1 Ağustos 2015 Cumartesi

Eski Türk Edebiyatı

Eski Türk Edebiyatı
Türk edebiyatı 14. Yüzyıldan itibaren Türkçenin yayıldığı geniş coğrafyada farklı lehçelere ayrışmasından sonra bu lehçelere göre teşekkül etmeye başladı. 14. Yüzyıldan önce Orta Asya, İran ve Anadolu sahasındaki eserler arasında büyük farklılıklar yoktur. Ancak belirtilen tarihten sonra gerek biçim gerekse içerik bakımından değişiklikler görülmeye başlanmıştır. Bundan dolayı edebiyat tarihini üç ana lehçeye göre tasnif ediyoruz:
1) Çağatayca
2) Azeri lehçesi
3) Anadolu lehçesi
Edebiyat araştırmaları bu üç lehçe merkeze alınarak devam edegeldi.

Çağatay Edebiyatı
Ali Şir Nevaî ve Hüseyin Baykara’nın döneminde (15. Yüzyıl) Çağatay edebiyatı zirve noktasını yaşamıştır. Bu dönemde Herat önemli bir kültür merkezi hüviyeti kazanmıştır. 16. Yüzyılda edebi verim gelişmeye devam etmiştir. Timur sülalesinden Babür, Hindistan’a otorite kurarak bu bölgede Türk kültürün yayılmasına vesile oldu. Onun döneminde bu bölgede de edebi verimler ortaya çıktı.
Babür’ün bizzat kendisinin yazdığı Babür-nâme adlı hatıratı çok değerlidir. Eser, tarihi ve kültürel araştırmalar için bulunmaz bir kaynaktır.
Babür ayrıca Risale-i Arûz adında bir aruz risalesi yazmıştır. Eser, o dönem Türk sahasında kullanılan nazım şekilleri hakkında bilgi verir.
Oğlu için dinî bilgiler ihtiva eden bir başka risale kaleme almıştır. Bunun dışında Mübeyyin adlı mesnevisi vardır.
Timur devleti dağıldıktan sonra onun topraklarında Şeybani adlı bir Türk’ün kurduğu Şeybaniler devleti de kendine has bir kültür ortamı geliştirmiştir.
Şeybanî’nin Türkçe divanı vardır. Hatıratının ismi Mihman-nâme-i Buharâ’dır. Farsça yazılmış olan hatırat, Maverahünnehir kültürü hakkında çok önemli bir eserdir.
Çağatay sahasında Heratlı Fahri’nin yazdığı Ravzatü’s-Selâtin, Çağatay ve Türk sahasında yaşayan şairlerden söz eden bir tezkiredir.

Azeri Edebiyatı
Azeri edebiyatının genel hüviyeti mezhebidir. Buna sebep 14. yüzyılda Hurufiliğin bölgede etkili olması gösterilebilir. Fazlullah-ı Hurûfî’nin kurduğu mezhep, 15. Yüzyılın tanınmış şairi Habibî’nin şiirlerinde etkisi sürdürmüş ve 16. Yüzyılda da etkili kalmıştır.
Hurûfîliğin yanında Şiilik inancı da bölgede yaygındır.
Sâm Mirzâ’nın Tuhfe-i Sâmi adlı tezkiresi bölgenin bu dönemi için önemli kaynaktır.
Şah İsmail’in bölge şairleri üzerinde çok büyük etkisi olmuştur.
İran Şiiliğini resmen mezhep haline sokan Şah İsmail’dir.
Politik yönü gelişmiş olan Şah İsmail, Türkler için Türkçe, İranlılar için Farsça şiirler yazdı/söyledi. Eserlerinde hem Hurûfîlik hem de Şiilik inancının izleri görülür. Yavuz Sultan Selim’e mağlup oluncaya dek şahlıkla şeyhliği beraber yürüttü.

Hurûfîlik
Fazlullah-ı Hurûfî’nin kurduğu bu mezhebin inançları batıldır. Hurûf, harf demektir.
Hurûfîlere göre kâinat sesten yaratılmıştır. Ses, harflerle belli olur ve mana kazanır. Bu yüzden harfler her şeyin esasıdır.
Arap alfabesinde 28 harf vardır. Bu harfler insan yüzünde mevcuttur. Bu mevcudiyeti harfe hat kelimesini kullanmak suretiyle izah ederler. İnsanın yüzünde yedi hat vardır. Mantık dışı bu açıklamaların peşi sıra ilerleyerek devam ederler. Kur’an-ı Kerim’i kendi inançlarına göre tefsir ederler. Duaları kendilerine özeldir. Fazlullah, Kur’an’da geçen fazl kelimesinin kendine dalalet ettiğini söyler. Miraçtan maksadın yüzdeki hatları göstermek olduğunu iddia eder.
Fazlullah bu fikirlerini İlhanlı hükümdarlarına tavsiye etmeye kalkınca büyük bir katliamın pimi çekilmiş oldu. Katliamdan kaçanların bir kısmı Anadolu’ya bir kısmı da Hindistan’a gitti. Anadolu’ya gelenler Bektaşî çevrelerinde teveccüh gördüler. Hurûfî gelenek Bektaşîlerin eserlerinde varlığını sürdürdü. Ancak buradaki kullanımın ağırlıkla edebi süs olarak tercih edildiğini de düşünmek gerekir.

Şiilik / Şia
Şia / taraftar demektir.
Hz. Ali zamanında ortaya çıkan ayrılığın taraftarıdırlar. Kerbela hadisesinden sonra Şia yaygınlaştı. Arabistan’dan ayrılıp İran’a gittiler. Zamanla Hz. Ali sevgisi bu topluluk arasında yüceltilmeye başlandı. Şah İsmail, Şia’yı mezhep haline getirene kadar İran’da bu şekilde varlığını sürdürdü. Şah İsmail Şia’yı Osmanlılara karşı kullanır. Zaten İran, sürekli olarak Türklere karşı mücadele içinde olmuştur. Bu uğurda Batıyla ittifak yapmaktan kaçınmamıştır.
Yavuz Sultan Selim’e “Yavuz” lakabı Şiiler tarafından verilmiştir.

Batınîlik
Kur’an’ın bilinen manalarının dışında gizli anlamlarının olduğunu iddia edenlerin ekolüdür.

