12 Ocak 2010 Salı

Berna Moran - Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1 - Notlar

Berna Moran - Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1 - Notlar

Ahmet Mithat'tan Ahmet Hamdi Tanpınar'a

İletişim Yayınları, 2001

 


Önsöz

Eser, Türk romanına yöneltilmiş çözümlemeci ve eleştirel bir incelemedir.

 

Birinci ciltte sadece sekiz romancıya (Ahmet Mithat, Namık Kemal, Recaizade Mahmut Ekrem, Halit Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Ahmet Hamdi Tanpınar) yer verilmiştir.

 

1. Türk Romanı ve Batılılaşma Sorunu

Şemsettin Sami ve Namık Kemal gibi ilk romancı/aydınlar, eski halk hikayelerini (Leyla ile Mecnun, Ferhad ile Şirin, Aslı ile Kerem) "tılsım, dağ yarmak, kocakarı masalı" gibi rasyonel dışı ögeler barındırdığı için ilkelliğin ve geriliğin birer göstergesi saymışlardır.

Buna karşılık Batı romanını (Walter Scott, Dickens, Hugo vb.) akılcılığın, olgunluğun ve uygarlığın simgesi olarak görmüşlerdir. Dolayısıyla romana geçiş, hayalcilikten akılcılığa geçiş anlamı taşımıştır.

 

Klasik Osmanlı düzeni; yönetici seçkin sınıf (asker, sivil, ulema) ile yönetilen halk sınıfını (reaya) birbirinden ayırıyordu. Yönetici sınıf saraya ve padişaha hizmet etmek üzere özel yetiştiriliyor, halkın dilinden (Türkçe) kopuk, Osmanlıca konuşuyordu.

Bu durum "büyük kültür" (saray/divan) ile "küçük kültür" (halk) arasında derin bir ikilik yaratmıştı. Ancak İslam ideolojisi, ortak inançlar, pratikler (bayramlar, namaz, imece) ve gelenekler bu kopukluğu belli bir ölçüde dengeliyor ve sınırlandırıyordu.

 

Tanzimat reformları, Batı'nın ekonomik ve toplumsal koşulları hesaba katılamadığı için ülkeyi yarı sömürgeleşme yoluna itmiş; yerli küçük sanayiyi çökertmiş ve ticareti azınlıkların eline bırakmıştır.

 

Yeni Osmanlılar Batı'yı şekilsel ve yüzeyden taklit eden, halkı unutan bürokratik diktatörlüğe karşı çıkmış; halkı eğitmek (maarif) ve aydınlatmak amacıyla gazeteyi ve romanı birer okul olarak görmüşlerdir.

 

Tanzimat yazarlarına göre roman; bilgi veren, ahlak aşılayan ve toplumu (evlilik usulleri, cariyelik, ticaret vb.) düzeltmeye çalışan didaktik bir araçtır.

 

Aydın sınıf ne tam olarak Batılılaşabilmiş ne de Doğu/Osmanlı değerleriyle kalabilmiştir; iki dünya arasında bocalayan bir çıkmaza saplanmıştır.

 

2. Aşık Hikayeleri, Hasan Mellah ve İlk Romanlarımız

Meddah Hikayeleri: Günlük yaşama, esnaf çevrelerine, meyhanelere ve gerçekçi gözlemlere daha yakındır.

 

Aşık Hikayeleri: Gerçekçilik iddiasından uzak, masala yakın, idealize edilmiş bir aşkı ve doğaüstü/olağanüstü öğeleri barındırır. Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Aşık Garip gibi örneklerden oluşan bu kol, birer "romans" (gerçek hayat sorunlarından uzak, serüven ve aşk ağırlıklı anlatı) niteliği taşır.

 

Aşık hikayelerinin yaslandığı romans yapısı şu dört ana bölümden oluşur:

  1. Aşkın Doğuşu: Genç kız ile erkeğin rüya, rüsum, resim veya olağanüstü bir durumla birbirine aşık olması.
  2. Ayrı Düşme: Aile baskısı, rakiplerin araya girmesi veya zorunlu gurbet/kaçırılma olayları nedeniyle sevgililerin ayrılması.
  3. Savaşım / Kovalamaca: Sevgililerin engelleri aşmak, birbirini bulmak ve tehlikeli serüvenlere göğüs germek için verdiği mücadele.
  4. Sonuç: Mutlu sonla evlilik (Aşık Garip) veya ölümle bitiş (Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre).

Bu tür hikayelerde en büyük değer sadakat ve bağlılıktır.

 

Ahmet Mithat’ın Hasan Mellah Romanı

Ahmet Mithat, eseri Monte Cristo’dan esinlenerek yazdığını söylese de, yapı ve tema olarak bir aşık hikayesini Batı romanına dönüştürmüştür.

Hasan ile Cuzella’nın aşkı, kızın kaçırılması, Fransa, İspanya, Mısır, Cezayir hattındaki serüvenli kovalamaca ve Şam'da buluşma aşamaları aşık hikayelerinin dörtlü kalıbıyla birebir örtüşür.

 

Ahmet Mithat, romanda geleneksel tipleri (örneğin sevgilileri görünce bayılma motifini) psikolojik gerçeklikle bağdaştırmaya çalışsa da, eser temelinde iyi vakit geçirtmeye yönelik bir "kaçış edebiyatı" (romans) örneğidir.

 

Şemsettin Sami - Taaşşuk-ı Tal'at ve Fıtnat: Görücü usulü evlilikleri eleştiren ilk romanda da Tal'at ile Fıtnat'ın ilk görüşte aşkı, engeller, ayrılık ve trajik ölüm (intihar) aşık hikayelerinin kalıbını izler.

 

Samipaşazade Sezai - Sergüzeşt: Esaret sorununu işleyen romanda Dilber ile Celal'in aşkı, ayrılışları ve Dilber'in sadakati korumak için intihar etmesi aynı geleneksel iskelete dayanır.

 

3. Felatun Bey ile Rakım Efendi

Bu roman alafranga züppe tipinin ilk belirgin örneğini sunar.

Bu tipin geçirdiği dönüşüm, Türkiye'deki değişen politik ve ekonomik koşulların ile yazarların ideolojik yaklaşımlarının bir aynasıdır.

 

Romandaki asıl karşıtlık sadece kılık kıyafet komedisi değil; tembellik ve israf ile çalışkanlık ve tutumluluk arasındadır.

Ahmet Mithat için Batılılaşmayı yanlış anlayan Felâtun Bey, Batı'nın yalnızca tüketim kültürünü, Beyoğlu eğlencelerini ve gösterişçi tüketimini (müsrifliği) alan mirasyedi züppedir.

Buna karşılık Râkım Efendi, çalışarak kazanan, bütçesini ve para hesabını bir şirket bilançosu titizliğiyle yöneten, Batı'nın ilmini ve disiplinini alırken Osmanlı-İslam ahlaki değerlerini koruyan idealize edilmiş bir "Osmanlı Efendisi"dir (bir bakıma Ahmet Mithat'ın kendisidir).

 

Ahmet Mithat ile birlikte mirasyedilik ilk kez alafrangalık ile birleşmiş; eski batakhanelerin/çalgılı eğlencelerin yerini Beyoğlu ve Levanten yaşam tarzı almıştır.

 

Yazar, tezini kanıtlamak için Felâtun ile Râkım'ı paralel durumlara sokar ve karşılaştırır:

İngiliz Ailesiyle İlişkiler: Felâtun cahilliğiyle rezil olurken; Râkım bilgisiyle takdir toplar.

Metres Seçimi: Felâtun profesyonel bir erkek avcısına (Polini) servet kaptırırken; Râkım kendisini seven bir piyano hocasıyla (Josefino) dostluk kurar.

Kâğıthane Gezisi: Felâtun kalabalık cuma günü gürültüyle avuç dolusu para harcarken; Râkım tenhada masrafsız ve huzurlu bir gün geçirir.

 

Felâtun tüm servetini tüketip borç içinde Anadolu'ya tayin çıkarak İstanbul'dan uzaklaşırken; Râkım servetini ve saygınlığını artırıp Canan ile mutlu bir yuva kurar.

 

Felâtun Bey ile Râkım Efendi, sanatsal mükemmelliğinden ziyade, Türk romanında kurgunun ve karakter çiziminin doğrudan ideolojik/ahlaki bir teze (doğru Batılılaşma telkinine) hizmet edecek şekilde nasıl yapılandırıldığını açıkça gösteren en karakteristik örneklerden biridir.

 

4. İddialı Bir Roman: Müşahedat

Ahmet Mithat, Emile Zola ve natüralist yazarları romanı ciddiye aldıkları, gözleme ve gerçeğe önem verdikleri için beğenir.

Ancak natüralistlerin yalnızca hayatın çirkinliklerini, sefaleti ve fuhşu konu edinmesini, insanın ve toplumun övülecek, iyi ve güzel yönlerini (erdemi) görmezden gelmelerini eleştirir.

Müşahedat, hem kötüyü hem de iyiyi barındıran "tabii" (doğal) bir roman yazma iddiasıyla kaleme alınmıştır.

 

Ahmet Mithat’ın diğer romanlarında da görülen meddah tarzı konuşkan, babacan ve okurla sohbet eden anlatıcı kişiliği Müşahedat’ta bir adım öteye taşınır.

Yazar, bir anlatıcı-yazar olmanın ötesinde, doğrudan romancı Ahmet Mithat kimliğiyle romanın kişileri arasına katılır.

Olayları sadece izleyen bir gözlemci değil; kahramanların dertlerini paylaşan, onlara yardım eden ve hikayenin akışını etkileyen canlı bir karakter konumundadır.

 

Yazar, Boğaz vapurunda kamarada konuşan üç Ermeni kadının (Siranuş, Agavni ve diğerleri) konuştuklarına tanık olur ve buradan bir roman çıkarabileceğini düşünerek onları izler, onlarla dost olur.

Ahmet Mithat, bu insanlarla kurduğu dostluğu ve "şimdi" de yaşananları anlatırken, bir yandan da onlardan öğrendikleriyle yazmaya başladığı romanı parça parça müsvedde halinde okurlara sunar.

Daha da ilginci, yazılan roman müsveddeleri toplanan toplantılarda bu kişilere (Siranuş, Agavni vb.) okunur; karakterler araya girerek “O öyle değil, şöyle oldu” diyerek yazarı düzeltir, bazı kısımların çıkarılmasını ister veya eklemeler yaparlar. Yani karakterler, kendi hayatlarını anlatan romanın yazım sürecine bizzat katılırlar.

 

Ahmet Mithat’ın bilinçli ya da bilinçsiz olarak denediği bu teknik, Batı edebiyatındaki bazı postmodern/üstkurmaca (metafiction) tekniklerini önceden haber verir niteliktedir:

Laurence Sterne (Tristram Shandy): Romanın yazılış eylemini ve kurallarını konu edinmesi bakımından Sterne’ün parodik yaklaşımını çağrıştırır.

