11 Ocak 2010 Pazartesi

Berna Moran - Edebiyat Kuramları ve Eleştiri - Notlar

Berna Moran  - Edebiyat Kuramları ve Eleştiri - Notlar

6. Basım, Cem Yayınları, 1988

 


Önsöz

Sanat olayında rol oynayan dört temel unsur: sanatçı, eser, okur ve dış dünya (toplum).

Edebiyat kuramları ile eleştiri yöntemleri bu dört unsur arasındaki ilişkileri esas alarak sınıflandırılır.

 

KISIM I

Yansıtma Kuramı 1

Sanat Görüngü Dünyasını Yansıtır

Sanatı doğanın ve insanın bir aynası sayan bu anlayışta, Platon sanatı duyular dünyasındaki nesnelerin kopyasının kopyası (eidola) olarak görür.

Şair ve ressam insanı idealardan ve hakikatten üç derece uzaklaştırır, ayrıca akıl yerine duyguları coşturur.

 

Sanat Geneli ya da Özü Yansıtır

Aristoteles (Poetika), sanatçının olanı değil, olabilirlik veya zorunluluk yasalarına göre mümkün olanı (evrenseli) yansıttığını belirtir. Şiir bu nedenle tarihten daha felsefi ve üstündür. Tragedya, acıma ve korku duygularıyla ruhsal arınma (katharsis) sağlar.

 

Sanat İdeal Olanı Yansıtır

Neo-klasik çağda genel-tabiat insan doğasındaki değişmez ortak tümel özellikleri simgeler. İdealleştirilmiş tabiat anlayışı (la belle nature) ise doğanın eksikliklerini tamamlayan mükemmel örnekleri sunarak insanı eğlendirerek eğitmeyi (dulce et utile) amaçlar.

 

Yansıtma Kuramı 2

Marx, Engels, Plehanov

19. yüzyıl Gerçekçiliği toplumsal ve psikolojik gerçekliği determinizm ve nesnel gözlem ilkesiyle tarafsızca aynalar.

 

Toplumun ekonomik altyapısı (üretim ilişkileri) üst yapı kurumlarını (ahlak, hukuk, sanat) belirler. Plehanov'a göre sanat, hakikati mantıksal delillerle değil imgeler aracılığıyla sunar.

 

Toplumcu Gerçekçilik

Sanat, toplumsal gerçekliği tarihsel devrimci gelişimi içinde yansıtır. Lukács'a göre gerçekçi edebiyat, toplumsal özü "tipik" durum ve karakterlerle "somut-genel" olarak işler. Doğalcılık ise tipik olanı yakalayamayıp yüzeysel ayrıntıları yığar.

 

Marxist Estetikte Son Gelişmeler

Althusser'e göre edebiyat ideolojinin aynası değil, ideolojiyi hammadde olarak dönüştürüp ona görünürlük kazandıran bir üretimdir.

 

Edebiyatın işlevi Lenin'in Partinost (partililik) ilkesi gereği toplumu dönüştürmektir.

 

Dış Dünyaya ve Topluma Dönük Eleştiri

Tarihsel Eleştiri

Eseri yazıldığı dönemin koşulları, dili ve gelenekleri ışığında inceler.

Bütünü ile bakılınca bu hayal ve sembollerin...

…bize geniş ve büyük bir saray istiaresi gibi görünürler...

Saray aydınlığın ve feyzin kaynağı muhteşem bir merkeze, hükümdara, onun cazibesine ve iradesine bağlıdır. / s. 68-69

 

Sosyolojik Eleştiri

Edebiyat, boşlukta var olmaz; toplum içinde doğar ve toplumun bir ifadesidir. Yazar, eser ve okur sosyal koşullar tarafından belirlenir.

Temelleri Vico'nun La Scienza Nuova (1725) eserine dayandırılır.

Madame de Stael ile Fransa'da gözde bir yöntem haline gelmiştir.

