
Edebiyat dünyasında "Hace-i Evvel" (İlk Öğretmen)
Ahmet Mithat Efendi’nin izinden gittiği için "Hâce-i Sânî" (İkinci
Öğretmen) olarak anılmıştır.
…
Romanımızda İlk Örnekler ve Servet-i Fünun Donemi
Türk toplumu yüzyıllar boyunca Leyla ile Mecnun, Ferhat
ile Şirin, Köroğlu, Dede Korkut gibi halk öyküleri ve
mesnevilerle yaşamış; İslam kültürünün ve Arap edebiyatının etkisiyle
kalıplaşmış bir anlatı geleneğini sürdürmüştür.
1862’de Yusuf Kamil Paşa, Fénelon’dan Tercüme-i Telemak’ı
çevirmiştir. Bunu Victor Hugo’dan Sefiller (Mağdurîn Hikâyesi),
Daniel Defoe’dan Robinson Crusoe, Chateaubriand’dan Atala,
Bernardin de Saint-Pierre'den Paul ve Virginie, Alexandre Dumas’dan Monte
Cristo ve Jonathan Swift'den Gulliver’in Seyahatleri izlemiştir.
Çevirilerle başlayan batı tarzı edebiyat ürünlerine kısa
süre sonra yerli isimlerin eserleri dahil olmaya başladı.
Tanzimat yazarları romanı bir eğitme aracı olarak görmüş,
toplumsal sorunlara değinmiş, ancak karakterleri tek yönlü (ya hep iyi ya hep
kötü) çizmiş ve olay akışını keserek okuyucuya bilgi aktarma yoluna
gitmişlerdir.
Romanımız gerçek kimliğine ve teknik olgunluğuna Servet-i
Fünûn döneminde kavuşmuştur.
Halit Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah (1897) ile Aşk-ı
Memnu (1900) ve Mehmet Rauf’un Eylül (1901) romanları; konuları,
kurguları ve inandırıcı karakterleriyle Türk romanının en başarılı ilk
klasikleşmiş yapıtları arasında yer alır.
Hüseyin Rahmi Gürpınar ise bu dönemde halk için, sade bir
dille yazmayı tercih ederek Servet-i Fünûncuların "sanat için sanat"
anlayışından ayrılmıştır.
Servet-i Fünûn (Edebiyat-ı Cedide) hareketi (1896-1901),
Türk edebiyatında Batılılaşma tercihinin kesinleştiği dönemdir.
Fransız edebiyatını örnek alan bu kuşak, ince bir beğeni ve
sağlam teknikle "güzel"i aramış, ancak halkın duygularına hitap etmek
yerine kendilerine özgü yapay bir sanat dili oluşturmuşlardır.
Ahmet Midhat Efendi, 1897’de Sabah gazetesinde yayımladığı
"Dekadanlar" başlıklı yazısıyla Servet-i Fünûncuları anlaşılmaz bir
dil yarattıkları gerekçesiyle sertçe eleştirmiş; Tevfik Fikret de ona
"Timsal-i Cehalet" şiiriyle yanıt vermiştir.
Hüseyin Cahit, Fikret ve Cenab'ın Arapça/Farsça
düşkünlüğünün bilgi taslamak için değil, kelimelerin mizaç ve asaletine
inanarak "güzel üslup" kaygısından kaynaklandığını ifade etmiştir
(Tiraje, tilip gibi sözcükler bu arayışın ürünüdür).
Süslü ve ağır dil tercihi Servet-i Fünûn eserlerinin çok
çabuk eskimesine yol açmıştır. Nitekim dönemin en büyük romancısı Halit Ziya
Uşaklıgil, Cumhuriyet döneminde dildeki sadeleşme hareketini benimseyerek kendi
romanlarını bizzat sadeleştirmiş ve "Süs merakı bize neler yaptırmış, ne
manasız ibtilalara yol açmış..." diyerek özeleştiride bulunmuştur.
Servet-i Fünûn Dönemi Düzyazı Dili
Fransızca kavramların etkisiyle Arapça ve Farsça kuralları
kullanarak yeni tamlamalar ve bileşik sıfatlar türetmişlerdir (karha-i hayat,
havf-ı siyah, tehi-baht, zekâ-şiken vb.).
Sözlüklerden unutulmuş eski sözcükleri çıkarıp
kullanmışlardır (kamer-mükmir, şems-müşemmes vb.).
Fransızcadan deyim aktarmaları yapmışlardır (el sıkmak,
dest-i izdivaç talep etmek, banyo almak, hayat yaşamak vb.).
Klasik Türkçe cümlenin eylemle biten tekdüzeliğini kırmak
için farklı kipler kullanmışlar, eksiltili (yüklemsiz) cümlelere yer
vermişlerdir.
Cümle ögelerinin yerlerini değiştirip yüklemi başa veya
ortaya alarak devrik cümle yapısını yaygınlaştırmışlardır.
Ana cümlelerin arasına sıkıştırılmış ara cümleler (parantez
cümleleri) eklemişlerdir.
Anlatımda Evet, Ah!, Oh!, Of! gibi ünlemleri ve duygusal
vurguyu artırmak için VE bağlacını aşırı kullanmışlardır.
Diyaloglarda aktarım yaparken dedi, ilave etti, dedi ki,
cevap vermişti gibi kalıplarla cümle yapılarını çeşitlendirmişler ve mensur
şiire (şiirsel anlatıma) yakın bir lirizm yakalamışlardır.
…
Halk Yazarı Hüseyin Rahmi Gürpınar
Hüseyin Rahmi’nin 1911’de yayımlanan Şık romanı
etrafında başlayan tartışmalar; onun sanat, dil ve biçem hakkındaki görüşlerini
Şık, Cadı Çarpıyor ve Şekavet-i Edebiye gibi eserlerinde
açıklamasına vesile olmuştur. Dönemin önemli isimlerinden Beşir Fuad onun için "Bu
çocukta espri-komik var, dikkat edin" tanısını koyarken, Muallim Naci
ise "Henüz pek genç olduğu anlaşılan muharririn ileride daha ziyade
hizmet edecek eserler vücuda getireceğini itminan ile ümid ederim."
diyerek beklentisini dile getirmiştir. 60'tan fazla eser veren yazar bu umutları
boşa çıkarmamıştır.
Gürpınar, olaylardaki ve tiplerdeki aksaklıkları sürekli
gözlemleyerek anlatımında alay ve yergiyi kullanır. Cenab Şehabeddin onun bu
yönünü, "Hüseyin Rahmi’nin zekası, hasbe’z-zahir gülen, fakat içinden
ağlayan bedbin bir filozoftur. Fezailden ziyade nekaisi görür ve meziyyattan
ziyade meatibi şerh eder." sözleriyle ifade eder. Yazar, mizahı bir
bakış açısı olarak benimserken zaman zaman Nietzsche ve Schopenhauer gibi
felsefecilerin kötümser düşüncelerine kapılarak anlatımını ağırlaştırabilir.
Yazarın başarısındaki en büyük pay, hayat görüşüyle ayrılmaz bir bütün
oluşturan kendine özgü dil ve biçem anlayışına aittir.
Gürpınar, "Seçkinci" bir anlayışı savunan
Şehabettin Süleyman gibi Servet-i Fünûncuların aksine halkı eğitmeyi ve
anlamayı ilke edinmiştir. Yazar bu anlayışını, "Avam için edebiyat
olamaz mı? ... Her sınıf halkın ruhunu tehziz edecek mahiyette sözler, eserler
vardır." mantığıyla açıklar.
Gürpınar kendini, "Benim gibi hastan ziyade avamın,
ekalliyetten ziyade ekseriyetin terbiye-yi içtimaiyesine hasr-ı nefs etmiş...
bir hadim-i samimiyi devirmek için saldırmayı şeref zannetme..."
diyerek tanımlar ve cahil kalmış kitleleri aydınlatmayı görev edindiğini
belirtir. Servet-i Fünûn'un kapalı ve ağır dil tutumunu ise "Siz
edebiyatı, kendi aranızda tedavül eder kalp akçeye, yalnız havassa mahsour bir
şifreye çevirmek istiyorsunuz... Avam cehl içinde boğulsun, koca bir millet
mahkûm-ı zeval olsun, biz karşıdan seyrine bakalım öyle mi?" diyerek
sert bir dille eleştirir.
Gürpınar, toplumun aksaklıklarını ve kötü yönlerini teşhir
etmeyi amaçlar. Bunu da "İnsanların kabahatlerini, günahlarını açık
olarak göstermeli ki onları tekrarlamaktan kaçınsınlar." ilkesiyle
özetler.
Yazarın biçeminin en güçlü ögesi, kahramanlarını sosyal
çevrelerine göre konuşturan "taklitli konuşmalar"dır. Romanlarından
verilen örneklerde (Tesadüf, Nimetşinas, Mürebbiye)
görüldüğü üzere halkın doğal konuşmalarını, lehçelerini ve üslubunu aynen
aktarır:
Mürebbiye Örneği: "Bu gece sen
çıkmayacak senin oda dışarı... Geliyor benim oda kapı dinliyor..."
Tesadüf Örneği: "Ben diyom canım bu
börülce işi değil... Bunda bir karışıklık var..."
Bu konuşma ögeleri çıkarıldığında romanlarının gücü azalır;
çünkü yazar, toplumsal eleştirilerini bu canlı diyaloglar üzerinden
gerçekleştirir.