Anadolu Sahası
Beylikler döneminde her beyliğin merkezi aynı zamanda birer kültür merkeziydi. Bunların arasında Germiyanoğulları Beyliği en gayretlisiydi. Diğer beyliklere nazaran çok daha fazla eser vermiştir. Süleyman Şah zamanında Germiyanoğulları Beyliğinde Ahmedî, Ahmedi Daî, Şeyhî (aynı zamanda hekimdir), Şeyhoğlu gibi şairler yetişmiştir. Germiyanoğulları taşlara da eserler yazmışlardır. Taş Vakfiyye olarak bilinen bu taşlar Orhun Yazıtlarına benzer.
1277’de Karamanoğlu Beyliği Türkçeyi devlet dili yapmak istemiştir. Fakat Karaman Beyi, Yarıcanî adlı bir müellife Farsça Şehnâme yazdırır. 
Ankara Savaşı’ndan sonra Anadolu sahasının edebiyatçı âlimleri Osmanlı sarayına toplanmaya başlamışlardır.
Fatih’ten itibaren Osmanlı padişahları şiir yazmaya başlar. 16. Yüzyılın bütün padişahları şiir yazmıştır. Bunların arasında Kanunî, yazdığı 2800 gazelle, devrin en büyük şairleri arasında sayılır.

Tezkireler
Erken dönemde şiir mecmuaları olarak karşımıza çıkar.
Tezkire kelimesinin kökü zikirdir; bir şeyi anmak, yâd etmek manalarına gelir. 
Tezkirelerin başlangıcı Arapların tabakat kitaplarına dayanır. Tezkire geleneği, Araplardan Farslara onlardan da bize geçmiştir.
Türkçe’de ilk tezkire Evliya Tezkiresi’dir.
İran bölgesi tezkireleri ağırlıkla şairlere ve velilere hasredilmiştir. Bu nedenle isimleri tezkiretü’ş-şuara veya tezkiretü’l-evliyadır. Farsça ilk tezkire Nizam’i Aruzî’nin Çehâr Makâle adlı eseridir. Müellif bu eserinde münşilerin, müneccimlerin, şair ve hekimlerin hayatlarından ve eserlerinden söz eder.
İran edebiyatında gerçek anlamda tezkire, Muhammed Alvî ile başlar. Lübâbü’l Elbâb adlı eseri 1221 tarihlidir.
Daha sonra Devletşah’ın Tezkiretü’ş Şuara’sı gelir. Bu eser, kendisinden sonra yazılan tezkireler için örnek oluşturur. Süleyman Efendi tarafından Safinetü’ş Şuara adıyla tercüme edilmiştir.
Devletşah’ı örnek alarak Hindistan’da birçok tezkire yazılmıştır.

İran Tezkireleri
Sâm Mirzâ - Tuhfe-i Sâmi (1550)
Emin Ahmed Razî – Heft İklim (1594)
Tahir Nasrabâdî – Tezkire-i Nasrabâdîye (1672)
Muhammed Efdal Sarhoş – Kelimetü’ş Şuara

Türk Edebiyatında Şuara Tezkireciliği
Ali Şir Nevaî’ye kadarki dönemde şairler hakkında bilgi içeren metinler toplama eserler yani mecmualardır.
Ali Şir Nevaî’den sonra tezkireler başlar.
Nevaî’nin Mecalisü’n Nefais (1491) adlı tezkiresi ilke defa 1908’de Taşkent’te basıldı.
Sadıkî’nin Mecmaü’l Havâs adlı eseri Nevaî’nin eseri örnek alınarak yazılmıştır. Eserin ayırt edici özelliği Türk olup da Farsça yazan şairlere de yer vermesidir. Bu iki eser, Çağatay Türkçesiyle yazılmıştır.

Osmanlı döneminin ilk tezkiresi Sehi Bey’in Heşt Behişt’idir (1538). Bu eser Devletşah ve Nevaî’nin eserleri tetkik edilerek yazılmıştır (eserin 8 babdan oluşması buna delildir).
Tezkirede şairler tarih sırasına göre verilmiştir.
Ahdî’nin Gülşen-i Şuara’sı (1563) mahallidir. Ağırlıkla Bağdat ve çevresinde yaşamış şairlere yer verir.
Âşık Çelebi’nin Meşariü’ş-Şuara’sı ebced sıralıdır. Eserde 14. yüzyıl ila şairin yaşadığı dönemde kadarki şairlere yer verilmiştir.
Kınalizade Hasan Çelebi’nin Tezkiretü’ş Şuara (1586) ve Gelibolulu Âli’nin Künhü’l Ahbâr’ı dönemin diğer tezkireleridir.

Eski Türk Edebiyatında Nesir
Uygur metinleri ağrılıkla dinî içeriklidir.
Müslüman Türklerin ilk eseri Kutadgu Bilig’dir.
İslam döneminin bir diğer önemli eseri Divan-ı Lügati’t Türk’tür.
14. yüzyılda siyer-i nebîler dikkat çeker.
Erzurumlu Mustafa Darîr’in Füruhu’ş Şam,
Âşık Paşa’nın Garipnâme’si,
Şeyhoğlu Mustafa’nın Marzubannâme’si nesir türünün önemli eserleridir.

Dili ne çok basit ne de çok süslü olan orta nesir denilen usûlde ağırlıkla tarih kitapları neşredilmiştir.
15. yüzyılda nesir türündeki önemli iki eserler Sinan Paşa’nın Tazarrunâme ve Marifetnâme’sidir.

Şiir
16. asra ışık tutan şairler: Necatî, Tacizâde Cafer Çelebi, Akşemseddinzâde Hamdullah Hamdi ve Edirneli Revanî’dir.

Necati
Necatî’nin hayatı hakkında bilgimiz zayıf.
Köle olduğu rivayet edilir. Bu nedenle Abdullah adıyla anılır.
Necatî ismi kurtulmaya gönderme yapar. Benzer manada kullanılan Nuh ismi de şaire izafe edilmiştir.
Bazı kaynaklarda Kastamonulu olduğu yazılıdır.
Kastamonu’dayken “döne döne” redifli şiirini yazmıştır. Bu şiirine çokça nazire yazılmıştır.
Fatih’e ve çeşitli paşalara kasideler yazmıştır.
Kastamonu’dan sonra Konya, Karaman’a şehzade Abdullah’ın yanına gitmiştir. Şehzade öldükten sonra İstanbul’a gider. Oradan Şehzade Mahmut’la birlikte Manisa sancağına gider. Burada nişancı olarak görev yapar. Şehzade’nin emriyle Gazalî’nin Kimya-yı Saadet adlı eserini tercüme eder. Bu dönemde Leyla ile Mecnun adlı bir mesnevi ve Gül-ü Hüsrev adlı bir başka eser yazdığı söylenir. Bu eserlerin hiçbiri ele geçmemiştir.
Şehzade öldükten sonra İstanbul’a döndü ve hayatının son yıllarını burada geçirdi.
Yaşadığı dönemde şiirleri elde ele, dilden dile dolaştıysa da divanını kendisi değil Müeyyizâde meydana getirmiştir. Bazı şiirleri o dönemde güftelenmiştir.
Ölümünden sonra çeşitli şairler onun için şiirler söylemiştir.
Necatî’nin şiirleri açık bir Türkçe ile yazılmıştır.
Bazı şiirlerinde atasözüne benzer beyitlere rastlarız. Devrin sosyal hayatı onun şiirlerinde açıkça görülür.