Luigi Pirandello (Altı Şahıs Yazarını Arıyor): Karakterlerin romanın yazılması veya kurgulanması sürecine müdahale etmesi yönüyle Pirandello’nun tiyatro tekniğini önceden sezdirir.

André Gide (Kalpazanlar): Romanın içinde bir romancının bulunması ve romancının notlarının/düşüncelerinin metne dahil olması bakımından Gide’in yöntemiyle benzerlik gösterir.

 

Roman yazma eylemini romanın konusu haline getirmesi ve kişileri yazım sürecine ortak etmesi bakımından Müşahedat, Tanzimat edebiyatında bilinçle denenmiş en şaşırtıcı ve yenilikçi teknik denemelerden biridir.

 

5. Araba Sevdası

Her ne kadar ilk bakışta Ahmet Mithat’ın Felâtun’u ile benzer görünse de Bihruz farklı bir evrim geçirir. Romantizmin etkisindeki Fransız romanlarını (Paul et Virginie, Kamelyalı Kadın, Graziella, Manon Lescaut) okuyan Bihruz, Çamlıca'da gördüğü Periveş Hanım'a duyduğu aşkı bu romanların kalıplarına uydurur.

Keşfi Bey'in yalan haberi üzerine Periveş'in kendisi yüzünden veremden öldüğüne inanarak derin bir yasa bürünür. Cervantes’in Don Kişot’u gibi kendi yarattığı hayal dünyasında (saf bir melek sandığı yosma Periveş etrafında) yaşar. Roman, hem züppelikle hem de bu hastalıklı/öykünmeci romantik aşk edebiyatıyla (bir parodi olarak) alay eder.

 

Recaizade Ekrem, Bihruz’un iç dünyasını ve zihinsel yapısını yansıtabilmek için dönemin Türk romanında görülmemiş teknikler denemiştir: Bihruz'un bozuk Fransızcasını, zihinsel karmaşasını, mantıksal bağlardan kopuk çağrışımsal düşünce akışını (bilinç akımı) ve iç konuşmalarını doğrudan okura yansıtarak gösterme (sahneleme) tekniğini uygular.

Batı edebiyatında iç konuşmanın ilk erken örneklerinden biri sayılan Edouard Dujardin’in 1887 tarihli romanıyla neredeyse eşzamanlı (1886) olarak, Recaizade bu tekniği Türk edebiyatında bilinçli biçimde kullanmıştır. Ancak ne yazık ki bu yenilik o dönemde anlaşılamamış, sonraki sadeleştirmelerde (örneğin Fazıl Yenisey'in baskılarında) bu modern metinler eklemelerle bozulmuştur.

 

Tanzimat züppeleri arasında Bihruz, kötü niyetli veya ahlaksız biri değildir; aksine saf, zararsız ve hep kazık yiyen bir budaladır.

Etrafındaki herkes (arkadaşı Keşfi Bey, hocası Mösyö Piyer, araba fabrikası sahibi Kondoraki, kitapçı Vik, kayıkçılar) onun bu saflığından yararlanarak onu dolandırır ve sömürür.

Bu durum, Bihruz'un hayal dünyasının dışındaki gerçek dünyanın ne denli hesapçı, bencil ve çıkarcı olduğunu gözler önüne serer. (Bu yönüyle Bihruz, 20. yüzyıldaki çıkarcı ve kurnaz züppelerden ayrılır.)

 

6. Aşk-ı Memnu

Aşk-ı Memnu, toplumsal bir mesaj vermeyi ya da Batılılaşmış bir kesimi eleştirmeyi amaçlayan tezli veya simgesel bir roman değildir.

Eser, Edwin Muir’in tanımıyla "dramatik" bir romandır; yani belli başlı kişilerin (Adnan Bey, Bihter, Behlül, Nihal vb.) kapalı bir çevrede (yalıkta) bir araya gelmesiyle kurulan psikolojik denklemin, neden-sonuç yasası ve matematiksel bir zorunlulukla çözülüşünü anlatır.

 

Dramatik romanda dış dünyanın müdahaleleri etkiyi zayıflatacağı için yazar, kişileri toplumdan yalıtılmış dar bir çerçeve içine (Adnan Bey'in yalısına) kapatır.

Romanın başında iki zıt dünya vardır: Firdevs Hanım’ın çürümüş, sevgisiz, hafif meşrep "Melih Bey takımı" dünyası ile Adnan Bey’in huzurlu, masum ve sevgi dolu yalısı. Bihter'in bu yalıya gelin gelmesi, bu mutlu dünyayı kademeli olarak bir cehenneme dönüştürecek felaketlerin fitilini ateşler.

 

Yaygın eleştirilerde Bihter genellikle bencil, hesaplı ve ahlaksız bir kadın olarak suçlansa da yazar onun düşüşünü adım adım ve trajik bir zorunluluk olarak hazırlar:

  1. Birinci Aşama: Annesinin baskısından kurtulmak ve iyi bir eş olmak umuduyla zengin Adnan Bey ile evlenen ama hayal kırıklığına uğrayan Bihter.
  2. İkinci Aşama: Göksu gezintisiyle uyanan cinsel açlık, yalnızlık ve Behlül'e karşı konulamaz çekimle birlikte (direnmelerine rağmen) yasak aşka sürükleniş.
  3. Üçüncü Aşama: Behlül'ün ondan bıkması, annesinin Behlül-Nihal evliliğini tezgahlamasıyla kıskançlıktan çılgına dönen, her şeyi göze alıp gerçeği itiraf eden ve nihayetinde intihar eden Bihter.

 

Uşaklıgil, Yunan tragedya anlayışını 19. yüzyılın bilimsel determinizmiyle harmanlar. Bihter'in düşüşünün temel nedeni toplumsal koşullar değil; annesinden kalıtım yoluyla geçen mizacıdır ("Demek onun kanında, kanının zerrelerinde bir şey vardı..."). Peyker babasına çekip sakin bir hayat kurarken, Bihter anasının kızı olarak trajik sonuna sürüklenir. Flaubert'in Madame Bovary’si veya Tolstoy'un Anna Karenina’sı çizgisine oturur.

 

Nihal-Bihter İlişkisi

Bihter, Nihal'i yalnız bırakmak veya Behlül'le rahatça sevişmek için hizmetkarları ya da mürebbiyeyi kötü niyetle yalıdan uzaklaştırmamıştır. Hizmetkarların ayrılma kararı kendi iradeleriyledir; Nihal ile Bihter arasındaki çatışma ise üvey ana-kız psikolojisinin kaçınılmaz bir ürünüdür. Bihter'i baştan beri kötü bir üvey ana (masallardaki Nardaniye Hanım gibi) olarak okumak romanın trajik özünü zedeler; o, zayıflıkları ve kalıtımıyla trajik bir karakterdir.

Roman yalnızca Bihter’in yasak aşkı değildir; aynı zamanda Bihter’in gelişiyle babasından, kardeşinden, hizmetçilerden ve mürebbiyesinden birer birer koparılan Nihal’in adım adım yalnızlaştırılması öyküsüdür.

Nihal, çocukluktan genç kızlığa (çarşaf giyme töreniyle simgelenir) geçerken acı deneyimlerle hayatı ve insanları tanır; bilinçlenerek olgunlaşır.

 

Nihal’in yalnızlaşması Bihter’in trajik düşüşünü aydınlatmaktan ziyade müstakil bir hat oluşturur. Yazar kendini Nihal'in öyküsüne kaptırarak romanı iki ayrı kahraman ve iki zıt etki arasında bölmüştür.

 

Yalı, dış dünyadan yalıtılmış, kötülükten uzak, sevgi dolu bir masumiyet ve altın çağ dünyasıdır.

Melih Bey takımından gelen Bihter (şeytan simgesi gibi) yalıya günahı, kıskançlığı ve felaketi getirir; masumiyet yitirilir.

Bihter’in intiharı ve Behlül’ün kaçışıyla yalı günahlar ve pislikten arınır. Sürgün edilen hizmetçiler ve mürebbiye geri döner; baba ile kız yeniden kavuşur. Yazarın ifadesiyle hayat yeniden "müebbet bir bayrama" dönüşür.

 

7. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın "Yüksek Felsefe"si

Halkı eğitmek gayesiyle yazan Ahmet Mithat, temelde halkın İslam ideolojisinden kaynaklanan değerlerini ve inançlarını paylaşan, geleneksel bir aydındır. Gürpınar da halk için yazar ve halkın cehaletiyle savaşır; ancak politika, ahlak ve din alanlarında halkın geleneksel zihniyetine karşı çıkar. Amacı, halkın saf inançlarını ve eski kafasını yıkıp yerine Batı’nın akla ve bilime dayalı pozitivist zihniyetini yerleştirmektir.

 

Gürpınar’ın halkçılığı sadece dil sadeliği veya genel bir aydınlanmacılık değildir; sınıfsal bir içeriğe (sömürüye karşı duruşa) sahiptir. II. Meşrutiyet sonrası dönemin sol/sosyalist fikir ikliminden (ve yayıncısı İbrahim Hilmi’nin etkisiyle) beslenmiştir.

Nietzsche’nin felsefesinden de esinlenerek, iki yüzlü, namuslu görünen zengin tüccarlar yerine, hırsızlığını gizlemeyen kurnaz ve zeki sserserileri daha dürüst bulur.

Gürpınar’ın komünizm bilgisi yüzeyde kalır; insan tabiatındaki bencillik yüzünden tam anlamıyla adil bir düzenin kurulamayacağına inanır. Sonuçta mesele politik bir devrimden ziyade bir ahlak sorununa dönüşür.

Gürpınar, toplumdaki yasaların ve ahlak kurallarının kadınlar aleyhine işlediğini savunur; ancak bunun da ötesinde evlilik kurumunun kendisini ve namus kavramını radikal biçimde sorgular.

 

Ona göre aşk, doğanın türü sürdürme yasasından ibaret geçici bir "cinnettir." İnsan doğası monogamiye (tek eşliliğe) uygun değildir. Toplum kuralları ile insan tabiatı birbiriyle çeliştiği için aldatmalar ve zina kaçınılmazdır.

Romanlarındaki "yeni kafa" genç kızlar (örneğin Tutuşmuş Gönüller’deki Lemiye), geleneksel namus ve evlilik kurallarına meydan okur, evlilik dışı serbest aşkı savunarak toplumun iki yüzlülüğünü gözler önüne sererler.

Halkın akılla düşünmesinin önündeki en büyük engel İslam dininin getirdiği tevekkül, alınyazısı ve miskinleştirici ruh halidir.

 

8. Şıpsevdi

Eserin başındaki 40 sayfalık Aksaray tramvayı sahnesi, günlük dille yapılmış doğal diyalogları, şive taklitlerini (Zenci kalfa, Rum biletçi vb.) ve mahalle kadınlarının içten konuşmalarını yansıtması bakımından kusursuz bir meddah taklididir.

Ancak yazar, organik bütünlüğe önem vermediği için sırf eğlenceli ve canlı olduğu için bu sahneyi romana eklemiştir; zira bu kadınlar romanın geri kalanında bir daha görünmezler.

 

Romanın ana kurgusu iki komşu aile etrafında şekillenir: Meftun'un alafrangalaştırmaya çalıştığı "yeni kafa" ailesi ile komşuları Kaşıkçılar Kethüdası dinci, cimri ve yobaz Kasım Efendi'nin "eski kafa" ailesi.

Gürpınar bu iki zıt dünyayı bir araya getirerek hem alafrangalık özentisiyle hem de yobazlıkla, boş inançlarla ve dinde ikiyüzlülükle alay eder.

 

Türk romanında az görülen "karakter için karakter" kullanımına en iyi örneklerden biri Zarafet Kalfa’dır.

Olay örgüsünü yürütme işlevi çok küçük olmasına rağmen Arap şivesi, dizginleyemediği cinsel arzuları ve sürekli çocuk düşürmesiyle romanın unutulmaz, iki boyutlu ama en canlı komik tiplerinden biridir.

 

Meftun, romanın tanıtım kısmında Paris'te hiçbir şey öğrenmemiş, edebiyata heves eden, Türk romanını beğenmeyen alay edilesi bir alafranga züppedir. Fakat romanın akışı içinde bu züppe adam aniden Schopenhauer okumuş, insanoğlunun bencil doğasını çözmüş, Machiavellist entrikalar kuran, sermaye-emek sömürüsünü ve toplumsal adaletsizliği eleştiren bir filozofa ve Gürpınar’ın kendi sözcüsüne dönüşür.

 

Şıpsevdi’de (ve genel olarak Gürpınar romanlarında) idealize edilmiş veya mutlu biten bir aşk yoktur. Aşk fizyolojik bir tutkudan/şehvetten ibarettir ve doyuma ulaşınca biter. Bu yüzden romandaki neredeyse tüm çiftler (Şaban-Zarafet, Meftun-Edibe, Bedri-Rebia, Macfarlane çifti vb.) birbirini aldatır.

İlişkiler ve serbest aşk meyli felaket getirir; Rebia çocğunu düşürürken ölür, Mahir intihara kalkışır, Büyükanne üzüntüden ölür, Kasım Efendi felç geçirir.

 

Yazar; toplumsal adalet, sömürü düzeni, dinde reform veya serbest aşk gibi radikal/ileri görüşlerini toplum nezdinde kabul görmeyen züppelere (Meftun), çapkın/vurgunculara (Bedri), serserilere veya deli/kaçıklara (Deli Filozof) söyletir.

Yazar bunu iktidardan, yasalardan ve halkın tepkisinden korunmak amacıyla yapar. Ancak bu durum, okurun savunulan fikirleri ciddiye almasını engeller.

 

Gürpınar’ın romanlarındaki tipler psikolojik derinlikten ziyade iki temel güdüyle hareket ederler: Cinsel tutku ve para.

Yaşam bencil insanlar arasında bir savaş olduğundan, karakterlerin ana eylemi "aldatmak" ve temel statüleri "aldatan" veya "aldanan" olmaktır. Bu kalıbın sürekli tekrarı bir süre sonra yazarı kurgusal olarak tüketmiştir.

 

Gürpınar sık sık "50 yıllık İstanbul hayatının tarihçisi" olarak övülse de, aslında romanları büyük tarihsel olaylardan (Meşrutiyet, I. Dünya Savaşı, Millî Mücadele) soyutlanmış bir gelenek-görenek resminden ibarettir. Tarihsel koşullar değişse de romandaki temel çatışma hep aynı kalır.

 

9. Sinekli Bakkal

Adıvar’ın ilk romanlarından başlayarak ulusal mücadele dönemine kadar yarattığı kadın kahramanlar (Seviye, Handan, Kamuran vb.), o dönemde toplumda çatışan iki uç değeri uzlaştırır:

Geleneksel ev kadını (cahil/kapalı) ile Köklerinden kopmuş batılılaşmış kadın (asri/serbest) ikilemini aşan; hem Batılı anlamda kültürlü, sanatçı ve bağımsız hem de ulusal değerlerine ve namusuna sımsıkı bağlı ideal Türk kadını tipini temsil ederler.

 

Sinekli Bakkal, ilk romanların dar bireysel sınırlarını aşarak II. Abdülhamit dönemindeki İstanbul’un kenar mahallelerini, zengin konaklarını ve saray çevresini kapsayan geniş bir toplumsal ve tarihsel panorama sunar.

 

Yazar, Genç Türklerin şiddete dayalı devrimci yöntemlerine karşı çıkar. Buna karşılık romanda Doğu’nun en olgun din/yaşam anlayışını temsil eden Mevlevi şeyhi Vehbi Dede’nin felsefesini öne çıkarır. Dede'ye göre evrende kötülük gerçek değildir; her şey ilahi birer gölgedir ve olaylar karşısında insana düşen baş eğmek, tasavvufi bir sükûnet bulmaktır.

Yazar, zorba devlet karşısında bireyin ruhunu kurtarabilecek tek yolun "manevi kuvvetlere deruni teslimiyet" ve kadere boyun eğmek olduğunu savunur (bunu Selim Paşa’nın ve Rabia’nın değişiminde gösterir).

 

Abdülhamit’in hafiyeleri, dayaklar ve sürgünler romanda o kadar canlı ve dramatik anlatılır ki, okur zulme başkaldıran Genç Türklerin haklılığına ve mücadelesine derin bir sempati duyar.

Meşrutiyet’in ilanından sonraki kaos ve Meşrutiyet karşıtı söylemler ise soyut düzeyde kalır; aksine sürgündeki Tevfik’in Meşrutiyet sayesinde dönüp mutluluğa kavuşması somut olarak okura sunulur.

 

Saray çevresi, yerli zevklerden kopuş, yüzeysel Batı taklitçiliği, rüşvet, iltimas ve ahlaki çöküntünün yanı sıra garip ve anormal heveslerle (havuzda gemicilik oynayanlar, tulumbacı kılığına giren şehzadeler) çürüyen bir sınıf olarak betimlenir.

Sinekli Bakkal Mahallesi, Batılılaşmanın bozamadığı, geleneklerin ve mahalle dayanışmasının sürdüğü bir "cemaat" dünyasıdır.

 

Rabia ve Peregrini İlişkisi

Peregrini (Osman), Batı uygarlığının ve Hıristiyanlığın soğukluğundan kaçmış, aradığı insani ve manevi sıcaklığı Sinekli Bakkal'daki fakir çevrede ve İslam tasavvufunda (Mevlevilikte) bulmuştur.

Rabia'nın doğum yaparken ölümü göze alması, onu sıradan bir kadın olmaktan çıkarıp yaşamı sürdüren "analık ve doğurucu ilke" arketipine dönüştürür.

Aristokrat bir İtalyan sanatçısının bakkallık eden bir hafız kıza tutulması ve mahalle hayatına katılması psikolojik olarak derinleştirilmemiştir. Peregrini'nin iç dünyası okura kapalı tutulduğu için bu tutku zorlama kalır.

 

Yazarın felsefi ve siyasi tezlerini (isyanın yanlışlığı, tasavvufi kadercilik, Doğu'nun üstünlüğü) kanıtlanma kaygısı romancılık kaygısının önüne geçmiş; kişileri ve olayları teze hizmet eden birer kuklaya dönüştürerek romanın canlılığını söndürmüştür.

 

Sinekli Bakkal; güçlü bir atmosfer ve dramatik çatışmayla başlayan, ancak ikinci yarısında ideolojik tezlerin baskısı nedeniyle inandırıcılığını ve kurgusal ritmini kaybeden "tezli roman" türünün tipik bir örneğidir.

 

10. Kiralık Konak

Fecr-i Ati döneminde "sanat için sanat" anlayışını benimseyen yazar, Balkan ve Birinci Dünya Savaşları'nın etkisiyle bu görüşü terkederek sanatın toplum ve tarih için olması gerektiğine inanmıştır.

Yakup Kadri sorunlara tarihsel açıdan yaklaşır. Kiralık Konak, Tanzimat’tan sonra başlayan değer kargaşasını, Batılılaşmanın getirdiği yozlaşmayı ve kuşaklar arasındaki kopukluğu (Naim Efendi, Servet Bey, Seniha) işler.

 

Seniha, dönemin Fransız roman yazarı Gyp’in eserlerinden etkilenerek şekillenen, dönemin "asır sonu" (fin de siècle) denilen özgür, modayı yakından izleyen, alaycı genç kadın tipini temsil eder.

Yazar, Seniha’yı sadece tek boyutlu bir sosyal tip olarak bırakmak istemez; onu sürekli değişen, şaşırtıcı ve çok yönlü bir birey/karakter olarak da çizmek arzusundadır. Yazarın bu iki yönü (tip ile bireyi) birleştirmek isterken düştüğü anlatısal çelişkiler romandaki en büyük teknik sorunu oluşturur.

Çelişki 1 (Büyükada Olayı): Seniha’nın Faik Bey’e teslim olması bir yerde hesaplı, avını yakalamak için tırnaklarını bileyen "vahşi bir kedi/avcı" psikolojisiyle açıklanırken; yirmi sayfa sonraki bir iç hesaplaşmada, masumiyetini gözünde yücelttiği bir adama kurban eden özverili ve romantik bir genç kız olarak sunulur.

Çelişki 2 (Aşkın Niteliği): Bir sahnede fahişemsi bir sefahat ve kınamayla gülen Seniha, başka bir sahnede aşkını olağanüstü kılmaya çalışan idealist ve duygusal biri olarak belirir.

Çelişki 3 (Hakkı Celis ile Son Görüşme): Romanın sonuna doğru Hakkı Celis’le odasındaki buluşmada, yazar araya girerek Seniha’nın bilinçli olarak rol yaptığını, hesap peşinde koştuğunu söyler; ancak hemen ardından sahnenin sonunda kızın içini gerçekten döktüğünü, fakat tam konuşma biterken "Belki bu dakikada yine hesap yapıyordu" diyerek okuru yine ikilemde bırakır.

Bu dalgalanmalar Seniha’nın derinlikli bir karakter olmasını engeller; bu karmaşa karakterin kendi ruhsal zenginliğinden değil, anlatıcının tutarsız tutumundan kaynaklanır.

Hakkı Celis, romanın başında fildişi kulesinde yaşayan, ay ışığında Verlaine ve Claudel okuyan, memleket meselelerine duyarsız, tek gayesi Seniha’ya olan karşılıksız aşkı uğruna ölmek olan içli ve edilgen bir şairdir.

Seferberliğin ilanı ve askerlik deneyimiyle birlikte bireysel aşkından sıyrılır; milleti ve "millî ideali" her şeyin üstünde tutan bir kahramana dönüşür. Artık ferdin tek başına bir değer olmadığını, nicelik içinde bir sayı olduğunu kavrar ve cephede vatan uğruna şehit olur.

Hakkı Celis, içsel bir olgunlaşma ve somut yaşantılar sonucu değil; yazarın romanın tezi gereği ihtiyaç duyduğu "güvenilir sözcü/yargıç" rolünü üstlenmesi için aniden değiştirilmiştir.