Hüseyin Rahmi kendisini "Hakikiyyun" (Gerçekçi) ve
"Natüralist" olarak tanımlar. Son Arzu romanının ön sözünde "Bir
sanatkar tabiatı ne kadar vuzuh ve sıdk ile istinsah edebilirse eserine o kadar
ruh vermiş olur." derken, Ben Deli miyim? mahkemesindeki
savunmasında Émile Zola izleyicisi olduğunu göstererek şu ifadeleri kullanır: "İçtimai,
türlü türlü müstekreh yaraları açacaksınız; frengi, cinnet gibi... Fen ve
hakikat namına yürüyecek ve insanlardan hiçbir şey gizlemeyeceksi̇niz..."
Hüseyin Rahmi tek bir akımın dar sınırlarına hapsolmak
yerine; gerçekçilik, romantizm ve natüralizmden faydalanmış bir "töre
romancısı"dır.
Halkçı / Yazar
Yazın tarihimizde Hüseyin Rahmi Gürpınar için «halkçı»,
«popüler», «popülist» gibi nitelendirmeler sıklıkla kullanılmıştır. Ancak bu
kavramların sınırları ve ölçütleri net değildir; zamanla değişkenlik gösterir
ve kimine göre bir övgü, kimine göre ise bir küçümseme ifadesine dönüşebilir.
Bu durumun netleşmesinde ideoloji ve toplumsal değişim önemli rol oynar.
Hüseyin Rahmi’yi yazınsal açıdan "halkçı" kılan
iki ana unsur bulunmaktadır:
Yapıtlarında işlediği konuların, olayların düzeyi ve bunları
aktarış biçimi.
Düşünsel yoğunluktan ziyade güncel yaşamdan kopmayan,
konuşma örgüsüne dayalı dil yapısı.
Okuma yazma oranının düşük olduğu dönemde halkı aydınlatmayı
amaçlayan yazar, Ahmed Midhat geleneğini sürdürerek Batı'nın akla ve bilime
dayalı pozitivist zihniyetini halka aktarmayı hedefler.
Hüseyin Rahmi, Cadı Çarpıyor eserinde Şahabettin
Süleyman ile tartışırken "avam için edebiyat olamaz" anlayışını sert
bir dille eleştirir. Edebiyatı, halkın toplumsal/sınıfsal konumunu ve haklarını
fark etmesini sağlayacak bir araç olarak görür. Halkı bilinçlendirmeyi ve toplumdaki
kötülükleri göstererek aydınlatmayı amaçlar.
«Efradı hakkını tanımayan ve tanıtamayan bir millet mahkûm-ı
zevâldir... Bu ne kadar rü'yetine tahammül götürülmez müellim bir hakikat ise
hâlâ içimizde (Avam için edebiyat olamaz) feryâd-ı hod-bînîsiyle haykıran
bî-himmet cühelâ-yı üdebâ bulunduğunu görmek belki ondan daha müthiş bir
hüsran-ı içtimâîdir...»
Öykü Yazarı
Hüseyin Rahmi romanlarıyla tanınsa da öykü türünde de
eserler vermiştir. Yazarlığa 1884'te yayımlanan «İstanbul'da Bir Frenk»
öyküsüyle adım atmıştır. İncelemeci Cevdet Kudret'e göre öyküleri, romanlarına
kıyasla ikinci dereceden vakalara ve ayrıntılara fazla yer verilmediği için
teknik bakımdan daha derli toplu ve başarılıdır.
Yazar aslında genişlemeyi, ayrıntıda oyalanmayı sevdiği için
kısa öykü türüne tam anlamıyla ısınamamıştır; bir çok öyküsü uzun öykü-roman
sınırındadır (Namusla Açlık Meselesi, İki Hödüğün Seyahati gibi).
Heybeliada'daki inziva günlerinden önce gazetecilik yaptığı yılların canlı
İstanbul yaşamını, yanlış Batılılaşmayı, evlilik, genç kadın-yaşlı erkek
ilişkilerini ve toplumsal çelişkileri mizahi bir dille öykülerine taşımıştır.
Öykülerinde Karagöz ve meddah geleneğinin anlatım
olanaklarından, tersinlemeli ve mecazlı dilden yararlanır. Örneğin «Tövbeler
Tövbesi» öyküsünün girişi doğrudan okuyucuyu olayın içine çeken klasik bir
meddah üslubuna sahiptir.
«— Poyrazağa meydancığını yürü... Turşucuyu geç. Beş ten
adım git. Sağa yılan gibi dar bir sokak kıvrılır. Bu gün görmez loş kıvrımların
içine gir... Ben ne kadar söylesem sergüzeşt sahibinin kendisi gibi tatlı
hikâye edemem. Evine gidelim de başından geçeni kendi anlatısın. Bak dünyada
neler oluyor...»
Biçem Açısından Yapıtlarının İncelenmesi
Hüseyin Rahmi süslü yazmaya ve biçemciliğe karşıdır. Onun
temel amacı estetik gösteriş değil, halk tarafından "anlaşılmak"tır.
Dönemine göre oldukça sade ve tutarlı bir dil kullanır. Ancak olay örgüsünden
uzaklaşıp felsefi açıklamalara girdiğinde dili ağırlaşabilir ve Osmanlıca
tamlamalarla dolabilir.
«Ne eskilere, ne yenilere benzemeyen kendime has, açık, sade
bir üslubum vardır. Muvaffakiyetimi temin eden de işte bu süssüz, şaşasız
ifademdir. Eserlerimde anlaşılmayan bir cümleye tesadüf edilemeyeceği gibi,
aklımın ermediği meseleye de girişmem. Karışmam...»
Türk romanına gerçek halk konuşmasını getiren ana isimlerden
biridir. Gözlem yeteneği sayesinde İstanbul'un her kesiminden insanı (Rumlar,
Ermeniler, Tatlısu Frenkleri, dadılar) kendi şiveleri, deyimleri ve
taklitleriyle canlı bir şekilde konuşturur. Bu konuşturma becerisi onun canlı
tipler yaratmasını sağlar.
Gürpınar'ın yapıtlarında realizm ve naturalizmin yanında
romantizmin ve zaman zaman melodram havasının izleri de görülür. Gülmeceyi
sadece insanları güldürmek için değil, toplumsal eleştiri ve yergi (hiciv)
amacıyla bir araç olarak kullanır. Bettimleme bölümlerinde dili zaman zaman
ağırlaşsa da çağdaşlarına (Servet-i Fünûnculara) kıyasla daha anlaşılır kalmayı
başarmıştır.
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın gözlem gücü ilk yapıtından
itibaren anlatımına yansımış, betimleme gücü ilk romanı Şık ile
başlamıştır. Yazarda genel betimlemelerin yanı sıra çevre betimlemeleri
ağırlıktadır; Kağıthane alemlerinden Ramazan gecelerine, atlı tramvaylardan
Sulukule’ye kadar pek çok mekan ve durum ayrıntılarıyla aktarılır. Eski
İstanbul yaşamının en canlı tanığı olan bu zengin betimlemeler, yazarı bir
"töre romancısı" olarak tanımlamamıza imkan tanır ve toplumbilimsel
araştırmalar için temel başvuru kaynağı oluşturur.
Gürpınar’ın eserlerinde konuşma örgüsü egemendir. Çevre
betimlemelerinde gözlemlerini başarıyla aktarsa da kahramanlarının tinsel
(ruhsal) çözümlemelerine hemen hemen hiç girmemesi ve karakter yapısını sadece
konuşma ile tavırlardan yansıtması en büyük eksikliği olarak görülebilir.
Servet-i Fünuncular (Halit Ziya, Mehmet Rauf) iç yapıya ve ruhsal tahlillere
büyük önem verirken, Gürpınar okuyucusunu "daha yüksek bir felsefeye
çekme" amacı gütmüş; felsefi pasajların ağırlığı sebebiyle okuyucuyu bıktırmamak
adına ruhsal çözümlemelerden kaçınmıştır.
Ancak bu durum onun tinsel çözümlemede tamamen başarısız
olduğu anlamına gelmez. Örneğin Şıpsevdi romanında Meftun’un iç
dünyasının aktarıldığı sahneler bunun en belirgin istisnasıdır:
«...Seksen bin lirayı alem-i manada olsun eliyle sevmek,
okşamak niyetine gözlerini kapadı. Dalmak istiyor, fakat pek dalamıyordu. O
seksen doksan bin lira murtefi' bir yerden dökülüyormuş, beyninden aşağıya bir
baran-ı zer boşaniyormuş nevinden kapıldığı şiddet-i hayal tamamıyla ورود نومینه (vürud-ı nevmine) mani olduğundan
bulunduğu mahalden kendini kapıp soğuksuya atıvermişler zannolunacak lerzeler
içinde gözlerini açıyordu...» (Şıpsevdi, 1911, s. 260-261)
Türk romanının gelişim sürecinde dikkati çeken "öğretme
ve açıklama yapma" tekniği (romanımızın çocukluk hastalığı), Gürpınar'da
da sürer. Ahmet Midhat geleneğini izleyen yazar; okuyucuyu aydınlatmak uğruna
gerekli gereksiz pek çok bilgiyi art arda yığar, kendi kişiliğini gizlemeyip
romanın "anlatıcı kahramanı" rolünü üstlenir. Bu durum roman
örgülerinde kesintilere yol açsa da, yazar kendi döneminde Türk romanında pek
kullanılmayan "iç konuşma / diyalog" tekniğini son derece başarılı
bir şekilde kullanmış, anlatıma akıcılık kazandırmıştır.