Zeynep Hatun
Necatî’nin muasırıdır.

Mihrî Hatun
Amasya’da doğdu.
Asıl ismi Hayrünnisa ya da Fahrünnisa olsa gerektir. Mihrî mahlasını ona şair olan babası vermiştir.
Yaşadığı devirde Amasya’da Şehzade Ahmet vardır.
Divanı günümüze ulaşmıştır.
Kasidelerini daha çok II. Bayezid ve Şehzade Ahmed’e yazmıştır.
Hiç evlenmemiş bütün ömrünü Amasyalı Sinan Paşazâde İskender Çelebi’ye duyduğu platonik aşkın tesirinde geçirmiştir.
Şiirleri çoğunlukla İskender Çelebi ile ilgilidir.
Necatî’nin şiirlerine nazireler yazmıştır. Fakat bu şiirleri Necatî beğenmemiştir.
Şiirlerinde sâde, açık bir dil kullanmıştır.
“Ben umardım ki bana yâr-ı vefâdâr olasın
Ne bleydüm ki beğüm böyle cefakâr olasın” beytiyle başlayan gazeli meşhurdur.

Mesihî
Mesih / Hz. İsa için söylenir. Mesihî’nin asıl adı da İsa’dır. Priştineli olduğu söylenir. Şiirden başka hat sanatıyla da ilgilenmiştir. Hâmisi Hadım Ali Paşa’dır.
Mesihî daha çok şehrengizi ile meşhurdur. Eseri, Edirne hakkındadır.
Diğer eserleri: Divanı ve Gül-i Sadberk’dir.
Dili sâdedir.
Avrupalılar tarafından taklit edilmiştir.
Bahar Kasidesi, Almancaya ve İngilizceye tercüme edilmiştir. Bu kaside Bakî’ye de tesir etmiştir.

Revanî
Asıl adı İlyas Şucâ Çelebi’dir. Edirne’de doğdu.
Divanı vardır.
İşaretnâme adında bir de mesnevi vardır.

Akşemseddinzâde Hamdullah Hamdi
Göynük’te doğdu. Çeşitli devlet görevlerinde bulundu.
Hamse sahibi ilk şairimizdir.
Eserleri:
Yusuf ile Züleyha
Leyla ile Mecnun
Tuhfetü’l Uşşâk
Kıyafetnâme (insanın dış görünüşünden içini okuma ilmiyle ilgilidir)
Mevlid
Mevlid geleneği edebiyatımızda Erzurumlu Kadı Darîr ile başlar. İlk mevlid örnekleri siyer-i nebi kitaplarının içindir.
Hamdullah Hamdî, divanında hayatından şikâyet eder.

Tâcizâde Câfer Çelebi
Daha çok münşidir, nesirleriyle tanınır. Nişancılık ve kazaskerlik yapmıştır. Yavuz’un Tâcizâde’ye düşkünlüğü vardı, onun devrinde el üstünde tutulmuştur. Bununla birlikte Yavuz’un zamanında idam edilmiştir.
Şiirde taklide karşı olan Tâcizâde, her şairin yeni bir çığır açması gerektiğini söyler.
Hevesnâme’si tasvirleri ve hadislerin işlenme biçimi bakımından orijinaldir. Eserde İstanbul’un çeşitli mekânlarından söz eder. Eser, 15. yüzyıl İstanbul’u için önemli bir tarihi vesikadır.
Mahsuse-i İstanbul Fetihnâme, tarih içeriklidir.
Divan ve Münşeat, Tâcizâde’nin diğer eserleridir.

Zâtî
16. yüzyılın üstadıdır. Balıkesir’de doğdu. Babası çizmeci esnafıydı. İstanbul’da Beyazıt Camii çevresinde dükkân açar. Dükkânında yazmalar vs. şeyler satar. Sağır olduğu için memuriyet yapamaz. Devrin meşhurlarına kasideler yazar. 3000 gazeli vardır. Gazellerinde nükte dikkat çeker. Bilgi ve hayalleriyle gazellerini süslemiştir. Çok yazdığı için çokça tekrara düşmüştür. Bâkî onun yanında yetişmiştir.

Eserleri
Divan: Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan tarafından neşredilmiştir.
Şem ü Pervâne: İlahî aşkı anlatan çok önemli bir mesnevidir.
Ahmed ü Mehmed
Edirne Şehrengizi
Siyer-i Nebî
Mevlid

Bâkî
Osmanlı dönemi Türk şiirinin en büyük şairlerindendir. Yükseliş döneminin en güçlü sesidir.  
Fatih’te doğdu. Babası müezzindir. Sirâc olarak çalışmaya başladı. Sirâc olarak medreselere gide gele, âlimlere heves eder. Fatih Camiinde bir köşede vaaz vermeye başlar.
Zatî’nin dükkânına sık sık uğrar. Zatî, Bâkî’nin gazellerini tanzir eder. Bâkî’yi yüksek zümreye tanıtır. Bâkî bu dönemde Süleymaniye Medresesinde Kadızâde’nin derslerini takip eder.
Kanunî ile tanışır, onun himayesine girer. Sultan-ı şuara unvanını alır. Murat Paşa Medresesi’ne müderris olur.
En büyük arzusu olan Şeyhülislam makamına yaklaşsa da ulaşamaz. 1600 yılında vefat eder.
Nüktedan, hicve meyyal, şakacı biridir. Şeyhülislamlığa gelememesine bir sebep de bu hallerinin yanında hafif meşrep olmasıdır. Bâkî’ye yönelik hicivlerin başında babasına gönderme yapanlar gelir; ona Kargazâde derler.
Şiirleri musikiye uyumludur, ses ahengi çok güçlüdür. Sözcük seçiminde o kadar titiz ve başarılıdır ki okuyan, dinleyen herkesi büyüler. Sözcüklere hâkimiyeti, bazı sözcük oyunlarında da kendini belli eder. Tevriye sanatına sıkça başvurur. Özellikle gazellerine çok özenmiştir. O bir gazel şairidir diyebiliriz. 600’den fazla gazeli vardır.  
Kaynaklarda ailesinin kökleri Mevlana Celaleddin Rumî’ye kadar gider. Şiirlerinde de bu durumun varlığı kendini gösterir.
Şiirimizde eksik kalan tasvir, Bâkî ile giderilmiştir. Özellikle sonbahar tasvirleri harikuladedir.
Bâkî’nin edebi tesirini en çok 17. yüzyılda Şeyhülislam Yahya ve Nedim’de görürüz.

