3 Şubat 2017 Cuma

Cahit Öztelli - Karacaoğlan

Cahit Öztelli - Karacaoğlan
Hayatı Sanatı Şiirleri

…bir söylentiye göre, Karacaoğlan, Kozan’a bağlı Feke ilçesinin Gökçe köyündendir. Öte yandan, Barak Türkmenleri de onu kendi soylarından sayarlar.  Kilis’in Musabeyli Türkmenleri de kendilerinden olduğunu ileri sürerler.

Söylentilerden biri de, Tarsus’taki Ashab-ı Kehf mağarasına girip bir daha çıkmadığı, yâni intihar ettiğidir.

Radlof’un yazdığına göre, Karacaoğlan Belgradlıdır. Asıl adı Simayil’dir.

Benim araştırmalarıma göre Karacağlan’ın mezarı İçel’in Mut ilçesinin Çukur köyünde bir tepe üzerindedir. Bu tepenin karşısındaki başka bir tepeye de Karacaoğlan tepesi denmektedir. Karakız ile şairimiz arasında bir aşk macerası varmış. (s. 4)

(17. yüzyılda yapılan Bağdat seferine atıf yapan bir destanı ve başka şiirleri örnek gösterilerek şairin 17. yüzyılda yaşadığı söyleniyor; s. 5-6)

Manzumelerinden anlaşıldığına göre, Konya, Karaman, İçel, Hama, Halep, Mısır.
Tokat, Bor, Ankara, Aydın, Adana, Diyarbakır, Kayseri, Mardin, Bursa gibi illerde gezmiştir. Tuna boylarından ve Avusturya savaşlarından bahsettiğine göre, Rumeli’ye de geçmiş olmalıdır.

Karacaoğlan yalnız yeryüzü güzellerini sevmiş, gerçek aşkı yaşamıştır. Derin bir yaşama sevinci vardır. Fakat hayatından uzandığı da olur. Zamanından şikâyetleri de vardır. Bazen sevgililerinin vefasızlığı onu umutsuzluklara düşürür. (s. 7)

Kul Mehmed’in bütün şiirleri türlü bakımlardan Karacaoğlan’ınkilere benzemektedir.

Halk zevkini kuvvetle tem sil eden Karacaoğlan, halk şiir geleneğine sadık kalmıştır. Onun eserleri arasında aruzla yazılmış tek bir şiire rastlanmaz.
Şimdiye kadar ele geçen manzumeleri arasında en çok koşma ve semailer yer tutar. Epeyce de türküsü varsa da destanları pek azdır.
Dili sade ve teklifsizdir. Pek az yabancı kelime kullanır. Bunlar da asıllarını kaybetmiş Türkçeleşmiştir. Türkçe sözlerin önemli bir kısmı yerli bir özellik taşır. Sanki Karacaoğlan’a ait bir sözlük vardır. Bu bakımdan onun şiirlerini bir dil haznesi saymak yerinde olur. Karacaoğlan’ın şiirlerini tanımada en iyi ölçütlerden biri de dilinin sadeliği, arılığı olduğu kadar, Güney illerine mahsus sözleri çokça kullanmış olmasıdır. (s. 11)

1
Dinleyin ağalar zamane azgın
Yiğidin başında döner bin kuzgun
Tohumu almış da tarlası bozgun
Yiğit de ne desin day' olmayınca

Söylerim söylerim sözümden almaz
Nideyim cahildir halimden bilmez
Bu dostluğun senin boyuna sürmez
Anadan atadan soy olmayınca

Amana da deli gönül amana
Kalmadı iyi gün devr-i zamana
Cevheri de denk ettiler samana
Yük masnıtı bulmaz tay olmayınca

Karac'oğlan der ki yiğitler över
Açılmış meyvanın dalını eğer
Güzelin kıymeti bin altın değer
N'etmeli güzeli huy olmayınca
(s. 17)

10
Sabahtan uğradım ben bir güzele
Görünce aklımı verdim talana
Leylağı sümbülü hep bile yetmiş
Cennet kokuları vardır alana

Gökyüzünde meleklerin pîrisin
Yeryüzünde arların balısın
Yeni açmış has bahçenin gülüsün
Kömür gözlüm kıymetini bilene

Selâm verdim selâmımı alman mı
Ben seninim sen de benim olman mı
Al yanaktan bir bergüzar vermen mi
Seni diye özleyip de gelene

Dinle dilber dinle sanadır sözüm
Dost yanında kıymetimiz yok bizim
İnsafa gel bir çift şeftali lâzım
Gece gündüz hayalinle gezene

Karac'oğlan der ki Yandım yaralı
Aşk elinden yüreciğim bereli
Ak gerdanda çifte benler sıralı
Kız ne diyon şu derdinden ölene
(s. 24)

30
Ala gözlü nazlı dilber
Sen d'olasın benim gibi
Zülfü dökük boynu bükük
Sen d'olasın benim gibi

Bahçende güller bitmesin
Dalında bülbül ötmesin
Kapından cerrah gitmesin
Sen d'olasın benim gibi

Gül yerine diken bitsin
Kuş yerine baykuş ötsün
Gözün yaşı sele gitsin
Sen d'olasın benim gibi

Karac'oğlan der dert gibi
Yanar yüreğim od gibi
Bir ok yemiş boz kurt gibi
Sen d'olasın benim gibi
(s. 39-40)

56
Sonunu yokladım sonu yol imiş
Yürü yalan dünya senden usandım
Çok emekler çektim hepsi zay oldu
Cesedin içinde candan usandım