Yöntemi tam anlamıyla ilk uygulayan ve kurucusu kabul edilen isim Hippolyte Taine'dir.

 

Marxist Eleştiri

Sosyolojik eleştiri nedenleri açıklarken çoğulcu (plüralist) davranırken, Marxist eleştiri temele ekonomik koşulları ve sınıf çatışmalarını koyar.

Yalnızca betimleyici (tasvir edici) değildir; eserin ilettiği politik ve ideolojik içeriği yargılar. Eser, sömürücü sınıfın çıkarlarına hizmet etmemeli, ezilen sınıflardan yana olmalıdır.

 

Birinci Görüş: Toplumculuk hem gerekli hem yeterli şarttır. Toplumcu olmayan hiçbir eser iyi olamaz. (Bu anlayış sanatı politikanın bir kolu haline getirdiği için eleştirilir).

 

İkinci Görüş: Toplumculuk gerekli şarttır ama tek başına yeterli değildir (Estetik meziyetler de aranmalıdır). Georg Lukacs ve Plehanov bu gruptadır. Lukacs, yenilikçi (avant-garde) edebiyatın dünyayı ve insanı tarih dışı/yalnız göstermesinin yazarın perspektifini bozduğunu ve bunun estetik başarıyı düşürdüğünü savunur.

 

Üçüncü Görüş: Toplumculuk ne gerekli ne de yeterli şarttır. Ernest Fischer bu görüşü savunur. Fischer, sadece "ilerici" veya "gerici" etiketiyle sanat eseri değerlendirilemeyeceğini; Kafka, Beckett, Faulkner gibi burjuva yazarların da büyük sanatçılar olabileceğini, sanatın biçimsel zorlamalarla veya parti politikalarıyla sınırlanamayacağını belirtir.

 

KISIM II

Anlatımcılık 1

Romantiklere Göre Sanat

Odak dış dünyadan sanatçının iç dünyasına kaymıştır; sanat, duygunun dışa vurumudur.

Eser artık bir ayna olmaktan çıkıyor da sanatçının iç dünyasına, ruhuna açılan bir pencere oluyor. / s. 87

 

Yaratma Olarak Anlatımcılık

Croce ve Collingwood'a göre sanat, sanatçının belirsiz duygularını zihinde dile çevirmesidir. Eğlendirme, etkileme ve öğretme gayesi taşıyan yapıtlar "sözde-sanat" alanındadır.

Duygunun bilincine varmak, bütün özelliklerinin bilincine varmak: duyguyu dile getirmekse, duygunun bütün özelliklerini dile getirmektir. / s. 90

 

Anlatımcılık 2

Aktarım Olarak Anlatımcılık

Tolstoy (Sanat Nedir?), sanatı yaşanan bir duygunun başkalarına bulaştırılması (aktarılması) olarak tanımlar.

 

İnsanın bir zaman duymuş olduğu bir duyguyu kendinde canlandırdıktan sonra, bu duyguyu başkalarının da aynen duyabilmesi için hareket, çizgi, renk, ses ya da sözcükler aracılığı ile onlara aktarması - sanat eylemi budur işte. / s. 103

 

Sanatçıya Dönük Eleştiri

Sanatçının Psikolojisi ve Kişiliği

Eserin anlamını yazarın niyetiyle bir tutan yaklaşıma karşın, Amaccı Yanıltı (Intentional Fallacy) eserin metindeki yapısına odaklanır.

Yazarın yapmak istediği şey başka, yaptığı şey başkadır. / s. 120

 

Psikanaliz ve Eleştiri

Freud'a göre sanatçı, bastırılmış bilinçaltı arzularını simgeleştirerek esere dönüştürür.