Divanında şiirle ilgili görüşlerine yer verir. Şiirde hoş bir seda ister. Ayrıca şaird davudî bir ses ister.
Bâkî’nin şiirlerinde Ahmedî’nin tesiri görülür.

Eserleri
Divan: Edebi değeri divanı sebebiyledir. İlk defa Kanunî’nin emriyle tertiplediği divanını daha sonra yine kendisi genişletip yeniden tertip etmiştir. Divanında dinî şiirlere yer vermez. Naat yazmamasına sebep Allah’ın övdüğünü övmeyi kendine yakıştıramamasıdır (cüret bağlamında).
Gazellerinde bilhassa “r” harfine düşkünlüğü dikkat çeker. Bu harfle çok fazla kafiye kurmuştur.
Bahar Kasidesi ve Hazan Kasidesi ünlü kasideleridir.
En büyük şiirlerinden biri Kanunî Mersiyesi’dir. Mersiye geleneği bu şiirle başlamıştır. Bu kaside adeta epik bir ölüm marşıdır.

Fezâilü’c-Cihâd: Arapçadan tercime bir eserdir. Müslümanlara savaş aşkı telkin eden eser, Sokullu’ya takdim edilmiştir.

Me’âlimü’l Yakîn: Şehabeddin Ahmed’in eseri esas alınarak adapte edilmiştir. Bâkî, eseri kendi araştırmalarıyla genişletmiştir. Fıkıh konularında bilgiler içerir. Dil yönünden çok açık olan bu eser halk için yazılmıştır.

Fezâil-i Mekke: Küçük, manzum bir eserdir.

Gazâlî
Asıl adı Mehmed Efendi’dir. Deli Birader lakabı ile anılır. Şehzade Korkut’un çevresinde bulunmuştur.
Medrese mezunudur, aynı zamanda bir tekkeye devam etmiştir. Ağırlıkla Gayikli Baba Tekkesi’ne giderdi. Şiirlerinde müstehzi bir tavır vardır.
Eserleri

Cernâme: 31 beyitlik bir manzumedir.

Dâfiü’l Gümûm ve Râfiü’l Hümûm: (Gamları giderici ve Kederleri Kaldırıcı) En önemli eseridir. Piyale Paşa’ya sunulmuş mensur bir eserdir. Fazla açık saçık bir eserdir.

Figânî
Trabzonludur. Asıl ismi Ramazan’dır. Mizahi bir şairdir. Genç yaşta haksız yere idam edilmiştir.
Divançesi Prof. Dr. Abdülkadir Karahan tarafından derlenmiştir.

Hayâlî
Vardar eşrafındandır. Osmanlı ordusunun Bağdat seferinde bulunmuştur. Sefer sırasında Fuzulî ile tanıştı. Bâkî’nin parıltısı göz kamaştırmaya başlayınca gözden düşmüş bir şairdir.
Gazellerinde tasavvufi öğeler ağır basar. Hissi, duygu yönü güçlü bir şairdir. Şiirlerinde mahalli unsurlara yer verir. Bilhassa denize karşı çok duyarlıdır, deniz onu kendine çeker.
Mağrur biridir. Kendini İran şairleriyle kıyaslar.
Tek eseri olan divanında 600’den fazla gazeli vardır. Divanı Ali Nihat Tarlan tarafından neşredilmiştir.

Divân Şiirinde Denizcilik Lisanı
Türkler, Selçuklular döneminde denize ulaştılar. Çaka Bey, denizcilik lisanını şiire dâhil eden ilk kişidir. Venedik, Ceneviz gibi denizcilikte ileri devletlerle temaslar ilerledikçe ağırlıkla Latince denizcilik terimleri lisanımıza girmeye başlar.


Agehî
16. yüzyılda denizcilik lisanının Osmanlı şiirinde gelişmesinde önemli katkıları oldu.
Vardar Yenicesindendir. Asıl adı Mansur’dur. Piyale Paşa’nın donanmasında görev almıştır. Nüktedan bir şairdir.

İshak Çelebi
Üsküplüdür.
Medrese tahsilinin ardından müderrislik yaptı.
Yavuz’la birlikte Mısır seferine katıldı. Nüktedan bir şairdir. Zarafeti ve ilmî yönü dikkat çeker.
Divanından başka dili oldukça süslü ve ağır olan bir Selimnâme’si vardır.

Emrî
Edirnelidir. Asıl adı Emrullah’tır.
Güzel konuşmasıyla ünlüydü. Hallah-i maânî lakabıyla anılır.
Emrî, bir hiciv şairidir. Bâkî ile olan geçimsizliği onu hicveden çokça şiir yazmasına vesile oldu.
Divanından başka Muamma Mecmuası adlı bir eseri daha vardır.

Nev’î / 1533-1599
Malkara’da doğar. Pir Alizade diye de anılır. Asıl adı Yahya’dır. Babası Halvetî şeyhidir. Bâkî’nin yakın arkadaşıdır. Sultan III. Murat’ın danışmanlarındandır. Haksızlığa tahammül göstermeyen çok dürüst bir kişidir.
Şiirlerinde dili sade ve açıktır. Buna rağmen ses ve mâna uyumu muazzamdır. Kaside-i Sûriyye adlı kasidesi çok ünlüdür (Sultan III. Mehmet’in sünneti için yazılmıştır). Divanında 400’den fazla gazeli vardır. Hadis-i Erbain, Hasb-i Hâl (mesnevi), Netâyicü’l-Fünûn şairin diğer eserleridir.

Rûhî-i Bağdadî
Asıl adı Osman’dır. Bağdat Valisi Ayaz Paşa’nın himayesinde bulundu. Ordu şairidir, savaşlara katılır. Kendisi de bir sipahidir. Çok gezmiş, gezdiği yerlerde âlimlerle tanışmış, kendini sevdirmiştir. Dirlik olarak kendisine çal (orman) verilmiştir. Fuzulî’nin oğlu Fazlı ile dostluk kurdu.
Şiirlerinde kahramanlık temaları vardır ancak kendisi tevazu sahibidir.
Divan’ında terkib-i bend’i meşhurdur. Şiirlerinde tenkitleri dikkat çeker. Fuzulî’nin tesirinde kalmıştır.