Ağırdır kalkmıyor yükümün tayı
Demirdir çekilmez feleğin yayı
Aradım cihanda nazlı yar deyi
El içinde olan sözden usandım
Kazalı kavgalı şu benim başım
Yüklendi barhanam kaldı kardaşım
Her daim akıyor gözümden yaşım
Ağlama gözlerim senden uzandım

Karacaoğlan der ki bize ne oldu
Koynumuz köpüklü kan ile doldu
Saatim ay oldu günüm yıl oldu
Gelip geçen kara günden usandım
(s. 58-59)

123
İndim seyran ettim Firengistan'ı
İlleri var bizim ile benzemez
Levin tutmuş goncaları açılmış
Gülleri var bizim güle benzemez

Göllerinde kuğuları yüzüşür
Meşesinde sığınları böğrüşür
Güzelleri şarkı söyler çığrışır
Dilleri var bizim dile benzemez

Gelip seyrederler Karadeniz'i
Kanları yok sarı sarı benizi
Övün etmiş kara etli domuzu
Dinleri var bizim dine benzemez

Akılları yoktur küfre uyarlar
İmanları yoktur cana kıyarlar
Başlarına siyah şapka giyerler
Beğleri var bizim beğe benzemez

Karac'oğlan der ki dosta darılmaz
Hasta oldum hatırcığım sorulmaz
Vatan tutup bu yerlerde kalınmaz
İlleri var bizim ile benzemez
(s. 111)

---
Varlık Yayınları

4. baskı, Kasım, 1959

18 Kasım 2015 Çarşamba

Edebiyatımızda Mizah

Edebiyatımızda Mizah

Mizah hakkında herhangi bir inceleme yazılı tarihin ilk sayfalarına dek uzanmak durumunda kalır. Gülmek, bu yeni bir şey değil, dolayısıyla mizahın tarihi de insanın tarihi kadar eski olmak zorunda. 
Gündelik hayatımızda gülmeye konu olan pek çok şeyle karşılaşıyoruz. İş bunları anlatmaya gelince herhangi birinin dilinde, yaşandığı an ki kadar eğlenceli olmaz. Komik olanı sözcüklerle anlatabilmek de ayrı bir hüner. Yaşanan çelişkiler, aksaklıklar üslup sahibi yazarların kaleminde eğlenceli, esprili edebi metinlere dönüşürler.

Mizah sözcüğü Arapçada şaka, latife anlamında kullanılan Müzâh sözcüğünden dilimize geçmiştir. Mizah, edebiyat söz konusu olduğunda ayrı bir tür olarak karşımıza çıkar. Bunun bir nedeni, mizahın eleştiri için bir araç olarak kullanılmasıdır. Edebiyat camiasında ince zekâ ile işlenmiş mizahî ürünler takdir görürken incelikten uzak, kaba bünyeler, müstehcen ve kaba ifadelerle mizah yapmaya çalışırlar.

Mizah, insanları eğlendirmekten ziyade ağırlıkla belli davranışları ve belli insan tiplerini eleştiren, iğneleyici niteliktedir. Ne var ki aynı espriye toplumun farklı kesimleri farklı tepkiler gösterebilirler. Mizaha konu edilen olay, belli bir toplumsal yapıyla, kültürel değerlerle ilişki içindedir. Mizah yazarı, eserinde insanların kültürel değerlerini incitmeden, tepkisini çekmeden gülmeye konu olanı öne çıkarabilmeli ve her kesimin takdirini kazanabilmelidir.

Mizah edebiyatı daha çok sosyal sıkıntıların arttığı dönemlerde öne çıkar. Zira çalkantılı dönemlerde eleştirilecek konu, kişi ve olaylar daha fazladır. Eleştiri biçimleri dilden dile değişse de eleştiriye konu olan kesimler hemen her toplumda adaletsiz, ilkesiz, sorumsuz ve ahlakî değerleri yozlaşmış kişilerdir. Mizahın bu eleştirel yönü onun evrensel bir niteliğidir.

Türk edebiyatında mizah unsurlarının varlığı sözlü anlatı geleneği olan halk edebiyatında oldukça köklü bir maziye sahiptir: fıkra, masal ve destanlarımızda mizah unsurları dikkat çeker. Bektaşî fıkralarıyla keskin zekâsı ve iyimserliğiyle bilinen Nasrettin Hoca fıkraları ise bu türün en çok bilinen ve anlatılan tiplemeleridir.

Mizahî eserlerin hemen tümünde insan davranışları ve toplumsal düzende görülen çelişkiler belli ölçüde eleştirilir. Halk anlatı geleneğinde eleştirel yanı ağır basan fıkralarıyla bilinen tipleme ise Bekri Mustafa’dır. Kösem Sultan’ın oğlu 4. Murat zamanında yaşadığı kabul edilen Bekri Mustafa fıkraları, yasa ve toplum düzeni arasındaki uyuşmazlıklara tatlı-sert eleştiriler getirir.

Yüzyıllar boyunca halkımızı güldürüp eğlendiren Karagöz oyunlarında Karagöz ile Hacivat arasındaki zıtlıklar, çelişkiler ve çatışmalar bu oyunların ana motifi olmuştur. Yine Türk tiyatro geleneğinin önemli unsurlarından olan Meddah ve Ortaoyunu, mizah edebiyatımızın önemli zenginliklerindendir. Hikâye ve taklit esasına dayanan Meddah geleneğinin günümüzde -çok az bir değişime uğramış olsa da- Cem Yılmaz’ın tek kişilik gösterilerinde devam ettiği söylenebilir. Ortaoyunu ise doğaçlama tiyatronun öncüsüdür.