…
Tartışmaları-Kavgaları: Cadı Çarpıyor ve Şekavet-ı Edebiyye
Şehabettin Süleyman'a Dersler
Hüseyin Rahmi Gürpınar, edebiyatımızda romanlarını ve
görüşlerini savunup bunları "kitaplaştırarak" göğüsleyen ilk
romancımızdır. Cadı Çarpıyor ve Şekavet-i Edebiyye eserleri bu
savunmanın anıtlarıdır.
Kalemiyle geçinen yazarın ilk büyük basın kavgası, II.
Abdülhamid destekçisi ve jurnalci olarak bilinen Ma'lûmat gazetesi
sahibi Baba Tahir ile yaşanmıştır. Gürpınar'ın İkdam'da tefrika edilen Alafranga
(Şık) romanını Baba Tahir'in izinsizce kendi gazetesinde basmaya kalkışması
üzerine yazar, haklarını korumak için Arz-ı Hakikat başlıklı yazıyı
kaleme almıştır. Bu metinde telif hakkını ve mesleki onurunu savunur:
«...İkdam matbaası bugün âsâr-ı âcizânemin müddet-i neşrince
muharrire mâhiyye 30 (otuz) aded Osmanlı lirası ücret-i tahririyye veriyor. Bu
gizli kapaklı bir hesab değil... Hüseyin Rahmi namus-ı kalemiyle geçiniyor.
Erbâb-ı kalemin mahsûl-i mesailerine el uzatmak en makdrûh bir fiil-i gasb
değil midir?»
Hüseyin Rahmi'nin asıl büyük edebiyat kavgası, Fecr-i Âti
döneminin sert eleştirmeni Şehabettin Süleyman’ın Rübap dergisinde
yayımladığı "Son Bir Eser, Cadı" başlıklı yazısıyla başlar.
Şehabettin Süleyman, yazarın eski başarısını kaybettiğini ve edebî bir çöküşe
geçtiğini iddia eder:
«"Cadı", bu ne bir eser-i ciddî-i sanat, ne de bir
eser-i hezl-âver-i sanattır. Acele yazılmış, vekayii birbirine tamamıyla
rabtedilmemiş... Acaba yeni bir sükûtun karşısında mı bulunuyoruz?.. İhtimal...
Belki Hüseyin Rahmi Bey de öyle bir nokta-i mevt-i edebî durubunda
bulunuyor...»
Bu sert eleştiriye karşı Rübap dergisinde Mevhibe
Ziya imzasıyla Hüseyin Rahmi'yi savunan bir yazı yayımlanır. Ancak Şehabettin
Süleyman "İtiraza Cevab" yazısıyla eleştirilerini daha da
ağırlaştırarak Hüseyin Rahmi'yi "avam muharriri" olmakla
suçlar ve onun için "Geriye ne kalır? Zannederim ki sıfır..."
ifadesini kullanır.
Gelişen bu suçlamalar üzerine Hüseyin Rahmi, cevabını
kitaplaştırarak Cadı Çarpıyor (1913) eserini yayımlar. Abdülhak Hâmid'in
kendisini "Türklerin Émile Zola'sı" olarak övdüğü bir şiirle
de desteklenen yazar, eleştirilere ve dönemin "süslü/oyunlu" üslup
anlayışına karşı kendi açık ve sade dilini savunur:
«Şehabettin Süleyman Bey'in bu hikaye hakkında yapmak
istediği, tenkid değil tecavüzdür... "San'at sükut ediyor" terennüm-i
matemiyle Fikret'i, Yakub'u, Kadri'yi, Celal Sahir'i, Refik Halid'i ve daha
bilmem kimleri söndürmek, öldürmek istedin... Münekkid, beni üslupsuzlukla
itham ediyor... Ne eskilere ne yenilere benzemeyen kendime has, açık, sade bir
üslubum vardır. Muvaffakıyyetimi temin eden de işte bu süssüz, şa'şaasız
ifademdir.»
Tartışma sadece bu iki isimle sınırlı kalmamış; Ali Naci
Karacan'ın sert eleştirileri (Cadı Hortladı), Tevfik Mecdi Reşit, Sadri
Nüzhet gibi isimlerin katıldığı karşılıklı kitaplar ve Rübap dergisinin
anketleriyle büyümüştür. "Halk için edebiyat olmaz" diyen anlayışa
karşı Hüseyin Rahmi, Cadı Çarpıyor’dan 3 ay sonra yayımladığı Şekavet-i
Edebiyye ile edebiyat haydutluğuna karşı mücadelesini daha da sertleşen bir
dille sürdürmüştür.
Ali Naci’nin Rübap dergisindeki "Cadı
Hortladı" yazısına karşılık veren Hüseyin Rahmi, Ali Naci’nin İranlı
kökenine gönderme yaparak dili doğru kullanamadıklarını öne sürmüş ve
"Türklük-İranlılık" tartışmasını tetiklemiştir.
Ali Naci, Feth-i Meyyit (Ceset Otopsisi) başlıklı
yanıtıyla tartışmayı büyütmüş; konu roman eleştirisinden çıkarak karşılıklı
ağır ithamlara dönüşmüştür.
Hüseyin Rahmi, Şehabettin Süleyman’ın "sevicilik"
(lezbiyenlik) konusunu işleyen ve döneminde ahlak tartışmalarına yol açan Yıkmaz
Sokak piyesini sert bir dille eleştirmiştir.
Yazarın bu konuda inandırıcı olamadığını savunmuş ve
Şehabettin Süleyman’ı, daha önce eleştirdiği Namık Kemal’in etkisinde kalan
"romantik" bir yazar olmakla suçlamıştır.
Hüseyin Rahmi, Şekavet-i Edebiyye’de dilde sadelik,
açıklık ve halkın anlayacağı bir edebiyat anlayışını savunur:
«Bize haute estetique’ten (yüksek estetikten),
symbolisme’den evvel ekseriyetin anlayabileceği, vazıh, makul, ciddi, bir
lisan-ı ilm ü edeb lazımdır... Lisan denilen şeyi, yazanların yalnız kendileri
değil, okuyacakların ekseriyeti de anlamak meşruttur... Lisan bir nev'i tarikat
esrarı değildir...»
Yargıç Önünde: Ben Deli miyim?
Hüseyin Rahmi’nin en önemli hukuk mücadelesi, 18 Ağustos
1924’te Sontelgraf gazetesinde tefrika edilmeye başlayan Ben Deli
miyim? romanı nedeniyle yaşanmıştır. Eser, savcılıkça "ahlaka ve
namusa aykırı" bulunarak hakkında kamu davası açılmıştır.
Hüseyin Rahmi ve gazete sorumlu müdürü Fevzi Lütfi
Karaosmanoğlu, Eylül 1924'te hakim karşısına çıkmıştır. Yazar, yargılama
öncesinde yayımladığı kamuoyu mektubunda sanatı ve toplumcu edebiyatı savunur:
«...Söyleyiniz efendiler, "Ben Deli miyim?"
hikayesi edeben, fikren, ruhen, tasviren "Şıpsevdi"den,
"Tebessüm-i Elem"den, "Cehennemlik"ten vesairlerinden pek
başka türlü bir şey midir?.. On beş senedir adaba mugayyeret maznuniyetiyle
bana yan bakmayan adliye bugün birdenbire bu isnatla neden beni huzuruna
çağırıyor?.. Değişen ben miyim, adliyeniz midir?.. Madame Bovary hikayesinin
davası meşhurdur. Fakat bu davaları ihdas eden müddeilerin, hakimlerin hep nam
ve nişanları unutulmuştur...»
29 Eylül 1924’teki ikinci duruşmada Fevzi Lütfi Bey, "Eğer
üstad Hüseyin Rahmi'yi bu eseri yazdı diye mahkûm ederseniz onun edebî tarzını
(realizmi) mahkûm ediyorsunuz" diyerek savunma yapmıştır.
Hüseyin Rahmi ise mahkemede Claude Bernard ve Émile Zola’nın
açtığı Natüralizm (doğalcılık/deneysel roman) akımını ve metodolojisini
ayrıntılı bir şekilde açıklayarak edebiyat kuramcısı gibi bir savunma
üstlenmiştir:
«...Roman ahlakın aynasıdır. Onun objektifi gördüğü
manzarayı alır. Müddeiumumi istiyor mu ki roman gördüğü çirkinlikleri,
yaraların kokusunu değiştirsin. Riya, cehil ve taassuba alet olarak hakikati
dırt dırt gömdürmeğe razı olsun... Ben Avrupa'dakiler mertebesinde büyük bir
romancı olduğumu iddia etmiyorum. Bendeniz memleketime göre bir hikayeciyim...»
İki duruşma sonunda yazar ve sorumlu müdür beraat
etmişlerdir. Bu dava, Türk edebiyatında bir yazarın kendi şahsının ötesinde
doğrudan edebiyat sanatını ve realizm/natüralizm anlayışını mahkeme önünde
savunduğu ilk ve en dikkate değer örneklerden biri olmuştur. Olay, Alman basını
dâhil (Berliner Tageblatt) Avrupa basınında da yankı bulmuştur.
Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Tiyatro
Roman yazarken yazar eserini başkasına okutup düzeltebilir,
fakat tiyatro oyunu seyirci önüne çıktığı anda dönüşü yoktur; sahnedeyken
"Durun efendiler, şurası sakat, düzelteyim" denemez. Eserin kaderi
ilk geceden belli olur.