 

Sanatçı... özlemi yerine getirilmemiş herhangi biri gibi gerçeklikten uzaklaşarak bütün ilgisini ve libidosunu isteklerinin hayal dünyasında yaratılmasına aktarır. / s. 134

 

KISIM III

Yeni Eleştiri

Biçim-İçerik Sorunu & Edebiyat Eserinde Anlam: Biçim ve içerik bölünmez bir organik bütündür. Brooks ve Tate'e göre edebiyat dili göstersel değil, yansımalı ve bağlamsaldır (contextual). Beardsley'e göre edebiyatın asıl işlevi estetik yaşantı uyandırmaktır.

 

Rus Biçimciliği

Şiirde ve Romanda Yazınsallık

Şklovski'ye göre edebi metni farklı kılan "alışkanlığı kırma" (ostranenie) tekniğidir. Jakobson, bildirinin doğrudan kendisine yönelmesini "şiirsel işlev" sayar. Anlatıda ise yazınsallık Fabula (öykü / kronolojik sıra) ile Syuzhet (olay örgüsü / metindeki kurgusal sıra) arasındaki karşıtlıktan doğar.

 

Yapısalcılık

Yapısalcılık yalnızca bir edebiyat kuramı değil; antropolojiye (Lévi-Strauss), psikanalize (Jacques Lacan), bilgi/kültür sorunlarına (Michel Foucault) ve felsefeye (Jacques Derrida) de uygulanan geniş bir yöntemdir.

 

Saussure'ün Dil/Söz ve Gösteren/Gösterilen ayrımlarından hareket eden Todorov, Greimas ve Genette edebiyatın soyut dilsel sistemini çözümlemeyi amaçlar.

 

Yapısal Dilbilim

Saussure, dilin tarih içindeki gelişimini inceleyen artzamanlı yaklaşım yerine; dili belli bir zaman noktasında, kendi kendine yeterli ve bağımsız bir sistem olarak ele alan eşzamanlı yaklaşımı öngörmüştür.

Soyut ve toplumsal sistem olan dil, bireysel ve somut kullanım olan söz aracılığıyla incelenir.

 

Kelimeler birer göstergedir. Ses imgesi gösteren, işaret ettiği kavram ise gösterilendir. Gösteren ile gösterilen arasındaki ilişki saymaca (keyfi/konvansiyonel) olup dış gerçeklikten bağımsızdır.

 

Edebiyatta Yapısalcılık

Edebiyat da bir iletişim aracı olduğuna göre kendine özgü bir sistemi ve yasaları vardır. Nasıl bireysel "söz"ün arkasında toplumsal "dil" sistemi varsa, tek tek somut "yapıt"ların arkasında da soyut bir "edebiyat sistemi" vardır.

 

Rus Biçimciliği ve Yeni Eleştiri ile ortaklaşa olarak yapısalcılar; metni yazarla, tarihle veya dış gerçek dünya ile ilişkilendirmezler. Amaç̧ yorum yapmak değil, yazınsallığı ve anlatının kurallarını saptamaktır.

 

Tzvetan Todorov: Boccaccio'nun Decameron öykülerini incelemiş; öykülerin yüzeyde görünmeyen derin yapısını, dilbilim kategorilerine (özad, fiil, sıfat) ve ortak şemalara (önermelere) indirgeyerek çözmeye çalışmıştır.

A. J. Greimas: V. Propp’un masal incelemelerindeki rolleri daha yapısalcı bir yaklaşımla üç karşıt çift halinde altı eylene (actant) indirgemiştir: Özne-nesne, gönderici-alıcı, destekleyici-engelleyici.

Gérard Genette: Proust'un Yitik Zaman romanı üzerinden bir anlatı metnini çözümlemek için üç düzlem belirlemiştir: Öykü (olayların gerçek sırası), Söylem (metindeki düzen) ve Anlatım edinimi. Olayları düzen, süre ve frekans ekseninde incelemiştir.

 

Yapısalcılığın Temel İlkeleri

  1. Edebiyat incelemesi yorumlama/değerlendirme değil, yapıtların uyduğu sistemi araştırma işidir.
  2. Tarihsel gelişim bir yana bırakılarak eşzamanlılık içinde incelenmelidir.
  3. Ögelerin birbirleriyle olan bağıntıları (işlevleri) saptanmalıdır.
  4. Somut yapıtlardan ("söz") yola çıkarak sisteme ("dil") ulaşılmalıdır.