Saray edebiyatı olarak da kabul edebileceğimiz Divan edebiyatı içerisinde mizahî unsurlar belli biçimlerde karşımıza çıkar. Şikâyetname’ler, şairin gördüğü veya duyduğu haksızlık veya aksaklıklar karşısında eleştiri dozu yüksek edebî metinlerdir. Bu türün en önemli eserlerinden olan Fuzulî’nin Şikâyetname’si edebi değerinin yanı sıra yaşadığı dönemin toplumsal düzeni ve bürokrasisinde yaşanan aksaklıkları göstermesi bakımından da çok önemlidir. Bu gibi tenkit içerikli metinlerin mizahla ilgisi nedir? İlgilidir çünkü birilerinin kaleminde eleştiriye konu olan olay başka birinini dilinde mizaha dönüşür. Aradaki fark bakış açılarının ve olaya yaklaşımlarının farkı nispetindedir. Eleştiriye konu olan olaylar, mizah yazarları için çok bereketli kaynaklardır. Divan şairlerinin birbirlerine karşı yazdıkları eserlerde övgünün yanı sıra hicve de yer verilmektedir. Üstün bir şair olduğunu ispat etmek isteyen kimi şairler şiirlerini başka bir şairin şiirleriyle kıyaslayıp zaman zaman diğer şair için alaylı sözler, ağır benzetmeler kullanmışlardır.

Türk edebiyatında mizah yazarlığı Tanzimat sonrası dönemde açılan gazete ve dergiler aracılığıyla gelişme gösterir. 1878’e kadar ki dönemde mizah edebiyatının genel çerçevesi şu şekilde özetlenebilir. İlk mizah gazetesi Filip Efendi’nin çıkardığı Terakki gazetesinin eki olarak yayımlanan Letaif-i Asar’dır (1868). İlk bağımsız mizah gazetesi ise 1870 yılında Teodor Kasap tarafından çıkarılan Diyojen’dir. Namık Kemal’in Diyojen’de çıkan yazıları ve şiirleri toplumsal hicvin başarılı örneklerindendir. Direktör Ali Bey mizah edebiyatının öncülerindendir. Diyojen’de mizahi yazılar yazan. Direktör Âli Bey, Lehcetü’l-Hakayık adlı eserinde sözlüklerde yer bulamamış 300 kadar sözcüğün mizahî anlamlarını açıklar. Eser bu bakımdan Türkçenin ilk mizah sözlüğüdür.

Model olarak Batılı yazarları örnek alan yazarlarımız daha çok halkın güncel yaşamına atıf yaparak belli kişileri eleştirmektedirler. Bu dönemin önemli yazarlarından Ahmet Mithat Efendi “Felatun Beyle Râkım Efendi”  Recaizade Mahmut Ekrem de “Araba Sevdası” adlı batılılaşma olgusunu işledikleri romanlarında sonradan görme tiplemeleri hicvederek gülmece öğelerine yer vermişlerdir.

Mizah dergileri ve gazeteleri, 2. Abdülhamit döneminde sansüre takılır. Bu dönemde hiçbir mizah dergisi yayımlanmaz. Mizah yazını yeniden 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra hareketlenir. Bu dönemde yayın hayatına başlayan Kalem dergisi siyasi nitelikli bir mizah dergisidir. Kirpi müstearıyla yazılar yazan Refik Halit Karay bu derginin başyazarıdır.

Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Ahmet Rasim, birlikte çıkardıkları Boşboğaz Güllabi adlı dergide İstanbul’un yoksul ve dar gelirli çevrelerinin sorunlarına değinirler. İstanbul’un çeşitli kesimlerinden insanların günlük hayatlarından pek çok ayrıntıyı eserlerine taşıyan Hüseyin Rahmi Gürpınar, eserlerinde gülmece öğelerine geniş ölçüde yer verdi. Mizah türündeki ustalığıyla geniş bir okur kitlesinin beğenisini kazandı.

Balkan Savaşlarıyla birlikte başlayan savaşlarla geçen uzun yıllar boyunca mizah yazını durgunluk dönemine girer. Sedat Simavi’nin Diken, Refik Halit Karay’ın Aydede adlı dergileri bu dönemin kayda değer mizah dergileridir.

Cumhuriyet döneminin ilk mizah dergisi Yusuf Ziya Ortaç ve Orhan Seyfi Orhon’un birlikte çıkardıkları Akbaba’dır. Yayın hayatına 55 yıl süren Akbaba Türk edebiyatının en uzun ömürlü mizah dergilerindendir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Türk mizah yazınının altın dönemidir. Aziz Nesin ve Sabahattin Ali’nin birlikte çıkardıkları Markopaşa (1946) kısa zamanda toplum nezdinde itibarlı bir yer edinir kendine. Aziz Nesin, Sabahattin Ali ve Rıfat Ilgaz yazılarıyla siyasal ve toplumsal hayatımıza etki etmişlerdir. Aziz Nesin, mizah türündeki siyasi yazılarıyla siyasi mizahı kamuoyunda etkin bir güç haline getirerek uluslararası ün kazanmıştır.

Demokrat Parti döneminin etkin mizah dergisi ise Tef’tir. Burhan Felek, Çetin Altan, Orhan Kemal, Bedii Faik gibi isimler Tef dergisinde yazarlık yapmışlardır.

27 Mayıs’tan sonra Aziz Nesin’in çıkardığı Zübük dikkat çeken bir dergidir. Bu dönemden sonra tiyatro kökenli isimler (Ferhan Şensoy gibi) ve yakın zamanlarda da yine karikatür dergilerinde yazarlık yapan isimler (Atilla Atalay, Gani Müjde ve Umut Sarıkaya gibi) mizah türünde ilgi gören eserler yazmışlardır.