 

Naim Efendi Karakteri

Dürüst, kibar, kimseyi incitmeyen, terbiyesinden taviz vermeyen, ailesi uğruna her şeyini feda eden ancak damadı Servet Bey ve torunu Seniha tarafından sürekli aşağılanıp ezilen hazin bir Osmanlı bürokratıdır. Yazar "sahneleştirme" tekniğiyle okurun Naim Efendi’ye derin bir sevgi ve acıma duymasını sağlar.

Ancak romanın tezi doğrultusunda Hakkı Celis/Yakup Kadri onu da Seniha ve Faik Bey ile aynı kefeye koyar; Tanzimat’ın doğurduğu felaketlerin ve yozlaşmanın sorumlusu sayarak "çürüyen uzuv" ilan eder.

Romanda sanki iki Naim Efendi vardır. Biri romanda kanlı canlı gördüğümüz, erdemleriyle yaşayan acılı ihtiyar; diğeri ise yazarın kafasındaki, Tanzimat sonrası başarısızlığın sorumlusu olan soyut Osmanlı bürokratı tipi. Yazar kafasındaki soyut tipe dayanarak romandaki somut insanı mahkûm etmek istediğinde okurun hisleriyle çatışır ve estetik bir tutarsızlık yaratır.

 

11. Yabanda Teknik ve İdeoloji

Ön planda: Ahmet Celal’in köydeki sığ ve dağınık günlük yaşamı yer alır.

Arka planda: Yavaş yavaş yaklaşan Kurtuluş Savaşı vardır (gazete haberleri, köye gelen kaçaklar, subaylar, uçaklar ve nihayet düşman işgali).

Savaşın köye yaklaşmasıyla koşut olarak, Ahmet Celal ile köylüler arasındaki uçurum derinleşir. Köylülerin Mustafa Kemal'e karşı gerici propagandaya kanması ve düşmana sempati duyması, iki taraf arasındaki ilişkideki kopuşu doruk noktasına ulaştırır. Savaş teması, romana hem biçimsel bir bütünlük hem de anlamsal bir çatışma çizgisi kazandırır.

 

Yaban’da asıl vurgulanan karşıtlık vatanı kurtarmak için savaşan ilerici aydınlar ile Kurtuluş Savaşı’na inanmayan, hilafetçi/gerici köylüler arasındaki çatışmadır.

Yazar, romanda sık sık İncil’e ve Kutsal Kitap’a (İsa ve Beni İsrail/Çöl motifleri) atıflar yaparak Mustafa Kemal'i "sürüsünü kurtarmaya çalışan iyi çoban (İsa)", köylüleri ise isyankar İsrail kabilesi veya çöl insanlarıyla özdeşleştirir.

 

Yakar, gerçekçi bir köy tasviri peşinde değildir; aksine okurda kasvetli ve iğrenç bir duygu uyandırmak için şiirsel/romantik bir atmosfer kurar:

Porsuk Çayı bir cerahat gibi ılık, tepeler birer ur, doğa ise "donmuş" ve hastalıklıdır.

Yazar, köylülere olumsuz nitelikler (pislik, hastalık, koku) yüklerken onları doğanın ve hayvanların (kunduza dönmüş, sansar, çakal, sümüklü böcek vb.) bir uzantısı haline getirir.

Çorak coğrafyada kuruyan, dikenli yabani otlar köylülerin ruhsal çoraklığını simgeler. Buna karşılık romanın olumlu nadir figürü olan Emine, çorak çölde bir vaha gibidir; ancak o da "erkek kurusu" İsmail tarafından tüketilecektir.

 

1932’de Kadro dergisini çıkaran Yakup Kadri ve arkadaşları, inkılabın "sayıca az fakat ileri bir kadro" (aydın bürokratlar) tarafından halka tepeden inme bir disiplinle benimsetilmesi gerektiğine inanıyorlardı.

 

Romandaki köy gerçek Anadolu’yu değil, 1930’lardaki Kadrocu/yönetici aydın bürokratın kafasındaki Anadolu tasavvurunu ve ideolojisini yansıtmaktadır.

 

12. Peyami Safa'nın Romanlarında İdeolojik Yapı

Peyami Safa’nın Roman Şeması

Batılı Erkek: Osmanlı büokrasisinin üst tabakasından veya vurguncu tüccar sınıfından; hırslı, iradeli, atılgan, şık, ancak bencil, çıkarcı, yalancı ve sahte. (Örn: Behiç, Sacid, Alaaddin, Macit, Rüştü).

Doğulu Erkek: Dürüst, yurtsever, geleneklerine bağlı, idealist küçük burjuva aydını; ancak hırslı olmayan, mütevekkil, hayalci ve beceriksiz. (Örn: Fahri, Nihad, Şinasi, Müfid, Orhan).

Kararsız Genç Kız: Batılılaşmış zengin/kozmopolit bir çevrede yetişmiş, iki erkek arasında kalan, genellikle dış görünüşe (maddeye) kapılma zaafı gösteren kadın kahraman.

Yazarın Sözcüsü (Bilgili Adam): Olayları gözlemleyen, tahlil eden ve yazarın Doğu yanlısı görüşlerini seslendiren karakter.

Batı = Madde ve Beden: Batılı tipin hayat felsefesi bedensel rahatlığa, paraya, maddi başarıya ve anlık hazlara dayanır ("Kalp yoktur, herkes kendi için yaşar").

Doğu = Ruh ve Kalp: Doğulu tip ise manevi değerlere, Türk-İslam ahlakına ve "eflatuni" aşka odaklanır.

Bu şemada Batılı adamın maddi dünyadaki başarıları (parası, cazibesi, hırsı) aldatıcı ve değersizdir; çünkü ruhu ve ahlak kurallarını yadsır. Kararsız kalan genç kızın Batılı erkeğe yönelmesi bir tür "suç"tur ve romanda mutlaka cezalandırılır.

 

Peyami Safa'nın romanlarındaki genç kızlar genellikle Batı terbiyesi almış, dil bilen, modern çevrede büyümüş kızlardır. Yazar bu kızlara karşı çelişkili bir tutum sergiler:

Zaaf ve Öfke: Yazar, bu kızların otomobil, şık kıyafetler ve Batılı erkeğin fiziksel çekiciliği gibi dışsal görünüşlere (şeklin estetiğine) kanmalarına fena halde öfkelenir; onları yüzeysellikle ve bilinçsizlikle suçlar.

Koruyucu Çözüm: Kızı hem kültürlü kılmak hem de yozlaşmış ailesinden soyutlamak için yazar onları genellikle "öksüz/yetim" ya da zengin akrabalara sığınmış karakterler olarak kurgular.

Muhafazakar Kadın Anlayışı: Yazarın kültürlü kızları sevmesi sizi yanıltmasın; Peyami Safa kadının yerini ev olarak görür, ekonomik bağımsızlığına ve iş hayatına karşı çıkar. Kadının asıl amacının iyi bir eş ve anne olmak olduğunu savunur.

 

Peyami Safa'nın bu üçlü ilişki şemasının ve kadınlara duyduğu gizli hıncın kökeninde yazarın gençliğinde yaşadığı travmatik bir aşk olayı yatmaktadır.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun otobiyografik kahramanının Nüzhet’i Batı hayranı, zengin ve başarılı bir doktora (Doktor Ragıp) kaptırması, yazarın tüm romanlarında yeniden üretilen "Batılı erkek - Doğu aydını - Kararsız kadın" üçgeninin gerçek hayattaki prototipidir.

 

Biz İnsanlar (1939) romanında, Doğu-Batı çatışmasını doğrudan idealizm ve materyalizm (Marksizm) arasındaki bir felsefe savaşına taşır:

Roman karakteri Orhan, materyalizmden idealizme (ve milliyetçiliğe) geçiş sürecini yaşar.

Peyami Safa, Marksizm'in "tarihi materyalizm" kavramı ile bencil çıkarları ve bedensel hazları savunan "kaba materyalizm/hedonizm" kavramını birbirine karıştırır.

Orhan’ın materyalizmi çürütmek için öne sürdüğü argümanlar (örneğin sosyalizmin "minneti" ortadan kaldıramayacağı veya herkesin ölüm karşısında eşit olduğu için sınıfsal eşitsizliğin önemsiz olduğu gibi sığ savlar), romanın düşünce düzeyini zayıflatır ve ideolojik tezi tartışmalı hâle getirir.

 

13. Matmazel Noraliya'nın Koltuğu

Geleneksel roman "anlatma" (telling) yöntemine ve her şeyi bilen ilahi (tanrısal) anlatıcıya dayanırken; modern roman "gösterme" (showing) yöntemini öne çıkararak okur ile olaylar arasındaki anlatıcı engelini kaldırır.

 

Geleneksel romanlarda tanrısal anlatıcı, kişilerin zihninden geçen en gizli düşünceleri (örneğin Sinekli Bakkal örneğinde olduğu gibi) okurun kulağına fısıldar veya geçmişi uzun özetlemelerle sunar.

Modern teknikte ise anlatıcı her şeyi bilen konumundan vazgeçer. Olayları tek bir karakterin sınırlı algısı, gözü ve kulağı üzerinden sunarak inandırıcılığı artırır.

 

Peyami Safa, Türk romanında bu tekniği yetkinlikle uygulayarak romanın ana karakteri Ferit'i "yansıtıcı merkez" olarak konumlandırır.

Roman boyunca her şey Ferit'in bilincinden, algısından ve gözünden aktarılır. Anlatıcı tanrısal bir güçle diğer kişilerin zihnini okumaz; diğer karakterlerin geçmişi veya sırları ancak Ferit'e bizzat anlattıkları kadarıyla (Aziz Bey, Vafi Bey, Fotika vb. aracılığıyla) okura ulaşır.

Yazar, Ferit'in iç dünyasını yansıtırken yer yer geleneksel anlatımı, yer yer iç monolog ve uyku-uyanıklık arasındaki iç akış/bilinç akımı tekniklerini bir arada kullanır.

 

Şüpheci, materyalist ve tıp/felsefe eğitimi almış Ferit'in başlangıçta doğaüstü olaylara (Vafi Bey'in kehanetleri gibi) rasyonel açıklamalar getirmeye çalışması, okurun karakter olan güvenini sağlar. Okur, olaylara Ferit'in zihninden tanıklık ettiği için onunla özdeşleşir ve onun geçtiği şüphe ile ikna süreçlerini adım adım paylaşarak yazarın mistik tezine hazırlanır.

Romanın ilk bölümünde Ferit, karşılaştığı sıra dışı durumları (sokaktaki yaşlının tavsiyesiyle nefes egzersizi yapıp krizden çıkması, Vafi Bey'in kehanetleri vb.) hemen mistik güçlere bağlamaz; ilaç etkisi, tesadüf, psikolojik süreçler veya tıp bilgisiyle açıklamaya çalışır.

Ancak bir noktadan sonra olaylar Ferit'in (ve pozitif bilimin) açıklayamayacağı bir boyuta ulaşır (Zehra'nın kendinden geçmiş hâldeyken saati söylemesi, teyzesinin cinayetini anlık sezmesi vb.). Böylece pozitif/determinist felsefenin yetersizliği sergilenerek hem Ferit hem de okur metafizik çözümlere hazırlanır.

 

Romanın savunduğu ana tez, insanın "ben"ini (nefsini) sırasıyla aile, millet, insanlık ve en nihayetinde Tanrı katında eriterek aşması gerektiğidir.

Peyami Safa, ilk romanlarındaki ahlaki Doğu-Batı ikiliğini (maddeci erkek vs. manevi erkek) ve Biz İnsanlar’daki materyalizm-idealizm çatışmasını bu romanda metafizik boyuta taşır. Yazar için Batı, nefsi ve maddeci pozitif bilimi; Doğu ise ruhu ve Tanrı'ya yönelişi temsil eder. Artık Doğu ile Batı dışsal coğrafyalar değil, her insanın kendi nefsi ile ruhu arasındaki içsel mücadeledir.

 

Birbirinden tuhaf parapsikolojik olayların ve ruh hastası/medyum karakterlerin tek bir pansiyonda altı gün gibi kısa bir sürede toplanması kurgunun inandırıcılığını zedeler.

Ferit'in iç dünyası ve inançsızlıktan dine hızlı geçişi (bir hafta içinde 180 derece değişimi) derinlemesine yaşatılmaz, yüzeysel kalır.

Roman, Aldous Huxley’in Time Must Have a Stop (Zaman Bir Durmalı) romanından ve The Perennial Philosophy antolojisinden doğrudan aktarılan alıntılar/kurgusal paralelliklerle biçimlenmiştir. Yerel ve gözleme dayalı yaşantılar yerine Batı parapsikoloji literatüründen derlenen vakaların olay örgüsüne yığılması esere yapay bir hava vermiştir.

 

Peyami Safa; psikolojik tahlil yeteneği, kurgu ustalığı, dil kıvraklığı ve teknik arayışlarıyla son derece yetenekli bir romancıdır. Ancak romanlarına aşırı felsefi ve ideolojik bir yük bindirme kaygısı, kişilerini hazır kalıplara (örneğin seçici kadın-iki erkek şeması) ve ideolojik araçlara dönüştürmüş; sonuçta düşünür yanı, sanatçı yanını ezerek romancılığını baltalamıştır.

 

14. Alafranga Züppeden Alafranga Haine

Felatun ve Bihruz beyler yerleşmiş ahlak kurallarına karşı çıkmayan, sadece gösteriş meraklısı komik tiplerdir. Meftun ise çıkarı için ahlaksızlığı geçerli bir yol sayar; alafrangalığı kurnazlıklarına ve dolaplarına kılıf yapar.

Eski züppeler servetlerini alafrangalık uğruna aptalca tüketirken, Meftun’un tüketecek serveti yoktur. Alafrangalığı, ticaret dünyasında iş yapmanın, kurnazca para kazanmanın ve sermaye elde etmenin bir koşulu sayar. Böylece alafrangalık ilk kez para kazanmanın aracı hâline gelir.

 

Peyami Safa (Sözde Kızlar, Mahşer) ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun (Kiralık Konak, Sodom ve Gomore) romanlarında alafranga tip artık münferit, alay konusu bir birey değil; köklerinden kopmuş toplumsal bir zümre/sınıftır:

Sözde Kızlar’daki Behiç, budala ve beceriksiz bir taklitçi değildir. Aksine zeki, sevimli, ancak gayrimeşru çocuğunu boğup gömecek kadar cani, bencil ve tehlikelidir.

Mahşer’deki Alaaddin Bey ve Mahir Bey gibi tipler alafrangalığı servet yapma yolunda kullanırlar. Çanakkale’de askerler ölürken, devlet imkânlarını ve ordunun ambarlarını soyup sömüren, karılarını peşkeş çeken “savaş zenginleridir.”

 

1838 Baltalimanı Anlaşması sonrası yerli burjuvazi gelişememiş, Batılılaşan saray/bürokrasi çevresi rüşvet ve komisyonla harcamalarını geleneksel kalıplarda sürdürmüştür. Bu yüzden Tanzimat romanında alafrangalıkla çıkarcılık/sömürü doğrudan bağlanmamıştır.

İttihatçıların "milli burjuvazi" yaratma politikası ve I. Dünya Savaşı'nın yarattığı karaborsa ortamı, devlet eliyle zenginleşen, geleneksel değerlerden kopuk, apartmanlarda yaşayan bir "savaş zengini" zümre doğurmuştur.

 

Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore romanında alafranga zümre kokuşmuşluğun ve iğrençliğin son raddesine varır:

Çıkarlarını emperyalist İtilaf Devletleri’nin zaferine bağlayan bu zümre (Sami Bey, Leyla vb.), İngiliz subaylarıyla düşüp kalkan, kumarhane işleten, işgalcilerle işbirliği yapan tiplerdir.

Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nı yürüten Türk ordusunun zaferine sevinmek yerine öfkelenir ve korkuya kapılırlar. Artık onlar sadece ahlaksız değil, düşmanla işbirliği yapan açık birer vatan hainidir.

 

Türk romanındaki alafranga züppe figürü 50 yıllık tarihsel kesit içinde; budala bir mirasyediden (Tanzimat) başlayan yolculuğunu, dolandırıcılık ve ahlaksızlık (Meftun Bey), savaş vurgunculuğu (I. Dünya Savaşı) aşamalarından geçerek işbirlikçi vatan hainliğine (Mütareke Dönemi) ulaştırarak tamamlamıştır.

 

15. Bir Huzursuzluğun Romanı: Huzur

Huzur'un ana fikri; birtakım değerler arasındaki çatışmayı sergilemek ve bu çatışmanın yarattığı bunalımı Mümtaz’ın kişiliğinde dile getirmektir. Bu çatışma, estetik değerlerle sosyo-politik değerlerin (ya da somut ifadesiyle Mümtaz’ın kişisel mutluluğu ile toplumsal sorumluluğunun) çatışmasıdır.

 

Roman otobiyografik izler taşımasına ve Mümtaz’ın iç dünyasını yansıtmasına rağmen Tanpınar, eseri nesnelleştirmek için birinci kişi yerine üçüncü kişi anlatım tekniğini seçmiştir.

Üçüncü kişi anlatımına rağmen Tanpınar, anlatıcı-yazarın bilinci ile Mümtaz’ın bilincini ustaca özdeşleştirir. Betimlemeler (örneğin Boğaz’daki mehtap gezintisi veya vapur sahnesi) ilk bakışta tarafsız bir anlatıcının gözünden verilmiş gibi başlar, ancak araya giren cümlelerle o şiirsel izlenimlerin ve benzetmelerin doğrudan Mümtaz’ın zihninden geçenler (veya sesli söyledikleri) olduğu anlaşılır. Böylece birinci kişi anlatımın canlılığı ve yakınlığı, üçüncü kişi anlatımın nesnelliğiyle harmanlanır.

 

Tanpınar’ın kompozisyonda en büyük esin kaynağı batı müziğidir. Huzur, bir senfoninin bölümleri (movement) gibi tasarlanmış dört ana bölümden oluşur: İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz.

 

1. Bölüm (İhsan): Sıkıntılı, endişeli, yaklaşan savaş tehlikesi ve hastalıklarla dolu kasvetli bir hava.

2. Bölüm (Nuran): Bir yıl geriye dönüşle, aşkın, doğanın, sanatın ve İstanbul’un güzellikleriyle dolu neşeli/mutlu bir dönem (Sanatkarca yoğun yaşam felsefesi).

3. Bölüm (Suat): Kuşkuların, kıskançlıkların ve melankolinin hâkim olduğu, Suat’ın intiharıyla trajik bir kopuşa giden süreç.

 

"Nuran" bölümünde Mümtaz’ın doğayı, kadını ve sanatı bir "terkip" halinde yaşayarak ulaştığı sanatkarca panteizm, romandaki imgeleri ve benzetmeleri (resim, müzik ve edebiyatın iç içe geçmesi) besler.

Tanpınar bu bölümde kendi coşkunluğunun kurbanı olarak abartılı, şairane ve fazla yüklü bir dil kullanmıştır.

 

Suat’ın intiharı ve ruh hâli eleştirmenler (Fethi Naci, Mehmet Kaplan) tarafından Dostoyevskivari veya Aldous Huxley’in (Ses Sese Karşı) eserlerinden esinlenme bir "çeviri intihar" olarak eleştirilmiştir.

 

Tanpınar, Batılılaşmanın programsızlığı yüzünden bir kültür ve uygarlık buhranı yaşadığımızı belirtir. Yeni bir uygarlık yaratabilmek için öncelikle ekonomik kalkınmaya ve toplumun yaratıcı kılınmasına ihtiyaç vardır.

 

Tanpınar’ı diğer Doğu/milli değer savunucusu yazarlardan ayıran en temel fark, meseleye estetik kaygılarla yaklaşmasıdır. Ona göre kültür, gelenek, muaşeret ve din (İsmail Molla örneğinde olduğu gibi) soyut akideler bütünü değil; halkın kendi hayatıyla yarattığı, özgün, taklit olmayan somut "hayat şekilleri" yani bir beğeni/zevk dünyasıdır.

Karşıtlık, Doğu-Batı çatışmasından ziyade gerçek/halis olanla sahte/taklit olan arasındadır. Tanpınar, çağdaşlaşmaya değil köksüzlüğe ve zevksizliğe karşıdır.

 

Romanın ilk bölümlerinde Mümtaz, estetik bir panteizm içinde kendi kişisel mutluluğunun ve yoğun yaşama felsefesinin peşindedir.

İhsan’ın uyarıları ("Mesuliyetini taşıyacağın fikrin adamı ol!") ve intihar eden Suat’ın onun içindeki "öteki ben"i (ölüm ve kaçış arzusu) temsil etmesiyle Mümtaz büyük bir vicdani hesaplaşmaya girer.

Mümtaz, estetik zevklerinden, bireysel saadetinden vazgeçemez ama çevresindeki acı gerçekleri ve toplumsal sorumluluğu da unutamaz. Roman, onu olumlu bir aktiviste dönüştürerek ucuz bir çözüme ulaştırmaz; iki arada sonuna kadar sallanacağı bir huzursuzlukla baş başa bırakır.

 

Romanın sonunda Mümtaz eczaneden dönerken Suat’ın hayaliyle yüzleşir, yere düşer ve kanlar içinde kalır.

 

16. Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Romanın Bölümleri

"Büyük Ümitler" (Tanzimat Öncesi): Bilimsel gelişmelerden habersiz, dine, büyüye, simyaya ve mucizelere (Seyit Lütfullah, Andronikos'un hazinesi) dayalı akıl dışı geleneksel dünyayı simgeler.

"Küçük Hakikatler" (Tanzimat Sonrası): İki uygarlık (Doğu-Batı) arasında bocalayan, ne eskiyi tam bırakabilmiş ne de yeniyi alabilmiş "eşikte kalan", ciddi meseleleri şakaya vuran kıraathane insanlarının dünyasıdır.

"Sabaha Doğru" & "Her Mevsimin Bir Sonu Vardır" (Cumhuriyet Dönemi ve Devamı): Geçmişle bağları tamamen koparıp işlevsiz kurumlara (Saatleri Ayarlama Enstitüsü) ve Batı taklitçiliğine sığınan, yenilik adı altında çıkar ve sahtekarlık peşinde koşan bürokratik/toplumsal yapıyı simgeler.

 

Hiciv edebiyatında (Montesquieu, Goldsmith, Haldun Taner vb.) bozuk düzeni görünür kılmak için topluma dışarıdan gelen bir yabancının taze gözleri kullanılır.

Hayri İrdal dışarıdan gelen bir yabancı değildir ama çocuksu saflığı, yarı meczup ve "hayat dışı" kişiliği ile kendi toplumuna seyirci kalır. Bu durum ona toplumu dışarıdan bir gözlemci gibi izleme ve eleştirme imkanı sunar.

 

Romanın bütününe egemen olan temel duygu "abes"tir. Türk toplumunun uygarlık değiştirirken içine düştüğü tutarsızlıklar, mantıksızlıklar ve akıl dışı tutumlar üst üste yığılarak devasa bir saçmalık bataklığı yaratır.

 

Tanpınar, roman boyunca tekdüze bir mizah yerine, hicvin şiddetini ve okurda uyandırmak istediği duyguyu (alaydan tiksintiye kadar) ayarlamak için zengin teknikler kullanır:

Şerbetçibaşı Elması hikayesi gibi, basit bir olayın yanlışlıklar zinciriyle Kafkaeske varan bir saçmalığa dönüşmesi.

Hayri İrdal’ın trajikomik ya da saçma durumları (Dr. Ramiz’in psikanaliz seansları gibi) son derece saf, ciddi ve farkında değilmiş gibi bir tavırla anlatması.

 

İrdal sonradan bu kokuşmuş sisteme ayak uydurup çıkarcı ilişkilerin parçası olsa bile, okurun gözünde aşağılık bir dolandırıcıya dönüşmez. Çünkü İrdal içsel azap duyar, kendini acımasızca suçlar ve yaşadığı sefaletin geçmişteki köklerini adım adım biliriz.

 

Roman boyunca sergilenen bu toplumsal kaosa ve köksüzlüğe karşı Tanpınar’ın işaret ettiği olumlu iki figür vardır: Eski zaman saatçisi Nuri Efendi ve İrdal’ın dürüst, devlet sınavıyla okuyan oğlu Ahmet.

 

Bu iki karakteri birleştiren temel unsur "işin nizamından" geçmeleridir. Nuri Efendi’nin saate, Ahmet’in hastaya gösterdiği özen ve sorumluluk bilinci, emekle kurulan ahlaki bir temeli temsil eder.

 

Tanpınar’a göre toplumsal sıkıntılarımızın temelinde üretim azlığı yatar. Kalıcı bir uygarlık ve yaşam biçimi yaratabilmek için ne sadece maziye takılıp kalmak ne de Batı'yı körü körüne kopyalamak gerekir; ülke gerçekliğine uygun, üretim temelli ve özgün bir senteze ihtiyaç vardır.

 

Sonuç / Özet

Türk Romanındaki İki Temel Çizgi

Birinci Çizgi: Toplumsal Sorunlara ve Düşünce Kalıplarına Dayalı Romanlar

Odak Noktası: Türk toplumunun ana sorunsalı olan Batılılaşma, kültür çatışması, köksüzleşme ve Doğu-Batı sentezi arayışı.

Kurgu ve Yöntem: Yazar önceden belirlenmiş bir düşünce kalıbı/tez ile başlar; olayları ve kişileri bu tezi somutlaştırmak için birer araç olarak kurgular (Ahmet Mithat, Hüseyin Rahmi, Peyami Safa, Halide Edip'in Sinekli Bakkal’ı).

Karakter Yapısı: Derinlikli bireyler yerine sosyal tipler (alafranga züppe, yobaz, idealist öğretmen vb.) veya simgeler (Doğu'yu ve Batı'yı temsil eden figürler) kullanılır.

Edebi Gelenekle Bağı: Divan edebiyatındaki alegorik anlatılar, Ortaoyunu ve Karagöz'deki tipleştirme geleneği bu yöntemi kolaylaştırmıştır.

İkinci Çizgi: Bireye, İç Dünyaya ve Bireyler Arası İlişkilere Dönük Dramatik Romanlar

Odak Noktası: Toplumsal/siyasal bildirilerden bağımsız olarak bireyin iç dünyası, psikolojisi ve yakın çevreyle olan trajik ilişkileri.

Kurgu ve Yöntem: Roman "sanat için sanat" anlayışıyla yazılır. Olayları belirleyen şey hazır bir ideolojik tez değil, karakterlerin kendi kişilik yapısı ve iç dinamikleridir (Halit Ziya'nın Aşk-ı Memnu'su, Mehmet Rauf, Halide Edip'in ilk dönemi - Handan).

Karakter Yapısı: Tipleştirme yerine bireyleştirme esastır. Karakterin psikolojisi bir araç değil, ana amaçtır.

 

Tanpınar, Batılılaşma ve Doğu-Batı sorununa büyük bir duyarlılıkla yaklaşması bakımından birinci çizgiye yakındır; ancak romanları asla kaba bir düşünce kalıbına dökülmez.

Bireyin iç dünyasına, sanata ve estetizme verdiği önemle ikinci çizgiye bağlanır.

Huzur'un Özgünlüğü: Huzur’daki Mümtaz’ın iç çatışması (estetik/kişisel mutluluk ile toplumsal sorumluluk arasındaki bocalama), aslında Türk romanındaki bu iki çizginin Mümtaz’ın ruhunda çatışmaya girmesidir. Bu durum romana hem bireysel derinlik hem de toplumsal bir boyut kazandırır.

…

 

11 Ocak 2010 Pazartesi

Berna Moran - Edebiyat Kuramları ve Eleştiri - Notlar

Berna Moran  - Edebiyat Kuramları ve Eleştiri - Notlar

6. Basım, Cem Yayınları, 1988

 


Önsöz

Sanat olayında rol oynayan dört temel unsur: sanatçı, eser, okur ve dış dünya (toplum).

Edebiyat kuramları ile eleştiri yöntemleri bu dört unsur arasındaki ilişkileri esas alarak sınıflandırılır.

 

KISIM I

Yansıtma Kuramı 1

Sanat Görüngü Dünyasını Yansıtır

Sanatı doğanın ve insanın bir aynası sayan bu anlayışta, Platon sanatı duyular dünyasındaki nesnelerin kopyasının kopyası (eidola) olarak görür.

Şair ve ressam insanı idealardan ve hakikatten üç derece uzaklaştırır, ayrıca akıl yerine duyguları coşturur.

 

Sanat Geneli ya da Özü Yansıtır

Aristoteles (Poetika), sanatçının olanı değil, olabilirlik veya zorunluluk yasalarına göre mümkün olanı (evrenseli) yansıttığını belirtir. Şiir bu nedenle tarihten daha felsefi ve üstündür. Tragedya, acıma ve korku duygularıyla ruhsal arınma (katharsis) sağlar.

 

Sanat İdeal Olanı Yansıtır

Neo-klasik çağda genel-tabiat insan doğasındaki değişmez ortak tümel özellikleri simgeler. İdealleştirilmiş tabiat anlayışı (la belle nature) ise doğanın eksikliklerini tamamlayan mükemmel örnekleri sunarak insanı eğlendirerek eğitmeyi (dulce et utile) amaçlar.

 

Yansıtma Kuramı 2

Marx, Engels, Plehanov

19. yüzyıl Gerçekçiliği toplumsal ve psikolojik gerçekliği determinizm ve nesnel gözlem ilkesiyle tarafsızca aynalar.

 

Toplumun ekonomik altyapısı (üretim ilişkileri) üst yapı kurumlarını (ahlak, hukuk, sanat) belirler. Plehanov'a göre sanat, hakikati mantıksal delillerle değil imgeler aracılığıyla sunar.

 

Toplumcu Gerçekçilik

Sanat, toplumsal gerçekliği tarihsel devrimci gelişimi içinde yansıtır. Lukács'a göre gerçekçi edebiyat, toplumsal özü "tipik" durum ve karakterlerle "somut-genel" olarak işler. Doğalcılık ise tipik olanı yakalayamayıp yüzeysel ayrıntıları yığar.

 

Marxist Estetikte Son Gelişmeler

Althusser'e göre edebiyat ideolojinin aynası değil, ideolojiyi hammadde olarak dönüştürüp ona görünürlük kazandıran bir üretimdir.

 

Edebiyatın işlevi Lenin'in Partinost (partililik) ilkesi gereği toplumu dönüştürmektir.

 

Dış Dünyaya ve Topluma Dönük Eleştiri

Tarihsel Eleştiri

Eseri yazıldığı dönemin koşulları, dili ve gelenekleri ışığında inceler.

Bütünü ile bakılınca bu hayal ve sembollerin...

…bize geniş ve büyük bir saray istiaresi gibi görünürler...

Saray aydınlığın ve feyzin kaynağı muhteşem bir merkeze, hükümdara, onun cazibesine ve iradesine bağlıdır. / s. 68-69

 

Sosyolojik Eleştiri

Edebiyat, boşlukta var olmaz; toplum içinde doğar ve toplumun bir ifadesidir. Yazar, eser ve okur sosyal koşullar tarafından belirlenir.

Temelleri Vico'nun La Scienza Nuova (1725) eserine dayandırılır.

Madame de Stael ile Fransa'da gözde bir yöntem haline gelmiştir.

Yöntemi tam anlamıyla ilk uygulayan ve kurucusu kabul edilen isim Hippolyte Taine'dir.

 

Marxist Eleştiri

Sosyolojik eleştiri nedenleri açıklarken çoğulcu (plüralist) davranırken, Marxist eleştiri temele ekonomik koşulları ve sınıf çatışmalarını koyar.

Yalnızca betimleyici (tasvir edici) değildir; eserin ilettiği politik ve ideolojik içeriği yargılar. Eser, sömürücü sınıfın çıkarlarına hizmet etmemeli, ezilen sınıflardan yana olmalıdır.

 

Birinci Görüş: Toplumculuk hem gerekli hem yeterli şarttır. Toplumcu olmayan hiçbir eser iyi olamaz. (Bu anlayış sanatı politikanın bir kolu haline getirdiği için eleştirilir).

 

İkinci Görüş: Toplumculuk gerekli şarttır ama tek başına yeterli değildir (Estetik meziyetler de aranmalıdır). Georg Lukacs ve Plehanov bu gruptadır. Lukacs, yenilikçi (avant-garde) edebiyatın dünyayı ve insanı tarih dışı/yalnız göstermesinin yazarın perspektifini bozduğunu ve bunun estetik başarıyı düşürdüğünü savunur.

 

Üçüncü Görüş: Toplumculuk ne gerekli ne de yeterli şarttır. Ernest Fischer bu görüşü savunur. Fischer, sadece "ilerici" veya "gerici" etiketiyle sanat eseri değerlendirilemeyeceğini; Kafka, Beckett, Faulkner gibi burjuva yazarların da büyük sanatçılar olabileceğini, sanatın biçimsel zorlamalarla veya parti politikalarıyla sınırlanamayacağını belirtir.

 

KISIM II

Anlatımcılık 1

Romantiklere Göre Sanat

Odak dış dünyadan sanatçının iç dünyasına kaymıştır; sanat, duygunun dışa vurumudur.

Eser artık bir ayna olmaktan çıkıyor da sanatçının iç dünyasına, ruhuna açılan bir pencere oluyor. / s. 87

 

Yaratma Olarak Anlatımcılık

Croce ve Collingwood'a göre sanat, sanatçının belirsiz duygularını zihinde dile çevirmesidir. Eğlendirme, etkileme ve öğretme gayesi taşıyan yapıtlar "sözde-sanat" alanındadır.

Duygunun bilincine varmak, bütün özelliklerinin bilincine varmak: duyguyu dile getirmekse, duygunun bütün özelliklerini dile getirmektir. / s. 90

 

Anlatımcılık 2

Aktarım Olarak Anlatımcılık

Tolstoy (Sanat Nedir?), sanatı yaşanan bir duygunun başkalarına bulaştırılması (aktarılması) olarak tanımlar.

 

İnsanın bir zaman duymuş olduğu bir duyguyu kendinde canlandırdıktan sonra, bu duyguyu başkalarının da aynen duyabilmesi için hareket, çizgi, renk, ses ya da sözcükler aracılığı ile onlara aktarması - sanat eylemi budur işte. / s. 103

 

Sanatçıya Dönük Eleştiri

Sanatçının Psikolojisi ve Kişiliği

Eserin anlamını yazarın niyetiyle bir tutan yaklaşıma karşın, Amaccı Yanıltı (Intentional Fallacy) eserin metindeki yapısına odaklanır.

Yazarın yapmak istediği şey başka, yaptığı şey başkadır. / s. 120

 

Psikanaliz ve Eleştiri

Freud'a göre sanatçı, bastırılmış bilinçaltı arzularını simgeleştirerek esere dönüştürür.

 

Sanatçı... özlemi yerine getirilmemiş herhangi biri gibi gerçeklikten uzaklaşarak bütün ilgisini ve libidosunu isteklerinin hayal dünyasında yaratılmasına aktarır. / s. 134

 

KISIM III

Yeni Eleştiri

Biçim-İçerik Sorunu & Edebiyat Eserinde Anlam: Biçim ve içerik bölünmez bir organik bütündür. Brooks ve Tate'e göre edebiyat dili göstersel değil, yansımalı ve bağlamsaldır (contextual). Beardsley'e göre edebiyatın asıl işlevi estetik yaşantı uyandırmaktır.

 

Rus Biçimciliği

Şiirde ve Romanda Yazınsallık

Şklovski'ye göre edebi metni farklı kılan "alışkanlığı kırma" (ostranenie) tekniğidir. Jakobson, bildirinin doğrudan kendisine yönelmesini "şiirsel işlev" sayar. Anlatıda ise yazınsallık Fabula (öykü / kronolojik sıra) ile Syuzhet (olay örgüsü / metindeki kurgusal sıra) arasındaki karşıtlıktan doğar.

 

Yapısalcılık

Yapısalcılık yalnızca bir edebiyat kuramı değil; antropolojiye (Lévi-Strauss), psikanalize (Jacques Lacan), bilgi/kültür sorunlarına (Michel Foucault) ve felsefeye (Jacques Derrida) de uygulanan geniş bir yöntemdir.

 

Saussure'ün Dil/Söz ve Gösteren/Gösterilen ayrımlarından hareket eden Todorov, Greimas ve Genette edebiyatın soyut dilsel sistemini çözümlemeyi amaçlar.

 

Yapısal Dilbilim

Saussure, dilin tarih içindeki gelişimini inceleyen artzamanlı yaklaşım yerine; dili belli bir zaman noktasında, kendi kendine yeterli ve bağımsız bir sistem olarak ele alan eşzamanlı yaklaşımı öngörmüştür.

Soyut ve toplumsal sistem olan dil, bireysel ve somut kullanım olan söz aracılığıyla incelenir.

 

Kelimeler birer göstergedir. Ses imgesi gösteren, işaret ettiği kavram ise gösterilendir. Gösteren ile gösterilen arasındaki ilişki saymaca (keyfi/konvansiyonel) olup dış gerçeklikten bağımsızdır.

 

Edebiyatta Yapısalcılık

Edebiyat da bir iletişim aracı olduğuna göre kendine özgü bir sistemi ve yasaları vardır. Nasıl bireysel "söz"ün arkasında toplumsal "dil" sistemi varsa, tek tek somut "yapıt"ların arkasında da soyut bir "edebiyat sistemi" vardır.

 

Rus Biçimciliği ve Yeni Eleştiri ile ortaklaşa olarak yapısalcılar; metni yazarla, tarihle veya dış gerçek dünya ile ilişkilendirmezler. Amaç̧ yorum yapmak değil, yazınsallığı ve anlatının kurallarını saptamaktır.

 

Tzvetan Todorov: Boccaccio'nun Decameron öykülerini incelemiş; öykülerin yüzeyde görünmeyen derin yapısını, dilbilim kategorilerine (özad, fiil, sıfat) ve ortak şemalara (önermelere) indirgeyerek çözmeye çalışmıştır.

A. J. Greimas: V. Propp’un masal incelemelerindeki rolleri daha yapısalcı bir yaklaşımla üç karşıt çift halinde altı eylene (actant) indirgemiştir: Özne-nesne, gönderici-alıcı, destekleyici-engelleyici.

Gérard Genette: Proust'un Yitik Zaman romanı üzerinden bir anlatı metnini çözümlemek için üç düzlem belirlemiştir: Öykü (olayların gerçek sırası), Söylem (metindeki düzen) ve Anlatım edinimi. Olayları düzen, süre ve frekans ekseninde incelemiştir.

 

Yapısalcılığın Temel İlkeleri

  1. Edebiyat incelemesi yorumlama/değerlendirme değil, yapıtların uyduğu sistemi araştırma işidir.
  2. Tarihsel gelişim bir yana bırakılarak eşzamanlılık içinde incelenmelidir.
  3. Ögelerin birbirleriyle olan bağıntıları (işlevleri) saptanmalıdır.
  4. Somut yapıtlardan ("söz") yola çıkarak sisteme ("dil") ulaşılmalıdır.

 

Esere Dönük Eleştiri

Yeni Eleştiri

Yazarın hayatı, dönemi, psikolojisi veya eserin okur üzerindeki etkisi gibi metin dışı unsurları tamamen reddederek yalnızca metne (içten eleştiriye) odaklanır.

Eserde içerik ile biçim birbirinden ayrı düşünülemez. Eserin anlamı onun teknik yapısında (tema, imgeler, ton, olay örgüsü vb.) saklıdır. Eleştirmenin görevi bu yapısal öğelerin bütünlüğünü çözmektir.

 

Yapısalcı Eleştiri

Yeni Eleştiri tek tek metinleri yorumlamaya çalışırken, yapısalcı eleştiri (Rus Biçimciliği çizgisinde) tek metin yerine tüm metinlerin paylaştığı ortak sistemi, kalıpları ve işlevleri araştırır.

 

Propp’un Rus peri masalları üzerinde yaptığı inceleme (Masalın Biçimbilimi) örnek verilmiştir. Masalların yüzeydeki çeşitliliğine karşın derinde değişmeyen 31 işlev ve bu işlevleri yerine getiren 7 eylem alanı (rol) olduğu kanıtlanmıştır. Amaç yorum yapmak değil, anlatının iskelet yapısını ortaya koymaktır.

 

Arketipçi (Mythopoeic) Eleştiri

Eseri ve metni açıklamak istese de antropoloji, psikoloji ve mitolojiden yararlanır. Odak noktası estetik yapıdan ziyade, insanlığı derinden etkileyen ölçümsüz arketiplerin (ana örneklerin, ilk modellerin) ve mitosların edebiyattaki tekrarlarıdır.

 

Northrop Frye (Anatomy of Criticism) edebiyatta çevrimsel bir sistem kurarak güldürü, romans, tragedya ve hiciv türlerini yılın dört mevsimi (bahar, yaz, güz, kış) ve bunlara karşılık gelen mitoslarla eşleştirmiştir.

 

KISIM IV

Okur Merkezli Kuramlar

Duygusal Etki Kuramı

Sanatı, okurda oluşturduğu etkiye ve işlevine (zevk verme, estetik duygu uyandırma) göre tanımlar. Sanat eseri ile kurulması gereken doğru ilişki estetik tutumdur; bu tutum, faydacı ve pratik kaygılardan (öğrenme, sansür, kişisel özdeşleşme vb.) tamamen uzak, çıkar gözetmeyen bir yaklaşımdır.

 

Richards'a göre güzellik ve estetik değer dış dünyada nesnel olarak var olan nesnelerle ilgili bir nitelik değildir; Santayana'nın tanımıyla "nesneye yansıtılmış zevk"tir. Eserde güzellik aramak dilin bizi sürüklediği bir yanılgıdır; eserler bizde bu yaşantıyı uyandıran birer uyarıcı (stimuli) rolü oynar.

 

Alımlama Estetiği

Bu kuramda okur edilgen değil, aksine metnin anlamını kuran aktif bir öznedir.

Bir metnin iki kutbu vardır: Yazarın yarattığı metin (artistik uç) ve okurun yaptığı somutlama (estetik uç). Eser bir nesne değil, metin ile okur arasındaki alışverişten doğan bir olaydır.

 

Yazar metinde her şeyi hazır vermez; okurun doldurması gereken "boş alanlar" ve "belirsizlikler" bırakır. Okur, yazarın ideolojik ve toplumsal değerlere getirdiği eleştirileri/alternatifleri bu boşlukları doldurarak anlamlandırır.

Alımlama estetiği tek bir doğru yorumu reddetse de yorumun tamamen keyfi olmasına da izin vermez. Okur, boş alanları doldururken yazarın verdiği ipuçları ve metindeki göstergelerin doğrultusunda hareket etmek zorundadır.

 

Okura Dönük Eleştiri

İzlenimci Eleştiri

18. yüzyılın kuralcı neo-klasisizmine ve 19. yüzyılın nesnel/bilimsel iddiasındaki dışa dönük eleştiri yöntemlerine bir tepki olarak doğmuştur. Nesnel ölçütleri, kuralları ve "doğru/yanlış" yargılarını reddeder.

 

Güzellik ve zevk tamamen özneldir (kişiseldir). Eleştirmenin görevi eseri değerlendirmek, ölçmek veya nesnel bir saptama yapmak değil; eserin kendi ruhunda bıraktığı izlenimleri, heyecanları ve yaşantıları anlatmaktır.

İzlenimci eleştirinin en ünlü savunucusu Anatole France’a göre nesnel eleştiri de nesnel sanat da bir kuruntudur; insan asla kendi benliğinin dışına çıkamaz. Eleştirmen açıkça şunu söylemelidir: "Efendiler, size Shakespeare, Racine veya Goethe vesilesiyle kendimden söz edeceğim."

 

Okur Merkezli Eleştiri

İzlenimci eleştirinin öznel, keyfi ve sadece duyguları aktaran yapısına karşın; Alımlama Estetiği'ne dayanan okur merkezli eleştiri metindeki göstergeler, ipuçları ve belirsizlikler (boş alanlar) üzerinden okurun anlamı inşa etme sürecini inceler.

Okur merkezli eleştiri okurun aktif zihinsel katılımına ve alımlama sürecine dayanır. Metnin sunduğu yapıyı, stratejiyi ve belirsizlikleri izleyerek, metinsel ipuçlarının sınırları dahilinde anlamı inşa eder.

 

KISIM V

Edebiyat ve Hakikat

Edebiyatın Hakikatle İlişkisi Yoktur

I. A. Richards, dilin bilimde olduğu gibi bilgi vermeye yönelik göstersel (sembolik) bir işlevi olduğunu; ancak edebiyatta dilin duygusal amaçla kullanıldığını savunur.

Edebiyatta bir olguyu tasvir eder gibi görünen cümleler aslında birer "sözde-önermedir". Bunların amacı bilgi vermek değil, okurda duygu uyandırmak ya da duyguyu dile getirmektir.

 

Edebiyatın Hakikatle İlişkisi Vardır

Sezgisel Hakikat: Schelling ve Schopenhauer gibi Alman düşünürlerin etkisinde gelişen bu akıma göre, şairler akıl ve deneyle değil, imgelem (sezgi) yoluyla varlığın özüne ve Aşkın Gerçekliğe (Ultimate Reality) ulaşırlar.

Bu sezgisel bilgi kavramsal dille veya önermelerle doğrudan aktarılamaz; ancak okurun eser karşısındaki estetik yaşantısı yoluyla sezdirilir (simgeleşir).

 

Edebiyata Hakikate Sadık Kalmak: John Hospers’a göre yazar, bilim insanı gibi insan davranışları hakkında genel kanunlar ortaya atmaz (hakikatler bildirmez); ancak karakterlerini çizerken insan tabiatına sadık kalır (truth-to).

Yazar, uydurma olaylar ve karakterler (örneğin Don Kişot) yaratarak insan tabiatındaki tümelleri öyle yalın ve canlı bir şekilde gözler önüne serer ki, okur bu eserler aracılığıyla insanları daha iyi tanır.

 

Önermesel Hakikat

Belirtik Hakikat: Eserdeki olayların arasına yerleştirilmiş, yaşam ve insanlar hakkında açıkça söylenmiş "düşünsel cümleler"dir (Örn: Abdülhak Şinasi Hisar’ın Fahim Bey ve Biz romanında insanların birbirinden kopuk, yalnız dünyalar olduğunu doğrudan ifade eden sözleri). Bu tür belirtik tezler, eseri sosyoloji veya felsefe metnine yaklaştırabilir.

 

Örtük Hakikat (Implied Truth): Yazarın açıkça söylemediği; ancak kişilerin çizilişinden, olayların sıralanışından ve tondan çıkarılan tezdir.

 

İnanç Sorunu

Bir okur, kendi inançlarıyla (dini, felsefi, politik) çatışan veya yanlış bulduğu bir dünya görüşünü savunan eserden zevk alabilir mi?

Eğer okur yalnızca kendi görüşünü doğru yansıtan eserleri beğenebilseydi; aynı okurun pagan Yunan tragedyasından, Katolik Dante'nin İlahi Komedyasından, Müslüman Yunus Emre'den ve ateist Nâzım Hikmet'ten aynı anda zevk alabilmesini açıklayamazdık. Öte yandan, felsefesine %100 katıldığımız pek çok eser de estetik açıdan "tatsız ve değersiz" bulunabilmektedir.

 

İnanç sorunu tek bir formulasyonla çözülemez. Eserin türü, fikrin esere ne kadar yedirildiği ve çatışmanın şiddeti sonucu belirler.

Farklı çağ ve kültürlerden insanlara seslenebilen büyük yazarlar (Homeros, Dante, Yunus Emre, Tolstoy, Nâzım Hikmet); öznel doktrinleri aşarak insanlığın ortak manevi değerlerinde ve evrensel temellerinde birleşebildikleri için kalıcıdırlar.

 

Eleştirmen ilk olarak esere bir sanat eseri (biçim/yapı) olarak yaklaşmalıdır. Ancak hayatı, toplumu ve felsefi sorunları derinlemesine işleyen eserler karşısında, eserin düşündürdüğü fikirleri ve dürüstlüğünü tartmak da bütüncül bir eleştirinin kaçınılmaz bir parçasıdır.

 

Edebiyatın Tanımı ve Değer Ölçütleri Sorunu

Edebiyat Kavramı Tanımlanabilir mi?

Bir kavramın anlamını bilmek, o sınıfa giren tüm nesnelerin ortak bir özünü (tanımını) bilmek demek değildir; kavramı yerinde kullanabilmektir.

Bir kütüphaneci betimleyici anlamda edebiyat kitaplarını kolayca ayırabilir; ancak hepsini kapsayan ortak bir öz (tanım) bulunamaz.

 

Edebiyatta da Nathalie Sarraute, Robbe-Grillet (Anti-roman) veya Kemal Tahir (Devlet Ana) gibi yeni yapılar ortaya çıktıkça kavramın sınırları zorlanır ve genişler.

 

Edebiyatı tanımlamaya çalışan kuramlar aslında betimleyici değil, değerlendirici (evaluative) tanımlar yaparlar.

Hiçbir kuram edebiyatın doğru tanımını veremez; ancak her kuram diğerinin ihmal ettiği önemli bir yöne dikkat çekerek edebiyatı anlamamıza katkı sağlar.

 

Edebiyatın İşlevi Tanımlanabilir mi?

Edebiyat eserleri baltalar gibi tek bir amaçla yapılmaz. Kimi sanatçı eğlendirmek, kimi öğretmek, kimi dinsel/politik hisler uyandırmak, kimi de kusursuz bir yapı kurmak için yazar. Mağara adamının resme mızrak atması da, Mısırlıların mezara heykel koyması da kendi içinde "yerinde" kullanımlardır.

 

Birçok estetikçiye göre edebiyat bilgi verebilir veya politik his uyandırabilir; ancak bu işleri bilim kitapları veya siyasi nutuklar daha iyi yapar. Edebiyatın başka hiçbir şeyin yarışamayacağı kendine özgü asıl işlevi "estetik yaşantı" sağlamaktır.

 

Estetik Yargılar

Nesnelci Görüş

Patlıcan kızartması ile sanat eserini beğenmek aynı kefeye konulamaz. Patlıcanı sevmediğimizde tartışmayız ("zevkler ve renkler tartışılmaz"), ancak sanat söz konusu olduğunda tartışır ve karşımızdakinden nesnel dayanaklar (sebepler) bekleriz.

Estetik yargıları mantıksal olarak kesin bir şekilde doğrulayacak evrensel ve genel-geçer ölçütler bir türlü bulunamamaktadır.

 

Öznelci Görüş

Normatif (değer bildiren) terimlerin içindeki duygusal anlamı betimleyici terimlere tamamen çevirmek imkânsızdır. Bu nedenle estetik yargılar doğru ya da yanlış olamaz; nesnel geçerlilikleri yoktur.

 

Çözüme Doğru

Beğeni Yargısı: Sadece kişinin o anki kişisel hoşlanmasını veya hoşlanmamasını açıklar. Tartışılmaz, kişiseldir.

Değer Yargısı: Yargıyı veren kişi kendi beğenisini öne sürse bile, bunu eserin iyi veya kötü kılıcı nesnel niteliklerine (dilin işleyişi, yapı, tutarlılık vb.) dayandırarak başkalarının da paylaşması ümidiyle ortaya sürer.

 

SONUÇ

Yansıtma Kuramları (Mimesis):

Yaklaşım: Edebiyatı dünyaya ve topluma tutulmuş bir ayna olarak görür. Eser tümelleri belirterek insanı/hayatı açıklar. Genellikle faydacı ve didaktik bir tutum benimser.

Değer Ölçütleri:

    1. Gerçekliğin yansıtılmasındaki başarı.
    2. Okur ve toplum üzerindeki etkinin (ahlaki, sosyal, politik) niteliği.

Anlatımcılık (Expressivism):

Yaklaşım: Sanatçının duygularını, özgün kişiliğini ve zengin iç dünyasını dile getirmesini esas alır. Okur, sanatçının duygularını paylaşır. Bulaştırılan duygu bilgisel değil, duygusal bir eğitim sağlar.

Değer Ölçütleri:

    1. Anlatım ve aktarımdaki başarı (içtenlik, özgünlük, hayal gücü).
    2. Dile getirilen duygunun veya sanatçının kişiliğinin ahlaki değeri.

Biçimci Kuramlar (Formalism):

Yaklaşım: Sanat eserini dış dünyadan, yazardan ve okurdan bağımsız, kendi kendine yeterli bir yapıt olarak kabul eder. Dinsel, politik veya ahlaki sorunları dışlayarak yazınsal metnin yapısal yönüne odaklanır.

Okur Merkezli Kuramlar (Reader-Response / Rezeption):

Yaklaşım: Okuru sürecin merkezine koyar. Eserin anlamını ya duygusal (I. A. Richards) ya da dönemin dünya görüşündeki boşlukları/ihmaller alanını tamamlayan dolaylı gösterimler (Wolfgang Iser - Alımlama Estetiği) üzerinden okurun katılımıyla açıklar.

 

Edebiyatı Dışsal Değerlere Karşı Sorumlu Sayanlar

  • Edebiyatı her şeyden önce ahlak, din ve politika gibi alanlardaki toplumsal yaşantıya göre değerlendirirler.

 

Estetizm (Sanat İçin Sanat)

  • Edebiyatın yalnızca güzelliğe karşı sorumlu olduğuna inanırlar. Sanatın başka bir amaca araç kılınmasını reddederler.

 

Sanat yaşantısı en yüksek tek değer değildir; ancak edebiyatın olumlu yan etkiler sağlaması için didaktik bir propaganda aracına dönüşmesi de gerekmez.

 

Edebiyat, sırf edebiyat olarak kalarak da insanı kendi sınırlı dünyasından çıkarır, ahlaki çatışmaları canlı durumlar halinde sunarak okurun düşünme yeteneğini ve duygusal ufkunu genişletir.

…