 

Esere Dönük Eleştiri

Yeni Eleştiri

Yazarın hayatı, dönemi, psikolojisi veya eserin okur üzerindeki etkisi gibi metin dışı unsurları tamamen reddederek yalnızca metne (içten eleştiriye) odaklanır.

Eserde içerik ile biçim birbirinden ayrı düşünülemez. Eserin anlamı onun teknik yapısında (tema, imgeler, ton, olay örgüsü vb.) saklıdır. Eleştirmenin görevi bu yapısal öğelerin bütünlüğünü çözmektir.

 

Yapısalcı Eleştiri

Yeni Eleştiri tek tek metinleri yorumlamaya çalışırken, yapısalcı eleştiri (Rus Biçimciliği çizgisinde) tek metin yerine tüm metinlerin paylaştığı ortak sistemi, kalıpları ve işlevleri araştırır.

 

Propp’un Rus peri masalları üzerinde yaptığı inceleme (Masalın Biçimbilimi) örnek verilmiştir. Masalların yüzeydeki çeşitliliğine karşın derinde değişmeyen 31 işlev ve bu işlevleri yerine getiren 7 eylem alanı (rol) olduğu kanıtlanmıştır. Amaç yorum yapmak değil, anlatının iskelet yapısını ortaya koymaktır.

 

Arketipçi (Mythopoeic) Eleştiri

Eseri ve metni açıklamak istese de antropoloji, psikoloji ve mitolojiden yararlanır. Odak noktası estetik yapıdan ziyade, insanlığı derinden etkileyen ölçümsüz arketiplerin (ana örneklerin, ilk modellerin) ve mitosların edebiyattaki tekrarlarıdır.

 

Northrop Frye (Anatomy of Criticism) edebiyatta çevrimsel bir sistem kurarak güldürü, romans, tragedya ve hiciv türlerini yılın dört mevsimi (bahar, yaz, güz, kış) ve bunlara karşılık gelen mitoslarla eşleştirmiştir.

 

KISIM IV

Okur Merkezli Kuramlar

Duygusal Etki Kuramı

Sanatı, okurda oluşturduğu etkiye ve işlevine (zevk verme, estetik duygu uyandırma) göre tanımlar. Sanat eseri ile kurulması gereken doğru ilişki estetik tutumdur; bu tutum, faydacı ve pratik kaygılardan (öğrenme, sansür, kişisel özdeşleşme vb.) tamamen uzak, çıkar gözetmeyen bir yaklaşımdır.

 

Richards'a göre güzellik ve estetik değer dış dünyada nesnel olarak var olan nesnelerle ilgili bir nitelik değildir; Santayana'nın tanımıyla "nesneye yansıtılmış zevk"tir. Eserde güzellik aramak dilin bizi sürüklediği bir yanılgıdır; eserler bizde bu yaşantıyı uyandıran birer uyarıcı (stimuli) rolü oynar.

 

Alımlama Estetiği

Bu kuramda okur edilgen değil, aksine metnin anlamını kuran aktif bir öznedir.

Bir metnin iki kutbu vardır: Yazarın yarattığı metin (artistik uç) ve okurun yaptığı somutlama (estetik uç). Eser bir nesne değil, metin ile okur arasındaki alışverişten doğan bir olaydır.

 

Yazar metinde her şeyi hazır vermez; okurun doldurması gereken "boş alanlar" ve "belirsizlikler" bırakır. Okur, yazarın ideolojik ve toplumsal değerlere getirdiği eleştirileri/alternatifleri bu boşlukları doldurarak anlamlandırır.