Aziz Nesin
Roman ve öykü olmak üzere mizah türünde çok sayıda eseri bulunan Aziz Nesin gülmecenin konusunu hem çeşitli toplumsal katmanlara, hem de yurt coğrafyasına genişleterek, Türk toplumunun toplumsal, iktisadi ve ruhsal çözümünü gerçekleştirmiştir. Zübük, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz ve Şimdiki Çocuklar Harika adlı romanların yazarın Aziz Nesin, UNESCO’nun yayınladığı dünya çeviri bibliyografyasına göre, Türkçe eser veren yazarlar arasında Orhan Pamuk, Yaşar Kemal ve Nazım Hikmet'in ardından eserleri yabancı dillere en çok çevrilen dördüncü yazar konumundadır.
Rıfat Ilgaz
Edebiyat yaşamına şiirle başlayan Rıfat Ilgaz daha sonraları yazdığı öykü ve romanlarıyla mizah edebiyatımızın en önemli isimleri arasında yerini almıştır. Yaşadığı dönemin sorunlarına duyarsız kalmayan, toplumcu yönü ağır basan Rıfat Ilgaz, eserlerinde özellikle yoksul insanların sıkıntılarını toplumsal düzenin aksaklıklarını işlemiştir. Sinema uyarlaması tamamen seyirciyi eğlendirmek üzere toplumsal eleştirilerden arındırılmış olan Hababam Sınıfı adlı romanında da asıl olarak eğitim sistemini eleştirmiştir.

Ferhan Şensoy
Tiyatroya yazdığı skeçlerle başlayan Ferhan Şensoy, Ortaoyuncular Kavuğu’nun sahibi ve Ortaoyuncular tiyatro grubunun kurucusudur. Kazancı Yokuşu adlı ilk kitabını 1977 yılında yayınlayan Ferhan Şensoy o tarihten bu yana yirmiden fazla kitaba imza atmış, yazdıklarıyla ve oyunlarıyla çok sayıda ödüle layık görülmüştür.
Yazar, yönetmek ve oyuncu olarak Türk tiyatrosuna çok önemli katkılar yapan Ferhan Şensoy’un 1987 yılından bu yana oynamaya devam ettiği Ferhangi Şeyler adlı tek kişilik gösterisi 2012 yılında 1700. kez sahnelenmiştir. 

Muzaffer İzgü
Eserlerinde mizah kadar eğitim konusuna da ağırlık veren Muzaffer İzgü çocuklar ve gençler için yazdığı 100 aşkın kitabıyla ülkemizin en çok okunan mizah yazarları arasında yerini almıştır. 200 kadar radyo oyunu da yazan Muzaffer İzgü’nün yazdığı ilk oyun olan İnsaniyettin, Nejat Uygur tarafından sahnelenmiştir.

Atilla Atalay
1979 yılından bu yana karikatür dergilerine mizah yazarlığı yapan Atilla Atalay daha çok Sıdıka ve Eray tiplemeleriyle tanınır. Mizah türünde 14 kitabı olan yazarın ilk kitabı olan Usulcacık’ı 1990 yılında yayınlandı.

Gani Müjde
Karikatür dergilerindeki yazılarıyla mizah yazınımıza katkı yapan yazarlardan olan Gani Müjde, başta Peynir Gemisi olmak üzere çok satan pek çok kitabın yazarıdır. Gani Müjde, yazdığı skeçler ve senaryolarla sinema ve televizyon için de çalışmalar yapmaktadır.

Umut Sarıkaya
Karikatürleri ilk olarak Leman dergisinde yayınlanan Umut Sarıkaya Penguen dergisindeki Benim de Söyleyeceklerim Var başlıklı yazılarıyla tanındı. Sokak lisanını, gündelik hayatın çok bilindik detaylarını hayal gücü ve mizahi yorumlarıyla okurlarına aktaran Umut Sarıkaya çağdaş mizah yazınımız içinde öne çıkan isimlerden biridir.

1 Ağustos 2015 Cumartesi

Yeni Türk Edebiyatına Genel Bakış

Yeni Türk Edebiyatına Genel Bakış


Yeni edebiyat genel olarak batı edebiyatının özel olarak da Fransız edebiyatının bir taklididir. Millî unsurlara yabancıdır. Hatta onu inkâr eder, aşağılar mahiyettedir.

Tipolojiler:
1 Jön Türk tipi
1.1 İslahatçı Jön Türk tipi
1.2 İhtilalci Jön Tük tipi (Mizancı Murat’ın “Turfanda mı Yoksa Turfa mı?” adlı romanı bunun örneğidir)

2 Gerici tip
Şemseddin Sami’nin Taaşşuk u Tal’ât ve Fitnat” adlı romanındaki Hacı Baba, gerici tipe misaldir. Şu farkla ki, Hacı Baba dejenerasyona karşı mücadele vermektedir.
Mehmet Akif’te de gerici tiplerle karşılaşırız. Onun kaygısı gerçek dindarla dindar görünen cahillerin tefrik edilmesidir.

Tanzimat Sonrası
1876 – I. Meşrutiyet (Tanzimat dönemi)
1876-1895 - II. Abdülhamid dönemi (Ara nesil)
1895-1901 – II. Abdülhamid dönemi (Servet-i Fünûn)
1908-1920 – II. Meşrutiyet dönemi (Mütareke dönemi)
1920-1938 – Atatürk dönemi
1938-1950 – Tek Parti dönemi
1950- Çok partili dönem

Tanzimat Dönemi
1. Nesil: Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal
2. Nesil: Abdülhak Hamid, Recaizade Mahmut Ekrem, Sami Paşazade Sezai

1. Nesil: “Sanat toplum içindir” görüşünü benimsedi. Ağırlıkla nazım türünde eserler verdiler. Nesir türündeki eserleri nazmı nesre yaklaştırmaya çalışır niteliktedir.
a) Akılcılık ve b) romantizmin etkisi altındadırlar.

a) Akılcı ekolden Voltaire ve Montesqieu’nun etkisindedirler. Bu tesirle akılcı bilimler edebiyata girmeye başladı. Şinasi, astronomik unsurları şiire soktu. Tanrı’nın varlığını akılcı yöntemlerle ispata kalkıştı.
Namık Kemal sosyal fikirlerini şiirlerine konu etti.
Ziya Paşa, dilin menşeini sorgulayıp halk edebiyatını adres gösterdi (daha sonra fikrini değiştirdi).
1. Neslin ortak paydası divan edebiyatına karşı olmalarıdır. Divan edebiyatını rasyonel gerçekliğe uygun olmadığı için küçümsemişlerdir. Buna rağmen (özellikle Namık Kemal) divan edebiyatının tesirinden kurtulamamışlardır. Fikir olarak batılılaşmaya başladılar ancak uygulamaya geçildiğinde divan edebiyatı söz ve anlam sanatlarına müracaat ettiler.

1. Neslin bir diğer ortak paydası, tamamının politikayla iç içe olmasıdır. Bu sebeple hepsi sosyal konularla ilgilendiler. Örnek aldıkları devlet adamı Mustafa Reşit Paşa’dır. Onu medeniyet resulü olarak niteleyerek imparatorluk geleneğine fitne sokmuşlardır.

b) romantizmin tesiriyle kendilerini halka karşı sorumlu hissedip halka ulaşmaya çalıştılar. İmparatorluk içindeki sorunlara karşı çözüm çarelerini/önerilerini özellikle tiyatro üzerinden halka anlatmaya çalıştılar.

2. Nesil: Namık Kemal nezdinde 1. Nesli üstat kabul ederler. Politikaya meyyal olmakla beraber devrin şartları gereği uzak durdular. Bundan dolayı sosyal meselelerden ziyade bireysel meselelere yöneldiler. “Sanat sanat içindir” görüşünü şiar edindiler. Eserlerinde ağırlıkla nazmı tercih ettiler. Tiyatro da dâhil olmak üzere manzum eser yazmaya gayret ettiler. Eserlerde psikolojik çatışmalar göze çarpar.
Bu devrin edebi tipleri içe dönüktür, şiirde ise lirizm hâkimdir.

1876-1895 II. Abdülhamid Dönemi (Ara Nesil)
Bu dönemde küçük, ferdi ıstıraplar öne çıkar. Bu dönemde 50’den fazla dergi yayın hayatına başlar. Tercümelerin sayısında artış olur. Üstat olarak Ahmet Mithat Efendi öne çıkar.
Ali Kemal’in “Ömrüm” adlı eseri devrin edebi hayatı hakkında benzersiz bir kaynaktır.

Klasik şiirin değişmez kalıpları/mazmunları yeni edebiyatla birlikte değişmeye-dönüşmeye başlamıştır.
Klasik dönemde şairlerimiz Arapça ve Farsça bilirlerdi. Yeni edebiyat döneminde batı dilleri öğrenilmeye başlandı. Tanzimat’tan itibaren özellikle Fransızca geniş çevrelerce öğrenildi. Dolayısıyla yeni edebiyata en fazla tesir eden batı dili Fransızca oldu. Fransız edebiyatının tesiriyle erken dönem yeni Türk edebiyatının konuları arasında aşk ve serbest yaşam öne çıkmıştır.
Erken dönemde Şinasi, Fransızcadan tercümeler yapmıştır. Ancak tercüme ettiği şiirleri orijinal biçimiyle değil uyarlayarak dilimize kazandırmıştır.
Ruslarla uzun yıllar savaş halinde olmamız, Rus dilini öğrenmeyi zorunlu kılmıştır. Recep Vahyi adlı bir subay Rusçadan ilk tercümeleri yapan kişidir.
1. Dünya Savaşı’nda Almanlarla müttefik olduktan sonra Alman dili yaygınlaşmaya başladı. İngilizcenin öğrenilmeye başlanması için ise çok daha ileri tarihleri beklemek gerekmiştir.

1895-1901 Servet-i Fünûn Dönemi
Fikri bakımdan Batılılaşmış olduğu kadar yaşayış bakımından da batılı tarzı benimsemiş bir zümrenin elinde vücut bulmuştur. Servet-i Fünûncuların hepsi batı hayranıydı ve eserlerinde de batı tarzı unsurları öne çıkarıp övüyorlardı. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, bu kuşağın mensuplarının tamamının lise eğitimi imkânına sahip olmasıdır. Daha önceki nesiller kişisel çabalarıyla batıyı tanıyabiliyorlarken Servet-i Fünûncuların batı tarzı eğitim veren okullarda eğitim görmüş, hemen hepsi yabancı dil olarak Fransızca tahsil etmiştir.
Abdülhak Hamid yeni nazım şekilleri deneyerek ilk müceddid unvanını alır. Recaizade Mahmut Ekrem de “Talim-i Edebiyat” adlı eseriyle batı retoriğini edebiyatımıza sokmuştur.
Talim-i Edebiyat, Batı edebiyatına yönelmiş ilk belagat kitabımızdır. Bu nedenle çokça eleştirilmiştir. Eleştiriler içerikten ziyade Recaizade’nin şahsına yönelik olmuştur.
Tenkid / Nakd (değer) kökünden gelir. Halbuki bizdeki tenkid hep değersizleştirmeye yöneliktir.
Ahmet İhsan yeni bir edebiyat dergisi için Recaizade’ye müracaat ettiğinde ona önerilen isim Tevfik Fikret oldu. Fikret, Servet-i Fünûn’un başına geçtikten sonra dergi yeni bir karaktere büründü. Abes – Muktebes tartışması ve Dekadanlık tartışmaları derginin cepheleşmesinde önemli rol oynadı.
Servet-i Fünûncular arasında şiirde Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin; tenkitte Hüseyin Cahit ve nesirde de Halit Ziya başı çeken isimlerdir. Ortak bir çizgide eserler veren bu isimler birbirlerine taklide düşmemişlerdir.