Fuzulî
Asıl adı Mehmet’tir. Soy bakımından Oğuzların Bayat boyundandır. Bağdat’ta yetişti. Bağdat’ın ilmî ikliminden olabildiğince istifade etti.
Kanunî’nin Bağdat’ı fethinden sonra Sultana Bağdat Kasidesi’ni sunmuştur. Sultan ona Bağdat vakfından maaş bağlatmış ancak Fuzulî bu maaşı alamamıştır. Bu hadise neticesinde meşhur Şikâyetnâme oraya çıkmıştır. Seferde Sultanın yanında bulunan Hayalî, Taşlıcalı Yahya gibi şairlerle tanışıp görüşen Fuzulî bu şairlerin de tavsiyesiyle Leylaa ile Mecnun’u yazmıştır. 1534’te bitirdiği eserini Bağdat Valisi Üveys Paşa’ya sunmuştur.
1556 yılında veba salgınında ölmüştür.
Sanatıyla doğu ve batı Türkçesi arasında bir köprü kurmuştur.
Çöl ve su arasında derinlikli düşüncelere sahiptir. Yaşadığı bölge Kerbela vak’asının acısını o dönemde de diri tutuyordu. Fuzulî, Resulullah’ın insanlar için nasıl bir rahmet olduğunu suyu çöle nispet ederek işaret eder. Su Kasidesi bu mânada yazılmış bir eserdir. Mecnun’un çilesini de çöle bakarak keşfetmiştir.
Mutasavvıf bir şair olan Fuzulî, şiirlerini ilmiyle de süslemiştir. Lirik şiirlerinde ilk anda fark edilmeyen bu derinlik yüzyıllar içerisinde adım adım keşfedilerek farklı dönemlerde farklı şairlerin ufkunu açmıştır.
Şiirlerinde zekâ, mizah ve hiciv kudreti çok yüksektir.
Sanatında ıstırap ve keder çok yer tutar.
Türkçenin gelişmekte olduğu bir devirde Türkçe ile ölümsüz şaheserler yazmıştır. Bu bakımdan Türkçeye yaptığı katkılar kıyas kabul edilmeyecek kadar çoktur.

Eserleri
Türkçe, Farsça ve Arapça üç ayrı divanı vardır.
Hadikatü’s-Sü’edâ, nesir türündedir. Kerbela olayını anlatır.
Beng ü Bâde, esrar ve şarap arasındaki bir münakaşayı anlatan 540 beyitlik bir eserdir.
Şikâyetnâme, Nişancı Celalzâde Mustafa Çelebi’ye yazılmıştır. Şaheser niteliğinde bir mektuptur.
Terceme-i Hadis-i Erbâin, Molla Cami’nin aynı adlı eserinin tercümesidir.
Risale-i Muammâ, Bilmece türünden küçük bir eserdir.
Matlau’l-İ’tikâd, mektup türündedir.
Türkçe-Farsça Manzum Lûgat, Prof. Dr. Fahir İz, böyle bir eseri olduğunu söyler.
Leyla ile Mecnun, Mesnevi tarzındadır. Meşhur hikâyenin en güzel ve aşılamayan örneğidir.
Enisü’l Kalb, 134 beyitlik bir kasidedir.
Heft Câm, (Sakinâme)
Rind-ü Zâhid

Hatâî
Sünnî bir aileden gelmektedir. Erdebil tarikatı Hoca Ali’den sonra Sünnîliği kaybedip Şiiliğe geçer. Buna mukabil Şah İsmail’de Şiilik alameti olarak kızıl başlık giydirilir. Şiirlerinde Sünni geleneğin bir uzantısı olarak tasavvufi motifler görülür. Hurufî gelenek de yine şiirine tesir etmiştir. Hitabet gücü yüksek bir şairdir. Şiirlerini propaganda amaçlı olarak kullanır. Türkçe şiir yazmasının bir nedeni de budur. Divan’ından başka Deh-nâme adında bir eseri daha vardır. İtikadî yönünü göstermesi bakımından Deh-nâme oldukça önemlidir.


Halk Edebiyatı

Halk Edebiyatı

Destanlar Hakkında
Destanlar, milletlerin yazı öncesi dönemde ürettikleri sözlü geleneklerdir.
Epope, yazarı bilinmeyen destanlardır.
Şairlerin kurduğu destanlar ise bunlardan farklıdır.

Destanlar uzun soluklu hikâyelerdir.
Destanlar nazımla biçimlenmiştir. Çünkü genellikle müzik eşliğinde söze dökülürlerdi. Ezgiye eşlik edecek biçimde düzenlenmiş olmaları bundan dolayıdır.

Destanlar iki büyük kola ayrılırlar. Birincisi milletlerin yaratılışı, türeyişi ile ilgili destanlar diğeri ise milletlerin tarihlerindeki önemli olayları konu alan destanlardır.

Destanlar sözlü geleneğin devam ettiği zamanlarda gerçek olarak kabul görürlerdi. Ne zamanki yazıya geçirilmeye başlandı o zaman destanların içerisindeki gerçek olmayan unsurlar tefrik edilmeye başlandı. Bu ayrım daha sonra halk hikâyelerinin gelişimine katkı sağladı. Halk hikâyeleri de bir bakıma destan geleneğinin uzantısıdır.

Eski Türklerde tunguz adı verilen büyücü şairlerin halk nazarında büyük itibarı vardı. Günümüzde dahi bu gelenek bazı yörelerde devam etmektedir.

Sığır: Oğuzların milli totemidir.

Şölen / Çeşn: Kurban sonrası yapılan ziyafetlerdir.

Yuğ: Umumi olarak matem ayinleridir. Bu törenlerde baskı adı verilen ozan, ölen kişinin ruhunun semaya yükselmesi için bazı büyülü şiirler/sözler söylerdi. İleri zamanlarda baksının yerini, ölen kişinin kahramanlıklarını anlatan mersiye şairleri aldı.

Dede Korkut Kitabı
Bir mukaddime ve on iki masaldan müteşekkildir.
Milli bir destandır ve bu nedenle Türkler için çok önemlidir. Türklerin dili ve kültürü ile içe içe geçmiştir.
Milli destanlar mutlaka kahramanlık motifi içerir.
Kahramanlık en yüksek insanî vasıf olarak yüceltilir.
Türklerin “alp” tipi karakterinin en güzel örneklerini bu destanlarda görürüz.
Hikâyeler kahramanın etrafında şekillenir. Dede Korkut’ta buna istisna olarak çeşitli hikâyeler vardır.
Mili destanlar genellikle anonimdir, müellifleri, bağrından çıktıkları millettir.
Destanların muhtevaları çoğunlukla o milletin hayatıdır.
Millî destanlarda yüksek bir coşku bulunur.
Bu tür destanlarda tabiat unsurlarına da çokça yer verilir. Tabiatın bir parçası olan hayvanlar da geniş yer tutar.
Coğrafi unsurlar ve mekân vurgusu ise destanları efsanelerden ayırır hatta bir nebze tarihe yakınlaştırır.
Destan dili, bağlı olduğu dilin en güzel bir örneğini verir.

Destanın teşekkülü üç aşamada gerçekleşir (çekirdek, gelişme ve yazıya geçme).

Çekirdek Safhası: milletin bütününü ilgilendiren olağanüstü bir olay, bir badire destan çekirdeği olarak yerini alır. İnsanlar bu olayı anlatmak üzere şiirler söyler, hikâyeler anlatır (Gelişme safhası). Şiir ve hikâye zamanla kendine has bir kavrama dönüşünce destan ortaya çıkar. Anlatı halinde yol alan destan, şehre/medeniyete ulaşınca yazıya geçer ve sürecini tamamlamış olur. 

Tevfik Fikret

Tevfik Fikret / 1867-1915

Hayatını dört evrede ele almak gerekir: gençlik yılları, olgunluk çağı (Servet-i Fünûn, Rübâb-ı Şikeste), II. Meşrutiyet’ten sonra (1908-1910) ve son yılları (1912-1915).

1-) Tevfik Fikret’in Gençlik Şiirleri
Mirsâd ve Malûmat dergilerinde şiirleri yayımlanmıştır. Mirsâd’da yayımlanan şiirleri iyimserdir. Bu dönemde II. Abdülhamid’e sitayişnâmeler yazar. Derginin açtığı sitayişname yarışmasında birincilik bile alır. Bu dönemdeki şiirlerine dikkat edilecek olursa onun bir hürriyet aşığı olmadığı görülür:
“Senin vücuduna muhtacız veliyannîyâm
İlelebed sana densin halife-i âlem”

Mirsâd kapandıktan sonra Malûmat’ta yazmaya devam eder. Derginin birinci sayısında padişahın doğumgünü vesilesiyle bir tebrik-i velâded yayımlar. Bu dönemdeki şiirlerinde de iyimserdir. Şiirlerinde divan edebiyatından alınmış mazmunlar ve kelime seçimleri dikkat çeker. Üslup bakımından henüz kandi tarzını ortaya koymamıştır. Şiirlerinde en anlamlı veya yakın anlamlı kelimelerden kafiyeler yapar. Tabiat tasvirleri silik ve özensizdir.
Tevfik Fikret batılı edebiyatçılarla bu dönemde ilgilenmeye başlar. Onları okur, tercüme eder ve taklide yönelir. Şiir üzerinde düşünmeye başlaması yine bu dönemdedir.
Onun zamanına kadar ki Türk şiirinde eksik olanın pitoresk şiir olduğunu fark eder.
Malûmat’ın ilk sayısında yayımladığı “Güzellik” başlıklı makalede göze (algıya) büyük önem verir. Ona göre güzellik göze, kulağa hitap eder. Bu düşüncelerin tesiriyle şiirin resim ve musikiyle olan yakınlığını kavrar. Aynı zamanda bir ressam olan Tevfik Fikret’in bu keşif önemli bir merhaledir. İlerleyen sayılarda çıkan makaleleriyle edebi tarzını sanatkarane bir üslupla anlatır.
Fikret önce bir hayal kuruyor, sonra yazmaya başlıyor. Eğer kafasında bir hayal canlanmazsa konularını resimlerden, okuduğu batılı eserlerden alıyordu. Dolayısıyla diyebiliriz ki Tevfik Fikret’in şiirlerinin çıkış noktası ilk anda bir tablodur.
Tevfik Fikret’in bu dönemdeki şiirleri iyimser olmakla birlikte tabiata açılmaya başlamıştır. Şiirlerindeki hâkim duygular aşk temi etrafında toplanır.

2-) Tevfik Fikret’in Olgunluk Çağı
1896 yılı Tevfik Fikret’in şiirinde önemli bir dönüm noktasıdır. Bu tarihe kadar Allah inancı olan, iyimser şiirler yazar şair bir anda kötümser ruh haline bürünür. Hayattan şikâyet etmeye başlar. Bu kötümser tavır Allah’a karşı kayıtsızlığa, sonra şikâyete ve son merhalede Allah’a isyana dek ilerler. Bu değişimin esas nedeni ırsiyet ve çektiği hastalıklardır.
Bu dönem maddi imkânlar bakımından oldukça iyi durumdadır.
Servet-i Fünûn’da neşrettiği şiirlerinin bir kısmını Rübab-ı Şikeste’de bir araya getirir. Kitap kısa sürede tükenir yeni basımı yapılır.
Diğer Servet- Fünûncular gibi Tevfik Fikret de sanatın bütün dallarıyla yakından ilgilidir. Fikret özellikle resim ve musikiyle yakından ilgilenir. Kitabının ismi de bir musiki aletinden gelmektedir.

Rübab-ı Şikeste’de yayımlanan şiirleri temlerine göre şöyle sıralanabilir.

a) Kendi benini duyuş tarzını anlattığı şiirleri
Bunlar arasında “Sahaif-i Hayatımda” başlıklı şiirler çok önemlidir. Şair bu şiirlerinde kâinattaki değişimlerden, hareketlerden çekindiğini, korktuğunu ifade eder. Başka bir şiirde çölde serap gören bir seyyahla kendisi arasında münasebet kurar. Aldatıcı serap onun için korkularına karşı bir sığınaktır.
Eserin hemen başında yer alan “Sühâ ve Pervin” şiirindeki Sühâ karakteri ile Tevfik Fikret arasında benzerlikler fark edilir. Her ikisinde de ölüm arzusu hâkimdir. Ölüm arzusunun nedeni hayata ayak uyduramamaktır. Bu dönem şiirlerinde karşımıza çıkan mezar motifi de anne rahmini sembolize etmesi bakımından yine bir sığınaktır.
“Tefelsüf” başlıklı şiirinde mizaç diye bir kalıbın olmadığını, insanın belli bir tavrı seçip benimsediğini iddia eder.

b) Sanatla ilgili şiirleri
Birçok şiirinde sanat cehdinden bahseder. “Resim Yaparken” adlı şiiri bir eseri nasıl vücuda getirdiğini anlatır.
Şair bu şiirlerinde duygularını bir tablo gibi şiire yansıtmak istiyor.
Şair anlatmak istediği keder, hastalık, bedbahtlık gibi konuları doğada bulamayınca yeniden insana dönüyor. Bu defa kendi ruh halini tabiata aksettiriyor.
“La dance Serpatine” (Yılan Dansı) adlı şiirinde yılanların renkli derisini tasvir ederken kullandığı renk sıfatları ve yine yılanın hareketini anlatmak için kullandığı kelimeler dikkat çekicidir.
“Heykel-i Giryân” adlı şiirinde bir heykeli seyrederken hissettiği duyguları dile getirir.
“Dinle Ruhum” adlı manzumesinde dinlediği bir şakının çağrışımlarını dile getirir. Şaire tesir eden melodi ıstırap vericidir.
“Eyyâr-ı Nağmekâr” şairin musikiye yer verdiği bir başka şiiridir.

c) Kötümserlik temi
1895’ten Tevfik Fikret hayat karşısında kötümser bir tavır takınır. Bu tem en belirgin şekilde “Gayyâ-yı Vücûd” adlı şiirinde duyulur. Ona göre insanın vücudu bir cehennem kuyusudur.
Bu şiirden sonra Fikret’in dünyaya bakışı mutlak bir acze düşmüştür.
“Perde-i Teselli” adlı şiirinde kötümser ruh hali daha da ilerler. Şiirde dünyayı göremeyen kör bir dilenciye gıpta eder.

Servet-i Fünûncuların eserleri sıfat terkibi bakımından çok zengindir. Sıfatların kullanımında alışılmışın dışında çıkmaya gayret etmişlerdir (mavi deniz yerine yeşil deniz diyebilmişlerdir).
Birtakım sözcükleri alışılmışın dışında yeni anlamlar kazandırmaya çalışmışlardır (Mai sözcüğü bunun en güzle örneğidir, sadece mavi renklileri işaret eden bu sözcük, Servet-i Fünûncuların kaleminde melankolik ruh halini işaret eden bir anlam kazandı).

Ali Ekrem, “Otokritik” başlıklı bir yazısında kendisinin de içinde olduğu Servet-i Fünûn topluluğunun sanatını eleştirir. Yazısı, sansüre uğrayınca da dergiden ayrılıp “Malumat”ta yazmaya devam eder. Bu ayrılık, topluluğun dağılma sürecini başlatır. Hüseyin Cahit’in “Edebiyat ve Hukuk” başlıklı bir yazısından sonra dergiye kapatma cezası verilir. Dergi 1,5 ay kapalı kalır. Yeniden yayın izni aldığında ise eski kadroların artık yazmaya devam etmediği görülür (1901). Böylece Servet-i Fünûn dönemi sona ermiş olur.

Tevfik Fikret Servet-i Fünûn dergisinden ayrıldıktan sonra bir süre İttihat ve Terakki cemiyetiyle yakınlaşır. Onlarla da geçinemez. Galatasaray Lisesi’nde müdürlük yapmaya başlar. Buradan da ayrılıp Robert Kolejine geçer.
Tevfik Fikret bedbin bir insandır, sürekli küsmeye bahane arar bir hali vardır.
Hayatının ileri dönemlerinde Allah inancını da kaybeder. Büsbütün Batı hayranlığına gömülür.

31 Mayıs 2015 Pazar

Sensiz

Ahmet Haşim - Sensiz
Annemle karanlık geceler bazı çıkardık;
Boşlukta denizler gibi yokluk ve karanlık
Sessiz uzatır tâ ebediyyetlere kollar...
Guyâ o zaman, bildiğimiz yerdeki yollar
Birden silinir, korkulu bir hisle adımlar
Tenha gecenin vehm-i muhâlâtını dinler...
Yüksekte sema haşr-ı kevâkiple dağılmış,
Yoktur o sükûtunda ne rüya, ne nevâziş;
Bir sâ'ir-i mechul-i leyâli gibi rüzgâr,
Hep sisli temasiyle yanan hislere çarpar.

Göklerde ararken o kadın çehreni, ey mâh!
Bilsen o çocuk, bilsen o mahlûk-u ziyahâh,
Zulmette neler hissederek korku duyardı.
Guyâ ki hafî bir nefesin nefha-i serdi,
Ruhunda bu ferdâ-yı siyah rengi fısıldar.
Sakin geceler şefkat olan encüm-ü bîdâr,
Titrer o karanlıkların evc-i kederinde,
Hüsran ü tahassür gibi matem nazarında;
Guyâ ki o dargın geceler ruhu boğardı
Her şey bizi bir korkulu rüyayla sarardı.
Zulmet ki müebbet, mütehâcim, mütemâdi,
Eşkâle verir ayrı birer şekl-i münâdi.
Dallar kuru eller gibi mebhut ü duâkâr,
Zânuzede dullar gibi hep tûde-i eşçâr...
Çılgın dolaşan bâd-ı leyâli ki serâir,
Piş ü pey-i seyrinde koşar muzlim ü dâir;
En sonda nigah-ı ebediyyet gibi titrer,
Tâ ufka asılmış sarı bir lem'a-i muğber...

Bir kafile-i ruh-ı kevâkip gibi mahmur,
Zulmette çizer Dicle uzun bir reh-i pürnur...
Ondan yalnız ruha gelir bir gam-ı mûnis,
Yalnız o, karanlıklara rağmen yine pürhis,
Yalnız... Bu kamersiz gecenin zîr-i perinde,
Bir feyz-i ziya haşrederek âb-ı zerinde,
Bir kafile-i ruh-ı kevâkip gibi mahmur,
Zulmette çizer Dicle uzun bir reh-i pürnur...

Dinlerdik onun şi'rini ben lâl, o hayali.
Lâkin ne kadar hüzn ile tev'emdi meâli,
Lâkin ne kadar târ idi sensiz o nazarlar!
Guyâ, o zaman nurunu, ey mâh-ı mükedder,
Eylerdi sema lu'lu-i hüznüyle telafi.
Yıldızları göklerden alıp bir yed-i mahfi,
Bir bir o donuk gözlerin a'mâkına isâr
Eylerdi ve zulmette koşarken yine rüzgâr,
Ruhumda benim korku, ölüm, leyle-i târik,
Çeşminde onun aks-i kevâkiple dönerdik...

Tahlil
Şiirde zaman değişmiyor, karanlık bir gecede başlıyor şiir ve kesif karanlık daha ilk dizelerde hissettiriyor kendini.
Ahmet Haşim geceyi, müphem bir karanlık boşluk olarak telakki eder.
Gündüz tanıdığımız, bildiğimiz ne varsa geceyle birlikte hepsi kaybolur, silinir. Karanlık ve bilinmezliğin içinde adımlarımız akıl almaz vehimleri demlemeye başlar. Adımlarımızın sesini duyarız, sanki bilinmez, başka şeylere ait seslere dönüşürler.
Sema, yıldırımların birbiri içine geçmesiyle dağılmış haldedir. Gecedeki müphemlik katmerleniyor; hiçbir şey net değildir. Annesiyle çıktığı bir geceyi olağanüstü derecede müphemleştiriyor.
Ay henüz doğmamıştır. Çocukluğuna dair bir gönderme yapar; ışığı isteyen o çocuk, karanlıkta neler hissederek korkardı. Sanki gizli bir nefesin soğuk esintisi, gelecek olan siyah, karanlık bir geleceği fısıldar.
Anne hastadır ve çocuk anneyi kaybetme korkusu içindedir. Bu korku gelecek olan simsiyah günler şeklinde ifade ediliyor.
Korku telkinleriyle geceyi anlatmaya devam eder.
Ağaçların dalları, kurumuş eller gibi adeta dua eder. Ağaç yığınları ise yere diz çökmüş dullar gibidir.
Bu karanlık gecede ebediyet bize bahar gibi, uzaklarda ufka asılmış sarı bir ışık gibi titrer.
Yıldızların ruhlarının kafilesi gibi uykulu karanlıklar içinde Dicle uzun, ışıklı bir yol çizer.
Gecede ay gözükmez, anne ve çocuk bundan dolayı bunaltı içindedirler. Aysız gecede Dicle, yıldızların ruhunun (ışığının) kafilesi gibidir.
“Fakat sensiz o bakışlar ne kadar karanlık idi.” Eksik olan aydır ve şair “sen” diye, aya seslenir.

Şiirde, kadın hastadır ve geceleri ayı görmek için çıkmaktadır. Ay bu hasta kadın için tesellidir. Ay gözükmez ve hem kadın hem de çocuk kederlenir. 

Nehir Üzerinde

Ahmet Haşim – Nehir Üzerinde
Akşam… Sarı bir hasta semâ… Bir gam-ı mechûl…
Sisler gibi tutmuş yine sahilleri eylûl,
Bir hüzn-i müzehheb gibi durgun yine Dicle,
Sessizliği olmuş yine rü’yâlara hacle.

Faslın yeni lerzişleri her sâyede mahsûs,
Gûyâ ki uyur kalb-i tabiatta bir “efsus!”
Her şey o kadar gamlı, soluk, mübhem ü bî-fer,
Gûyâ ki ölür hüzn-i sevâhilde perîler…

Çıkmıştık o gün Dicle’ye, sessizce kürekler
Nehrin zehebî sîne-i emyâhını yırtar,
Ağlardı o altın suyun üstünde bir âhenk,
Serperdi o bî-kes sese akşam sarı bir renk,
Gûyâ ki o gün Dicle’nin üstündeki mâtem,
Âfaaka sürükler sarı güller, kırizantem…

Solmuştu onun hüzn ile simâ-yi berîni,
Bir ince tül altında duran zülf-i zerîni;

Akşamları enfâsına düşmüş uçuşurken
Sarmıştı o sâkin yüzü bir gölge semâdan
Dalmıştı o gözler ebediyetlere… Yorgun,
Yorgundu o gözlerle bakan rûh-ı  melûlün;
Akşam gibi a’sabı geren reng-i garibi…

Gûyâ ki kamer!.. Sendin onun rûh-ı necîbi,
Sendin ki eden hüznünü mehtâba müşâbih;
Her şey o nazarlarda semâlarla müşâfih, 
Her şey sana bir parça yakın, sâf, ebedîdi,
Sâhilde ezân seslerinin aks-i medîdi,
Bî-tâb uzanırken dönüyorduk… Yine sâkin
Mübhem, sarı yıldızları bir leyl-î hazânın,
Tenhâ sular üstendi açıp titreşiyorken,
Artık daha vâzıhtın o gözlerde kamer, sen!

Ey sen, ey onun ru ve ey mâtem-i seyyâl,
Ey şimdi bakan hüznüme, âh ey kamer-i lâl!

Sözlük
Müzehheb: Yaldızlanmış hüzünler
Hacle: gelin odası
Berî: temiz yüz
Enfâs: nefes, soluk
Ruh-ı necib: soylu ruh
Müşâbih: benzer
Müşâfih: tokalaşan
Medid: sürekli, devamlı

Tahlil
Bu şiirde zaman bir akşam vaktidir. Ahmet Haşim’in şiirleri açısından bir anahtardır bu şiir.
“Sarı bir hasta sema” der, hem sarı hem de hasta ifadeleriyle semayı sıfatlandırmış. Sema nasıl hastalanabilir? Bu bir yansıtmadır. Hastalık insana aittir. Esasında hasta olan Haşim’in annesidir.
“Eylül yine sisler gibi sahilleri tutmuş” dizesiyle bize mevsimi bildirir. Eylül, bir sis gibi mekâna çökmüştür ki bu çok orijinal bir söyleyiştir.
“Dicle, bir altın hüzün gibi yine durgun” tekrarlanan “yine” zarfı sürekliliği anlatıyor.
Bu sularda sürekli bir hüzün vardır. Haşim, belli bir manzarayı kişileşleştiriyor /  subjektifleştiriyor (gizli teşbih, istiare).
Bu akşam manzarası sessizdir. Bu sessizlik rüyalara gelin odası olmuştur. Dicle bu rüyalara hitap ediyor.
Mevsimin titreyişleri her gölgede kendini hissettiriyor.
Her şey o kadar gamlı, o kadar soluk ve belirsizdir ki sanki hüzün dolu sahilde periler ölmektedir.
Manzara ölümü muştuluyor.
“o gün Dicle’ye çıkmıştık, kürekler nehrin altın görünüşlü göğsünü yırtıyordu. O altın kesilmiş suda bir nağme ağlardı. Bu nağmeyle nehrin üstüne hüzün yayılırdı.” Altın sarısı, tabiata sirayet ediyor. Bu altın sarısı, bu renk, Haşim’in şiirinde sese dönüşüyor ki bu da çok orijinal bir söyleyiştir.
Nehirde bir matem akışı tasavvur ediliyor. Suyun akışı, ufka doğru sürüklenen bir çiçek çelengine benzetiliyor.
“Onun güzel, yüksekte duran siması hüzünle solmuştu” bu ifadelerle şiire bir insan dâhil ediliyor.
“Bir ince tülün örttüğü altın saçların…” Altın ve sarı sözcükler bu şiirde merkezi konumdadır.
“o kadının gözleri yorgun bir şekilde ebediyete dalmıştı”
“sanki ey ay, onun temiz, asil ruhu sendin”
Ay meydana çıkıyor. Doğmakta olan ay o gamlı kadının asil ruhundan bir parça gibidir. Ay ve kadın, Haşim’in şiirlerinde daima münasebet içindedirler.
Kadının bakışları adeta gökle/ebediyetle konuşur.
Ay doğduktan sonra uzaktan ezan sesleri işitilir ve nehir yolculuğundan dönüşe geçerler.
“gecenin sarı yıldızları tenha sularda aşarken ey ay sen o kadının gözlerinde daha açık bir şekilde görünüyordun”
Son dizelerde ay, şairin muhatabı olmuştur.
Haşim, ay’da annesini görmektedir. Haşim, ay’a bakarken bir matem duygusuna kapılıyor.
Bu şiirde anlatılan nehir gezisinden sonra belli ki annesini kaybetmiştir. O nedenle ay, ona annesini hatırlatıyor.

Bir vakıayı ya da varlığı doğrudan açıklamak değil de telkin ederek anlatmak sembolizmin en belirgin özelliğidir.