Alımlama estetiği tek bir doğru yorumu reddetse de yorumun tamamen keyfi olmasına da izin vermez. Okur, boş alanları doldururken yazarın verdiği ipuçları ve metindeki göstergelerin doğrultusunda hareket etmek zorundadır.

 

Okura Dönük Eleştiri

İzlenimci Eleştiri

18. yüzyılın kuralcı neo-klasisizmine ve 19. yüzyılın nesnel/bilimsel iddiasındaki dışa dönük eleştiri yöntemlerine bir tepki olarak doğmuştur. Nesnel ölçütleri, kuralları ve "doğru/yanlış" yargılarını reddeder.

 

Güzellik ve zevk tamamen özneldir (kişiseldir). Eleştirmenin görevi eseri değerlendirmek, ölçmek veya nesnel bir saptama yapmak değil; eserin kendi ruhunda bıraktığı izlenimleri, heyecanları ve yaşantıları anlatmaktır.

İzlenimci eleştirinin en ünlü savunucusu Anatole France’a göre nesnel eleştiri de nesnel sanat da bir kuruntudur; insan asla kendi benliğinin dışına çıkamaz. Eleştirmen açıkça şunu söylemelidir: "Efendiler, size Shakespeare, Racine veya Goethe vesilesiyle kendimden söz edeceğim."

 

Okur Merkezli Eleştiri

İzlenimci eleştirinin öznel, keyfi ve sadece duyguları aktaran yapısına karşın; Alımlama Estetiği'ne dayanan okur merkezli eleştiri metindeki göstergeler, ipuçları ve belirsizlikler (boş alanlar) üzerinden okurun anlamı inşa etme sürecini inceler.

Okur merkezli eleştiri okurun aktif zihinsel katılımına ve alımlama sürecine dayanır. Metnin sunduğu yapıyı, stratejiyi ve belirsizlikleri izleyerek, metinsel ipuçlarının sınırları dahilinde anlamı inşa eder.

 

KISIM V

Edebiyat ve Hakikat

Edebiyatın Hakikatle İlişkisi Yoktur

I. A. Richards, dilin bilimde olduğu gibi bilgi vermeye yönelik göstersel (sembolik) bir işlevi olduğunu; ancak edebiyatta dilin duygusal amaçla kullanıldığını savunur.

Edebiyatta bir olguyu tasvir eder gibi görünen cümleler aslında birer "sözde-önermedir". Bunların amacı bilgi vermek değil, okurda duygu uyandırmak ya da duyguyu dile getirmektir.

 

Edebiyatın Hakikatle İlişkisi Vardır

Sezgisel Hakikat: Schelling ve Schopenhauer gibi Alman düşünürlerin etkisinde gelişen bu akıma göre, şairler akıl ve deneyle değil, imgelem (sezgi) yoluyla varlığın özüne ve Aşkın Gerçekliğe (Ultimate Reality) ulaşırlar.

Bu sezgisel bilgi kavramsal dille veya önermelerle doğrudan aktarılamaz; ancak okurun eser karşısındaki estetik yaşantısı yoluyla sezdirilir (simgeleşir).

 

Edebiyata Hakikate Sadık Kalmak: John Hospers’a göre yazar, bilim insanı gibi insan davranışları hakkında genel kanunlar ortaya atmaz (hakikatler bildirmez); ancak karakterlerini çizerken insan tabiatına sadık kalır (truth-to).

Yazar, uydurma olaylar ve karakterler (örneğin Don Kişot) yaratarak insan tabiatındaki tümelleri öyle yalın ve canlı bir şekilde gözler önüne serer ki, okur bu eserler aracılığıyla insanları daha iyi tanır.

 

Önermesel Hakikat

Belirtik Hakikat: Eserdeki olayların arasına yerleştirilmiş, yaşam ve insanlar hakkında açıkça söylenmiş "düşünsel cümleler"dir (Örn: Abdülhak Şinasi Hisar’ın Fahim Bey ve Biz romanında insanların birbirinden kopuk, yalnız dünyalar olduğunu doğrudan ifade eden sözleri). Bu tür belirtik tezler, eseri sosyoloji veya felsefe metnine yaklaştırabilir.