Abdülhak Hamid’den itibaren şiirde muhtevaya aşırı derecede önem verildi. Bu durum birçok edebiyat meraklısının eski şiirin biçimsel özelliklerini özlemelerine sebep oldu. Eski ve yeni edebiyat yanlıları bu dönemde de çeşitli bahanelerle atışmaya devam ettiler.
Bu dönemde Mektep mecmuasında Cenap Şahabettin’in şiirleri yayınlanmaya başlar. Bütünüyle yeni bir dil, biçim ve ahenkle yazılmış bu şiirler gençler arasında çok tutulur/beğenilir. Ne var ki Cenap’ın şiirlerini herkes aynı duyarlıkla okuyup/anlayamaz. Hazine-i Fünûn mecmuasında bu yönde itiraflar yayınlanır. Bir süre sonra başlayacak olan “dekadanlık” tartışmalarının kaynağı da bu itiraflar olacaktır. Hazine-i Fünûn’da başlayan bu tartışmalar hakaret çizgisini de aşınca bir gurup edebiyatçı Servet-i Fünûn dergisi etrafında toplanıp aynı bir hareket olarak ortaya çıkar. Hazine-i Fünûn kadrosu ise Musavver Malumat’a taşınır.
Ahmet Mithat Efendi 10 Mart 1313’de Sabah gazetesinde “Dekadanlar” başlıklı bir yazı yayımlar. Ahmet Mithat bu yazısında Servet-i Fünûncuları dekadanlıkla suçlar (Dekadan, decadence kelimesinden gelir anlamı, edebi anane ve geleneğin iflasa yüz tutması, çökmesidir). Eski ve yeni taraftarlı arasındaki tartışma bu yazı üzerine yeniden alevlenir.

Servet-i Fünûncular yaşadıkları sosyal ve siyasi şartlardan rahatsızdırlar. Hayalleri Batılı yaşam ve Batılı toplumsal değerlerdir. Bunu bulamadıkları için mutsuzdurlar. Yaşadıkları devri bir tür maraz olarak telakki ederler. Şiirleri kederli, romanları mutsuz, trajik içeriklidir.
Tevfik Fikret’in şiirleri Servet-i Fünûncuların bedbinliğinin tipik bir örneğidir. Dış âlemde aradığını bulamayıp içine dönmüş profiller sunar şiirlerinde. Özel yaşamında da uyumsuz biridir; yakın çevresindekilerle bile uzun süre dostluk edemez. Servet-i Fünûncular etrafında pervaneyken de durum farklı değildir. Ali Ekrem’in yazısını sansürlemesi ve durumun Servet-i Fünûncuların dağılmasına yol açması, Servet-i Fünûncular arasındaki iletişimsizliğin mücerret göstergesidir.

Bu dönem şairleri arasında Cenap Şahabettin hayata karşı en olumlu kişidir. Ne var ki o dahi manzumelerinde bedbinleşir.
Halit Ziya gayet rahat bir hayat yaşamıştır; maddi bir sıkıntı görmemiş, memuriyet hayatında da bahtı açık olmuştur. Hayatı her yönüyle güzel yaşamasına karşın romanlarında bedbin hayatlar ve trajik olaylar tasvir eder.
Servet-i Fünûncular keder ve melalden adeta zevk alırlar.
Servet-i Fünûncuların hayal dünyaları da oldukça geniştir. Bazıları Yeni Zelanda’ya yerleşip yeni bir koloni oluşturmayı düşünür. Bu düşüncelerle bazıları Manisa’ya gidip çiftlik işleriyle meşgul olurlar. Eserlerinde hayal ve hakikat çatışması sürekli tekrar eder.

Servet-i Fünûncular edebiyatımızın modernleşme sürecine en çok katkı yapan topluluktur. Hemen bütün edebi türlerde eserler vermeleri, yeni edebiyatımız açısından büyük zenginliktir. Roman ve hikâyede oldukça başarılı örnekler verdiler. Özellikle Cenap Şahabettin ve Tevfik Fikret’in şiirleriyle şiirde yeni biçimler, yeni muhtevalar denendi ve dolayısıyla yeni bir şiir zevki oluşturuldu. Müzikalite, onlar için şiirin esas unsurudur.

Klasik şiir beyitlere dayalıdır. Gazel ve kasidelerde her beyit aynı kafiye ile yazılır. Bu durum şiirde bir ses darlığına neden olur. Servet-i Fünûncular müziğe verdikleri önemle bu ses darlığını aşmaya çalışmışlardır.
Servet-i Fünûncular şiire ahenk kazandırmak için yeni nazım şekilleri denediler. Sıfatları çok fazla kullanarak anlam bağlamında da şiirin imkânlarını genişletmeye çalıştılar. Maddi varlıklara sübjektif, sübjektif varlıklara ise maddi sıfatlar izafe ederek yeni ve orijinal sıfat terkipleri oluşturmuşlardır.
Şiirleri zaman zaman nesre yaklaşmış, kimi şiirler ise diyalog biçiminde bir görünüm arz eder olmuştur.
Servet-i Fünûncular şiirinde şiiri resim yapar gibi görselleştirmek en çok dikkat çeken unsur arasındadır.
Şiirlerinde hazan, kış ve yağmur sık sık tem olarak karşımıza çıkar.

Eleştiride gerek polemik gerekse edebi tenkit türlerinde ürünler ortaya koymuşlardır. Servet-i Fünûncular arasında tenkit konusunda öne çıkan isim Hüseyin Cahit’tir. Tenkitlerini “Kavgalarım” adı altında bir araya getirmiştir.
Edebiyat kuramı ve vizyonu konusuna da kafa yormuşlardır. Edebiyatımızın Batı’ya muhtaç mıdır sorusunu tartışmışlardır. Bu soru neticesinde bazıları batıdan bazıları da doğudan beslenmek gerektiği yönünde görüşler ortaya koymuşlardır.

Servet-i Fünûn’a yönelik itirazlar
Temel olarak şu üç konuda eleştirildiler:
1) Servet-i Fünûn edebiyatı marazi, hasta bir edebiyattır.
2) Servet-i Fünûn edebiyatı kapalı, bir salon edebiyatıdır.
3) Servet-i Fünûncular aşırı derecede Batı hayranıdırlar.

Örf ve adetlere aykırı konular icat ettikleri için eleştirildiler. Fransız tipi karakterler giyim kuşamlarından konuşma kalıplarına varıncaya dek millî kimliğimize uzaktırlar. Tam da bu nedenle milliyetçi bir gurup edebiyatçı Malûmat dergisi etrafında toplanıp Servet-i Fünûnculara karşı cephe oluşturdular.
Servet-i Fünûncuların hemen tümü Fransızca biliyordu ve eleştirilere göre eserleri Fransızca’dan çok az değişiklikle tercüme edilmiş eserdi.
Şiirde yine Fransız edebiyatından ithal edilen sone tarzı bu dönemde çok kullanılmış, biçim olarak Fransızca orijinaline benzetilen bu şiirler içerik olarak Türk edebi geleneğine yabancı kalmıştır.
Servet-i Fünûncular duygu ve düşüncelerini tasvir etmeye çalışırken mümkün olduğunca gelenek dışı terkip, tamlama ve sıfat kullanmaya çalıştılar. Bunun sonucunda anlaşılması zor, yapay bir dil ortaya koydular. Dekandanlık suçlamalarının nedeni de kullandıkları bu yapay dildir.
Kafiye kulak içindir diyerek geleneksel kafiye anlayışına karşı çıkan Recaizade Mehmut Ekrem şiddetli eleştirilerle karşılaşmıştır. Kafiyeyi basitleştiren bu yaklaşım şiir için ilerleme değil çöküş olarak telakki edilmiştir.
Eleştiriler devam ettikçe Servet-i Fünûncular yeni eserler vermeye devam etmişlerdir.
Servet-Fünûncuların en büyük endişesi duygularını ayrıntıları ile getirecek, ruh hallerini inceden inceye tasvir ve tahlil edecek bir dil ortaya koymaktı. Bu kaygılarla Halit Ziya’nın denediği ve başarıyla uyguladığı terkibi ve tasviri cümle büyük bir yenilik olarak ortaya çıkmıştır.

Ayrıntılı tasvir çabası, şiirde parnas ekolünün etkisine girmelerine neden oldu. Parnasçılar tablo gibi şiir yazma çabasındaydılar. Recaizade ve Abdülhak Hamid’in öncüsü olduğu tabiat manzaralarının tesiri altındaki Servet-i Fünûncular parnas ekolünün şiirinde aradıkları biçimi bulmuş oldular.

Servet-i Fünûncular dergiden ayrıldıktan uzun zaman sonra kendilerine yöneltilen eleştirilere cevap vermişlerdir.
Sosyal meselelerle ilgilenmemeleri konusunu devrin şartlarının uygun olmamasıyla izah ederler ki haklıdırlar da; II. Abdülhamid döneminin sıkı sansür ve baskı ortamında sosyal meselelere temas etmemeyi tercih etmeleri garipsenmemelidir. Ancak Servet-i Fünûncuların sosyal konulara temas etmemelerinin asıl nedeni bu değildir. Servet-i Fünûncular müreffeh kesimi romanlarında ele alır, bu romanların hitap ettiği çevre de ağırlıkla aynı müreffeh çevrelerdir. Dolayısıyla geniş halk kitlelerinin meseleleri, o çevrelerin meselesi olmadığı için, Servet-i Fünûncular belli bir edebi içerikle kendilerini sınırladılar. Zira kendilerinden hemen önce Nabizade Nazım ve Mehmet Emin gayet de toplumsal içerikli eserler kaleme almışlardı, yani bu eleştiri sadece II. Abdülhamid’in baskı ve sansürüyle izah edilemez.
Servet-i Fünûncular eser verdikleri dönemin kültürel gelişmelerine de kayıtsız kalmışlardır. Müziğe meraklı ve ilgili olmalarına karşın o dönem Türk musikisindeki gelişmelere bigâne kalmışlardır çünkü onların müzik sevgisi sadece batı müziğiyle sınırlıdır.
Tarihi konulara ise büsbütün uzaktırlar. Servet-i Fünûncularda tarih bilinci yoktur.
Tevfik Fikret “Sis” adlı şiirinde İstanbul’un Türkler elindeki tarihinden yeis duymaktadır. İstanbul’u Bizans’tan geri kalan bir artık, paçavra gibi görür.
Halk edebiyatı, Servet-i Fünûncular tamamen uzak durdukları bir diğer kültür unsurumuzdur.

Servet-i Fünûnculardan geriye üç hatırat kalır:
Hüseyin Cahit’in hatıratı, Halit Ziya’nın 40 Yıl adlı eseri ve Ahmet İhsan’ın hatıratı.

Servet-i Fünûncular kaleme ara verdikten sonra 1908 yılına dek edebiyatımızda bir durgunluk gözlenir. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra yeni isimler görülmeye başlar. Mehmet Âkif imzası Sırat-ı Müstakim’de sık sık görülmeye başlar.

Bu dönemde imparatorluğun kurtuluşu için farklı görüşler sivrilmeye başlar; Türkçülük ve Panislamizm bunlar arasındadır.
Sanata bakışta da çeşitlilik vardır bu dönemde; bazı edebiyatçılar Batıyı örnek almaya ve onları taklit etmeye taraftarken bazıları sanatın gayesinin yine sanat olduğu görüşündeydiler. Yine bu dönemde toplumcu sanata ihtiyaç duyan edebiyatçılar ortaya çıkmıştır. Bu çizgi milli ve milliyetçi düşüncelerle gelişmiştir.

Bu yeni neslin içinden bir gurup Fecr-i Âti Cemiyet-i Edebiyyesi adı altında bir gurup kurarlar. Servet-i Fünûn mecmuası bu gurubun yayın organı olur. Edebi beyanname neşretmeleri onların ayırt edici özelliğidir. Beyanname, cemiyet kurulduktan 10-11 ay sonra neşredilir. Tam tarihi 1910 Şubat’ıdır.

Fecr-i Âti Beyannamesi
Beyanname daha önceki edebi ürünlere atıfla başlar. Beyannamede ne yapmak istediklerini maddeler halinde sıralarlar. Beyannamenin tam adı: Fecr-i Âti Encümen-i Edebiyesi Beyannamesi’dir.
Beyanname, bizde edebiyatın üzerinde durulmadığının tespitiyle başlar.
Edebiyatın verimli olduğu dönemlerde dahi edebiyatın bizatihi kendisi hakkında fikir ortaya atılmamıştır. Dolayısıyla edebiyat, yeterince ciddiye alınmamıştır.
Fecr-i Âti topluluğu bu noktada edebiyata misyon yükler; edebiyat onlar için toplumu eğitecek, terbiye edecek bir müessesedir.
Edebiyatımızı Avrupa edebiyatıyla aynı seviyeye taşımak hedefindeydiler.
Bu amaca hizmet etmek için lisanı, edebiyatı, fikri hayatı ve sosyal ilimleri ilerletmek gerekiyordu. Bütün bunlar cemiyetin hedefleri arasındaydı.
Cemiyet tenkide çok önem veriyordu. Çeşitli fikirlerin tartışıldığı bir ortam tesis edilebilirse, o tartışmalar içerisinden hakikate ulaşılabileceğini umuyorlardı.
Çalışmalarının neticelerini toplayacakları bir kütüphane tesis etmek istiyorlardı.
Yayın organı olarak Servet-i Fünûn’u adres gösteriyorlardı.
Memleketin fikri ve içtimai ortamına katkı yapacak Batı eserlerini tercüme etmek için teşebbüs oluşturacaklardı.
Halka açık konferanslar vereceklerdi. Bu sayede halkın edebi bilgi ve kültürünü arttıracaklardı.
Batıdaki kültür ortamlarıyla temaslar kuracaklardı. Böylece doğu ile batı arasında bir köprü kuracaklardı.

Fecr-i Âti topluluğu uzun ömürlü olamadı.
Aynı dönemde Genç Kalemler adı altında bir başka topluluk hararetle çalışmalar yürütüyordu. Türkçedeki Arapça ve Farsça unsurların külfet olduğunu ortaya atan Genç Kalemler, lisanı sadeleştirmek üzere faaliyetlerde bulundu.
Fecr-i Âti topluluğu, Genç Kalemler’in bu düşüncelerine tepki gösterdi. Türkçenin zenginliği Arapça ve Farsça ile mümkündü onlara göre. İki gurup arasında münakaşa devam ederken Fecr-i Âti topluluğundan Ali Canip ve daha sonra da Mehmet Fuat (Köprülü) cemiyetten ayrılarak Genç Kalemler’in saffında, Türkülüğü savunurlar. Bu durum Fecr-i Âti gurubunun sağlam bir zemin üzerinde kurulu olmadığını düşünmemizi sağlar. Bu gurubun en sağlam üyesi Ahmet Haşim olmuştur.

Yine bu dönemde Mehmet Âkif’in şiirleri Fecr-i Âti topluluğunu gölgeleyen bir diğer edebi vakıadır.

Bu gelişmelere rağmen Fecr-i Âti topluluğu, edebiyatımıza sembolizmi yakınlaştırmıştır.

Ahmet Haşim
Bağdatlı bir köy çocuğudur. Çölü tanıyarak büyümüştür. Çöl tesiri şiirlerinde görülür. Çölün yakıcı sıcağına tezat olarak akarsu da Ahmet Haşim’in şiirlerinde dikkat çekecek sıklıkta vurgulanır. Akşam serinlerine yer vermesi de yine çöl iklimiyle alakalıdır.
Annesi hasta bir kadındır ve Ahmet Haşim’in karakterinde çok önemli bir yeri vardır. Şiir yazdığı dönemde annesini kaybetmiştir ve anne, bir hatıra olarak Haşim’in şiirlerinde yaşamaya devam etmiştir.