Gülbahar Hanım
Hüseyin Rahmi’nin Mecdi Sadreddin ile yaptığı söyleşide
bahsettiği ilk piyesidir. Rüştiyedeyken (12 yaşlarında) yazmıştır ancak
taslakları Aksaray yangınında yanmıştır. Konusu ve içeriği hakkında başka bir
bilgi yoktur.
İstihrak-ı Seheri (1887)
Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yayımlanmıştır. Beşir
Fuad ile Menemenlizade Mehmet Tahir arasındaki "Realizm - Romantizm"
tartışmasında Beşir Fuad’ı desteklemek amacıyla yazılmıştır.
Aşk Delisi
Hüseyin Rahmi’nin gençliğinde çevirdiği/uyarladığı bir
oyundur. Köylü karakterlerin dilini Anadolu şivesiyle yazmış, Güllü Agop’a
sunmuştur. Ancak oyunu sahneleyen oyuncuların (özellikle Fasulyeciyan
Efendi’nin) sufllörden suflör alarak rolünü ezberlemeden oynaması ve metni
tahrif etmesi yüzünden Hüseyin Rahmi büyük bir hayal kırıklığına uğramış ("Böyle
bir cümle yazmadım" diyerek locanın karanlığına gömülmüştür).
İlk Devre-i Hürriyet'de Gazetecilik (1911)
Cem mizah dergisinde 3 sayı tefrika edilen bir
perdelik komedisidir. Meşrutiyet dönemi yönetim aksaklıklarını, mantar gibi
türeyen gazeteleri ve dil karmaşasını eleştirir.
Karakter isimleri alegoriktir (Cabir: zorlayan, Şeyda:
şaşkın/aşık, Zeki: akıllı, Ratib: düzenleyen...). Cahil gazete patronu Cabir
Efendi ile dilini düzeltmeye çalışan Şeyda Beg arasındaki diyaloglar üzerinden
Türkçenin yanlış kullanımını ve dönemin yozlaşmasını mizahi bir dille gözler
önüne serer.
Mürebbiye Romanı Sahnede
Hüseyin Rahmi’nin Mürebbiye (1899) romanı, Ömer Sadi Bey
tarafından tiyatroya uyarlanmış ve Mısır ile İstanbul’da (Varyete Tiyatrosu,
Benliyan Kumpanyası vb.) oynanmıştır.
Ancak sahnelenme sırasında tuluatçıların metne tahrifatlar
eklemesi ve oyunculuk yetersizlikleri yazarı oldukça üzmüştür.
Hazan Bülbülü (1913/1916)
Hüseyin Rahmi, Mürebbiye’nin sahnelenirken tuluat yüzünden
uğradığı nitelik kaybından kaçınmak için bu oyunu sahnenin teknik
gereksinimlerinden ziyade "bir roman gibi okunmak" amacıyla kaleme
almıştır.
Türkiye'de henüz gerçek anlamda bir tiyatro disiplini ve
okulu olmadığını; oyuncuların ve seyircilerin bilinçsizliğini eleştirir.
Batı tiyatrosunun Hervieu, Brieux, Capus, Bataille gibi
önemli isimlerinin memlekette tanınmadığını, saçma sapan komedilerin
alkışlandığını belirtir.
Tuluat anlayışının tiyatro disiplinini bozduğunu
vurgulayarak eserini eleştirmenlerin veya kötü oyuncuların eline bırakmamak
adına uzun muhavereli bir yapıda kurduğunu ifade eder.
Tiyatronun bir eğitim yeri olduğunu söyler. Oyunların halkı
yükseltmesi gerektiğini, ancak oynanan eserlerin zevzeklikten ibaret olduğunu
ve hiçbir toplumsal sorunu çözmediğini belirtir.
Yazar kitabın kapağına "Müellifin müsaade-i kat'iyyesi
istihsal olunmaksızın oynanılamaz" (Yazarın kesin izni olmadan oynanamaz)
notunu düşmüştür. Bu durum, yazarın aslında her oyunun nihai amacının
"sahnelenmek" olduğunu içten içe kabul ettiğini gösterir.
4 perdelik komedide yaşlı ve varlıklı Refiî Efendi ile genç
Şahende’nin zoraki evliliğini ve bu evliliğin getirdiği ailevi felaketleri ele
alır. Gürpınar, Türk romanında sıkça işlediği "yaşlı erkek - genç kadın
evliliği" ve "yanlış batılılaşma/aile yozlaşması" temasını
eleştirel bir gözle tiyatroya taşımıştır.
Oyun konuşma dili ve canlılığıyla başarılı bulunsa da,
Hüseyin Rahmi’nin olay örgüsünü mantıklı sebeplerden ziyade aşırı
rastlantısallıklara ve söz cambazlıklarına bırakması eleştirilmiştir.
İkdam Gazetesindeki Tiyatro Yazıları
Yazar, 1917 yılında İkdam gazetesinde yayımlanan 5
makalesiyle Meşrutiyet dönemi Türk tiyatrosunun röntgenini çeker.
"Temaşa" (12 Temmuz 1917)
Darülbedayi’nin Çürük Temel oyunuyla perde açmasını ve
sürekli Fransız oyunlarını uyarlamasını şiddetle eleştirir. Uyarlamayı
"saman kâğıdıyla resim çizmeye çalışan yeteneksiz öğrenciye" ve
"hazır elbiseye" benzetir. "Montmartre"ı
"Cerrahpaşa", "Louise"i "Ayşe" yapmakla milli
tiyatro kurulamayacağını söyler.
Geçmiş dönemlerdeki sansür anlayışıyla dalga geçer.
Romanda/tiyatroda âşıkları kavuşturmanın yasak olduğunu, kavuşan âşıkların
sansür yüzünden iki masum kardeş gibi el ele tutuşmak zorunda kaldığını
anlatır.
"Temaşa Mevzuları" (9 Ağustos 1917)
Fransız tiyatrosunun "koca, kadın ve âşık"
üçgenindeki aldatma (adultere) komedilerine sıkışıp kaldığını söyler.
Kadını sadece aldatma konusunun nesnesi yapan sığ oyunları
eleştirir; tarlada ve fabrikada çalışan, üretken kadının sorunlarının sahneye
taşınması gerektiğini (Brieux’nün eserlerini örnek göstererek) savunur.
"Sahne Üzerine" (16 Ağustos 1917)
Oyunculuğun sanıldığı kadar kolay olmadığını, büyük bir
sorumluluk gerektirdiğini vurgular.
İyi bir aktörün okulunu/atölyesini "tabiat ve
sokak" olarak tanımlar. Aktörlerin sokakları, tramvayları, kahvehaneleri,
vapur ve hastaneleri gözlemleyerek karakter yaratması gerektiğini savunur.
Rolünü ezberlemeyen ve hissetmeyen oyuncuların sahnedeki
bağırtı, çığlık ve şamatayla eksikliklerini kapatmaya çalıştıklarını söyler.
"Rol ve Aktör" (1 Eylül 1917)
Rolünü zihninde değil cebinde taşıyan, sınava son gün
çalışan tembel öğrenciler gibi provalara hazırlıksız gelen oyuncuları sertçe
eleştirir. Rolü bilmeyen oyuncunun sığındığı iki yanlışın suflör ve tuluat
olduğunu belirtir.
Sahne sanatçılarının eğitim eksikliğine ve tuluatın bir
oyunu balta gibi öldürdüğüne dikkat çeker.
"Tiyatro Müellifleri" (26 Eylül 1917)
Tiyatro eserinin şatafatlı sözlerle, cinaslarla veya yazarın
kendi edebi üslubuyla doldurulmaması gerektiğini söyler. Yazar metinde kendi
dilini değil, karakterin dilini konuşmalıdır (Örn: Bir mahalle bekçisi yazar
gibi değil, bekçi gibi konuşmalıdır).
Uzun tiradlardan ve seyirciye dönüp konuşma (apart) gibi
yapay tiyatro geleneklerinden kaçınılması; sahnede hareketliliğin ve doğal
diyaloğun sağlanması gerektiğini vurgular.
Darülbedayi ve Hüseyin Rahmi Gürpınar (Toplantılara Katılmayan Bir Üye)
Meşrutiyet döneminde canlanan tiyatro, İttihat ve Terakki
kadrolarınca siyasi bir propaganda alanına çevrilmiş; düzeyli oyunlar yerine
istibdat dönemini yeren zayıf oyunlar sunulması seyirciyi tiyatrodan
soğutmuştur.
914'te İstanbul Belediye Başkanı Cemil (Topuzlu) Paşa
öncülüğünde Darülbedayi-i Osmanî adıyla bir tiyatro okulu kurulmuş ve
başına Fransız tiyatro adamı Andre Antoine getirilmiştir. Antoine, I. Dünya
Savaşı'nın patlamasıyla ayrılmak zorunda kalmıştır.
1915'te hazırlanan yönetmeliğe göre sanattan anlayan 7'si
uzman, toplam 14 kişilik bir Okuma Kurulu oluşturulmuştur. Bu kurulda Abdülhak
Hamit, Halit Ziya, Cenap Şahabettin, İzzet Melih, Müfit Ratip, Münir Nigar ve
Hüseyin Rahmi Gürpınar da yer almıştır.
Hüseyin Rahmi, kurula atanmasına rağmen toplantılara (sadece
bir kez katılması dışında) hiç gitmemiştir. Yazara göre Darülbedayi, milli bir
tiyatro yaratmak yerine ilk gösterisi olan Çürük Temel ile bir
"adaptasyon (uyarlama) hastalığına" tutulmuş; Fransız oyunlarını
Türkçe adlarla yerlileştirme kolaycılığına kaçmıştır.
"Meyhanede Hanımlar" (1925)
Hüseyin Rahmi, bir sarhoş karakterin ağzından Darülbedayi'i
sertçe eleştirir: Fransız isimlerini Türkçe isimlerle değiştirip frengi/yabancı
ruhunu Türk toplumuna yamamaya çalışan artistleri "cansız ve sönük
taklitçiler" olarak niteler. Oyuncuların süslenip caka satmak yerine
Aksaray, Fatih, Çapa sokaklarına inip gerçek halkı gözlemlemesi gerektiğini
savunur.
Kadın Erkekleşince
Hüseyin Rahmi'nin 13 Aralık 1932'de Darülbedayi'de
sahnelenen Kadın Erkekleşince adlı oyunu, kadının çalışma hayatını ve
getirdiği sorunları işler. Oyun, 1933 yılındaki İzmir turnesinde Anadolu
ve Yeni Asır gazetelerinde sert eleştirilerle karşılanır.
Oyunun "roman gibi okunmak üzere yazıldığı", sahne
tekniğine uymadığı, "zayıf bir komedi" olduğu savunulur.
Yazar, Vakit gazetesinde yayımladığı iki günlük (18-20 Mayıs
1933) yazısında eleştirmenlere yanıt verir:
Oyuncuların başarısını övüp yazarı ve oyunu gömen anlayışın
çelişkili olduğunu söyler. Petrol lambasında gaz (metin/yazar) olmadan fitilin
(oyuncu) ışık saçamayacağını; oyuncunun başarısının metnin gücünden
beslendiğini belirtir.
Kendisini eleştirenlerin, hastalanıp mektuplarına cevap
veremediği için hırslanan kimseler olduğunu ima eder ve eleştirileri
"meyvesi olan ağacı taşlamak/kara çalmak" olarak nitelendirir.
İki Damla Yaş & Tokuşan Kafalar
Hüseyin Rahmi'nin Darülbedayi Okuma Kurulu tarafından 1933
yılında "güzeldir" ve "oynanabilir" kararı verilerek kabul
edilen, ancak sahnelenmeyen iki oyunudur. Aile sorunları, kadın-erkek eşitliği
ve aşkı konu alan bu eserler 1973'te yayımlanmıştır.
Zelzele
Yazarın Billur Kalp (1924) romanının kahramanlarından
Vehbiye Şevket Hanım'a yazdırdığı iki perdelik komedidir. 1894 İstanbul Depremi
sonrasında komşu iki ev arasındaki sadakatsizlik ve aşk ilişkisini eleştirel
bir gözle ele alır. Eser, roman kurgusu içinde karakterlerin kendi aralarında
oynadığı bir oyun olarak yer almaktadır.
Tiyatroya Uyarlanan Romanları
Şıpsevdi: 1939'da Sadi Tek tarafından oyunlaştırılıp
İstanbul Halk Tiyatrosu'nda oynandı.
Gulyabani: 1965'te Lâle Oraloğlu tarafından oyunlaştırılıp
Lâle Oraloğlu Tiyatrosu'nda sahnelendi.
Kuyruklu Yıldız Altında: 1965-1966 sezonunda Güner Sümer
uyarlamasıyla Ankara Sanat Tiyatrosu'nda (AST) sahnelendi.
Şıpsevdi (İkinci Uyarlama): 1966-1968 yılları arasında
Füruzan Hüsrev Tokin uyarlamasıyla Avni Dilligil Tiyatrosu'nda oynandı.
Utanmaz Adam: 1966-1967 sezonunda Kemal Bekir uygulamasıyla
Ulvi Uraz Tiyatrosu'nda müzikli komedi olarak sahnelendi. Oyunun kadrosu ve
eser üzerine eleştiriler Pastav dergisinin 15. ve 17. sayılarında yayımlandı.
Evlere Şenlik: 1967-1968 döneminde Necdet Ökmen
uygulamasıyla Devlet Tiyatrosu'nda oynandı.
Kaynanam Nasıl Kudurdu: 1971-1972 sezonunda Necdet Ökmen
uyarlamasıyla Üsküdar Oyuncuları tarafından sahnelendi.
Ölüm Bir Kurtuluş mudur? romanı Mümin Çamlıbeleli tarafından
"İntihar Uzmanı" adıyla uyarlandı.
Sinemaya Uyarlanan Romanları
Mürebbiye (1919): Ahmet Fehim'in yönettiği, Fuat Uzkınay'ın
kameramanlığını yaptığı ilk konulu Türk filmlerinden biridir.
Efsuncu Baba (1949): Aydın G. Arakon yönetmenliğinde filme
çekildi.
İffet (1969): Ümit Utku tarafından sinemaya aktarıldı.
İç Güveysi (1970): Mürebbiye romanından esinlenilerek İlhan
Engin tarafından çekildi.
Süt Kardeşler (1976): Ertem Eğilmez'in Gulyabani romanından
uyarlayarak çektiği Türk sinemasının klasikleşmiş eseridir.
Ek: "İlk Devre-i Hürriyet'de Gazetecilik"
22 Temmuz - 8 Ağustos 1911 tarihleri arasında Cem
dergisinde (Sayı 30, 31, 32) yayımlanan bu kısa komedi, II. Meşrutiyet ilan
edildikten hemen sonraki basın ve gazetecilik ortamının trajikomik durumunu
yansıtır.
Cabir Efendi ile Şeyda Bey arasındaki diyalogda;
Meşrutiyet'le birlikte türeyen gazete sahipleri ile kibirli başyazarların
cahilliği alaya alınır. Cabir Efendi "başyazar" anlamındaki
"sermuharrir" kelimesini hamamdaki "ser-nöbet" (tellak
başı) ile karıştıracak ve "tumturaklı" yerine "tokmaklı"
diyecek kadar cahildir.
Şeyda Bey ve Zeki Bey edebi üslup ve kelime tartışmalarıyla
vakit geçirirken, gazetenin her gün birilerine saldırması sebebiyle matbaaya
sürekli mahkeme celpleri (celb-name) ve tehditler gelmektedir. Patron Cabir
Efendi kâr etmek için herkese saldıran yazılar bastırmakta, ancak belalardan
sakınmak için kendisini "imtiyaz sahibi" olarak gizlemeye
çalışmaktadır.
Eski hafiye Faik Bey, elinde revolver (tabanca) ve kırbaçla
içeri dalarak namusuna leke sürüldüğünü ve makaleyi yazanın kanının akacağını
söyler. Gazete çalışanları korkudan birbirini satmaya, yazarlar ise müstear
(takma) isimlerin arkasına saklanmaya çalışır.
Bütün bu kargaşanın ortasında, olan bitenden habersiz kanto
mırıldanarak odaya giren Ebû'l-nûr Bey, takma adının artık çok yıprandığını ve
yeni bir dehşetli isim bulması gerektiğini söyler. Faik Bey elindeki tabancayla
Ebû'l-nûr'un karşısına dikilir ve metin tam bu gerilim/mizah noktasında
("Mâbadı var" / Devamı var denilerek) kesilir.
…
Yapıtlarında İşlediği Konular
Bugüne dek yapılan değerlendirmeleri göz önünde tutarak
yazarımızın yapıtlarında işlediği konuları şu başlıklar altında toplayabiliriz:
Batı’ya öykünme: Kendine ve çevresine yabancılaşma,
eski-yeni çatışması,
Aile yaşamı: Gelin-kaynana ilişkileri, yanlış evlenmeler,
cinsellik,
Kadın-erkek eşitsizliği: Kadın hakları, toplumsal değerlere
kadınca bakış,
Mürebbiyler, cariyeler, beslemeler, hizmetçiler,
Boş inançlar: Büyüler, tılsımlar, asılsız inançlar,
Toplumsal düzende değişim: Açlık, sefalet, çöken toplumun
dengesizlikleri; cinayetler, deliler.
Batı'ya Öykünme
Tanzimat edebiyatıyla birlikte edebiyatımızın en önemli
konusu olan Batı'ya öykünme sorunu, Şinasi’nin Şair Evlenmesi’nden
Recaizade’nin Araba Sevdası’na hep öykünen, alafranga olmak isterken
kendi kimliğini, kişiliğini yitiren "yoz" tiplerin anlatımını içerir.
Gürpınar da ilk romanı Şık (1889) ile birlikte bu
konuyu işlemektedir.
Paris'te mürekkep yalayan Meftun, İstanbul'a dönmek zorunda
kalan bir mirasyedi olarak "alafranga" yaşamak uğruna her türlü
gelire evet diyen, oturduğu yerden paralarla oynayacak "düzenler"
kuracak denli de zeki olan bir "züppedir". Şıpsevdi, Batı'ya
öykünmenin en güzel anlatıldığı romandır.
Şatırzade Şöhret, alafranga olmak adına "ahlaksızlıkta
en aşağı dereceye düştüğü için medeni dünyanın en sefil düşmüş kadınlara açık
bıraktığı fuhuş evlerinin çoğundan bile kovulmuş" Madam Potiş’le
yaşamayı, Avrupalı’ya benzemek için sokaklarda köpeklerle dolaşmayı, Fransızca
sözcüklerle konuşmayı bir üstünlük sayarak Şık romanının asal kahramanı
olur. Şıpsevdi’nin durmadan alafranga olma dersi vererek çevresini
etkilemeye çalışan "züppesi" Meftun Bey; düşünceleriyle, şeytanca
planlarıyla, alaturka, tutucu ve cahil Kasım Efendi’nin hakkından gelemediği
gibi, ondan para sızdırmak için yapacağı bütün girişimler başarısızlıkla
sonuçlanacak, ardında intihar eden kayınbiraderi Mahir’in, kız kardeşi
Lebibe’nin, karısı Edibe’nin acılarını bırakarak Paris’e kaçacaktır.
Aile Yaşamı
Aile, Gürpınar’ın romanlarının da ana konusudur.
Gürpınar’ın romanlarında hemen hemen sağlıklı bir aile
kurumuyla karşılaşamayız.
Aile yapısındaki kimi sorunların her zaman olabileceği aile
kurumunun Gürpınar’ın romanlarında bu denli bozuk gösterilmesi, bu bozukluğu
yaratan nedenler ne olursa olsun bu denli abartılması aile konusunda
tekdüzeliğe düşen bir yazarın aileyi tanımayışına bağlamak bir yanlışlık
olmayacaktır. Bekârlığı bir yaşam biçimi seçen yazar, toplumdaki hemen her
bozukluğu ailenin içine sokarken bir zorlamanın, yapaylığın da içindedir.
Gürpınar’ın aileleri inandırıcılıktan uzaktır.
Mürebbiye romanı "babaerkil" ailenin
büyükbaba çevresinde yozlaşmasını ele alırken, Şıpsevdi’de Lebibe ve
Edibe; Mahir’in, Meftun’un çapkınlıklarına karşı direnecek, onları başka
erkeklerle aldatarak kocalarından öç alacak denli histerik ve cesur
kadınlardır! Metres’te ise işi sevda ortaklığına vardıran ilişkiler
cinsel açlığa bağlanıyor görünse de para en güçlü "alafranga"
silahtır.
Mail ile Akile Hanım arasındaki mektuplarla oluşan Mutallaka’da
gelin-kaynana ilişkisi, dırdırı, romanın ön sözünde de vurgulanır; kaynananın
evlendirilmesi ise aileyi kurtaran çözümdür.
Cehennemlik romanında temel alınan konu, yaşlı
erkek-genç kadın evliliğine dayanır. Hasan Ferruh Bey yaşlı bir memur
emeklisidir. Cazibe adında genç ve güzel bir kadınla evlenir. Ferruh Efendi’nin
kız kardeşi de kendisinden yaşlı biriyle evlidir. Ferruh Bey’in evlatlığı Şemsi
Bey, Ferruh Bey’in eski karısından olma kızı Atıfet ile evlidir. Ferhunde’nin
Mahmure adında bir kızı, Muzaffer adında bir oğlu vardır. Cazibe, Muzaffer ile
sevişirken, Ferhunde Hanım da ağabeyinin evlatlığı Şemsi Bey’i gözüne kestirmiştir.
Şemsi Bey ise Ferhunde Hanım’la birlikte kızı Mahmure’yi sevmekte, onunla da
bir olmaktadır. Bu ilgi duymalar, sevmeler, sevişmeler romanın sonunda bize
genç kadınla evlenen yaşlı erkeklerin durumunu öğretmeyi amaçlar. Yazar, aynı
konuyu Hazan Bülbülü adlı oyununda da işleyecek, özünde gerçek olan bu
toplumsal yaranın sergilenmesiyle de evlilik kurumunun aksayan en önemli yönünü
de göstermiş olacaktır.
Son Arzu’nun Nuriyezdan’ı, Toraman’ın Binnaz’ı
kendi görüşleri alınmadan evlenen kadınların durumuna ilginç örnekler olarak
günümüzde de yaşamaktadırlar...
Kaderin Cilvesi romanının kahramanı Semiha, evlilik
dışı ilişkilerini iki erkekle birlikte sürdüren ve ailesine karşı kendisini
savunabilecek görüşleri olan bir genç kızdır. Toplumun cinsel taassubuna,
tutuculuğuna 1925 yılında İkdam’da tefrika edilirken karşı çıkar görünen
Gürpınar’ın bu düşünceyi yıkmak isteyip istemediğini bilmiyorsak da iki yüzlü
bir ahlak anlayışına sürekli karşı gelen bir yazar olduğunu biliyoruz.
Kadın-Erkek Eşitsizliği
Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç’ın Feriha
Davut’u, Billur Kalp’in Sema’sı kadın-erkek eşitsizliğine karşı
düşünceleriyle, eylemleriyle karşı çıkan tiplerdir. Feriha Davut, ailenin ve
çevrenin kadınlar üzerindeki baskısından, erkekler gibi davranış özgürlüğünün
olmayışından yakınan aydın düşünceli bir kadındır. Sema ise, kendi kendine
karar verip aşkıyla oynayan Muhlis’ten ayrılıp tek başına yaşamasını bilecek
denli bağımsız olmasını bilen bir kadındır.
Tutuşturulmuş Gönüller’de (1926) Lemiye, yaşamı boyu
erkeklere karşı direnmiş, onlara karşı direnirken de tek başına yaşamasını
becerecek gücü kendinde göstermiş bir kadın tipidir.
1933 yılında yayınlanan ve oynanan Kadın Erkekleşince
oyununda, çalışan kadın sorununa yönelen yazarın, çocuğunu baktıramayacak bir
düzende yaşayan kadının çalışmasını istemediğini görürüz.
Mürebbiyler, Hizmetçiler
Bu tipler daha çok romanlarının ikinci derecede kahramanları
olurken, içlerinden besleme, evlatlık oluşuyla Nimetşinas romanının
kahramanı Neriman öne çıkar. Evlatlık olarak Talat Hanım - Nihat Bey çiftinin
kızları olan Zineti adlı Rumeli göçmeni Neriman, Talat Hanım tarafından beyine
eş olarak istenirken toplumumuzdaki evlilik geleneğinin ne denli yoz yönleri
olduğu da gösterilir.
Tanzimat ile başlayan Batılılaşmak tutkusunun ilginç ve
güzel bir eleştirisi olan Mürebbiye, yazarımızın ününü sağlayan ilk
yapıt olurken bize Anjel tipini de kazandırır. Anjel, mürebbiye olma
özellikleri olmayan, fahişe bir Fransızdır. Mürebbiye tutma sevdasının kötü
sonuçlarını göstermek için yola çıkan yazarımızın, aşksız erkekler kümesinin
içinde cinsellik açlığından doğan çatışmaları göstermek gibi bir sonuca
vardığını görürüz.
Boş İnançlar
Tesadüf, Gulyabani, Cadı, Efsuncu
Baba, Mezarından Kalkan Şehit, konularını büyülerden, tılsımlardan,
boş inançlardan almışlardır. Tesadüf’teki Çardaklı Bakıcı, Gulyabani’deki
Zekeriya Efendi, Cadı romanının hayali, ruhu Âram-ı Dil Hanım’ın
arkadaşı Binnaz’a verdiği söz uğruna Naşit Nefi Efendi’ye yaptıkları, boş
inançlarla Efsuncu Baba’nın günleri uğursuz sayan, dadısız sokağa
çıkamayan, evlendiği geceyi tarif üzere geçiren, cinlerden, perilerden ödü
kopan Ebülfazl Enveri’si bugün unutulmayan tiplerdir.
Toplumsal Düzende Değişim
Açlık, sefalet, hırsızlık, vurgunculuk, nedeni bilinmeyen
cinayetler, intiharlar, ruhsal bozukluklar özellikle I. Dünya Savaşı öncesi ve
sonrasında günlük yaşamımızın birer parçası durumundaydılar.
Özellikle Batı’yı bir cennet görüp ona özenen aydınların
ülkemizi bir cehenneme çevirmeleri, halkçı bir yazar olan Gürpınar’ı fazlasıyla
rahatsız ediyordu.
Sosyal adaletsizliğe isyan edenler düzeni değiştirmeye
çalışacak yerde ona uyan" kahramanlar yaratır. Öncelikli toplumsal düzene
yön vermek adına kimi kahramanlarına söylettiği düşüncelere bulaşmış olsa da
Gürpınar’ın bu düşüncelerini daha çok haydutlara, soygunculara, düzenbazlara
söylettiğini; sosyalizm ve komünizm konusunu edebiyatımızda romana sokan ilk
yazar olduğunu, ancak siyasal bir düşünüş olan sosyalizme de komünizme de karşı
geldiğini biliyoruz.
Gürpınar, Şıpsevdi romanında isteklerine ulaşmayıp Paris’e
kaçan Meftun’u bıraktığı mektupta şöyle konuşturur:
"İnsan her zaman kendisinden zayıfını çiğneyip,
tepeleyip üst katlara tırmanmak hırsında, gayretindedir. O sahte adalet fikri,
ahmakları boyun eğdirmek için tertiplenmiştir. Daima, daima altta kalanın canı
çıksın kaidesi yürürlüktedir. Ama bazan altta kalanlar pek bunalıyorlar. O
zaman demir kafeslerini kırarak vahşi hayvanlar gibi gözlerini kan bürüyor.
Kükreyerek sahte adaletin bütün engellerini kırarak kötü idare hapishanesinden
dışarıya fırlıyorlar."
1919 yılında yayınlanan Hakka Sığındık - İşitilmedik Bir
Vaka -, edebiyatımızda ilk sosyalist kahramanın yer aldığı bir yapıttır.
Sosyalist düşünceli Nüzhet Ulvi, yazardır ve I. Dünya Savaşı’nın acılarına
karşı ortalarda kalan kimsesiz çocuklara yardım için zenginlerden şantajla para
toplar. Yaptığı işin yanlış olduğunu bilen Nüzhet Ulvi, kendisini yakalamak
için uğraşan komiser Şinasi’ye durumu açıklar. Vicdanıyla karşı karşıya kalan
komiser görevinden istifa etmeyi uygun bulur.
Açlık, sefalet, çökmekte olan bir toplum ve bu çöküşü
hızlandıran İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yaptıkları, yazarımızın
romanlarının belli başlı konuları olurlar. Can Pazarı, Ben Deli miyim,
Hayattan Sayfalar, Meyhanede Hanımlar, Dünyanın Mihveri Kadın
mı, Para mı?, Utanmaz Adam toplumsal sorunların önde tutulduğu, emek
sömürüsü, vicdan, soygun, karaborsa, çete sözcüklerinin kahramanların
konuşmalarında bol bol geçtiği görülür.
Gürpınar’ın bu romanları içinde Utanmaz Adam’ın (76) ayrı
bir yeri vardır. Kılıktan kılığa giren roman kahramanı, kahramanlar ordusu
içinde Avnüssalah’ı, Gürpınar, F. Naci’nin de belirttiği gibi, "değer
yargıları sarsılmış, çözülüş halinde bir toplumu bütün çıplaklığıyla göstermek
için toplumun bütün kötülüklerini, bozukluklarını kişiliğinde toplamış"
biri olarak yaratır. Ve Avnüssalah kendini şöyle savunur:
"Çaldım, dolandırdım, sağdan soldan sızdırdım. Karşıma
hiçbir davacı çıkmadı. Çünkü yere vurduklarım benden suçlu mahkeme
kaçkınlarıydı. Yakalarını adalete teslim etmeden beni ele veremezlerdi"
Yaşamı boyu bir yalnızlığın, karamsarlığın içinde geçen
günlerin insanı olan Gürpınar’ın yapıtlarında, sonuçta çözüm olarak hemen hemen
hiç olumlu bir değerlendirmenin yapılmadığı, huzursuz, sancılı bir dünyanın
yansıtıldığı gözlemlenir. Bu, yazarımızın etkisinde kaldığı Alman bilgeleri
Schopenhauer, Nietzsche gibi yaşamda güçlünün var olabileceğine inanmasının
yanında, ahlak, namus kavramlarına inanmaması da çöken bir imparatorluğun,
güçsüzleşen insanlarının psikolojileriyle açıklayabiliriz.
Yapıtlarındaki Kahramanları
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın kendi ifadesine göre, çocukluk ve
gençlik yıllarında yaşadığı Aksaray ve Gebze’deki mahalle hayatı, kadın
kavgaları, Sulukule’de Dr. Nail ile birlikte yaptığı incelemeler ve Çeribaşı
ile sohbetleri romanlarındaki insan tiplerinin temel kaynağını oluşturmuştur.
Yazar bu süreci şu sözlerle dile getirir:
“Pencerenin önüne oturur, hayran hayran mehtapta onları
seyreder, onları dinlerdim. Söyledikleri tuhaf şeyler öyle garibime gitmişti ki
onları uzun müddet bütün teferruatıyla... aklımda tutmuşum. Sonra bunları
romanlarımda, hikâyelerimde kullandım.”
Gürpınar’ın romanları, toplumun hemen her kesiminden insanın
yer aldığı "bir kahramanlar, tipler ormanıdır."
Mehmet Kaplan’a göre yazarın kendine has tip yaratma
usullerinden biri, karakterlere taşıdıkları belirgin özelliklere uygun isimler
vermesidir:
“Bunlardan biri şahıslara taşıdıkları başlıca özelliğe uygun
hakiki, mecazi veya yarı mecazi isimler vermektir... Bu şematikleştirmenin
başlıca gayesi muayyen bir hususiyeti iyice belirtmek, komik romanlarında ise
okuyucuyu güldürmektir.”
Şatırzade Şöhret (Şık): "Şık olmanın şöhreti"
peşindedir.
Meftun (Şıpsevdi): Paris'e "tutkun" olup
İstanbul'da Paris'i yaşamak ister.
Anjel (Mürebbiye): Adı "melek" anlamına gelse de
tam bir şeytandır.
Dehri Efendi (Mürebbiye): Adı materyalist bir anlam taşısa
da romanın sonunda dünya zevklerine yenik düşer.
İffet (İffet): Namuslu ve temiz duruşuyla ölümü göze alacak
kadar iffetlidir.
Mehmet Kaplan, yazarın farklı eserlerinde tekrarladığı asli
tipleri ve bu tiplerin münasebetlerini üç ana grupta toplar:
"Alafrangalar ve onları istismar eden Fransız
fahişeleri,"
"Batılı inanca göre hareket edenler ve onları çeşitli
bakımlardan istismar eden şahıslar,"
"Ahlak ve namusa büyük değer verenlerle içgüdülerine
göre hareket eden ve bunu hayat felsefesi haline getirenler."
Gürpınar, edebiyatımızdaki çağdaşlarına kıyasla romanlarında
azınlıkların yanı sıra en çok yabancı (özellikle Fransız) kahramana yer veren
yazarlardan biridir.
Dilinin Kaynakları
Efdal Sevinçli’nin Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın ilk 10 romanı
üzerinde yaptığı bitirme tezinde yazarın sözcük dağarcığı ve kaynakları şu
istatistiklerle saptanmıştır:
|
Sözcük Türü / Kökeni
|
Sözcük Sayısı
|
Oranı (%)
|
|
Arapça sözcük
|
4.448
|
%45,76
|
|
Türkçe sözcük
|
3.108
|
%31,97
|
|
Farsça sözcük
|
952
|
%9,79
|
|
Batı dillerinden
|
571
|
%5,87
|
|
Özel ad
|
524
|
%5,39
|
|
Argo sözcük
|
117
|
%1,22
|
|
TOPLAM
|
9.720
|
%100,00
|
Türkçe sözcükler arasında yer alan 1.133 fiil/eylem, dili
Arapça ve Farsça karşısında ayakta tutan ana unsur olmuştur.
Gürpınar'ın verileri, Şemseddin Sami'nin Kamus-ı Türkî adlı
eserindeki oranlarla (%41,4 Arapça, %41,2 Türkçe, %108 Farsça, %3,8 Batı
dilleri) karşılaştırıldığında dönemin sözlük yapısıyla örtüştüğü görülür. Her
yazardan üç bin sözcük sayılarak yapılan araştırmalarda ise yazarın Türkçe
sözcük oranının ortalama %50'ye ulaştığı tespit edilmiştir. Servet-i
Fünuncuların ağır bir dil kullandığı dönemde yazarın %50 oranında Türkçe
kullanması başarı addedilir.
Yazarın eserlerinde kullandığı yabancı sözcüklerin
çoğunluğunu Arapça (%45,76) ve Farsça (%9,79) oluştururken, Batı dillerinden
gelen sözcükler %5,87 oranındadır.
Hüseyin Rahmi’nin yapıtlarını güncel ve çekici kılan en
önemli öge, atasözleri ve deyimleri anlatımında bir "süs" ve
güçlendirici unsur olarak kullanmasıdır.
Örnekler:
“Şimdi beylerde hoşafın yağı kesildi.” (Tesadüf, s. 389)
“Ateşe ateşi bastırınca söner...” (Mürebbiye, s. 364)
Argo, genel konuşma diliyle en çok bağlantısı olan özel bir
dildir. Gürpınar, eserlerinde argoyu en geniş biçimde ve bayağılığa düşmeden,
külhanbeyi veya yanlış Batılılaşmış karakterlerin üslubuna uygun şekilde
bilinçli olarak kullanmıştır.
Tesadüf ve Utanmaz Adam romanlarında argo kullanımı
yoğundur; Şıpsevdi romanında ise Türkçe argonun yanında Fransız argosundan da
örnekler listelenmiştir.
Yazarın eserlerinde halk türküleri, halk hikâyeleri ve
maniler geniş yer tutar.
Gürpınar’ın eserlerinde Divan edebiyatı motiflerine ve
diline sıkça rastlanır. Yazar, geleneksel Divan kültürünü ve onun ağır dilini
özellikle alay etmek, mizah yapmak ve dönemin edebi kalıplarını eleştirmek
amacıyla kullanır.
Fransız dilini ve edebiyatını çok iyi bilen yazar, Batı
kültürünü derinlemesine tanımadan yüzeysel bilgilerle öykünmeci (taklitçi)
davranan tiplerle dalga geçer.
Dönemdaşı olan Servet-i Fünuncular ile karşılaştırıldığında,
Hüseyin Rahmi’nin cümle yapısı Türkçenin özne-tümleç-yüklem düzenine daha
uygundur.
Memurluk ve "kalem yazıcılığı" geçmişinden dolayı
özellikle olay anlatımı ve betimlemelerde uzun cümleler kurmaya meyillidir. İlk
dönem eserlerinde uzun cümleler daha yaygınken, olgunluk döneminde daha titiz
bir dil kullanmıştır.
Betimlemelerde uzun cümleler tercih edilirken, diyaloglarda
kısa, canlı ve akıcı cümleler kullanılır.
Eserlerinde zengin bir mekân (İstanbul semtleri: Aksaray,
Beyazıt, Cerrahpaşa, Göksu vb.) ve kişi kadrosu bulunur.
Okuyucuya bilgi aktarma kaygısıyla Tolstoy, Moliere, Victor
Hugo, Schubert, Schumann gibi Batılı yazar, şair ve müzisyenlere sıkça atıfta
bulunur.
Betimlemelerde yeterli düzeyde sıfat kullanır ancak Servet-i
Fünuncular gibi abartılı ve aşırı sıfat kullanımından kaçınarak yalın bir
anlatımı tercih eder.
Anlatımı güçlendirmek için yinelemeli sözcük gruplarından,
ikilemelerden ve anlamca birbirine yakın belirteçlerden yararlanır.
Yargı bildirmedeki kesinliği nedeniyle en çok -di'li geçmiş
zamanı tercih eder.
Zaman geçişlerini ve diyalogları ustalıkla harmanlayarak
anlatımın monotonlaşmasını engeller, akıcılık sağlar.
Konuşmalarda ve anlatımda akıcılığı ve canlılığı sağlamak
adına pekiştirmelerden, ikilemelerden, tekerlemelerden, ünlemlerden ve soru
cümlelerinden sıkça yararlanır.
Okuyucu kitlesini bir öğrenci topluluğu olarak düşünen ve
öğrenmeye meraklı bu topluluğa öğretmen olmak için kavga veren Gürpınar'ın
yapıtlarında düşünsel tümcelerin daha çok olduğunu görürüz.
Felsefe kültürünü halka aktarmayı amaçlayan yazar, toplumun
aksayan yönlerini gösterirken Nietzsche ve Schopenhauer gibi filozofların
görüşlerine başvurur. Düşünsel nitelik taşıyan bu cümlelerde dil tamlamalar
sebebiyle ağırlaşır ve boyut olarak uzar.
Gürpınar'ın eserlerinde romantizm, realizm ve natüralizm
akımlarının izleri görülür. Anlatımı etkileyici kılmak adına betimleme ve
diyaloglarda duygusal cümlelere yer verilir. Yazarın 1889'da yazdığı İffet
romanı, özellikle romantizmin etkisi altında olduğu bir dönemin ve Vecihi'nin İkdam’da
yayımlanan aşk romanlarına öykünmesinin bir ürünüdür.
Romantizmin izlerini taşıyan duygusal cümleler, ağdalı ve
süslü bir dille kurulmuştur. Örneğin İffet romanında geçen "Güneş
gurub etti. Aşk-ı bi-dermanın tabirince İffet perde-i ihticaba girdi... bir
feryad-ı cânhıraşâne ile kendini kaldırıp yere attı..." bölümü romantik
anlatımın tipik bir örneğidir.
Sonuç
Türkiye'de edebiyat sosyolojisi çalışmalarının eksikliğine
rağmen, Gürpınar’ın mekân ve toplumsal ilişkileri yansıtmadaki başarısı bugün
yeniden kavramaktadır. 1888-1940 yılları arasında 42 roman, 8 öykü ve 4 oyun
kaleme alan yazar, Tanzimat'tan Meşrutiyet'e toplumsal değişimi aktaran güçlü
bir İstanbul romancısıdır.
Ahmed Midhat ile başlayan aktarıcılık geleneğine yeni bir
yön veren yazar; kötülüğü yok etme gayesiyle Billur Köşk, Dirilen
İskelet gibi romanlar yazmış, tinsel çözümlemelerde tam derinleşemese de
cinsellik, psikoloji, vicdan ve mutluluk gibi konuları işleyerek özgün bir
konum edinmiştir.
Şıpsevdi, Hakka Sığındık ve Utanmaz Adam
eserlerinde hak, eşitlik ve namus kavramlarını olumsuz karakterler üzerinden
tartışır. Şıpsevdi romanıyla Türk edebiyatında ilk kez sosyalizmi bir
sistem ve düşünce olarak roman kahramanı üzerinden işleyen yazar olmuştur.
Sanat anlayışını Ben Deli miyim? romanının savunmasında
gösteren yazar, sanatın iktisadi kaygılarla bozulmasını eleştirir. Darülbedayi
dergisinde yayımlanan yazısında sanattaki yozlaşmayı şu sözlerle özetler:
"İktisadi dalgalanış şahlanan bir ejder gibi sanata saldırıyor. Sanatkar
dimağıyla midesi arasında açılan bu muharebede şuuruna vereceği istikameti
şaşırmıştır."
…
Romanları
Şık (Âyine) – İstanbul, 1305/1889
İffet – İstanbul, 1312/1896
Mütalaa – İstanbul, 1314/1898
Mürebbiye – İstanbul, 1315/1899
Bir Muadelle-i Sevda – İstanbul, 1315/1899
Metres – İstanbul, 1316/1900
Tesadüf – İstanbul, 1315/1900
Nimetşinas – İstanbul, 1317/1901
Şıpsevdi – İstanbul, 1327/1911
Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç – İstanbul,
1328/1912
Sevda Peşinde – İstanbul, 1328/1912
Gulyabani – İstanbul, 1328/1912
Cadı – İstanbul, 1328/1912
Hakka Sığındık – İstanbul, 1335/1919
Toraman – İstanbul, 1335/1919
Hayattan Sayfalar – İstanbul, 1335/1919
Son Arzu – İstanbul, 1338/1922
Tebessüm-i Elem – İstanbul, 1339/1923
Cehennemlik – İstanbul, 1340/1924
Efsuncu Baba – İstanbul, 1340/1924
Meyhanede Hanımlar – İstanbul, 1341/1925
Ben Deli miyim? – İstanbul, 1341/1925
Tutuşmuş Gönüller – İstanbul, 1926
Billur Kalp – İstanbul, 1926
Evlere Şenlik Kaynanam Nasıl Kudurdu? – İstanbul,
1927
Muhabbet Tılsımı – İstanbul, 1928
Kokotlar Mektebi – İstanbul, 1929
Mezarından Kalkan Şehit – İstanbul, 1929
Şeytan İşi – İstanbul, 1933
Utanmaz Adam – İstanbul, 1934
Eşkıya İninde – İstanbul, 1935
Kesik Baş – İstanbul, 1942
Gönül Bir Yel Değirmenidir Sevda Öğütür – İstanbul,
1943
Dirilen İskelet – İstanbul, 1946
Dünyanın Mihveri Kadın mı, Para mı? – İstanbul, 1949
Ölüm Bir Kurtuluş mudur? – İstanbul, 1954
Kaderin Cilvesi – İstanbul, 1964
Deli Filozof – İstanbul, 1964
Can Pazarı – İstanbul, 1968
İnsanlar Maymun muydu? – İstanbul, 1968
Namuslu Kokotlar – İstanbul, 1973
Ölüler Yaşıyor mu? – İstanbul, 1973
Öykü Kitapları
Kadınlar Vaizi – İstanbul, 1336/1920
Namusla Açlık Meselesi – İstanbul, 1933
Katil Buse – İstanbul, 1933 Kitabın adı ikinci
baskıdan sonra Öldüren Öpücük olmuştur)
İki Hödüğün Seyahati – İstanbul, 1933
Tünelden İlk Çıkış – İstanbul, 1934
Gönül Ticareti – İstanbul, 1939
Melek Sanmıştım Şeytanı – İstanbul, 1943
Eti Senin Kemiği Benim – İstanbul, 1963
Oyunları
Hazan Bülbülü – İstanbul, 1330/1916
Kadın Erkekleşince – İstanbul, 1933
Tokuşan Kafalar – İstanbul, 1973
İki Damla Yaş – İstanbul, 1973
Tartışmaları
Cadı Çarpıyor – İstanbul, 1329/1913
Şekavet-i Edebiyye – İstanbul, 1329/1913
Derlemeleri
Müntahabât-ı Hüseyin Rahmi (Cilt I) – İstanbul, 1889.
Müntahabât-ı Hüseyin Rahmi (Cilt II) – İstanbul,
1889.
Müntahabât-ı Hüseyin Rahmi (Cilt III) – İstanbul,
1889.
Sanat ve Edebiyat – Haz. Abdullah Tanrıkulu, Öğül
Yayınları, Ankara, 1972, s. 152.
Yaşamı ve Sanatı Üstüne Kitaplar
GÖÇGÜN, Önder: Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Romanları ve
Romanlarında Şahıslar Kadrosu, Ankara, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 1987.
HIZARCI, Suat: Hüseyin Rahmi Gürpınar, Hayatı, Sanatı,
Eserleri, İstanbul, Varlık Yayınevi, 1964.
LEVEND, Agâh Sırrı: Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ankara, Türk Dil
Kurumu Yayını, 1964.
SEVENGİL, Ahmet Refik: Hüseyin Rahmi Gürpınar, Hayatı,
Hatıraları, Eserleri, Münakaşaları, Mektupları, İstanbul, Hilmi Kitabevi, 1944.
TANRİKULU, Abdullah: Hüseyin Rahmi Gürpınar, İstanbul, Toker
Yayınları, 1974.
YÜCEBAŞ, Hilmi: Bütün Cepheleriyle Hüseyin Rahmi Gürpınar,
İstanbul, Hamle Matbaası, 1964.
…
Seçmeler
…