 

Örtük Hakikat (Implied Truth): Yazarın açıkça söylemediği; ancak kişilerin çizilişinden, olayların sıralanışından ve tondan çıkarılan tezdir.

 

İnanç Sorunu

Bir okur, kendi inançlarıyla (dini, felsefi, politik) çatışan veya yanlış bulduğu bir dünya görüşünü savunan eserden zevk alabilir mi?

Eğer okur yalnızca kendi görüşünü doğru yansıtan eserleri beğenebilseydi; aynı okurun pagan Yunan tragedyasından, Katolik Dante'nin İlahi Komedyasından, Müslüman Yunus Emre'den ve ateist Nâzım Hikmet'ten aynı anda zevk alabilmesini açıklayamazdık. Öte yandan, felsefesine %100 katıldığımız pek çok eser de estetik açıdan "tatsız ve değersiz" bulunabilmektedir.

 

İnanç sorunu tek bir formulasyonla çözülemez. Eserin türü, fikrin esere ne kadar yedirildiği ve çatışmanın şiddeti sonucu belirler.

Farklı çağ ve kültürlerden insanlara seslenebilen büyük yazarlar (Homeros, Dante, Yunus Emre, Tolstoy, Nâzım Hikmet); öznel doktrinleri aşarak insanlığın ortak manevi değerlerinde ve evrensel temellerinde birleşebildikleri için kalıcıdırlar.

 

Eleştirmen ilk olarak esere bir sanat eseri (biçim/yapı) olarak yaklaşmalıdır. Ancak hayatı, toplumu ve felsefi sorunları derinlemesine işleyen eserler karşısında, eserin düşündürdüğü fikirleri ve dürüstlüğünü tartmak da bütüncül bir eleştirinin kaçınılmaz bir parçasıdır.

 

Edebiyatın Tanımı ve Değer Ölçütleri Sorunu

Edebiyat Kavramı Tanımlanabilir mi?

Bir kavramın anlamını bilmek, o sınıfa giren tüm nesnelerin ortak bir özünü (tanımını) bilmek demek değildir; kavramı yerinde kullanabilmektir.

Bir kütüphaneci betimleyici anlamda edebiyat kitaplarını kolayca ayırabilir; ancak hepsini kapsayan ortak bir öz (tanım) bulunamaz.

 

Edebiyatta da Nathalie Sarraute, Robbe-Grillet (Anti-roman) veya Kemal Tahir (Devlet Ana) gibi yeni yapılar ortaya çıktıkça kavramın sınırları zorlanır ve genişler.

 

Edebiyatı tanımlamaya çalışan kuramlar aslında betimleyici değil, değerlendirici (evaluative) tanımlar yaparlar.

Hiçbir kuram edebiyatın doğru tanımını veremez; ancak her kuram diğerinin ihmal ettiği önemli bir yöne dikkat çekerek edebiyatı anlamamıza katkı sağlar.

 

Edebiyatın İşlevi Tanımlanabilir mi?

Edebiyat eserleri baltalar gibi tek bir amaçla yapılmaz. Kimi sanatçı eğlendirmek, kimi öğretmek, kimi dinsel/politik hisler uyandırmak, kimi de kusursuz bir yapı kurmak için yazar. Mağara adamının resme mızrak atması da, Mısırlıların mezara heykel koyması da kendi içinde "yerinde" kullanımlardır.

 

Birçok estetikçiye göre edebiyat bilgi verebilir veya politik his uyandırabilir; ancak bu işleri bilim kitapları veya siyasi nutuklar daha iyi yapar. Edebiyatın başka hiçbir şeyin yarışamayacağı kendine özgü asıl işlevi "estetik yaşantı" sağlamaktır.

 

Estetik Yargılar

Nesnelci Görüş

Patlıcan kızartması ile sanat eserini beğenmek aynı kefeye konulamaz. Patlıcanı sevmediğimizde tartışmayız ("zevkler ve renkler tartışılmaz"), ancak sanat söz konusu olduğunda tartışır ve karşımızdakinden nesnel dayanaklar (sebepler) bekleriz.

Estetik yargıları mantıksal olarak kesin bir şekilde doğrulayacak evrensel ve genel-geçer ölçütler bir türlü bulunamamaktadır.

 

Öznelci Görüş

Normatif (değer bildiren) terimlerin içindeki duygusal anlamı betimleyici terimlere tamamen çevirmek imkânsızdır. Bu nedenle estetik yargılar doğru ya da yanlış olamaz; nesnel geçerlilikleri yoktur.

 

Çözüme Doğru

Beğeni Yargısı: Sadece kişinin o anki kişisel hoşlanmasını veya hoşlanmamasını açıklar. Tartışılmaz, kişiseldir.

Değer Yargısı: Yargıyı veren kişi kendi beğenisini öne sürse bile, bunu eserin iyi veya kötü kılıcı nesnel niteliklerine (dilin işleyişi, yapı, tutarlılık vb.) dayandırarak başkalarının da paylaşması ümidiyle ortaya sürer.

 

SONUÇ

Yansıtma Kuramları (Mimesis):

Yaklaşım: Edebiyatı dünyaya ve topluma tutulmuş bir ayna olarak görür. Eser tümelleri belirterek insanı/hayatı açıklar. Genellikle faydacı ve didaktik bir tutum benimser.

Değer Ölçütleri:

    1. Gerçekliğin yansıtılmasındaki başarı.
    2. Okur ve toplum üzerindeki etkinin (ahlaki, sosyal, politik) niteliği.

Anlatımcılık (Expressivism):

Yaklaşım: Sanatçının duygularını, özgün kişiliğini ve zengin iç dünyasını dile getirmesini esas alır. Okur, sanatçının duygularını paylaşır. Bulaştırılan duygu bilgisel değil, duygusal bir eğitim sağlar.

Değer Ölçütleri:

    1. Anlatım ve aktarımdaki başarı (içtenlik, özgünlük, hayal gücü).
    2. Dile getirilen duygunun veya sanatçının kişiliğinin ahlaki değeri.

Biçimci Kuramlar (Formalism):

Yaklaşım: Sanat eserini dış dünyadan, yazardan ve okurdan bağımsız, kendi kendine yeterli bir yapıt olarak kabul eder. Dinsel, politik veya ahlaki sorunları dışlayarak yazınsal metnin yapısal yönüne odaklanır.

Okur Merkezli Kuramlar (Reader-Response / Rezeption):

Yaklaşım: Okuru sürecin merkezine koyar. Eserin anlamını ya duygusal (I. A. Richards) ya da dönemin dünya görüşündeki boşlukları/ihmaller alanını tamamlayan dolaylı gösterimler (Wolfgang Iser - Alımlama Estetiği) üzerinden okurun katılımıyla açıklar.

 

Edebiyatı Dışsal Değerlere Karşı Sorumlu Sayanlar

  • Edebiyatı her şeyden önce ahlak, din ve politika gibi alanlardaki toplumsal yaşantıya göre değerlendirirler.

 

Estetizm (Sanat İçin Sanat)

  • Edebiyatın yalnızca güzelliğe karşı sorumlu olduğuna inanırlar. Sanatın başka bir amaca araç kılınmasını reddederler.

 

Sanat yaşantısı en yüksek tek değer değildir; ancak edebiyatın olumlu yan etkiler sağlaması için didaktik bir propaganda aracına dönüşmesi de gerekmez.

 

Edebiyat, sırf edebiyat olarak kalarak da insanı kendi sınırlı dünyasından çıkarır, ahlaki çatışmaları canlı durumlar halinde sunarak okurun düşünme yeteneğini ve duygusal ufkunu genişletir.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder