2 Kasım 2025 Pazar

Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın 1919-1944 Yılları Arasında Yazdığı Romanlarında Yapı, Tema ve Anlatım - Notlar

Mehmet Kaygana - Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın 1919-1944 Yılları Arasında Yazdığı Romanlarında Yapı, Tema ve Anlatım - Notlar

Doktora Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2008

 

Önsöz

Olay, romanın aslî unsuru olarak kabul edilmiş; her olayın temelinde bir çatışma veya karşılaşmanın yattığı varsayımından hareket edilmiştir.

Temanın tespitinde, olay örgüsündeki her bir olayın varlık sebebi olan çatışma ve karşılaşmalar şemalaştırılmış; temanın sistemli bir yapıda vücut bulduğu gösterilmiştir.

 

Çalışmanın ana gövdesini oluşturan bölümde, Gürpınar’ın 1919 yılından sonra kaleme aldığı 25 roman ayrı başlıklar hâlinde incelenmiştir.

 

1. Giriş

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Hayatı

19 Ağustos 1864- 8 Mart 1944

 

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Yetiştiği Dönem Hakkında

Edebî eserler yalnızca kurgusal birer tasarım olmayıp üretildikleri dönemin sosyal, siyasal, kültürel ve tarihsel koşullarının bir yansımasıdır. Tanzimat sonrası Türk edebiyatını anlayabilmek için dönemin toplumsal ve siyasal olaylarına hâkim olmak bir zorunluluktur. Hüseyin Rahmi Gürpınar da bir imparatorluğun yıkılışına ve yeni bir devletin kuruluşuna tanıklık ettiği için eserlerinde bu keskin toplumsal değişimlerin ve kırılmaların izleri belirgin biçimde görülmektedir.

 

1864–1944 yılları arası dönemin temel dinamiği "Batılılaşma", "modernleşme" ya da "Osmanlı modernleşmesi" olarak adlandırılan ve toplumsal hayatın her alanına etki eden değişim sürecidir.

Bu süreçte Türk toplumu Batılılaşmayı kendi varlığını güçlendiren bir araç olarak görmüş; ancak "eski" ile "yeni"nin, medrese ile mektebin yan yana var olduğu bir düalizm (ikilik) doğmuştur.

 

Batılılaşma hareketleri, Türk edebiyatında geleneksel/klasik yapının sarsılmasına neden olmuştur. Fransız İhtilali'nin yaydığı milliyetçilik, hürriyet ve eşitlik gibi düşünceler ile Batılı tarzda yetişen aydınların etkisiyle Doğu/İslam değerler sistemiyle şekillenen eski edebiyat tartışılır hale gelmiştir.

 

Edebiyat alanında yaşanan eski-yeni çatışması, Edebiyat-ı Cedîde (Servet-i Fünûn) ile Batı edebiyatı lehine kesin bir zafere ulaşmıştır. Ancak gazete tirajlarının düşüklüğü (ortalama 2000 satış), bu Batılılaşma ve düşünsel dönüşümün başlangıçta yalnızca kısıtlı bir aydın kesim tarafından benimsendiğini, geniş halk kitlelerine henüz ulaşamadığını göstermektedir.

 

Türk Romanının Doğuşu ve Gelişim

Modern roman, Coğrafi Keşifler ve Sanayi Devrimi sonrasında Avrupa’da yükselen burjuvazi sınıfının iktisadi ve toplumsal bir ifade aracı olarak doğmuştur. Destan ve tarihten farklı olarak yüce kavramları veya halk kitlelerini değil, doğrudan "birey"i ve onun somut gerçekliğini merkeze alır.

 

Modern romanı geleneksel anlatılardan (hikâye/masal) ayıran en temel vasıf; olayların Aristo mantığına dayalı kurgusal bir sebep-sonuç ilişkisine (plot) bağlanması, kişilerin soyut değil, içinde yaşadıkları maddi, mesleki ve sosyal şartların birer ürünü olarak ele alınmasıdır.

 

Romantizm: Klasizmin katı akılcılığına ve kurallarına bir tepki olarak doğmuştur. Bireysel duyguları, hayal gücünü, lirik anlayışı, millî tarihi ve doğa sevgisini öne çıkarır. Sanatçıların yayın araçlarıyla ekonomik bağımsızlık kazanması otoriteye başkaldırıyı kolaylaştırmıştır. Tanzimat dönemi Türk edebiyatında (özellikle Namık Kemal ve Ahmet Mithat ekollerinde) derin izler bırakmıştır.

 

Realizm: Pozitivizm ve materyalizmin etkisiyle doğmuş, romantizmin aşırı duygusallığına ve hayalperestliğine karşı somut olgu gerçekliğini (factual realism) savunmuştur. Gözlem ve belge toplama (anket metodu) esas alınmış; olay örgüsü arka plana itilerek insan, içinde bulunduğu çevre, iklim ve sosyal şartlarla birlikte "tip" düzeyinde ele alınmıştır.

 

Natüralizm: Realizmin ilkelerini ileri taşıyarak edebiyata bilimsel determinizmi ve deney metodunu uygulayan akımdır. İnsanı ve toplumsal olayları hür iradeyle değil; genetik, fizyolojik ve çevresel faktörlerin zorunlu bir sonucu olarak görür. Hüseyin Rahmi Gürpınar da dâhil olmak üzere romancıları, insanı adeta laboratuvar ortamındaki bir denek gibi incelemeye yöneltmiştir.

 

Natüralizmin en önemli temsilcisi Emile Zola deneysel roman (le Roman expérimentale) teorisini kurmuştur. Zola, fizyoloji ile romanı eşitlemiş; romancıyı bir laboratuvar bilimcisi gibi konumlandırarak kişileri ve olayları iklim, aile, meslek, sosyal çevre ve kalıtım (ırsiyet) şartları çerçevesinde incelemiştir.

Zola, toplumsal çirkinlikleri ve sefaleti anlatırken ampirik bir tarafsızlık ilkesini benimsemiş görünse de temel amacı toplumdaki aksaklıklara dikkat çekerek adaleti ve merhameti uyandırmak olmuştur.

Zola ve natüralizm, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın hem edebî çizgisinin hem de kişisel dünya görüşünün şekillenmesinde doğrudan etkili olmuştur.

 

Roman öncesinde Türk kültüründe tahkiye (anlatı) ihtiyacını destanlar, halk hikâyeleri, meddah anlatıları ve divan edebiyatındaki mesneviler karşılamaktaydı. Giritli Aziz Efendi’nin Muhayyelât’ı ve Emin Nihat’ın Müsameretnâme’si gelenekselden moderne geçişi simgelerken, ilk gerçek romancı birikimi Fenelon’un Telemak’ı ve Victor Hugo’nun Sefiller’i gibi eserlerin tercümesiyle oluşmuştur.

 

Tanzimat romanı genel hatlarıyla esaret, kadın ve aşk, yanlış Batılılaşma / değerler çatışması temaları etrafında şekillenmiştir. Kadın konusunun gayrimüslimler veya cariyeler üzerinden işlenmesi yalnızca toplumsal muhafazakârlıktan değil, 19. yüzyıl Avrupa’sında kadının ana tartışma odağı (bir "put") olmasının Tanzimat aydınlarınca edebiyatımıza aktarılmasından kaynaklanır.

 

Türk romanının asıl olgunlaşma aşaması Edebiyat-ı Cedîde dönemidir. Bu dönem sanatçıları roman ve hikâyede belirli bir plan, tertip ve tanzim usulü izlemiş; tahlil ve tasviri ölçülü bir sistematiğe oturtmuşlardır.

 

2. Metin İncelemeleri

Son Arzu

İlk olarak Âti gazetesinde tefrika edilmiş, ardından 1338 (1922) yılında İbrahim Hilmi Bey tarafından kitap olarak neşredilmiştir.

 

Özet

Nuriyezdan, Zişan ve Vicdan adlı üç genç kız, bir Ramazan gecesi Direklerarası’nda dadıları Hoşkadem nezaretinde gezerken Rıdvan Sabih, Necdet Eşref ve Namık Senâi ile tanışırlar.

Aralarında başlayan duygusal yakınlaşmalardan Zişan-Namık Senâi ilişkisi kısa sürede biter; Vicdan-Necdet Eşref ilişkisi evlilikle sonuçlanır.

Nuriyezdan-Rıdvan Sabih ilişkisi ise Rıdvan’ın annesi Ziba Hanım’ın muhalefeti nedeniyle tek taraflı bir ızdıraba dönüşür.

 

Rıdvan’ın başkasıyla evlenmesi ve kızların arkadaşlıkları hakkında çıkan dedikodular üzerine dedesi Feyzullah Efendi, Nuriyezdan’ı Ragıp Şeyda ile evlenmeye mecbur eder.

Ailesinin selametini düşünerek bu evliliği kabul eden Nuriyezdan, beş ay sonra eşine durumu anlatan bir mektup bırakarak intihar eder.

Ölmeden önce son arzusu olan Rıdvan Sabih’i görme isteği Rıdvan tarafından reddedilir ve Nuriyezdan son arzusu yerine gelmeden hayata veda eder.

…

 

Hüseyin Rahmi Gürpınar, eserin konusunu olayı yaşayan kişilerden birinden (Nuriyezdan’ın kocasından) dinlediğini ve doğayı olduğu gibi kopyalama gayesi gütüğünü önsözde vurgular. Bu eseri "yüzünü görmediği ikinci bir İffet" olarak nitelendirir.

 

Son Arzu romanı, kültürel değişimin yarattığı ikilemleri ele alır. Feyzullah Efendi’nin bir yandan torununa "asrî" (modern) eğitim aldırırken diğer yandan geleneksel ahlakı aşılama gayreti; yeniliği cinsel serbestlik veya yüzeysel Batılılaşma olarak algılayan gençlerin kendi içlerindeki çatışmaları ve "aklıyla Batılı, kalbiyle Doğulu" kalan Nuriyezdan’ın trajedisi dönemin zihniyet yapısını göz önüne serer.

 

Nuriyezdan: Romanın aslî kişisidir. Yeninin, ferdin ve masumiyetin idealleştirilmiş temsilcisidir. Bir su perisine benzetilen fiziksel güzelliğinin yanında, aşırı duygusal ve içli bir yapıya sahiptir. "Doğu beşiğinin maneviyatı", camiler, türbeler ve evindeki yas atmosferi içinde büyümüş; modern bir eğitim almasına rağmen kalben Doğulu ve muhafazakâr kalmıştır.

 

Zişan: Nuriyezdan’ın hem okul hem de mahalleden arkadaşıdır. Kıskanç ve çıkarcı bir kişiliğe sahip olan Zişan, aşkı ve cinselliği Feyzullah Efendi’nin tanımladığı biçimiyle "Batılılar gibi" yaşamaya çalışan, yeni nesli temsil eden bir tiptir. Roman kurgusunda Nuriyezdan’ın masumiyetini ve idealliğini belirginleştiren bir zıtlık (karşıtlık) işlevi görür.

 

Rıdvan Sabih: On dokuz-yirmi yaşlarında, iyi eğitimli, yakışıklı ve gönül ilişkilerinde tecrübeli bir gençtir. Aşk konusunda riyakâr, zevk düşkünü ve çıkarcıdır.

 

Anlatma zamanı 1918 yılı (M. 1334), vaka zamanı ise yazarın önsözdeki beyanına dayanarak yaklaşık yirmi yıl öncesi, yani 19. yüzyılın sonları (1898 yılları) olarak tespit edilir. Olay zamanı yaklaşık 1,5 yıllık bir süreci kapsar.

 

Mekân tasvirleri yalnızca fiziki çevre kurgusuyla sınırlı kalmayıp, mekân-insan ve mekân-zihniyet ilişkisini yansıtacak şekilde kurgulanmıştır:

Şehzadebaşı: Eski Ramazan eğlencelerinin ve geleneksel hayatın sürdüğü realist bir dekor görünümündedir.

Feyzullah Efendi’nin evi (Vefa): Geleneksel yaşam tarzını ve eski zihniyeti temsil eden, çevre tasvirleriyle (mescit, mezarlık, asırlık çınar) eski ile bütünleşmiş bir mekândır.

 

Ramazan gibi kutsal bir ayda ve Direklerarası/Şehzadebaşı gibi kamusal alanlarda yaşanan tacizler, sokak çapkınlıkları ve alt-üst tabaka erkeklerin kadınlara yönelik yaklaşımları son derece realist ve ironik bir dille betimlenir. Toplumun görünürdeki muhafazakarlığının altındaki ahlaki çöküntü ifşa edilir.

 

Olay kurgusunun tamamen Nuriyezdan merkezli gelişmesi, Rıdvan Sabih'in kırılma noktalarının ve Fazlünnisa ile evliliğinin birkaç özet cümlesiyle geçiştirilmesine yol açmış; bu da karakter gelişimini ve romanın estetik dengesini zedelemiştir.

 

Acı Gülüş (Tebessüm-i Elem)

Romanın 1914’te İkdam’da başlayıp I. Dünya Savaşı şartlarında yarım kalması, 1918’de Zaman’da devam ederken bu kez "müstehcenlik" gerekçesiyle durdurulması; Hüseyin Rahmi’nin toplumun tabularına dokunan natüralist/realist üslubunun dönem matbuatında yarattığı yankıyı gösterir.

İlk olarak 1923 yılında kitap olarak yayımlanmıştır.

 

Özet

Avrupaî yaşam tarzını benimsemiş iki genç olan Mehmet Kenan ile Ragibe, bir kır gezintisinde tanışırlar. Geleneksel evlilik tarzını ve kadın erkek ilişkilerini kabul etmeyen bu gençler Avrupa’daki çağdaşları gibi bir ilişki sonrasında evlenirler. Mehmet Kenan, Batı’yı ve ona ait değerleri tam olarak özümseyememiş bir kişidir; Ragibe ise ahlâkı ve eğitimiyle aydın bir kadındır. Çiftler arasındaki bu farklılık bir süre sonra evlilik hayatına da etki eder.

Mehmet Kenan, isim yapmış hayat kadınlarını mahalle takip edecek kadar gayrimeşru hayatın içine dalar. Ragibe, evliliğinde ters giden bir şeyler olduğunu sezinlese de olaylara müdahale edemez.

Mehmet Kenan, Yağlıkçı Hasan Efendi adlı tanıdığının dükkânında, Hasan Efendinin mahallesinde bulunan bir genel evden söz eder. Konuşma farklı hayat telakkilerine sahip ikilinin tartışmasına neden olur. Hasan Efendi için mahallesinde böyle bir evin bulunması bir ahlâksızlıkken, Mehmet Kenan için aynı durum bir asrîlik göstergesidir. Yaşanan tartışma sonrasında Yağlıkçı Hasan Efendi, Mehmet Kenan’ın söz konusu eve gideceği akşam mahalle halkının da katılacağı bir baskın planlar. Baskın gerçekleştirilir, Mehmet Kenan ve beraberindekiler karakola götürülür. Yağlıkçı Hasan Efendi, bu durumu Ragibe’ye de bildirir.

Baskın sabahı eve dönen Mehmet Kenan ile Ragibe arasında bir tartışma yaşanır. Ragibe’nin boşanma isteği Mehmet Kenan tarafından geri çevrilir. Bu olay sonrasında Mehmet Kenan, baskının yaşandığı evdeki Vuslat adlı hayat kadınıyla daha sık birlikte olmaya başlar. Ragibe, Vuslat’la Mehmet Kenan’ın yaşadığı eve giderek eşinden boşanmayı başarır.

Boşanma sonrasında sürdürdüğü sefahat hayatını ailesinden çaldığı paralar ve kişisel eşyalarını rehine vererek elde ettiği ücretlerle devam ettirmeye çalışan Mehmet Kenan, memuriyetten de kovulur. Mali durumu kötüleşen Mehmet Kenan, zamanla Vuslat tarafından da horlanır, bir süre sonra Vuslat’ı başka erkeklerle paylaşmak zorunda kalır.

Bir gece, Vuslat’ı Cabir adlı külhanbeyi ile birlikte yakalayan Mehmet Kenan, silahını çeker ve Cabir’i öldürmeyi dener. Bu olaydan sonra bir süre saklanır, Vuslat’a geri döndüğünde onun Mısırlı bir prens için İstanbul’u terk ettiğini öğrenir.

Yaşadıklarının etkisiyle mantığını iyice kaybede Mehmet Kenan, bir süre İzmit’te kalır, annesinin evine döndüğünde yeni bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalır. Çaldığı paralar sebebiyle annesinin ölümüne neden olmuştur.

Her şeyini yitiren Mehmet Kenan, Ragibe’ye dönmeyi dener. Ancak Ragibe, Ömer Numan adlı bir gençle evlenmiştir. Sığınacak hiçbir yeri kalmayan Mehmet Kenan, geçmişiyle hesaplaşırken yaşadığı sinir krizleri sonrasında ölür.

…

 

Eserdeki neredeyse tüm olay halkaları Mehmet Kenan merkezli ikili çatışmalar (Kenan-Hasan Efendi, Kenan-Ragibe, Kenan-Vuslat) üzerine kurgulanmıştır.

 

Anlatma zamanı, Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarıdır. Eserin sonundaki bitiriliş tarihi 9 Temmuz 1914’tür.

Olaylar birkaç yıllık bir süreyi kapsar.

 

Baskın sahnesi: Olay zamanı oldukça yavaşlatılmış, ayrıntılı betimlemelerle gerçeklik duygusu (gerçeğimsilik) güçlendirilmiştir.

 

Ana Tema: Doğu-Batı çatışması ekseninde gelişen yanlış batılılaşma (alafrangalaşma) ve bunun getirdiği ahlaki/toplumsal yozlaşmadır.

 

İlk bölümdeki baskın sahnesinde olayın akışını kesen Şair Zennubi’nin uzun tiradı, Tanzimat sonrasında Türk edebiyatında beliren yanlış ve yüzeysel Batılılaşma çabalarını mizahi/ironik bir üslula tiye alır.

Zennubi’nin "dokuz parmak usulü" vezin denemeleri, Fransızca fiil çekimlerinin (konjügezon) Türkçe fiillere uygulanması (je darabe, tu darabe...) veya "yalak" kelimesine kafiye arama çabaları; yenileşmeyi sanatsal bir derinlikten ziyade biçimsel bir maskaralık olarak algılayan dönemin edebi çevrelerini hedef alır.

 

Tanrısal bakış açısına sahip anlatıcı, sık sık olay akışını keserek "yarı delilik", "toplumsal riya" veya "milli terakki" gibi konularda doğrudan felsefi ve sosyolojik yorumlar yapar.

 

Cehennemlik

Cehennemlik, ilk olarak İleri Gazetesi’nde tefrika olunmuş; kitap olarak da 1924 yılında yayımlanmıştır.

 

Özet

Eserin ilk yedi bölümü olay örgüsünün dışında okuyucuyu romana hazırlayan bilgilerin verildiği giriş mahiyetindeki kısımlardır. Söz konusu bölümlerde Hasan Ferruh Efendi’nin geçmişi ve kişiliği hakkında ayrıntılı bilgiler sunulurken, onunla alakalı olarak doktorları da tanıtılır.

Hasan Ferruh Efendi’nin kız kardeşi Ferhunde, kocasının sağlık durumu ve aralarındaki yaş farkı nedeniyle cinsel arzularını tatmin edememiş bir kadındır. Bu nedenle evde evlatlık olarak bulunan Şemsi’ye ilgi duymaya başlar.

Önceleri Ferhunde’nin ilgisine karşılık vermeyen Şemsi bir süre sonra tutumunu değiştirir ve onunla birlikte olmaya başlar.

Şemsi’nin nişanlısı olan Atıfet ve Ferhunde’nin kızı Mahmure de Şemsi’ye karşı besledikleri duygulardan ötürü olayla ilgili hale gelirler. Ferhunde-Şemsi ilişkisiyle eş zamanlı olarak başlayan bir diğer ilişki de Hasan Ferruh’un karısı Cazibe ile Ferhunde’nin oğlu Muzaffer Sabri arasında yaşanır. Mahmure hariç yalıdaki herkes bu iki yasak aşktan haberdardır. Bütün bu olaylara şahit olan Atıfet’ın Şemsi ile yaptığı konuşmaya Ferhunde de katılır. Şemsi, bu konuşma sonrasında Atıfet’le olan nişanlarını bozar.

Atıfet, babası ikna ederek Şemsi ile olan nişanını bozar. Bütün bu yaşananlar Şemsi’nin Ferhunde’ye olan mecburiyetine son verir. Şemsi ile Mahmure arasındaki yakınlaşma aynı zamanda Ferhunde ile Şemsi, Mahmure, Atıfet ve Hasan Ferruh Efendi arasında bir çatışma doğurur.

Bir süre sonra Ferhunde’nin Şemsi’den; Cazibe’ninse Muzaffer Sabri’den hamile kaldıkları ortaya çıkar. Bu durumu öğrenen Şemsi, Mahmure’ye ulaşamayacağını düşünerek intihar eder. Mahmure de sevgilisinin peşinden aynı şekilde intihar edişi ile olaylar sona erer.

Sonuç bölümünde Atıfet’in, Şemsi ve Mahmure’nin mezarlarını ziyaret sahnesi anlatılır. On Sekiz Sene Sonra adlı bölümde ise anlatıcı yazarın zaman hakkındaki düşünceleri aktarılır. Gidenler adlı bölümde atıfet, Hasan Ferruh, Sabri ve Ferhunde’nin öldükleri, Muzaffer Sabri ve Cazibe’nin yalıda birlikte yaşadıkları bilgisi verilir. Ferhunde’nin oğlu Cevri ile Cazibe’nin kızı Unfuvan on sekiz yaşındadırlar. Gelenler adlı bölümde aile mezarlığını ziyaret eden bu iki gencin de birbirlerine âşık olduklarını belirtilerek eser sona erdirilir.

…

 

1919 yılı (I. Dünya Savaşı sonrası ve İstanbul’un işgali) gibi siyasi açıdan fırtınalı bir dönemde geçen eser, doğrudan siyasi olayları işlemese de konak yaşamındaki çürümeyi, yozlaşmayı ve aile kurumunun çöküşünü anlatır.

 

Ferhunde: Kendi cinsel tatminsizliğini, yaşlanma korkusunu ve bencilliğini merkeze koyan, hırsı uğruna ailesindeki herkesin hayatını hiçe sayan yırtıcı bir figürdür. Yaşlı kocası Sabri Bey'i aldatma isteği ve genç Şemsi'ye olan takıntısı, romandaki çatışmaların ana motorudur.

 

Hasan Ferruh Efendi: "Hastalık hastası" (ipokondriyak) ve ölüm korkusuyla yaşayan eski bir devlet adamıdır. Genç karısı Cazibe'nin kendisini yeğeni Muzaffer Sabri ile aldatmasına, sırf huzuru bozulmasın ve ölmesin diye göz yumar. Ağdalı dili, eski usul muhafazakârlığı ve kuruntularıyla romandaki mizahi ve ironik damarı besler.

 

Roman, Ferhunde-Şemsi ve Cazibe-Muzaffer Sabri ilişkilerinin doğurduğu karmaşık entrikalar üzerine kurulur.

 

Olaylar temelde soyutlanmış dar bir alanda —yalı, koruluk ve Yedi Kardeşler tepesi— geçer. Mekânlar karakterlerin ruh halleriyle iç içe verilmiş, özellikle doğa tasvirlerinde tablo estetiği yakalanmıştır. Mezarlık tasvirleri ise Doğu kültüründeki hayat-ölüm iç içeliğini yansıtır.

 

Eserin temel tezi, yaş farkı, cinsel tatminsizlik ve zoraki bağlarla kurulan dengesiz evliliklerin bireyleri yozlaştırdığıdır.

 

Hüseyin Rahmi’nin dünya görüşünde cinsellik ve aşk, toplumsal/ahlaki kurallardan daha baskın ve önlenemez bir tabiat kanunudur. Ferhunde’nin Şemsi’ye saldırması veya Cazibe’nin Muzaffer Sabri ile ilişkisi ahlaka aykırıdır; fakat anlatıcı/metin açısından "doğal"dır. Atıfet’in ahlaki olanı temsil etmesi ise "doğal" olmadığı için hayatın gerçekliği (tabiat kanunları) karşısında yenilmeye mahkûmdur.

 

Hasan Ferruh’un Muzaffer Sabri ile diyaloğunda dile getirdiği "otuz sene sonra... belki harflerimize varıncaya kadar her şey değişecek" sözleri, Hüseyin Rahmi’nin toplumun sosyo-kültürel kırılmalarını ve yaklaşan Harf İnkılabı'nı çok önceden sezdiğini gösteren tarihi bir tespittir.

 

İlahi (hâkim) bakış açısının kullanıldığı eserde; diyalog, monolog, mektup, sahneleme (özellikle aile masası sahneleri), özetleme ve ileriye dönük gizli ipuçları veren ima etme tekniklerinden yararlanılmıştır.

 

Olay akışını aniden kesen Karaciğer Manzumesi (s. 100-108) veya sonuç kısmına organik olarak bağlanamayan 5 küçük bölüm roman kurgusunu zayıflatmaktadır.

 

Efsuncu Baba

Efsuncu Baba ilk olarak İkdam gazetesinde tefrika edilmiş, daha sonra kitap olarak 1924 yılında basılmıştır.

 

Özet

Agop ve Kirkor, Binbirdirek’te iplik eğirerek geçimlerini sağlayan iki Ermeni gencidir. Kendi hallerinde yaşamlarını sürdüren bu gençler Binbindirek’e hazine aramak için gelen Enverî ile karşılaşırlar. Son derece cahil bu iki genç, Enverî’nin cahilliğinden ve gerçek hayattan kopukluğundan faydalanmak isterler.

Enveri, dış dünyayı babasından kalan büyü ve fal kitaplarındaki bilgilerle değerlendiren hayalci bir tiptir. Agop ve Kirkor’u, Binbirdirek’teki hazineyi koruyan iki melek zanneder. Enverî, onları evine misafir eder. Bu sırada Enveri’nin kızı Mevlude’yi, Nurullah Hasip adında bir genç istemektedir. Ancak Enverî, batıl inançlarından kaynaklanan uğursuzluk telakkisiyle bu evliliği onaylamaya yanaşmaz.

Agop ve Kirkor’un eve gelmesinden sonra Enverî, hazinenin yerini öğrenmek maksadıyla itikafa girer ve bir tılsımnâme ile iki Ermeni gencin yanına döner. Tılsımnâmede belirttiği gibi bir kuyuya indirilen Kirkor, hazine yerine kendine doğrultulmuş silahlarla karşılaşır. Kendine verilen mektubu hazinenin yerini gösteren bir işaret gibi Enverî’ye ulaştırır ve arkadaşı ile birlikte evden ayrılır. Mektupta Mevlude ile Nurullah Hasip’in evlendirilmeleri şart koşulduğundan Enverî, en kısa zamanda bu nikâhı gerçekleştirir. Bütün bu yaşananların, birbirini seven iki gencin babalarına karşı oynadıkları bir oyun olduğunun belirtilmesi ile eser sona erer.

…

 

1. Bölüm: Agop ve Kirkor tanıtılır. Aralarındaki yanlış anlaşılmalara ve kelime oyunlarına dayalı mizah ile okuyucu esere ısındırılır ve tiplerin kültür seviyeleri gösterilir.

2–3. Bölümler: İsmi verilmeden Enveri’den ve garipliklerinden bahsedilerek merak ögesi yükseltilir ve mekânsal ilişki kurulur.

4–5. Bölümler: Anlatıcı, Enveri ve babasının olağanüstüye olan aşırı ilgisini aktarır. Enveri’nin Binbirdirek’e geliş gidiş nedeni ve iki Ermeni genciyle kuracağı ortaklığın mantıksal altyapısı açıklanır.

Olay halkası, 6. bölümde Enveri’nin Agop ve Kirkor ile hazine arama işinde çıkar birlikteliği yapmasıyla başlar.

Aradığı hazineyi bulmak için Tılsımnâme’yi kullanan Enveri, bu yolla kızı Mevlüde ile evlenmek isteyen Nurullah Hasip’in oyununa düşer.

 

Ebülfazıl Enveri: Yetiştirilme şartları, irsiyet (soya çekim) ve babasından kalan kitapların etkisiyle gerçek yaşamdan kopmuş, hayatını tamamen boş inançlar üzerine kurmuş bir tiptir. Niteliklerini vurgulamak amacıyla karikatürize edilerek çizilmiştir.

 

Anlatma zamanı, eserin tefrika edildiği 1924 yılıdır.

 

Olaylar Fazılpaşa’daki Binbirdirek’te başlar; Hobyar’daki Enveri’nin evinde, Topkapı’daki Takyeci Mahallesi’nde ve Kirkor’un evinde geçer.

 

Eserin ana teması: Cehaletin insanları gerçeklerden kopardığı ve gerçeklerden uzaklaşan insanların kolayca aldatılabileceği düşüncesidir.

 

Romanda hem II. Abdülhamit'in istibdat dönemi ("devr-i dilara") hem de onun ardından gelen İttihat ve Terakki yönetimi (örneğin sıkıyönetim/idare-i örfiye) Ermeni gençlerin diyalogları üzerinden aynı sertlikle eleştirilir. İstibdatın yerini akıl dışılığın ve baskının aldığı vurgulanır.

 

Şahısların (özellikle Enveri'nin) sadece belirli bir fikri temsil etmek amacıyla aşırı karikatürize edilmesi, tiplerin inandırıcılığını ve gerçekliğini zayıflatmıştır.

 

Eserin tekellümî (karşılıklı konuşmaya dayalı) hikâye/roman tekniğiyle yazılması,

Konu ve tip çizimi bakımından Molière'in oyunlarına (Hastalık Hastası vb.) benzemesi,

Sahneleme tekniğinin ve ortaoyunu/Karagöz-Hacivat dinamiklerinin baskın olması nedenleriyle eser, klasik bir romandan ziyade adeta bir tiyatro metni/oyunu izlenimi vermektedir.

 

Ben Deli Miyim?

Son Telgraf gazetesinde tefrika olunan romanın, kitap halinde ilk baskısı İbrahim Hilmi Bey tarafından gerçekleştirilmiştir (1925).

 

Özet

Şadan, ailesinin ve çevresinin deli olarak nitelediği bir kişidir. Hâlbuki o, insanları ve olayları riyakârlığa kaçmadığı ve bu tavırlarıyla çevresindekilerin gerçek yüzlerini görebildiği için bu şekilde değerlendirilmektedir. Annesi ve üvey babasıyla ilişkisi onun bu yönünü ortaya koyar.

Şadan’ın deli addedilmesinin bir diğer nedeni ise kişisel çıkarları ve zevklerine ulaşmak için toplumsal değerleri önemsemeyen davranışlarıdır.

Arkadaşı Kalender Nuri ile Madam Fedrona’nın evinde sefih bir yaşam süren Şadan, Kalender Nuri’nin Revan Hanım’ı elde etme planına ortak olur.

Kalender Nuri, planını gerçekleştirmek için öncelikle Revan Hanımı eşinden boşamayı amaçlar. Bu amaç doğrultusunda Revan Hanımın kardeşi Sermet’i kullanan iki arkadaş hedeflerine ulaşırlar.

Revan Hanımın eşinden boşanmasından sonra Kalender Nuri ile Şadan arasında bir mücadele başlar. Şadan, Sermet’i de kullanarak Revan Hanıma yakınlaşır ve onunla evlenmeyi başarır. Revan Hanımla evlenen Şadan, Kalender Nuri’nin tacizlerinden kurtulamaz ve paranoyak bir kişiliğe dönüşür. Eşinden ve çevresindeki herkesten şüphelenmeye başlayan Şadan, bir şekilde Kalender Nuri’yi tuzağa düşürür ve onu öldürür.

Bu olay sonrasında şüpheleri halüsinasyona dönüşen Şadan, geçirdiği sinir krizlerine dayanamaz ve intihar eder.

…

 

Ben Deli Miyim? (1925), tefrika edildiği dönemde "ahlâka aykırı" bulunarak mahkemeye verilmiş; ancak ikinci celsede yazarın beraatıyla sonuçlanmıştır.

Yazar mahkemedeki savunmasında, insanların gerçek (ve genellikle olumsuz) hislerini saklayıp sahte ve ikiyüzlü davranışlar sergilediğini, romanın ise bu gizlenen gerçeği insafsızca gösterdiğini belirtir.

 

Niyazi Berkes eseri bir "kâbus" ve "insafsız bir sosyal hiciv" olarak tanımlar.

Eserde öne çıkan iki ana tematik eksen:

Toplumsal bir hastalık olarak "Riya."

Nietzsche, Schopenhauer ve Darwin kaynaklı "Hayatın acımasız bir mücadele olduğu" düşüncesi.

 

Şadan: Romana adını veren, cinsel saplantıları (fetişizm, obje ve hayvanlara yönelim) ve paranoyası olan, akli dengesi bozuk ("supérieur intellectuel") ana karakterdir.

Kendini Nietzsche ve Schopenhauer ile özdeşleştirir. Yazarın fikirlerini dile getiren tematik bir figürdür.

 

Kalender Nuri: Şadan’ın çocukluk arkadaşı, kuralsız, ihtiraslı ve mülksüz bir tiptir.

Zengin olma ve üst tabakanın imkânlarından yararlanma arzusuyla hareket eder. Yaşamı bir kavga olarak görür ve bu mücadelenin sonunda Şadan tarafından öldürülür.

 

Olay zamanı Cumhuriyet'in ilk yılları (1924–1925 tefrika dönemi) ile paralellik gösterir.

 

Zaman akışı genellikle kronolojik ve yüzeyseldir. Ancak zamanın insanın psikolojik durumu üzerindeki etkisi (özellikle Revan'ın Şadan'ın delilikleri karşısında geçirdiği uzun ve sıkıntılı gecelerin anlatıldığı bölümde) edebî ve derinlikli bir biçimde vurgulanmıştır.

 

Olaylar İstanbul'un Beyoğlu, Beşiktaş, Karaköy ve Cihangir semtlerinde geçer.

 

Kahraman anlatıcılı (müşahit) yapı vardır. Anlatımı büyük oranda Şadan, son bölümde ise Revan üstlenir. Eser bir anı defteri kurgusuna sahiptir.

İç konuşma, diyalog, özetleme, sahneleme ve ima teknikleri yoğun olarak kullanılır.

 

Tutuşmuş Gönüller

İlk olarak İkdam gazetesinde tefrika edilmiştir. Kitap olarak ilk baskısı 1926’da yapılmıştır.

 

Özet

Lemiye Lebip, Nevhayal ve Şaheser kadın erkek ilişkisinde serbestiyet yanlısı üç genç kızdırlar.

Gönüllerinin istediğince bir yaşam sürmek isteyen bu kızlardan Nevhayal ve Lemiye eski sevgililerinden kurtulup yeni aşklar peşinde koşmak isterler. Ancak Kasım Necati ve Galip Nihat adlı gençler bu kızlardan vazgeçememektedir. Lemiye telefonda tanıştığı Behçet Hilmi Bey’e aşık olur ve ilişkisini ilerletir. Kızının bu durumundan haberdar olan İsmail Lebip Paşa, onu odasına hapseder. Lemiye kapsındaki bekçiyi kandırır ve evden kaçar. Behçet Hilmi’nin metresi olur. Kasım Necati’nin planladığı bir baskın sonucu Behçet Hilmi, Lemiye’yi ortada bırakarak karısına ve çocuğuna dönmek zorunda kalır.

Annesi Tahire Hanım, Lemiye’yi eve götürür ancak Lebip paşa kızını evden kovar. Bir süre Şaheser’in yanında kalan Lemiye, İlkbahar Türk pazarı adlı bir şirkette çalışmaya başlar ve kendisine bir ev tutar. Bir süre sonra Nevhayal ve Şaheser de bu eve taşınırlar ve aynı işyerinde çalışmaya başlarlar.

Nevhayal odasında bir erkekle yakalandığı için evini terk etmek zorunda kalır; şaheser ise babasının borçları nedeniyle zengin bir ihtiyar ile evlendirileceği için evden kaçar.

Hamile olduğunu fark eden Lemiye, durumu çocuğum babası olan Behçet Hilmi’ye bildirir ancak olumlu bir cevap alamaz. Çocuğunu tek başına dünyaya getiren Lemiye onu bir cami avlusuna bıraktırır. Yaptığına pişman olduğunda çocuğu bulamayan genç kız sinir krizleri geçirir.

Nevhayal ve Şaheser ise Zülküfar Bey’in işlettiği bir kumarhanede sermaye olmayı kabul edip zengin olmaya çalışmaktadır.

Fındıkçı Seher, çocuğunu kaybettikten sorma akli dengesi iyice bozulan Lemiye’ye çocuğu bulduğunu müjdeler.

Kasım Necati’nin evinde çocuğuna kavuşan Lemiye ile Kasım Necati evlenirler. Lebip Paşa’nın hastalandığını öğrenen Kasım Necati, ailesini de alarak kayın pederini ziyarete gider. Torunlarını bağrına basan İsmail Lebip Paşa kızını affeder.

…

 

Batılılaşma süreci, geleneksel yaşam tarzında, kadın-erkek ilişkilerinde ve aile yapısında köklü değişikliklere yol açmıştır. Tutuşmuş Gönüller romanı da bu toplumsal değişimi ve kuşaklar arası çatışmayı konu edinir.

 

Lemiye Lebip: Romanın ana kahramanıdır. İsmail Lebip Paşa'nın iyi eğitimli, Fransızca bilen ancak başıboş ve disiplinsiz büyütülmüş kızıdır. Bencilliği, felsefeye olan merakı ve okuduğu aşk romanları onu toplumun geleneksel değerlerine yabancılaştırmıştır. Yaşadığı felaketler, sefalet ve annelik deneyimi sonucunda hatalarını anlayarak olgunlaşmış, reddettiği geleneksel ve manevi değerlere geri dönmüştür.

 

Nevhayal: Asıl adı Emine Zekiye olan, züppe ve alafranga bir kadın tipidir. Özgürlüğü yanlış anlayarak ahlaki değerlerinden uzaklaşmış, sırf lüks ve zevk içinde yaşayabilmek için gayrimeşru işlerin içine düşmüştür.

 

Şaheser: Tıpkı Nevhayal gibi ailesinin koyduğu ismi beğenmeyip kendine bu adı veren, ailesinin zorla evlendirmek istemesi üzerine evden kaçan alafranga bir genç kızdır. Hayal ettiği lüks yaşam uğruna ahlaki değerlerini yitirmiştir.

 

Behçet Hilmi: Evli ve çocuklu olmasına rağmen süsüne, giyimini ve bakımına bir kadından fazla düşkün olan züppe bir erkektir. Lemiye'yi kandırıp metresi yapmış, çıkarları zedelenince ve sorumluluk alması gerekince onu bencilce yüzüstü bırakmıştır.

Olay zamanı yaklaşık bir yıllık bir süreyi kapsar.

 

Beyoğlu ve apartmanlar, Tahire Hanım tarafından "fuhuş kokan, ahlâksızlığın merkezi" olarak nitelendirilir. Yasak ve gayrimeşru ilişkilerin yaşandığı, kültürel iğretiliği temsil eden loş, sıkıntılı ve güneşsiz alanlardır.

 

Aşk ve cinsellik romanda doğal birer olgu olarak ele alınır. Anlatıcıya göre gönül zora gelmez; sevene "sevmeyeceksin", sevmeyene de "seveceksin" demek doğaya aykırı tutumlardan kaynaklanan aşk facialarına yol açar.

 

Roman hâkim (tanrısal) bakış açısıyla, 3. tekil kişi ("O") anlatıcı tarafından kaleme alınmıştır.

 

Billûr Kalp

İlk olarak 1924 yılında İkdam gazetesinde tefrika edilmiştir (İkdam, Numara: 9954, 19 Kanun-ı evvel 1340/1924).

 

Özet

Semih Âtıf Bey, Sirkeci’deki Koza Hanı’nda açtığı yazıhanesini, arkadaşları Mâlik Tayyar, Nesib İhsan ve yanında çalışan İzzet Saim’le birlikte genç kızları ağına düşürmek için kullanan bir harp zenginidir.

Verdikleri ilan için başvuran kızlardan en güzellerini seçen bu kişiler Mürüvvet Âbid, Nükhet Feyyaz ve Vehbiye Şevket adlı sekreter adaylarını Madam Savaro’nun Beyoğlu’ndaki oteline götürürler.

Bu sırada kendisine iş verilmeyişine öfkelenen Şehreminli Hüsniye, olanları izler ve Semih Âtıf’ın eşine haber verir. Otele götürdükleri kızlardan istifade etmeye kalkan bu kişiler Semih Âtıf’ın eşi ve görevliler tarafından basılır. Olayın duyulması sonrasında Mürvet Âbid, namusunu kirlettiğini düşünerek intihar eder.

Erenköyü’nde Bedrettin Paşa köşkünde yaşayan Sema Hanım, bir zamanlar zengin ve varlıklı ailesinden kalanlarla birlikte maddî imkânsızlıklar içinde yaşamını sürdürmektedir. Bir gece evlerine giren hırsızlarla boğuşan Sema Hanım’ın imdadına komşu köşkte otura ve Naki Paşa ailesinin oğlu olan Muhlis Bey koşar. Bu şekilde tanışan iki genç arasında duygusal bir ilişki başlar ve evlenme kararı alınır. Sema Hanım, düğün masraflarını karşılayabilmek için kendi yaptığı el işlerini satmaktadır. Semih Âtıf’ın yazı hanesinde İzzet Saim’in tuzağına düşen Sema Hanım, Muhlis tarafından ihanetle suçlanır. Kapıcının yardımıyla kendini kurtaran Sema Hanım, bundan sonraki hayatını çalışarak ve çevresindekilere yardım ederek geçirir.

Muhlis Bey, Jale ile evlenir ancak mutlu olamaz. Bir süre sonra eşinden ayrılarak Sema Hanımın karşısına çıkan Muhlis Bey, eski sevgilisinden beklediği ilgiyi göremez ve oradan uzaklaşır.

…

 

Eser iki ana bölümden oluşur ve bu iki bölüm arasındaki organik bağ Semih Âtıf’ın yazıhanesi, İzzet Saim ve Mürvet’in mektubu ile sağlanır: İlk üç kısım, karakterleri (İzzet Saim ve Semih Âtıf) tanıtmak ve dönemin sosyo-ekonomik şartlarını aktarmak amacıyla kurgulanmıştır.

Olaylar Semih Âtıf ve arkadaşlarının gazeteye kâtip ilanı vermesiyle başlar. Başvuran kızlar arasından masum bir kız olan Mürvet Âbid seçilir. Eğlenmek amacıyla Madam Savaro’nun oteline götürülen Mürvet’e zorla içki içirilir. Semih Âtıf’ın eşinin oteli basması sonucu ahlaksız duruma düşürülen Mürvet, yaşadığı felaket karşısında intihar eder. (Bu olay halkası 'Zelzele' adlı bir piyesi de içerir).

 

Sema Hanım: Bedrettin Paşa’nın kızıdır. Ailesinin geçim sıkıntısı yüzünden el işi satarak hayata atılır. İzzet Saim’in saldırısına uğramasına rağmen yıkılmaz. Siyah elbisesi ve belinde anahtar demetiyle adeta "kutsal bir rahibe" gibi tasvir edilir. Kimsesiz kızları çalıştıran bir müessese kurarak toplum için çalışan idealize edilmiş bir Türk kadını modelidir.

 

Mürvet Âbid: Şehit kızıdır. Çok masum, hassas ve tecrübesizdir. Çalışma hayatındaki tuzaklara karşı koyamayarak intiharı seçer; bu ölümüyle ikinci bölümdeki Sema'nın düşüncelerine mantıksal zemin hazırlar.

 

Semih Âtıf Bey: Harp zengini, vurguncu ve bencildir. Kadınları cinsel bir obje olarak görür; ahlakını kendisinin bozacağı masum kızların peşindedir. Kadın hakları ve uygarlık üzerine nutuklar atarken tamamen kendi çıkarlarını düşünen ironik ve olumsuz bir tiptir.

 

İzzet Saim: Cinsel zevklerine düşkün, amaca ulaşmak için her yolu mubah gören fırsatçı bir tiptir; Semih Âtıf’ın işlevini tamamlar.

 

Birinci Bölüm: Kronolojik olarak 1 günlük bir zaman dilimini kapsar

İkinci Bölüm: 3 yılı aşkın bir süreyi kapsar

 

Romanda olaylar Sirkeci, Erenköyü, Dizdariye, Eminönü ve Beyoğlu gibi İstanbul semtlerinde ve çoğunlukla dar mekânlarda geçer.

 

Semih Âtıf’ın evi, dıştan içe doğru (bahçedeki bakımsızlık, döküntüler ve evdeki toz, dağınıklık) yapılan betimlemeyle, evde yaşayan eşin psikolojik çöküşü, bıkkınlığı ve ihmalkârlığı arasında doğrudan bir ilişki kurulur.

 

Erenköyü / Bozuk kaldırımları, ilkel dükkânları, bakımsız köşkleri ile uygarlıktan uzak, adının "köy" olmasının bedduasını taşıyan bir şehir çevresi olarak sunulur. Bu durum toplumsal ve ekonomik gerilemeyi yansıtır.

 

Devrin ahlâki çöküşü İzzet Saim, mahalle kahvesindeki diyaloglar ve işgal yıllarının yozlaşmış atmosferi üzerinden aktarılır. Paranın her şeyin üstünde tutulduğu, ahlak kurallarının hiçe sayıldığı bir dönem resmedilir.

 

Genellikle hâkim (tanrısal) bakış açısı kullanılmıştır. İkinci bölümün başında kısa süreliğine müşahit (gözlemci) bakış açısına başvurulmuştur.

Eser, roman bütünlüğünden ziyade birbiriyle güçlü organik bağı olmayan, sonuçları farklı iki uzun hikâyenin bir mektupla eğreti biçimde bağlanmasından oluşur.

 

İlk bölümün sonundaki "Zelzele" piyesinin romanın ana kurgusu ve temasıyla organik bir bağı yoktur.

 

Evlere Şenlik Kaynanam Nasıl Kudurdu?

İlk olarak İkdam’da tefrika edilen eser (İkdam, 9125, 14 Ağustos 1922), kitap halindeki ilk baskısı 1927 yılında İbrahim Hilmi Bey tarafından yayımlanmıştır.

 

Özet

Makbule Hanım, evliliğinde cinsel isteklerini tatmin edememiş bir duldur. Kocasının ölümünden sonra bu tatminsizliğini Devranzâde Vassaf adlı bir gençle birlikte olarak gösterir.

Annesinin davranışlarından rahatsız olan Ali Harun, bu ilişkiye tepki vermek amacıyla evde silahını kullanmaya kalkar. Aile üyeleri Makbule Hanım’ı uyarmak istese de o, genç aşığıyla olmaya devam eder. Osman Zihni ve Vehibe’nin bu durumdan kurtulmak için büyü yaptırmaları da kâr etmez.

Makbule Hanım, Vassaf’la evlenmeye karar verir ve ailesini konağından kovar. Ali Harun hasta rolü yaparak annesini ısırır. Bir süre sonra kuduz olduğunu ilan eder. Bu haberi duyan Vassaf korkar ve Makbule Hanım’ı terk eder.

Psikolojisi bozulan Makbule Hanım, hasta olduğuna inanır ve evden kaçıp Vassaf’ı ısırır. Bir süre sonra, Ali Harun’un annesini evlenmek isteğinden vazgeçirmek üzere rol yaptığı ortaya çıkar. Sonrasında Vassaf’tan ayrılan Makbule Hanım’ın daha yaşlı bir erkekle evlendirildiği, Ali Harun’un da sevdiği kızla evlendiği bildirilir.

…

 

Romanda Birinci Dünya Savaşı sonrası İstanbul'unun sosyal ve ekonomik yapısındaki bozulmalar, nesiller arasındaki kopuş ve geleneksel değerlerin zayıflaması anlatılır.

 

Olaylar 55 yaşını geçmiş, servet sahibi Makbule Hanım'ın cinsel tatminsizlikleri nedeniyle genç yaştaki Devranzade Vassaf ile ilişki yaşaması ve ailesinin bu duruma (ekonomik çıkarlarını koruma gayesiyle) karşı çıkması etrafında şekillenir.

 

Başlıca mekân Beşiktaş'taki konaktır. Ancak romandaki en dikkat çekici ve ayrıntılı mekân tasvirleri Nuruosmaniye (Saatçi Sokağı) ve Kadir Hoca’nın evi ile Fatih ve çevresindeki yangın yerleri/harabelerdir. Bu tasvirler, I. Dünya Savaşı sonrasında İstanbul'un ve halkın içine düştüğü sefalet ve harabiyeti gerçekçi bir tutumla yansıtır.

 

Anlatıcı Osman Zihni üzerinden I. Dünya Savaşı'na girilmesi, İttihat ve Terakki yönetimi ile Enver Paşa'nın tutumu sert bir dille eleştirilir.

 

Muhabbet Tılsımı

Muhabbet Tılsımı ilk olarak İkdam’da tefrika edilmiş (İkdam, 8708, 12 Haziran 1921), kitap olarak ilk baskısı 1928’de yapılmıştır.

 

Özet

Ailesinin yaşadığı geçim sıkıntısı nedeniyle Adnan Şem’i Paşa’nın konağına evlatlık olarak verilen Ali Bekir on beş on altı yaşlarına gelmiş, ilk cinsel deneyimlerini yaşamaya başlamıştır. İshak Ağa’nın anlattıklarından muhabbet tılsımı adlı muskanın varlığından haberdar olan Ali Bekir, sohbette belirtilen adresi aramaya karar verir.

Uzun çabalar sonrasında aradığı yeri bulur ve karşılaştığı Derviş Okyanus’tan muskayı edinmeyi başarır. Paşa’nın oğlu Ragıp Adnan Bey’in odalığı olmak üzere yetiştirilen Pervin’e âşık olan Ali Bekir, ilk tecrübelerini Kalfa üzerinde yaptığı tılsımı, ilgi duyduğu Pervin üzerinde de kullanma niyetindedir.

Kalfa, bir süre sonra Ali Bekir ile Pervin arasındaki ilişkiyi fark eder iki genci buluştukları bir gece basar. Ali Bekir, Pervin ile Kalfa arasındaki kavgadan kaçarak kurtulur.

Tılsımlı muskasını konak dışında da denemeye karar veren Ali Bekir, sokakta gördüğü evli bir kadınla bir gece geçirmeyi başarır.

Ali Bekir’in aşkıyla tutuşan ihtiyar Kalfa, bir süre sonra onun odasına gider ve ona saldırır. Bu sırada içeri giren Abdullah Neyir Efendi hem Ali Bekir’i kurtarır hem de yaşananlara şahit olur.

Tılsımın varlığından haberdar olan Abdullah Neyir, Ali Bekir’i sarhoş ederek tılsımı elde eder. O da Paşa’nın hanımına göz koymuştur. Paşa ise oğlu için büyütülen Pervin’e tutulur ve onu elde etmek için her şeyi göze alır.

Tılsımı elde eden Abdullah Neyir, Paşa’nın karısı Mebrure’yle ilişki yaşamaya başlar. Ali Bekir’le ortaklık kurarak tılsımı vekilharçtan geri alan Aziz Sakıp, tılsım sayesinde Paşa’nın gözdesi Gülizar’la bir ilişki yaşamaya başlar.

Zor durumda kalan Neyir, Ali Bekir ve Aziz Sakıp’ı; Paşa ve oğluna yazdığı isimsiz bir mektupla şikâyet eder. Ali Bekir ve Aziz Sakıp da vekilharcı Paşa’nın büyük oğlu Câzim Bey’e şikâyet ederler.

Ali Bekir ve Pervin, Ragıp Adnan tarafından basılır ve konaktan kaçarlar. Abdullah Neyir Efendi ve Mebrure Hanım, Câzim Bey tarafından basılırlar; olayın duyulmasından çekinen Câzim Bey, vekilharcın camdan kaçmasına izin verir. Paşa, Aziz Sakıp ve Gülizar’ı bir arada yakalar; gençlerin üzerine ateş eder ve olayın heyecanına dayanamayarak bayılır. Aziz Sakıp ve Gülizar da pencereden kaçarlar.

Eserin son bölümü tüm bu olaylardan sonra yaşananların özetlenişidir. İyileşen Paşa, yine genç odalıklar sipariş eder. Ali Bekir ile Pervin, bir mektupla beraber tılsımı Paşa’ya gönderirler. Câzim Bey’in tılsımı yakmasıyla eser sona erer.

…

 

Osmanlı dönemindeki konak hayatı, çok eşlilik, odalık ve cariyelik kurumları eleştirilir.

 

Ali Bekir kadınları tılsımla elde ettiğini sansa da (hayal); aslında derviş bir sapık, Kalfa cinsel açlık çeken geçkin bir kadın, Pervin kölelikten kaçış arayan bir kız, sokaktaki kadın ise kocasından ilgi görmeyen biridir (hakikat).

 

Ali Bekir: Masum bir köylü çocuğuyken konağa evlatlık verilen, ancak konak ortamında bozulan, cinsel zaafları yüksek bir gençtir. Tılsımı elde edince oburca kadın peşinde koşar.

 

Adnan Şemi Paşa: Eski Abdülhamit devri paşasıdır. Bencil, korkak, ahlaksız, adaletsiz ve aşırı seks düşkünüdür. Konaktaki mutlak otoriteyi ve eski devrin çürümüşlüğünü temsil eder.

 

Suzidil (Kalfa): 45 yaşlarında, evlenmemiş, kıskanç ve bencil bir kalfadır. Cinsel açıdan doyuma ulaşmamış geçkin kadını temsil eder. Zaafları yüzünden parasını muskacılara kaptırır.

 

Pervin: Paşa’nın oğluna odalık yapılmak için büyütülen 12-13 yaşlarında güzel bir kızdır. Eski konak düzenini, odalık sistemini ve sınıf ayrımını (beylik/paşalık) açıkça reddeden, eşitlik ve gerçek aşk arayan eskiyi tenkit edici tipik bir figürdür.

 

Gülizar: Paşa’nın son gözdesi olan Çerkez kadındır. Yaşlı adamların genç kızları toplayarak hayatlarını mahvetmesini sertçe eleştirir. Cinsel tatminsizliğini Aziz Sakıp ile giderir; dürüst bir tiptir.

 

Olaylar yaklaşık 9 yıllık bir süreci kapsar. Yazar bu uzun süreyi zaman atlamaları ile aktarır (En büyüğü Ali Bekir’in konağa gelişi ile 16-17 yaşına gelmesi arasındaki atlamadır).

 

Romandaki olaylar İstanbul'un çeşitli noktalarında geçer: Adnan Paşa’nın Kabataş’taki konağı, Nohutçu Baba Tekkesi, Akıntı Burnundaki bir meyhane, Zincirlikuyu’da bir ev, Kartal’da bir köy ve sur yıkıntıları.

 

Kabataş'taki konak, Osmanlı Devleti'ni/Sarayını temsil eden simgesel bir mekândır. Ancak derinlemesine betimlenmeyip bir dekor olarak kalmıştır.

 

Eserde Paşalık kurumundaki liyakatsizlik, odalık sistemi, aile içi ahlaki bozulmalar ve cinsel yozlaşmalar işlenir.

 

Hâkim (Tanrısal) bakış açısı kullanılan eserde diyalog, monolog, anlatma, mektup, gösterme, ima etme teknikleri ile metin içi alıntılardan (şarkı sözleri, Tılsımname) yararlanılmıştır.

…

 

Mezarından Kalkan Şehit

Hüseyin Rahmi’nin 1926 yılında tamamladığı bu romanı ilk olarak 1929’da İbrahim Hilmi Bey tarafından basılmıştır.

 

Özet

Şehir yaşantısından sıkılan bir kişi olarak Şevki Nurullah Bey, arkadaşı Kadri Bey tarafından Kartal civarında bulunan köşklerine davet edilir.

Köşkte kalmaya başlayan Şevki Nurullah’ın perili olduğu söylenen komşularını ve anlatılanların içyüzünü merak eder ve akşamları köşkün etrafında dolaşarak içeride çalınan müziği dinler.

Kadri Bey ve ailesinin inandığı cin ve peri hikâyelerine kulak asmayan Şevki Nurullah, bir gece müzik dinlemek ve köşkün sahiplerinden Şahika Hanımı görebilmek umuduyla köşkün etrafında gezinirken evin köpeği tarafından fark edilir ve Şahika Hanım’la tanışma fırsatı yakalar.

Şahika Hanım’la evlenen Şevki Nurullah, köşk ve içinde yaşayanlar hakkında ortaya atılan olağanüstü olayları mantığıyla açıklamaya çalışır ve olayların içyüzünü araştırmaya girişir.

Şevki Nurullah, bir gece köşke Şahika Hanım’ın şehit kardeşi Şevket’in geldiği haberini alır ve inanmadığı bir olgunun gerçekliğini anlamak üzere şehidi takip etmeye karar verir.

Nüzhet ve Şevki Nurullah, köşkün köpeği Panter’in de yardımıyla şehidi sabaha kadar takip ederler. Ulaştıkları mezarlıkta Panter’in yardımıyla şehidin kanlı gömleğini bulurlar ancak şehidi göremezler. Köy halkı mezarlıkta yapılanlardan haberdar olur ve durumu karakola bildirir. Şevki Nurullah, olayı incelemeye gelen komutanı yalan söyleyerek savuşturur.

Şevki Nurullah ve Kadri Beyin aileleri de yaşananları anlamlandırmakta anlaşamazken bir cuma gecesi Panter’in getirdiği bir mektupla her şey açıklığa kavuşur. Şevket, cephede kendisine çok benzeyen arkadaşı Muzaffer’den kendisine bir şey olması durumunda ailesini avutmasını istemiştir. Hayalet olarak köşke gelen Muzaffer’dir ve takip edilmemesini istemektedir.

Şevki Nurullah, yaşadıklarından hayalet, cin, peri vb. inanışların bazı insanların hayatlarından çok önemli bir yeri olduğunu köşkteki büyükanneden öğrenmiş olduğundan Muzaffer’in sonraki gelişlerinde onları rahatsız etmemeye karar verir.

…

 

Eser, yazarın nadir görülen siyasi roman nitelikli yapıtlarındandır. İttihat ve Terakki eleştirisi ve Enver Paşa’nın kötülenmesi gibi dönemin siyasi aktüalitesine dair yorumlar, romandaki hatıra defteri kısımlarında geniş yer tutar.

Şehit Şevket’in anı defteri ve Şevki Nurullah'ın yorumları vasıtasıyla Sarıkamış Felaketi, Enver Paşa'nın askerî yetersizliği, hırsı, Bâbıâli Baskını zihniyeti ve İttihatçılar sert bir dille eleştirilir.

Enver Paşa "sahte dâhi" ve "savaş Donkişot'u" olarak nitelendirilirken; hiçbir imkân yokken milleti kurtaran Atatürk ise "gerçek dâhi" olarak anlatılır.

 

İlk 7 bölüm kişilerin tanıtılması ve mantıki çerçevenin kurulmasıdır. Asıl olaylar Pozitivist düşünceli Şevki Nurullah'ın "cinli" olarak bilinen köşke gelin gitmiş Şahika Hanım’la evlenmesiyle başlar.

 

Şevki Nurullah (Anlatıcı): Pozitivist, akılcı, bohem ve materyalist bir gençtir. Voltaire, Büchner ve Nietzsche'yi referans alır. İşlevi, batıl inançların cehaletten beslendiğini ve akılla her şeyin çözülebileceğini ispatlamaktır.

 

Kadri Bey: İyi eğitimli olmasına rağmen doğaüstü olayların varlığına inanır; Şevki Nurullah ile fikri çatışma yaşar.

 

Muzaffer: Şehit Şevket Bey'in vatansever gazi arkadaşı (hayalet sanılan kişi).

 

Panter: Şevket Bey’in St. Bernard ırkı zeki köpeğidir; olayların gelişmesinde kilit rol oynar.

 

İstanbul’un Kartal ve Soğanlık tarafları, köşkler, Kartal tren istasyonu, mezarlık ve geçici olarak hatıra defterinde geçen Allahuekber Dağları romanın mekanlarıdır.

 

Olaylar, birinci tekil şahıs (Kahraman Anlatıcı - Şevki Nurullah) bakış açısıyla aktarılır.

Diyalog, monolog (iç konuşma), sahneleme, özetleme ve ima (Şevki Nurullah'ın evliliği önceden sezdirmesi) teknikleri kullanılmıştır.

Şehit Şevket’in anı defteri ve tarihî askerî emirlerin alıntılanmasıyla belgesel/gerçekçi bir hava katılmıştır.

…

 

Kokotlar Mektebi

İlk olarak Vakit gazetesinde tefrika edilen romanın (Vakit, Nu. 3532, 6 Teşrinisâni 1927) birinci baskısı İbrahim Hilmi Bey tarafından yapılmıştır.

 

Özet

Romanın birinci bölümünde aslî kişiler sırasıyla tanıtılır. Sonrasında eser boyunca işlenecek tema Ulviye Melek ile Kudret Âli arasındaki konuşmalarla ortaya konur. Ulviye Melek, kendi yaşamını özetler, özgürlük kavramı üzerine düşüncelerini dile getirir. Edindiği tecrübeler sonrasında Kokotlar Mektebi adında bir okul açtığını bildirir ve bu okulun iki öğrencisini Kudret Âli Bey’e tanıtır. Söz konusu öğrencilerden birini yeğeni İrfan Yekta için seçebileceğini belirtir. Kudret Âli Bey’den mektebini konu edinen bir roman yazmasını ister. Böylece bir nevi giriş niteliğindeki bu kısımlarla okuyucu asıl olaya hazırlanır.

İrfan Yekta, Kokotlar Mektebi’nde yaşayan Şefkat ile duygusal bir yakınlaşma yaşar. Kudret Âli Bey, yeğeninin uzun süre eve gelmeyişleri sonrasında Ulviye Melek’i çağırıp bir konuşma yapar. İrfan Yekta’nın mektepten uzak tutulmasını ister ancak Ulviye Melek bu isteği geri çevirir. Yazardan, mektebe gelip yaşananları gözlemlemesini ister. Eşinin karşı çıkmasına rağmen Kudret Âli Bey, kendisinden istenileni gerçekleştirir.

İkinci bölümün ilk altı kısmında yazarın mektepteki gözlemleri aktarılır. Bu bölümlerde mektebin betimlenişi, Ulviye Melek’in kokotluk üzerine konuşmaları, okula kız beğenmek için gelen Arap zengininin yaptıkları, Nevvare’nin mektebe katılışı ve Prenses Diçeski’nin kokotluk dersleri özetlenir.

Bir süre sonra İrfan Yekta ile Şefkat arasındaki kıskançlık krizleri başlar. İrfan Yekta, gerçek bir aşkla bağlandığı Şefkat’in kokotluğunu kabul etmeye yanaşmaz. Geleneksel ahlâk değerleri ile aşkı arasında kalır ve sudan bir bahane ile Şefkat’ten ayrılır. Sonrasında yaptıklarına pişman olur ve mektebe geri döner. Ancak Şefkat, Ali Vahit adındaki bir kişi tarafından alıkonulmuş ve kendisinden bir daha haber alınamamıştır.

İttihat ve Terakki dönemi zenginlerinden Ragıp Şeyda adlı bir kişi meşru evliliğinde tatmin edemediği cinsel arzularını Kokotlar Mektebi’nden bir kızı metres edinerek tatmin etmeyi dener. Sonrasında Nevvare ile gayrimeşru bir ilişki yaşamaya başlarlar. Ragıp Şeyda’nın eşi Fahire Hanım, kocasının izini sürerek mektebe gelir ve Ulviye Melek’le hesaplaşmaya kalkar. Ulviye Melek, daha önce kendisine başvurarak her yaştan kadınla para karşılığı birlikte olabileceğini bildiren Cevherizade Baha ile Fahire Hanım’ı yeni bir ilişkiye sürükler. Gerek Nevvare gerekse Baha, paralar için birlikte oldukları karı kocanın bütün servetlerini tüketirlerken diğer yandan da birbirleriyle birlikte olmaktadır. Bu durumdan haberdar olan Ragıp Şeyda ve Fahire, genç âşıklarını bir arada yakalarlar. Her ikisi de bütün yaptıklarına rağmen âşıklarından ayrılmak istememektedirler. Ancak tabiatın kurallarına karşı direnmek mümkün değildir. Genç âşıklarla bir arada olmak zorundadır. Nevvare ve Baha, iki ihtiyarı bir arada bırakıp giderler. Fahire ve Ragıp Şeyda sonraki hayatlarında birbirlerine daha iyi davranmaya karar verip evliliklerine kaldıkları yerden devam ederler.

Aram Tefeciyan vasıtasıyla Ali Vahit’e ulaşan İrfan Yekta, başka bir isim altında Şefkat’le ilgili bilgiler edinmeye çalışırken Nevvare ve Baha yüzünden asıl kimliğini açıklamak zorunda kalır ve Ali Vahit tarafında bıçaklanır. Yaralı olarak eve getirilen İrfan Yekta’ya tedavisi boyunca Kudret Âli Bey’in bir akrabası olan Nevber Fikri Hanım tarafından gerçekleştirilir. Nevber Fikri, hastalığı sırasında kendisine Şefkat zannıyla sarılan İrfan Yekta’ya âşık olur. Kudret Âli Bey ve eşi de İrfan’ın Nevber ile evlenmesi taraftarıdır. Bu nedenle Şefkat’ten gelen mektubu ona vermeyip Nevber’le evlenmesini sağlamaya çalışırlar. Bir süre sonra Nevber, İrfan Yekta’ya mektuptan bahseder. İrfan Yekta, Şefkat’i alıp İstanbul’dan kaçar ve olanları amcasına ve ailesine bir mektupla bildirir.

…

 

Roman, tefrika edildiği dönemde Çankaya Dergisi’nde çıkan bir yazıyla toplumsal gerçeklikle ilgisi olmayan, ahlaka aykırı ve "iğrenç" bir eser olarak nitelendirilmiştir.

Gürpınar, bu eleştirilere Vakit gazetesinde ve Refik Ahmet’e yazdığı mektupta yanıt vermiştir. Eserinin Moliere’in L'école des maris (Kocalar Mektebi) piyesinden mülhem olduğunu, bu tür suçlamaları yapanların "mâlûl kafalar" olduğunu belirtmiş; ayrıca edebiyattaki bu tür aşırı ve yüzeysel açıklığı "donsuz edebiyat" olarak adlandırarak kendisinin de ucuz teşhirciliği eleştirdiğini vurgulamıştır.

 

Eserde iç içe geçmiş iki ana vaka bulunur:

1. Olay Halkası: Kudret Âli Bey (Geleneksel ahlak/değerler) ile Ulviye Melek (Tabiat kanunları/yaşanılan zamanın gerçekleri) arasındaki çatışmayla başlar. İrfan Yekta'nın Kokotlar Mektebi'ndeki Şefkat'e âşık olması ve Kudret Âli Bey’in mektepteki gözlemleriyle çatışma somutlaşır.

Bu olay akışı ailenin ahlak kurallarına uygun olan Nevber ile evlenmesini istemesine rağmen, İrfan Yekta’nın tabiatın emrine/duygularına uyarak "düşmüş ama masum" olan Şefkat’i seçmesi ve birleşmeleriyle nihayete erer.

 

Ragıp Şeyda (İttihatçı zengin) - Nevvare / Fahire Şeyda - Cevherizade Baha arasındaki gayrimeşru ilişkiler romandaki ikincil olaylardır.

 

Kudret Âli Bey: Romanın kahraman-anlatıcısıdır. Yazar oluşu, Boğaz manzaralı köşkte yaşaması ve felsefi sorgulamalarıyla doğrudan Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın otobiyografik/düşünsel yansımasıdır. Ulviye Melek ile girdiği tartışmalar ve şahit olduğu olaylar aracılığıyla, geleneksel değerlerin karşısında tabiat kanunlarının birincil ve kaçınılmaz olduğunu kavrar.

 

İrfan Yekta: Kudret Âli Bey’in kültürlü ve deneyimsiz yeğenidir. Şefkat’e duyduğu aşk ile onun "kokot" oluşunu kabullenemeyen mantığı/ahlak anlayışı arasında sıkışır. Seçimini ahlaklı Nevber’den değil, "düşmüş ama masum" Şefkat’ten yana yaparak tabiat kanunlarının üstünlüğünü kanıtlar.

 

Ragıp Şeyda Bey: İttihat ve Terakki döneminde haksız kazanç sağlayan zengin, çıkarı için her kılığa giren bir siyaset/iş insanıdır. Evliliğinde bulamadığı tatmini Nevvare ile yaşar. Hayatın kanun tanımayan bir çıkar mücadelesi olduğunu ve evliliğin cinsel arzuları bastıramayacağını simgeler.

 

Kokotlar Mektebi’nin müdiresi Ulviye Melek (Charlotte Prunier) babası İtalyan, annesi Fransız, dedesi İspanyol olan melez ve "düşmüş" bir kadındır.

Zinayı ve kokotluğu belirli kurallara bağlamaya çalışır. Ayrıca erkek egemen toplum düzenini eleştiren güçlü feminist düşüncelere sahiptir.

 

Şefkat: Soylu ve fakir düşmüş bir ailenin kızıdır; akrabası olan bir delikanlının tecavüzüne uğrayıp "adı çıktığı" için mektebe düşmüştür. Eserde "düşmüş masum kız" tipini temsil eder. Mektepte olmasına rağmen İrfan Yekta’ya sadık kalır, Ali Vahit’in tuzağından kaçar ve sadece huzurlu, sade bir yuva ister.

 

Nevvare: Eniştesi tarafından iğfal edildikten sonra aile faciasını önlemek için evden ayrılan ve Kokotlar Mektebi’ne düşen bir genç kızdır.

 

Nevber Fikri: Kudret Âli Bey'in akrabası olan, lise mezunu, kapalı ve utangaç, geleneksel değerlere bağlı masum bir genç kızdır. Ancak İrfan Yekta’nın Şefkat’i ona tercih etmesi ve Nevber’in de İrfan’ın şuursuz sarılmalarına karşılık vererek kendi ahlak ilkelerini çiğnemesi, tabiat kanunlarının insani/ahlaki kurallara olan üstünlüğünü kanıtlamaya hizmet eder.

 

Olay Zamanı: 1924 sonrası ve I. Dünya Savaşı sonrası dönemi kapsar; olaylar bir yıldan az süren belirsiz bir zaman diliminde (yaklaşık sonbahar aylarını kapsayacak şekilde) gerçekleşir.

 

Mekanlar

Kokotlar Mektebi (Kimsesiz Kızları Koruma Yurdu), Şişli Osmanbey’de yer alan 7 katlı apartmanın 4. katındadır.

Beyoğlu: Işıklı vitrinleri, kalabalık kaldırımları ve eğlence hayatıyla İstanbul’un diğer semtlerinden ayrılan; içki, fuhuş ve vitrin kültürünün merkezidir.

 

Eserin ana teması, tabiat kurallarının (özellikle cinsellik, tutku ve aşkın) insanların oluşturduğu toplumsal, hukuki ve dini kurallardan her zaman üstün olduğu düşüncesidir.

 

Şeytan İşi

İlk olarak Vakit gazetesinde tefrika edilen romanın kitap halinde birinci baskısı 1933 yılında yapılmıştır.

 

Özet

Hayriye Hanım, kedisi ile birlikte yaşayan kimsesiz bir kadındır. Kaybolan kedisini aramak üzere geldiği komşusu Muammer Efendinin evinde gazetedeki bir haberde yalnız yaşayan bir kadının parası yüzünden evinde öldürülüşü Hayriye Hanım’ı korkutur.

Hayri Hanım’ın gidişi sonrasında evde onun zenginliği ve cimriliği üzerine konuşulur. Muammer Efendi’nin Hayriye Hanım’ın parasının kimseyi ilgilendirmeyeceğini söylemesi Ayşe Hanım’ın kıskançlığını celbeder ve koşusuna bir oyun oynamaya karar verir.

Hayriye Hanım’a periler ismiyle gönderilen mektupta paralarını hayra harcaması öğütlenir. Paralarını kaybetmekten korkan Hayriye Hanım, onları sakladığı yerleri değiştirse de mektupların arkası kesilmez. Yaşadığı korkulara dayanamayan yaşlı kadın aklî dengesini kaybederek altınlarını kubura atar, kâğıt paralarını ise yakar.

Korkmaması için geceleri refakatinde kalan Muhsine’yi boğmaya çalışır. Komşuların yardımıyla yangından kurtarılan Hayriye Hanım, hastaneye kaldırılır. İhtiyar kadına gelen mektupları okuyan Zihni Efendi, olayın peşini bırakmaz ve mektupların Hüsnü tarafından atıldığı tespit eder.

Muammer Efendi’yi ziyaret eden Zihni Efendi, olaylardan onu da haberdar eder. Ailesinin kendinden habersiz yaptıklarına sinirlenen Muammer Efendi’yi sakinleştirmek de ona düşer. Zihni Efendi, aklî dengesi düzeldiği takdirde Hayriye Hanım’la evliliğine yardım etmeleri karşılığında olayları gizli tutmak hususunda Muammer Efendi ile anlaşır.

…

 

Eser, Osmanlı'nın yıkılışı ve Cumhuriyet’in ilk yıllarını kapsayan sosyo-ekonomik açıdan çalkantılı bir dönemin yansımalarını taşır.

 

Olay Örgüsü: Hayriye Hanım’ın kedisi Şirin kaybolur. Bu durumu kıskanan komşusu Ayşe Hanım, oğlu ve hizmetçisiyle birleşerek Hayriye Hanım'a sahte tehdit mektupları gönderip bir oyun oynar.

Paralarını kaybetme korkusuyla akli dengesini yitiren Hayriye Hanım evini yakar ve akıl hastanesine yatırılır.

Yazıcı Zihni Efendi olayı araştırıp çözer. Ancak amacı adalet değil, şantajla Hayriye Hanım'la evlenmektir. Durum Muammer Efendi ile Zihni Efendi'nin anlaşmasıyla son bulur.

 

Romanda mekan Samatya’nın Bostan Sokağı, Yenicami Avlusu ile Muammer Efendi ve Hayriye Hanım’ın evleridir.

 

Ana tema paranın ve servetin tek başına insanı mutlu etmeye yetmeyeceği düşüncesidir.

 

Kişi kadrosunun sınırlılığı, mekân ve zaman unsurlarının yüzeysel tutulması ve detaylı betimlemelere yer verilmemesi nedeniyle Şeytan İşi, yapı bakımından bir romandan ziyade uzun bir hikâye (uzun öykü) niteliği taşımaktadır.

…

 

Utanmaz Adam

İlk olarak Vakit gazetesinde tefrika edilen Utanmaz Adam kitap halinde ilk defa İbrahim Hilmi Bey tarafından basılmıştır.

Roman 12 Kasım 1929 – 8 Mayıs 1930 tarihleri arasında tefrika edilmiş ve yazılmıştır.

 

Özet

Anlatıcının rezil bir kişilik olarak tanıttığı Avnussalâh, henüz küçük bir çocukken, çıkarlarını korumak adına her yola başvurmayı öğrenmiştir.

Daha fazla yumurta alabilmek adına öldürdüğü tavuktan babası haberdar olunca onu iyice döver. Avnussalâh, basından intikamını içkisine idrar katarak alır.

Babasının ölümünden sonra yetişkin bir genç olarak ailesine karşı sorumluluklarını yerine getirmeyen Avnussalâh, annesi ile tartışır. Diğer çocuklarını da beslemek zorunda olan Fevziye Hanım, oğluna çalışıp kazanması gerektiğini öğütler.

Aç aç sokakta dolaşan Avnussalâh, arkadaşı Atıf Beyle karşılaşır. Arkadaşının ilaç alması için verdiği parayı cebine atan Avnussalâh, bir lokantaya girer ve karnını doyurur. Yediklerinin ücretini çevre masadaki zengin görünümlülere ödeterek oradan uzaklaşır.

Arkadaşının ilaçlarını yaptıran Avnussalâh, parayı ödemez.

Parasının bir kısmı ile eve yiyecek götüren Avnussalâh’ın getirdiklerini ilk anda haram olabilir şüphesiyle yemeyen Fevziye Hanım, açlığına dayanamaz ve çocukları ile birlikte yemeğe katılır. Bu sırada komşuları Hürmüz Hanım, Avnussalâh’ın kardeşlerinin meyve hırsızlığından şikayet için kapıya dayanır. Avnussalâh, bu cimri kadını korkutur ve bir süre sonra eve meyve dolu bir tepsi göndermesini temin eder.

Parası bittikten sonra sokaklarda aç dolaşan Avnussalâh, arkadaşı Ali Safder’e rastlar. Ondan biraz borç bulmasını ister. Bulunan para ile ortak iş yapmaya karar verirler. Lüks bir lokantada yemek yiyen ikili, çıkışta vestiyerden hırsızlık yaparlar. Çaldıkları paltoların ceplerinden çıkan mektupların arkasını kurcalayarak para kazanmaya söz vererek ayrılırlar.

Avnussalah, ailesinin sıkıntı çektiği bir dönemde komşularının kedisini keser ve ailesine tavşan diye yedirir. Bir süre sonra olayın içyüzü aydınlanır. Avnussalâh, ailesi ve komşular tarafından aşağılanır, tartaklanır.

Avnussalâh ve Ali Safder, paltodan çıkan ilk mektuptaki ipuçlarını izleyerek Şevkiye Hanım ve Nedim ilişkisini çözer.

Zengin bir ihtiyarın genç eşi olan Şevkiye, yasak aşk yaşadığı Nedim Beyle anlaşarak köşklerinin soyulmasına yardım etmiştir. Avnussalâh, bu olaydan umduğu parayı kazanamaz. Nedim bey, herkesi kandırıp Avrupa’ya kaçar.

Diğer paltonun cebinden çıkan mektuptan hareketle Fazıla, Kadir ve Cabir ilişkisine ulaşan Avnussalâh; genç ve güzel bir kadın olan Fazıla’nın, çirkin ve basit bir memur olan Kadir adlı kocasını, müdürü Cabir ile aldatmasından para kazanacak bir sonuç çıkartamaz. Üstelik Cabir’in işyerindeki odacılardan iyi bir dayak yer.

Bu olay sonrasında daha az riskli işler yapmaya karar veren Avnussalâh, gazetelere erotik hikâyeler yazar. Yoğun bir ilgi gören bu hikâyeler nedeniyle gazete, ahlâka aykırılıktan kapatılır. Bir başka büyük gazete Avnussalâh’a daha hafif hikâyeler karşılığında oldukça yüklü bir para teklif eder. Avnussalâh bu işi bir süre devam ettirir.

Avnussalâh, arkadaşları ile Yaralı Gönüllere Teselli adında bir yazıhane açar. Buraya başvuran kişilerden para kazanmayı dener. İlk olarak Letafet Hanım ile Nasıh ilişkisini çözen grup, bu işten çok para kazanırlar. Ardından Sahire ve Saffet adlı iki gencin evliliğini düzene koyarlar. Eski bir dolandırıcı olan Mestinaz’ın aracılık ettiği kürtaj işinden para kazanamayan Avnussalâh ve arkadaşları, son olarak da Salih Şekur, Vehbiye Ömer ve Abdullah Ömer arasındaki sorunu çözerler ve çok para kazanırlar.

Roman Avnussalâh ve Növber Hanım’ın konferansları ile sona erer.

…

 

Roman Hakkında Genel Değerlendirme

Hüseyin Rahmi'nin toplumsal meseleleri özetlediği en önemli eserlerinden biridir. Başkarakter Avnussalâh, yılların biriktirdiği içtimai çözülüşün, ahlaki çöküşün ve bozulmanın tek bir insanda tecelli etmiş sonucudur.

 

Romanın temel zihniyeti, 19. yüzyıl sonrası Batı etkisiyle gelişen akılcı ve doğacı anlayışa dayanır. İslami/geleneksel değer yargılarının inanca dayalı ahlak anlayışına karşı; hayat, tüm moral değerleri ve hukuk kurallarını aşan amansız bir "yaşama mücadelesi" (hayat kavgası) olarak ele alınır.

 

Eserin mantığına göre hayatta kalmak bir tabiat kanunudur. Bu kavgada güçlü, akıllı, kurnaz ve hilekar olanlar galip gelecek; zayıf ve saf olanlar ise ezilmeye mahkûm kalacaktır.

 

Romanın vakası, Avnussalâh’ın yaşam felsefesini pekiştiren ve onun "hayat mücadelesindeki" yöntemlerini gösteren aşamalı olay halkalarından oluşur.

 

Avnussalâh: Toplumsal bozulmanın, içgüdüsel yaşamın, kurnazlık ve ahlaksızlıkla yükselmenin tek bir bünyede toplanmış halidir ("Utanmaz Adam"). Ulviye Melek tipinin erkek muadilidir.

İnsanı "maymun/orangutan" soyundan gelen, içgüdüleriyle hareket eden bir canlı olarak görür. Hayat bir "ormankanunu"dur; "Vuran vurana, uyduran uydurana" mantığı hâkimdir. Aç kalınca çalmayı tabii bir avlanma dürtüsü olarak görür.

 

Ali Safder: Avnussalâh'ın suç ve dolandırıcılık arkadaşı, planların uygulayıcısıdır.

 

Fevziye Hanım: Geleneksel ve dini değerleri temsil eden; ancak açlık ve çaresizlik karşısında oğlunun getirdiklerini kabullenmek zorunda kalan pasif figürdür.

 

Romandaki açık mekânlar (Samatya, Boyacıköy, Emirgan, Fındıklı, Sirkeci) ve kapalı mekânlar (Avnussalâh’ın Etyemez’deki evi, Sirkeci’de bir lokanta, Nedim Bey’in yazıhanesi, Muhip Paşa’nın konağı, Avnussalâh’ın muayenehanesi) derinlikli tasvirlerden ziyade olaylara birer dekor işlevi görür.

 

Mekânlar romanın tematik yapısıyla doğrudan bağlantılıdır. "Etyemez" mahallesinin adı alegorik bir anlam taşır. Yoksul mekânlar (Avnussalâh ve Fazıla’nın evleri) ile zengin mekânlar (Bay D. ve Cabir’in konakları, Sirkeci’deki lokanta vitrinleri) arasındaki karşıtlık, romandaki açlar ve toklar mücadelesini mekânsal boyuta taşır.

 

Romanın ana teması, hayatın amansız bir "yaşama kavgası" olduğu düşüncesidir. Bireysel çıkar, hayatta kalma içgüdüsü, sömürü, kandırma ve güç/akıl vasıtasıyla zayıfları ezme bu mücadelenin temel unsurlarıdır.

 

Eserde ahlaksız olduğu halde ahlaklı görünmek (riya) toplumun en büyük felaketi olarak işlenir. İnsan ilişkileri, hatta sosyalizm, komünizm ve emperyalizm gibi sistemler riya ve halkı soyma/kandırma üzerine kurulu yapılar olarak eleştirilir.

 

Eserde ağırlıklı olarak hâkim (tanrısal) bakış açısı ve 3. tekil kişi ("o") anlatıcı kullanılmıştır.

…

 

Eşkıya İninde

Eşkıya İninde ilk olarak İkdam gazetesinde tefrika edilmiştir. Kitap olarak ilk baskısı İbrahim Hilmi Bey tarafından 1935’te gerçekleştirilmiştir.

 

Özet

Nef’i Bey, Değirmendere’deki çiftliklerine gitmek üzere kaynı Hikmet Enis ve uşakları Murtaza ile yola çıkar. Kayıkta eşkıyalarla ilgili anlatılanlar Nef’i Bey ve kaynını korkutur.

Kıyıya vardıklarında bir köy kahvesinde çiftlikten gelecek arabayı beklerken, kahvede Kıyıcı Süleyman adlı eski bir eşkıyanın anlattıklarını dinlerler ve Jandarma çavuşu Yusuf ile tanışırlar.

Bir süre sonra çiftlikten gelen Yörükoğlu Emin’in sürdüğü öküz arabasına binerek yola çıkarlar. Yol boyunca Emin’in tavırlarında şüphelen yolcular, Emin’in eşkıyalara hizmet ettiğini anlarlar ancak geç kalmışlardır. Deli Kaptan ve çetesi tarafından kaçırılan üç yolcu, çetenin merkezine götürülür ve ailelerine fidye için mektup yazarlar. Esaretleri sırasında eşkıyalar arasında Abdurrahman adlı bir gençle tanışan Nef’i Bey ve beraberindekilere, çetenin davranış tarzı bir süre sonra değişir. İstenen fidye gelmediği için öldürülmelerine karar verilir.

Eşkıyalar, Araksi Altınyan ve Virjini adında iki yeni rehine bulurlar. Murtaza, kapatıldıkları hücreden kaçar. Hemen ardından Deli Kaptan ve adamları, bir başka çetenin saldırısına uğrar. Deli Kaptan ve birçok adamı öldürülür.

Nef’i Bey ve diğer esirler artık Karabela Mustafa liderliğindeki çetenin mahkûmudurlar. Karabela ve adamları yeni esirlerini karargâhlarına götürürken jandarma ile çatışır ancak kurtulmayı başarır.

Nef’i Bey ve diğer esirler karargâhta bir mağaraya kapatılırlar. Burada Hacı Fikri, Ferhat Efendi, Hayım Durani ve Samoel Durani adlarında başka esirler de vardır. Eşkıyalar, Ferhat Efendi ve Hacı Fikri’nin fidyeleri gönderilmediği için öldürülmelerine karar verirler. Bu sırada yemek ve eğlence için toplanan çete, kaçırdıkları Ayşe ve Kezban adlı genç kızlara tecavüz eder. Ferhat Efendi asılır.

Hacı Fikri asılmak üzere iken jandarma ve köylü çeteyi kuşatır ve rehineleri kurtarır. Murtaza da onlarla birliktedir. Karabela Mustafa, Murtaza’nın başkanlık ettiği mahkeme tarafından idam edilir. Çetenin mal varlığı mağdurlar arasında paylaştırılır. Jandarmayla işbirliği yapan Abdurrahman da kurtulanlar arasındadır. Nişanlısı ile evlenir ve Nef’i Beyle İstanbul’a gelerek bir manifatura dükkânı açar. Murtaza, payına düşen para ile meyhane açar.

 

Osmanlı’nın son döneminde (Birinci Dünya Savaşı ve sonrası) askerî, ekonomik ve siyasi yapıda yaşanan bozulmalar, asayiş ve güvenlik krizini (eşkıyalığı) doğurmuştur.

 

Eserin olay örgüsü birbirini takip eden dört ana olay halkası etrafında şekillenir:

1. Halka (Giriş ve Çevre): Nef’i Bey, kaynı Hikmet Enis ve uşakları Murtaza’nın Değirmendere’ye gidişi, eski eşkıya Kıyıcı Süleyman ile tanışmaları ve şakilik felsefesini dinlemeleri. (Henüz çatışma yoktur).

 

2. Halka (İlk Esaret): Çiftlik yolunda Yörükoğlu Emin (Deli Ömer) tarafından tuzağa düşürülmeleri, Deli Kaptan ve çetesine esir düşmeleri, zengin Ermeni kadınlar (Madam Araksi ve Virjini) ile tanışmaları. (Çatışma: Rehineler ile Deli Kaptan çetesi arasındadır).

 

3. Halka (Çeteler Arası Çatışma): Murtaza’nın kaçması, Deli Kaptan çetesinin Karabela Mustafa’nın çetesi tarafından basılarak yok edilmesi ve rehinelerin Karabela’nın eline geçmesi. (Çatışma: İki rakip eşkıya çetesi arasındadır. Deli Kaptan'ın ölümü ilahi adalet olarak sunulur).

 

4. Halka (Kurtuluş ve Sonuç): Karabela’nın sığınağı olan mağarada yaşananlar (Ferhat Efendi'nin asılması, masum kızlara tecavüz edilmesi), Murtaza ve Jandarma Çavuşu Yusuf'un köylülerle düzenlediği baskın, Karabela’nın yargılanıp asılması, esirlerin kurtularak İstanbul'a dönmesi. (Çatışma: Masumlar/Adalet ile Zalimler arasındadır; iyiler ödüllendirilir, kötüler cezalandırılır).

 

Olay Zamanı: Birinci Dünya Savaşı sonrası döneme denk gelir. Olaylar kronolojik bir akışla yaklaşık 13-14 günlük (iki haftalık) bir zaman diliminde yaşanır.

 

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın İstanbul dışında bir mekânda geçen tek eseri olan Eşkıya İninde adlı eserde açık mekânların kapalı mekânlara oranla daha ağırlıklı kullanıldığı dikkat çeker.

Eserde anlatılan olaylar Kartal’ın hemen karşı kıyısı olarak tarif edilen (s. 25) Değirmendere ve civarında geçer.

 

Romanda anlatılan olaylar kahraman anlatıcı tarafından ve kahraman anlatıcının bakış açısıyla aktarılır.

…

 

Kesik Baş

Tefrikası İkdam gazetesinde gerçekleştirilen (İkdam, 8653, 15 Nisan 1921) romanın kitap halinde ilk baskısı 1942’de İbrahim Hilmi Bey tarafından gerçekleştirilmiştir.

 

Özet

Nafiz Bey, evlilik ve çalışma hayatında karşılaştığı sıkıntıları içkiyle bastırmaya çalışan bir kişidir. Parasız kaldığı bir gün kaynanasının maaşını kırdırarak meyhaneye gider ve sarhoş bir şekilde evin yolunu tutar. Nafiz Bey, evde kendisini bekleyen kavgayı düşünerek kaynanasına iri bir lahana alır. Eve giderken yürümekte zorlanan Nafiz Bey, mahalle çocuklarının eğlencesi haline gelir. Düştüğü bir kuyuda bulduğu beze sarılmış yuvarlak nesneyi ikinci bir lahana diye sahiplenen Nafiz Bey, kendisini kurtaran polislerin beze sarılı nesnenin bir insan kafası olduğunu görerek zor durumda kalır.

Sorgulanan Nafiz Bey, suçsuz görülerek serbest bırakılır. Olayı soruşturmakla görevlendirilen Remzi ve Seyit adlı zabıtalar olay yerinde incelemeler yaparlar. Bu incelemelerde elde edilen deliller başın sarılı olduğu kumaş parçası, Aşhar adlı Ermenice gazete ve çukurda bulunan bir kurşun kalemdir. Soruşturma farklı yerlerde bulunan ve kesik başla ilgili olduğu düşünülen kol ve bacağın kime ait olduğunun araştırılması ile devam eder. Bulunan koldaki yüzüğün kime ait olduğunu anlamak üzere gazetelere ilan verilir.

İlana feride adlı bir bayan başvurur ve kesik başın eşi Rasih Bey’e ait olduğunu belirtir. Eşi ve iş arkadaşları Rasih bey’in Avrupa’da bulunduğunu belirtirler. Olay halkası Rasih Bey’den gelen ve dönüş tarihini bildiren bir telgrafla devam eder. Rasih bey’in dönüşü ölen kişinin kimliğini bilinmez kılar. Rasih Bey, sorgulamasında ölen kişinin kardeşi Raif Bey olduğunu teşhis eder. Yapılan araştırmalar Raif Bey’in kaldığı evin, ev sahibi Madam Moiz’in, eski hizmetçi Eleni’nin etrafında devam eder. Raif bey’i istasyona götüren arabacının bulunması çalışmaları da bir sonuç vermez.

Bir süre sonra Madam Moiz, Madam Parseh’in kendisini ziyaretini zabıtalara haber verir. Madam Parseh ve oğlu Leon’u sorgulayan zabıtalar, kesik başın sarıldığı bez ve Ermenice gazetenin Madam Parseh’in evinde oluşundan şüphelenirler. Hizmetçi Araksi, bu nesneleri Alber ve Flora’ya verdiğini hatırlar. Alber ve Flora’nın kiralık odalarında ve mahzende yapılan araştırmalar cinayetin adresini belli eder. Mahzende bulunan fotoğrafın Alber’e ait olduğunu düşünen zabıtalar Beyoğlu’nda fotoğraftaki kişiyi aramaya başlarlar. Bir süre sonra bu kişileri bulan zabıtaların kendilerini izlediğini fark eden Bernar ve Fani isimli çift, onları evlerine çağırarak cinayetin nasıl işlendiği hakkındaki bilgilerini anlatırlar. Fani cinayeti tüm ayrıntılarıyla anlatan Floranın mektubunu zabıtalara verir. Alber, kız kardeşi olarak tanıttığı Flora’nın güzelliğinden faydalanarak geçinmek derdinde olan bir sanatçı gençtir. Sevgilisi Flora çok genç ve güzel bir kızdır. Raif Bey, Flora’ya âşık olmuş ve Alber’in kurduğu tuzağa düşmüştür. Hazırladığı planda soymayı düşündükleri Raif Bey’in sarhoş olmaması Alber’in ikinci seçenek olarak planladığı cinayeti gerekli kılmıştır. Cinayet sonrası İtalya’ya kaçan çift arasında anlaşmazlıklar çıkmış, Alber başka bir kadınla evlenmiştir. Cinayetin vicdan azabından kurtulamayan Flora, terk edilmeye dayanamayarak Alber’i öldürmüş kendi de intihar etmiştir.

…

 

Cinayetin Asıl Vakası

Alber, kız kardeşi olarak tanıttığı sevgilisi Flora'nın güzelliğini kullanarak Raif Bey'i tuzağa düşürmüştür. Raif Bey sarhoş olmayınca Alber onu öldürmüş, ardından çift İtalya’ya kaçmıştır. Ancak Alber'in başka bir kadınla evlenmesi üzerine vicdan azabı ve ihanetle sarsılan Flora, Alber’i öldürüp intihar etmiştir.

 

Flora: Eserin asli kişisidir. "Olağanüstü güzellikte ve çekici bir genç kız" olarak tanımlanır. İnançsız ve yaşadıkları yüzünden karamsar bir yapıya bürünmüştür.

 

Alber: Resim ve müzikle uğraşan, hırslı, inançsız ve parazit bir tiptir. Hayatı acımasız bir kavga olarak görür ve suçluluk duymaz.

 

Remzi Efendi: Oldukça zeki, duygularını karıştırmayan, sabırlı bir polistir.

 

Raif Bey: Altmış yaşlarında, kadına düşkün bir tiptir.

 

Nafiz Efendi: Kesik başı bulan, içkiye düşkün, yoksulluk çeken bir yardımcı karakterdir.

 

Olaylar kronolojik ilerler; ancak zaman unsuru gerilimi besleyecek biçimde mekan ve insanla yeterince bütünleştirilmemiştir. Cinayet sonrasına odaklanılması merak duygusunu canlı tutar.

 

Olaylar Galata, Samatya, Eyüp ve Beyoğlu gibi İstanbul semtlerinde geçer. Polisiye yapısı gereği kapalı mekanlar ağırlıktadır.

 

Herkes bir lokma ekmeğin peşinde... Ahlâk, geçime, daha açık deyimiyle yiyeceğe, içeceğe bağlı, onun emrinde bulunan bir şeymiş... Ahlâksızlık da mide fesadı gibidir. Bir kere bozuldu mu artık düzelmez.

…

 

Gönül Bir Yeldeğirmenidir Sevda Öğütür

Önce İkdam gazetesinde ‘Karımı Nasıl Aldattım?’ adlı birinci kısmı, sonra gene aynı gazetede ‘Karım Beni Nasıl Aldattı?’ adlı ikinci kısmı tefrika olunan ve 23 Mayıs 1338 (1922)’de tamamlanan roman “Gönül Bir Yeldeğirmenidir Sevda Öğütür” adıyla ilk defa 1943’te yayınlanmıştır.

 

Özet

Şadan, cinsel arzularına göre yaşan bir gençtir. Sürekli gittiği genelevlerden hastalık kapan bu gencin ailesi, onu evlendirmek isterler. Ancak kimse Şadan’a kızını vermek istemez. Araştırmalar sonrasında Didar Bey, kızı Sabiha’yı Şadan’a vermeye razı olur. Evlilik hazırlıkları başlar, Şadan, düğün öncesinde bile geneleve gitmekten kendini alıkoyamaz.

Şadan ve Sabiha evliliği ilk zamanlar oldukça mutlu bir görüntü çizer. Ancak Sabiha’nın oldukça kültürlü bir kadın oluşuna karşın Şadan’ın son derece cahil bir kişi olması bir süre sonra problem olmaya başlar.

Şadan, evdeki hizmetçilerle karısını aldatır. Bir süre sonra aynı hizmetçilerle kayınbiraderi Halis’in ve kayınpederi Didar Beyin de ilişkisi olduğunu öğrenir.

Şadan ve Sabiha’nın komşu köşküne Hürrem ve Cevher adlı bir çift taşınır. Hürrem çok tanınan bir profesördür, Cevher ise cahil ama güzel ve genç bir kadındır. Sabiha, Hürrem’i tanımaktadır ve ona hayranlık duymaktadır. İki aile arasındaki komşuluk ilişkileri eşler arasındaki kültürel uçurum nedeniyle bir süre sonra farklı bir boyut kazanır. Şadan ile Cevher arasında yasak bir ilişki başlar. Halis de Cevher’e tutulmuştur ve bu nedenle eniştesi ile mücadeleye girişir. Gizlice Cevher’in odasına çıkan Şadan’ı izleyen Halis, silahını kullanmaktan çekinmez. Şadan, bu olaydan şansı yardımıyla kurtulur.

Şadan ve Halis arasındaki bu mücadele Nevres’in evden kaçması ve hamile olduğunun ortaya çıkması ile ikinci planda kalır. Çünkü Nevres, çocuğunun babası olarak Şadan, Halis ve Didar Beyi işaret etmiştir. Yapılan yüzleştirmede Nevres, çocuğunun babasının Halis olduğunu söyler, bu olay üzerine Halis, İsviçre’ye kaçar.

Halis’in kaçışıyla rahatlayan Şadan ve Cevher, gizli buluşmalarına devam ederler. Bir gece buluştuklarında karşı köşkte Hürrem ile Sabiha’nın da bir ilişki içinde olduklarını görürler. Her iki çift de eşlerini kaybetmekten korkar. Şadan, bir gece bahçede Hürrem ile konuşur ve normal yaşantılarına dönmek istediklerini belirtir. Her iki aile de bu olay sonrasında hayatlarına devam ederler.

…

 

Evlilik içi aldatma/aldatılma ve eşler arası denge sorunlarını ele alan önemli bir eserdir.

Romanın ilk bölümlerinde Şadan’ın kişiliği, kadınlara olan düşkünlüğü ve çocukluk yılları Mesrure, Züleyha ve Lütfüyar Hanım örnekleriyle anlatılır.

 

Şadan: Romanın anlatıcı kahramanıdır. Kendisini "Yaradılıştan çapkınım. Bir kadınla iki kadınla doymam. Nikahlı karımdan nikahsızları, yasaklananları daha tatlı geliyor." diyerek tanıtır. Cinsel güdülerine yenik düşen, kirli/kokan kadınlara psikolojik zaafı olan biridir.

 

Sabiha: Didar Bey’in kızı, Şadan’ın eşidir. Sürekli okuyan, gazetelere yazan zeki, dürüst ve kültürlü bir kadındır. Kocasına karşı açık sözlüdür; "Hurrem’in ilim ufuklarını senin zavallı aklın alamaz." diyecek kadar ukala tarafları da vardır.

 

Rubaîzade Didar Bey: Şadan’ın kayınpederidir. Yaşı 60'ı geçmiş olsa da cinsel arzularını evdeki hizmetçi ve evlatlıklarla tatmin eden, bunu riya arkasına saklayan bir prototiptir.

 

Olaylar Erenköy'deki Didar Beylerin köşkü ve komşu köşklerde geçer. Mekân yüzeysel bir dekor işlevi görür.

 

Eser kahraman anlatıcının bakış açısıyla (Şadan) yazılmıştır. Diyalog, monolog ve ima teknikleri kullanılmıştır.

…

 

Ölüm Bir Kurtuluş Mudur?

4 Haziran 1931’de tamamlanan romanın ilk baskısı Hüseyin Rahmi’nin ölümünden bir sene sonra gerçekleştirilmiştir.

 

Özet

Pek fazla müşterisi olmayan Doktor Nusret Hulki, intihar olayları üzerinde uzmanlaşmaya karar verir. Gazetelere ilanlar vererek intihar edecek olanlara seslenen Nusret Hulki’nin bu konudaki ilk ciddi hastası Çatana Arif adındaki bir külhanbeyidir. Nusret Hulki, kendisinden para sızdırmaya çalışan bu gence akıllıca bir ders verir. İkinci başvuru Ahmet Sami beyden gelir. Kızının istemediği bir gençle yaşadığı aşka karşı çıkan Ahmet Sami, aynı zamanda onun intiharından da korkmaktadır. Nusret Hulki, Vasfiye Sami adlı genç kızla intiharın bir çözüm olmadığı hakkında bir konuşma yapar. Bu sırada kapıyı çalan Nüzhet de kızın sevgilisi olarak görüşmeye katılır. Birbirlerine kavuşmamaları halinde intiharı düşünen gençler doktorun telkinlerine kulak asmaz. Nüzhet, Ahmet Sami’nin kızını zengin ve yaşlı biriyle evlendirmek istediğini bildirir. İçeri giren Ahmet Sami, Nüzhet’i odadan kovar. Vasfiye Sami de sevgilisiyle birlikte odadan çıkar. Nusret Hulki, Ahmet Sami ile ilgilenirken gençlerin arkalarına adamlarını takmayı ihmal etmez. Kızının intiharından endişelen Ahmet Sami, ona sağ olarak kavuştuğunda Nüzhet’le evlenme izni vereceğini bildirir. Kilyos sahillerinde intiharı deneyen genç sevgililer Nusret Hulki’nin adamlarında kurtarılır. Babasının Nüzhet’le evlenmesine izin vereceğini öğrenen Vasfiye’nin intihardan vazgeçer.

Bir süre sonra Nusret Hulki, bir intihar olayını engellemek adına Hümayûn Paşazade Adlî Bey ailesi tarafından çağrılır. Adil Cevri Bey, kokain bağımlısı ve hastalıklı bir kişidir. Silahıyla birlikte kendini bir odaya kilitleyen Adil Cevri’yi intihardan Nusret Hulki kurtarır. Ancak evde olaylar bitmez. Adil Cevri Bey, karısıyla birlikte konakta evlatlık olarak büyütülen ve torunu yaşındaki Gülfem ile evlenmek istemektedir. Kendisi gibi kokainman olan oğlu Fahri de Gülfem’i sevmektedir. Gülfem ise konakta büyütülen Veysi ile aşk yaşamaktadır. Adil Cevri Bey’in kızı Nazmiye de Veysi’ye âşıktır. Bu karışık aşk ilişkileri ve Gülfem ile Veysi üzerinde artan baskılar iki gencin konaktan kaçmaları ile sonuçlanır. Evlenmelerine izin verilmeyen gençler denize atlamak suretiyle intihar etmişlerdir.

Eser Doktor Nusret’in, Saffet Avni Bey’in intihar üzerine düşüncelerini içeren on yedinci bölümde anlatılanlarla sona erer. Saffet Avni Bey’in macerası yarım bırakılmıştır.

…

 

Eserde, geleneksel yapının bireysel bir tercih sayarak reddettiği intihar olgusunun, aslında sosyal hayattaki aksaklıklardan kaynaklandığı tespiti yapılır.

 

Olay örgüsü: Nusret Hulki’nin intihar vakalarına yoğunlaşma kararıyla başlar. Ahmet Sami Bey, kızı Vasfiye'nin istemediği bir ilişki yaşamasına karşı çıkar. Vasfiye Sami ile Nüzhet’in intihar girişimini Nusret Hulki engeller. Sonunda Ahmet Sami kızını Nüzhet’e vermeyi kabul eder.

 

Doktor Nusret Hulki Bey: Muayenehanesinde müşterisi az olan ve intihar konusunda uzmanlaşan doktordur. İntiharın topluma karşı işlenen bir suç olduğunu savunur. Yazar Hüseyin Rahmi'yi temsil ettiği düşünülen doktorun işlevi, insanları intihara götüren sebepleri ve yanlışlıkları ortaya koymaktır.

 

Olaylar Beyoğlu, Beşiktaş, Zeyrek ve Kilyos sahillerinde geçer.

 

Eserin ana teması, intiharın bir çözüm yolu olmadığı, aksine toplumsal bir suç ve sapıklık olduğu düşüncesidir.

Yapısal unsurlardaki sadelik nedeniyle eser bir romandan ziyade uzun bir hikâyeyi andırmaktadır.

…

 

Dirilen İskelet

İlk olarak İkdam gazetesinde tefrika edilen eser, kitap halinde İbrahim Hilmi Bey tarafından yayımlanmıştır.

 

Özet

Varlıklı bir ailenin tek çocuğu olan Tayfur, arkadaşı Doktor Ferhat bey ile gece yarından sonra mezarlıklara gitmektedir. Bu durum Nihat, Feyzi ve Sadi adlı üç gencin dikkatini çeker. Bu gençler bir gece Tayfur ve Ferhat’ı izlemeye karar verirler ve onların ardından mezarlığa girerler. Mezarlıkta karşılaştıkları olağanüstülükler hepsini korkutur. Tayfur yaşadıklarının etkisiyle bayılır.

Ertesi gün üç genç Tayfur’u ziyaret edip, mezarlık ziyaretlerinin nedenlerini öğrenirler. Bu beş genç mezarlıkta yaşananları araştırmak üzere güçlerini birleştirme kararı alırlar. Birlikte gerçekleştirilen mezarlık ziyaretinde iskeletlerin başkaları tarafından idare edildiğini, sarıklı hayaletlerin başlarına çaput bağlanmış keçiler olduğunu öğrenirler. Tayfur ve arkadaşları araştırmalarını ilerletir ve civarda oturanlardan Bânû’ya ulaşır. Mezarlıktaki gösterinin Bânû tarafından sergilendiğini anlayan Tayfur, Banû’nun bunları inkârı üzerine arkadaşlarının yanına döner.

Tayfur, Bânû’ya âşık olur. Israrlı davetleri sonrasında Bânû’yu, salonundaki iskeleti görmeye ikna eder. Bânû, uzun bir zaman sonra bu davete süt kardeşi Cevri Bey ile birlikte gider.

Tayfur, ilk gençlik dönemlerinden evlenme vaadi ile kandırdığı Nâsıra’ya olan ilgisini kaybetmiştir. Bânû’ya karşı hissettikleri sonrasında bunu genç kıza da bildirir. Olanları kabullenmek zorunda kalan Nâsıra, yaşamı süresince bu evde kalmasına izin verilmesini talep eder. Tayfur, aldattığı kızın bu isteğini kabul eder.

Cevri ile ilişkisi olan Bânû, maddi sıkıntılar nedeniyle Tayfur’un evlenme teklifini kabul eder. Cevri, ciddi kıskançlık krizleri geçirir. Bânû, balayına dahi birlikte götürdüğü Cevri’nin, Tayfur’un evine taşınmasını sağlar.

Tayfur’un hastalığında Cevri ile olan ilişkisini açıkça yaşayan Bânû, salondaki iskelet tarafından boğularak öldürülür. Olaya tanıklık eden Cevri delirir. Olayı soruşturmaya gelen Tayfur ve Ferhat, Cevri ve Nâsıra’dan olayın nasıl gerçekleştiğini dinlerler.

…

 

Olaylar Sadi, Feyzi ve Nihat'ın; mezarlığa giden Tayfur ve Ferhat'ı izlemesiyle başlar. Mezarlıkta kefenli iskeletler görüp panikleyen gençler kaçarlar.

Korkulan yaratıkların aslında başlarına bez sarılmış keçiler olduğu anlaşılır. İzler takip edilerek Bânû Hanım’ın evine ulaşılır.

Tayfur’un Bânû’ya âşık olması ve evlenme vaadiyle kandırdığı Nâsıra ile ilişkisini keser.

Bânû, Tayfur ile evlenir ancak akrabası olarak tanıttığı sevgilisi Cevri’yi de konağa getirir. Tayfur bu aldatılmaya göz yummak zorunda kalır. Bir gece evde çıkan gürültüler üzerine salona koşan Tayfur ve Ferhat, Bânû'nun cesediyle karşılaşır.

 

Tayfur: Hikmetullah Paşa’nın şımarık yetişmiş pozitivist oğludur. Mezarlıklardan kemik toplayıp salonuna iskelet kuracak kadar tuhaf zevkleri vardır. Bânû'ya marazi bir aşkla bağlı olduğu için karısının kendisini Cevri ile aldatmasına göz yumar.

 

Bânû: Didon Sıtkı Paşa’nın kızıdır; "Düzgün vücudu, tabii süzme, altın pırıltılı elâ gözler, güzelliğinin tamam baharında pembe yanaklar..." cümleleriyle betimlenir. Amerikan okulunda okumuş, feminist düşüncelere sahip, zevk düşkünü ve riyakâr bir alafranga genç kızdır.

 

Romandaki başlıca mekânlar Direklerarası, Şehzadebaşı, Edirnekapı, Beyoğlu ve Eyüp'tür.

 

Eserin temel teması, batıl inançların insan doğasındaki olağanüstüye inanma eğiliminden kaynaklandığı, cahil toplumlar kadar medeni toplumlarda da varlığını sürdürdüğü düşüncesidir.

 

Eser, batıl inançlar ile yanlış Batılılaşma konularını bir arada ele almayı hedeflese de yazarın gösterdiği teknik özensizlikler nedeniyle istenilen yetkinliğe ulaşamamıştır.

…

 

Dünyanın Mihveri Kadın Mı, Para Mı?

Hüseyin Rahmi’nin ölümünden sonra tefrika edilen ve yayınlanan eserlerinden biri olan Dünyanın Mihveri Kadın Mı, Para Mı? ilk olarak Yeni Sabah gazetesinde tefrika edilmiş (Yeni Sabah, Yıl. 11, nu. 3365, 6 Ağustos 1948), daha sonra da İbrahim Hilmi tarafından neşredilmiştir.

 

Özet

Roman maddî sıkıntı çeken Edip Münir’in kaldığı pansiyondan bir Yahudi kadının yardımıyla, borçlarını ödemeden kaçışıyla başlar.

Baba dostu Hacı Ömer Efendi’nin yanına gelen Edip Münir, kendisine borç vermeyi kabul etmeyen Hacı Ömer Efendi’nin yanına bavulunu bırakır ve gider. Pansiyon sahipleri Edip Münir’in borcunu ödemediği gibi hırsızlık da yaptığını belirterek polise başvurur.

Bavulunu almak için dükkâna dönen Edip Münir ve Hacı Ömer Efendi, karakola götürülür. Bavuldan çıkan çıplak kadın fotoğrafının zengin bir kadına şantaj yapılmak için kullanıldığı ortaya çıkar. Komiser, gerçekleri söz konusu kadının mektubuyla öğrenmiştir. Yapılan araştırmada Edip Münir’in hırsızlık yapmadığı ortaya çıkar. Komiser, olayların ahlaki boyutunu göz önünde bulundurarak sabıkalılar defterine kaydettirdiği Edip Münir, Atıf Cemal ve Ruhsar’ı serbest bırakır.

Karakoldan çıkan Edip Münir, Atıf Cemal ve Ruhsar birlikte çalışmaya karar verirler. Olayların aslını öğrenmek isteyen gazetecilere bilgi vermeyen Edip Münir ve Atıf Cemal, bir gazeteyle ilginç olay ve haberleri karşılığında ücret almak için anlaşırlar. Her zaman ilginç olaylar bulamadıkları için parasızlık çeken ikili Edip Münir’in haber yapmak için sebep olduğu ve iki kişinin ölümü birçok kişinin yaralanması ile sonuçlanan bir kavgadan beşer lira kazanarak kendilerine bir ziyafet çekerler. Bir süre sonra tekrar parasız kalan üçlü, Ruhsar’ın yardımıyla ihtiyar bir karı kocanın yaşadığı evi soyarlar.

Soygun sonrasında Edip Münir’in gazetelere makale ve öykü yazmasıyla başlar. Gazetelere yansıyan ve Semahat Hanım’ın evine giren hırsızlardan birinin ölümü ile sonuçlanan olayın içyüzünü evin hizmetçisi Vasfiye ile girdiği ilişki sayesinde öğrenen Edip Münir, olayı bir romana dönüştürerek gazetede yayımlar. Bir iç anlatı şeklinde düzenlenen romanda Semahat’ın evlilik dışı ilişkilerinden söz edilir. Mahir Hüsnü’den sıkılan Semahat, Mithat Şekip adında yeni bir gençle aşk yaşamaktadır. Terk edilmeyi kabullenemeyen Mahir Hüsnü, konağın uşağı Yakup Ağa’nın yardımıyla iki aşığı bir arada yakalar ve Mithat Şekip’i öldürür. Hacı Ömer Efendi’nin dükkânına bir prens gibi gelen Edip Münir, roman sonrasında yaşananları anlatır. Romanında Semahat’i kahraman gibi gösteren Edip Münir, onunla tekrar bir araya gelir. Semahat’le birbirlerini kıskanmamak şartıyla evlenen Edip Münir, zengin olmuştur. Konağa para istemeye gelen Atıf Cemal ve Ruhsar’ı artık eskisi gibi düşünmediğini söyleyerek başından savan Edip Münir’in hayat kavgasında kendi adına başarılı oluşuyla roman sona erer.

…

 

İnsanın iki temel içgüdüsü olan açlık ve kadın sembolleriyle kurgulanan eserde, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde dünyada yaşanan ekonomik krizin Türkiye’ye yansımaları ele alınır.

 

İnsanın hayatta kalma, açlık ve kişisel çıkarlarını üstün tutma gibi doğal içgüdüleri, onu toplumsal kurallar ve ahlaki değerlerle karşı karşıya getirir.

 

Eserin olay örgüsü ve temel çatışmaları üç ana halkada gelişir:

Birinci Olay Halkası: Edip Münir’in pansiyondan borç takarak kaçması ve Hacı Ömer Efendi'den borç isterken bıraktığı çantadan şantaj görsellerinin çıkmasıyla gelişir.

İkinci Olay Halkası: Karakoldan çıkan Edip Münir, Atıf Cemal ve Ruhsar'ın ortak çalışma kararı alması; gazeteye haber üretmek için yapay kavgalar çıkarmaları ve sonrasında soygun yapmalarıyla şekillenir.

Üçüncü Olay Halkası: Edip Münir’in soygun sonrası gazete yazıları yazması, Semahat Hanım’ın kocasını aldatması, cinayetle biten iç anlatı ve Edip Münir’in zengin olan Semahat ile evlenip eski arkadaşlarını yüzüstü bırakmasıyla tamamlanır.

 

Edip Münir: Eserin "midevi" (boğazına ve çıkarına düşkün) aslî kişisidir. Hayatı bir "açlar ve toklar" mücadelesi, insanı ise sadece içgüdülerin yönettiği bir canlı olarak görür.

 

Hacı Ömer Efendi: Güven kazanmak için adının önüne "hacı" unvanını eklemiş kurnaz bir tüccardır.

 

Olaylar birkaç aylık zaman diliminde geçer ve kronolojik olarak ilerler.

Romandaki ana mekânlar Sirkeci, Asmaaltı, Eminönü, Gülhane, Galata ve Cerrahpaşa gibi İstanbul semtleridir.

 

Romanın ana teması; hayatın para ve kadın ekseninde gelişen amansız bir mücadele olduğu düşüncesidir.

 

Eser genelinde hâkim bakış açısı ve 3. tekil kişi ('o') anlatıcı kullanılmıştır. Diyalog, sahneleme, özetleme ve mektupla anlatım tekniklerinden yararlanılmıştır.

…

 

Kaderin Cilvesi (Başımıza Gelenler)

İlk olarak 1925 yılında Son Telgraf gazetesinde tefrika edilen eserin tefrika müddetince kaleme alındığını son sayfadaki bitiriliş tarihinden (2 Aralık 1925) anlıyoruz. Romanın kitap halindeki baskısı 1964’te Pınar Yayınevi tarafından gerçekleştirilmiştir.

 

Özet

Geçim sıkıntısı yaşayan Salâh Efendi evini, burayı asrî bir yer haline getireceğini ve kumarhane olarak çalıştıracağını söyleyen Şemi Efendi’ye kiraya verir. Ev henüz boşken kiracı olduklarını söyleyen Ülfet ve Nusret adlarındaki bir çift gelir ve odalardan birinde fuhuş yaparlar. Ülfet’in Ali Felek adındaki kocası kapıya dayanır ve rezalet çıkarır. Aşağıya inen Ülfet, iki aşığını da koluna takarak uzaklaşır.

Yaşananlardan rahatsız olan Salâh Efendi, durumu Şemi Efendi ile konuşur. Şemi Efendi, kadın erkek arasında serbestlik konusunda Salâh ile tartışır. Salâh, kızını artist yapmayı teklif eden Şemi Efendi’yi tersler. Üst katlarında gayri ahlâki bir hayat sürdürüldüğünü anlamaya başlayan Salâh Efendi, yaşadığı geçim sıkıntısı nedeniyle olanlara ses çıkaramaz. Bir süre sonra yukarıdan gelen kadın çığlıklarından şüphelenen Salâh Efendi, olan biteni öğrenmek amacıyla üst kata çıkar. Şemi Efendi, onu Salim izzet Bey adlı biriyle tanıştırır ve gayri meşru bir doğumun gerçekleştiğini haber verir. Doğan çocuğunu belirli bir ücret karşılığında Salâh ve ailesi tarafından bakılması konusunda Salâh Efendi ikna edilir.

Salâh Efendi’nin ücretini peşin aldığı üç aylık kira süresinin bitiminde evini tekrar Şemi Efendi’ye kiralar. Salâh Efendi, bir ücret karşılığında Şemi Efendi’nin müşterilerinden birini kısa süreli misafir etmeyi kabul eder. Natık adındaki bu yaşlı hovarda fuhuş yapmak için gelmiştir. Bir süre sonra Natık’ın Karısı kapıya dayanır ve rezalet çıkarır. Bu Salâh Efendi’nin Şemi’nin işlerine bizzat ilk yardım edişidir.

Bir süre sonra Şemi Efendi, işlerini takip etmek için Avrupa’ya gider ve evle ilgilenmesi için Salâh’ı ikna eder. Evde fuhşa izin vermeyen Salâh Efendi, geçim sıkıntısı çekmeye başlar. Ailesinin garipliklerini fark ettiğinde kaynanası Halise Hanım’ın üst katı işlettiğini anlar. Kız kardeşi ve kızı da bu işe karımıştır. Salâh Efendi, kaynanasının paralarına el koyar ve evin işletilmesini yasaklar.

Bu sırada Ratibe Hanım adında bir kadın Salâh Efendiye başvurur.  Kız kardeşi Rasime Hanım’ın kızı Semiha, bekâretini kaybetmiş bir gençtir.  İki kadın Salâh’tan bu kız için, metresi olabileceği zengin birini bulmasını isterler. Parasız kalan Salâh Efendi, kendisine başvuran Şadi Bey’le Semiha’nın ilişkisini sağlar ve bu işten para kazanır. Bir süre sonra yurtdışından dönen Şemi Efendi, maddi durumu iyi olmadığı için Salâh Efendi’den işlettiği eden kazandıklarının yarınsı ister. Salâh Efendi, evi işletmediğini söyleyerek para vermeyi reddeder. Şemi Efendi, Salâh’a artık kendisinden farkı kalmadığı söyler. Halise Hanım, Şemi Efendi’yi destekleyerek Salâh Efendi’nin ahlaken düştüğünü ifade eder. Salâh Efendi, paraları vererek namuslu kalmayı tercih eder. Bu sırada Şadi içeri girer. Şadi Bey mutsuzdur ve bunu paylaşmak için gelmiştir. Semiha, Şadi Bey’i umursamadan diğer âşıkları ile birlikte olmaktadır. Ferruh ve Fehmi adındaki bu gençleri Şadi Bey’le bir araya getiren Semiha, Şadi Bey’e parası için katlandığını saklamaz. Şadi Bey, Semiha’yı diğer erkeklerle paylaşmak zorunda kalmıştır. Salâh Efendi, paraları attıktan sonra Şemi’yi evden çıkarır ve namuslu kiracılar bulur. Ancak geçin sıkıntısı artarak devam eder. Bir süre sonra kızı ve oğlu evden kaçar. Halise hanım’ın önerisiyle Şemi’nin teslim ettiği çocuğu ailesine vermeye ya da onlardan para istemeye karar verirler. İzzet Dinarî, çocuğun kendi ailesiyle ilgisi olmadığı ispatlar ve geri dönerler. İyice sıkıntıya giren aile, çocuklarının ölüm haberini alarak perişan olur. Halise Hanım, kısa bir süre içinde hastalanır ve ölür.

…

 

Romanın temel çatışmasını oluşturan Salâh Efendi ve Şemi Efendi/Halise Hanım karşıtlığı, yoksulluğun insan üzerindeki yıkıcı etkisini gösterir.

Metindeki “Açlık ve yaşam mücadelesi (tabiat kanunu), soyut moral değerlerden ve geleneksel namus anlayışından önce gelir” düşüncesi (özellikle Halise Hanım ve Semiha tiplerinde) netleşmektedir.

 

Salâh Efendi: Eski değerler düzenini temsil eden, ancak ekonomik çaresizlik sebebiyle inandığı ilkeler ile yaşadığı hayat arasında derin bir iç çatışmaya düşen trajedi kişisidir.

 

Şemi Efendi: I. Dünya Savaşı’nın yarattığı "harp zengini" tipolojisidir; paranın gücüyle ahlaki sınırları hiçe sayar.

 

Halise Hanım: Biyolojik varlığını sürdürmeyi ve idealleri reddederek midesini/konforunu her şeyin üstünde tutan katı bir realist/pragmatist karakterdir.

 

Semiha ve Ülfet: Cumhuriyet öncesi ve sonrasındaki kadının toplumsal statüsünün değişimini marjinal biçimde temsil eden, geleneksel evlilik bağlarını "esaret" olarak görüp bireysel serbestliği savunan asrî kadın tipleridir.

 

Olay zamanı Millî Mücadele ve Mütareke sonrası (yaklaşık 1925 yılları) 1 yıllık bir dönemi kapsar.

 

Şemi Efendi'nin fuhuş ve kumar yuvasına dönüştürdüğü evi "asrî" (modern/çağdaş) olarak nitelemesi; buna karşın namuslu ve temiz İzzet Dinarî'nin konağını "yobaz" olarak nitelendirmesi romanın en keskin toplumsal eleştirisidir.

…

 

Deli Filozof

 

İlk olarak Vakit gazetesinde tefrika edilen (Vakit, Nu. 5015, 12 Teşrin-i sâni 1930) romanın kitap halindeki ilk baskısı Pınar Yayınevi tarafından yapıldı.

 

Özet

Hikmetullah Efendi (Deli Filozof), karısı, kayınvalidesi ve iki çocuğu ile birlikte yaşayan; hayatı ve olayları aklı ile anlamlandırmaya çalışan bir kişidir.

Sokakta karşılaştığı Dilenci Süleyman’dan bile öğrenecek bir şeyler arayan Hikmetullah Efendi, mahalledeki insanların sorunlarına da aklî çözümler bulmaya çalışır. Rukiye Hanım ve ailesinin başına gelenleri dinler, olanların nedenlerini araştırır.

Mahalle kahvesinde fikirlerini halka anlatmaya çalışan Filozof, Sadık Hoca ile tartışması ile başlar. Sadık Hocanın, Filozof’u dinsizlikle suçlaması tartışmayı kavgaya dönüştürür. Sadık Hoca, kahvede bulunanlar tarafından engellenir.

Filozof’un düşüncelerini savunan Tahsin Efendi’nin kısa bir süre sonra ölmesi cahil halk tarafından Sadık Hoca’nın bir kerameti olarak algılanır. Uzun süre kahveye gelmeyen Bekir Efendi de Filozof’u destekleyenler arasındadır. Sadık Hoca, onun bu kayboluşunu da kendi manevi gücüne bağlar.

Sadık Hocanın yandaşlarından Halil Efendi, Ali Senaver’in karısı ile Filozof’un oğlu Çelebi arasında evlilik dışı bir ilişki yaşandığını haber verir. Sadık Hoca halkı galeyana getirerek Ali Senaver’i kahveye çağırtır ve olanları haber verir. Mahallenin namusunu temizlemesi için uyarılan Ali Senaver ile Sadık Hoca arasında bir tartışma yaşanır. Ali Senaver, dövülmek üzere iken içeri giren Bekir Efendi, hem arkadaşını kurtarır hem de Sadık Hoca’nın kerametini yalanlamış olur.

 

Ali Senaver ve Bekir, söylentileri haber vermek ve çözüm bulmak için Filozof’un evine giderler. Konuşmalarda Ali Senaver’in karısı İclâl ile Filozof’un oğlu Çelebi arasında yasak bir ilişki olduğu anlaşılır. Konuşma sonrasında Filozof oğlunu yaptıklarının yanlışlığı konusunda ikna etmeye çalışır ancak başarılı olamaz. Ali Senaver de karısını başka bir yere göndererek bu ilişkiyi engellemeye çalışır ancak o da başarılı olamaz. Bir süre sonra İclâl ve Çelebi evden kaçarlar.

Ali Senaver ile Filozof, İclâl ve Çelebi’yi aramaya başlarlar. Filozof araştırmalarında Çelebi ve İclâl’in kumar ve uyuşturucu dolu bir hayat sürdüklerini öğrenir.

Bir süre sonra Çelebi hastanede bulunur. Yaşadıklarını anlatan Çelebi, İclâl’in Manda Reşit adlı bir serseri ve arkadaşları tarafından kaçırıldığını kendisinin de bunu engellemeye çalışırken yaralandığını aktarır. Çelebi iyileşip evine döner. İclâl gönderdiği mektuplarla kapatıldığı yeri haber verir. Çelebi, Ali Senaver ve Filozof onu kurtarırlar. Ali Senaver karısını boşadığını belirtir. Sonrasında Çelebi ile İclâl evlenirler.

Bir süre sonra Filozof’un kızı Câize, Ümranî adında bir gence âşık olur. Filozof, kızını yaptığı seçimin yanlışlığı konusunda uyarmak ister ancak iki âşık kaçarak ailelerinden habersiz evlenirler. Filozof, kızı ve damadının kaldıkları pansiyona gider ve onları eve davet eder.

Bu olaylar sonrasında piyangodan ikramiye kazanan Filozof, ailesi için bir köşk alır ve buraya taşınırlar. Bir süre sonra İclâl’in Çelebi’ye karşı davranışları değişir, sertleşir. Aynı durum Câize ve Ümranî arasında da söz konusudur. İki kardeş eşlerinin arasında yasak bir ilişki olduğunu fark ederler. Eşlerini kıskanan iki kardeş onları ve kendilerini zehirlemeye karar verirler. Çelebi, bir romandan öğrendiği metotla bir yıl sonra ölmelerini sağlayacak zehiri dördünün çaylarına bir hafta boyunca karıştırtır. Durumdan şüphelenen İclâl ve Ümranî evden kaçarlar. Bir süre sonra Filozof, İclâl’den gelen mektupla olayları öğrenir. Çocuklarının yaptıklarını onaylamaz ve onlarla tartışır.

İclâl ve Ümranî’nin kaçışından bir zaman sonra, hizmetlerini gören Kalender, köşke gelir; ikisinin yaşayışları ve hastalıkları hakkında bilgi verir.

İkisinde de zehirlenmenin etkileri görülmeye başlamıştır. Filozof yaptığı panzehir ile çocuklarını kurtarmış diğerlerinin yerlerini bilmediği için onlara yardım edememiştir. Çelebi ve Câize, eski eşlerini ziyarete giderler. Çelebi, gördüğü sefalete dayanamayıp onları köşke getirmeye karar verir ve Câize ile birlikte bunu gerçekleştirir. Bir süre sonra eski eşler arasında yeniden aşk başlar ancak zehirlenme etkisini artırıp İclâl ve Ümranî’nin ölümüne neden olur.

…

 

Deli Filozof, Hüseyin Rahmi’nin Türk edebiyatındaki "düşünce romanı" türünün en belirgin örneklerinden biridir.

 

Eserdeki olay zinciri akıl ve duygu (hırs/cinsellik/kıskançlık) arasındaki denge ve dengesizlikler üzerine inşa edilmiştir.

 

Filozof Hikmetullah Efendi: Aklı ve pratik felsefeyi temsil eder. Kaderciliği reddeder; olayları sebep-sonuç ilişkisiyle ve bilimsel verilerle değerlendirir.

 

Sadık Hoca: Cahilliği, dogmayı ve kör taassubu temsil eder. Bilimsel ve teknolojik gelişmelere düşmandır.

 

İclâl: Baskılanamayan cinsel arzuları ve toplumsal ahlak kurallarının ihlalini temsil eder.

 

Metnin ana teması: Hırsların Yıkıcılığı: İnsan hayatı; para, aşk ve hayatta kalma hırslarından doğan bir mücadeledir.

 

Filozof'un ifadesiyle hayatı felakete sürükleyen ana etkenler: Aşk (cinsellik), para ve can hırsı (hayatta kalma) romanın yan temalarıdır.

…

 

Can Pazarı

İlk olarak İkdam gazetesinde tefrika edilen (İkdam, Nu. 9221, 19 Teşrin-i sâni 1338/1922) roman kitap halinde yazarın ölümünden çok sonra Atlas Kitabevi tarafından yayımlanmıştır (1968).

 

Özet

Yaşlı kocasının tatmin edemediği arzularını evlilik dışı ilişkilerle tatmin etmeye çalışan Necibe Hanım, Veysi ile sevişir. İşsiz güçsüz bir serseri olan Veysi bu ilişkiden para kazanmaktadır.

Parasız bir gecesinde Necibe’nin kapısına dayanan Veysi yanında arkadaşı Muhsin’i de getirmiştir. Muhsin’in sarhoşluğuyla bağırmalarından uyanan Hacı Baba, alt katta karınsın kendini aldattığından habersiz Muhsin’le tartışır.

Veysi ile Muhsin’in lokantada yemek yerlerken Maşuk Ahmet adında bir arkadaşlarıyla karşılaşırlar. Hayatın bir mücadele olduğunu düşünen üç arkadaş Boğmaklı Reşide ve arkadaşlarının bir tüccarı dolandırmasına şahit olurlar ve sonra bu dolandırıcılıktan pay almaya karar verirler. Kazandıkları paraları bölüşmek için toplanan dolandırıcıları takip eden üç arkadaş Boğmaklı Reşide ve diğerlerinden kazanılan paranın yarısını zorla alırlar. Kendilerine Yavuzlar Çetesi adını veren üç arkadaş daha sonra Perfilt Strunger adında bir silah kaçaksının deposunu soyarlar. İlk eylemlerinden kazandıkları ile meyhaneye giden bu üç kişi çıkışta Boğmaklı Reşide ve arkadaşlarının saldırısına uğrar ve zorla da olsa kurtulmayı başarırlar.

Veysi, Patlıcan Ahmet’ten aldığı kâğıtta yazılanlardan bir çıkarları olup olmayacağını düşünür. Kâğıtta bulunan Nasıh Bey ve İrfan Bey isimlerini araştırmaya başlar. Kâğıtta Nasıh Bey’in İrfan Bey’in öldürülmesi karşılığında Patlıcan Ahmet’le anlaştığı yazılmıştır. Veysi, Patlıcan Ahmet’i taklit ederek Nasıh’a telefon açar ve işi bitirmek için yedi yüz lira alarak onu dolandırır. Nasıh’ı ziyarete gelen Patlıcan Ahmet’in söyledikleri ile durum anlaşılır. Veysi planını uygulamak adına Nasıh Bey’e bir mektup gönderir.

Nafia ile Nasıh Bey’ arasındaki evlilik çiftlerin kültürel durumları ve yaşam tarzları arasındaki farklılıklardan dolayı mutsuzdur. Bir sabah Nafia ve Nasıh tartışırlar. Nafia daha sonra kaynanası ve görümcesi ile kavga eder. Hizmetçisi ile kendisini çağırtan Halâvet Hanım’ı ziyaret eden Nafia, kocası ile Halâvet arasında bir ilişki yaşandığını öğrenir. Nafia ile tartışan Halâvet, durumu kocası İrfan bey’e bildirir. İrfan bey ve Nafia kendilerini aldatan eşlerini birlikte her ikisini de terk ederek cezalandırırlar. Nasıh, Nafia’nın hakaret dolu mektuplarına rağmen onu boşamaz. İrfan Bey, Halâvet’i boşar ve Nafia ile metres hayatı yaşamaya başlar. Nasıh, Patlıcan Ahmet’le anlaşarak İrfan’ı öldürtmeye karar verir. Bir süre sonra Nafia, Nasıh ve Halâvet’in evlilik haberini gazeteden öğrenip bayılır.

Yavuzlar Çetesi Neşati’yi da aralarına almaya karar verirler. Çete, bulgurcu Ahsen adındaki bir savaş zengininden haraç ister. Parayı vermeyen Ahsen’in küçük oğlunu kaçıran çete istediği parayı elde eder.

Nasıh ve İrfan Bey arasındaki düşmanlıktan para kazanmayı hedefleyen çete Aziz’i Nafia ile İrfan Bey’in yaşadığı apartmanda genelev işleten Takuhi Kerizciyan’ın evine alıştırır. Ortağı Kirkor ile ağına düşürdüğü genç kızları pazarlayan Takuhi’nin evinde Virjini’yi metres tutan Aziz, Nafia ile İrfan Bey arasında yaşananları öğrenir. Her ikisi de eski eşlerine dönmek isteyen bu çiftten İrfan Bey, Nasıh’a olan düşmanlığı nedeniyle Nafia’ya katlanmaktadır. Nafia’nın gizlice Nasıh’la görüşmesinden şüphelenen İrfan Bey, Takuhi ile anlaşarak evini gözetlemek ister. Nafia da Takuhi ile anlaşır ve balkonları arasına bir kalas yerleştirir. Aziz, İrfan Bey’in geleceği günü öğrenerek Halâvet’i da haberdar eder ve Takuhi’nin evine getirir. Dışarıda İrfan Bey, Nasıh’ın Nafia ile buluşmasını beklerken odada Aziz ile halâvet birlikte olurlar. Yaşanan baskında silahlar patlar, kargaşada Aziz, Takuhi’yi soyar. Aziz’i aramak için gelen polis Neşati’yi tutuklar. İrfan Bey ve Nasıh eski eşlerine dönerler. Neşati hapse girer.

…

 

I. Dünya Savaşı’nın yarattığı çöküş, işsizlik, açlık ve ahlaki erozyon; Sanayi Devrimi'nin vaat ettiği "akılcı refah" düşüncesini yıkmıştır. Eser, Mütareke ve erken Cumhuriyet döneminin İstanbul'undaki karamsar atmosferi yansıtır.

 

İnsan ilişkileri kanunlar veya ahlak kurallarıyla düzenlenemez; esas olan aldatmak, aldanmak, sömürmek ve hayatta kalmaktır.

 

Roman birbirine paralel ve sonradan kesişen 6 ana olay halkası üzerine inşa edilmiştir. Tüm çatışmalar temelde aynı amaca, hayat Mücadelesine hizmet eder.

 

Veysi: Yavuzlar Çetesi'nin lideridir. "Zalimi soymak meşrudur" mantığıyla hareket eder; hayat mücadelesinin pragmatik yüzünü temsil eder.

 

Nafia: Taşkasap'tan gelmedir. Alafrangalığın ikiyüzlülüğünü eleştiren feminist/akılcı söylemlere sahiptir. (Ancak kurgu gereği metres hayatını seçmesi psikolojik gerçekliğini zedeler).

 

Nasıh Bey: Dışarıda centilmen, evde kaba bir Doğu erkeğidir. Evliliği yavan bulur, dost hayatını ve karısının kıskanılmasını bir "roman macerası" olarak savunur.

 

İrfan Bey: Nasıh'ın aksine kadın hakkına ve boşanma özgürlüğüne inanır. Ancak olayların gelişimiyle o da şiddete ve kıskançlık krizlerine sürüklenir.

 

Bulgurcu Ahsen: Cihan Harbi'nde halk açlıktan kırılırken vagon ticaretiyle zenginleşen en olumsuz tiptir. Çocuğunun kaçırılmasıyla evlat acısını tadar.

 

Roman, Cumhuriyet’in ilan edildiği/yeni kurulduğu dönemin hemen arifesindeki İstanbul'un toplumsal panoramasıdır.

 

Hüseyin Rahmi’nin diğer eserlerinde olduğu gibi (örneğin Deli Filozof veya Gönül Bir Yeldeğirmenidir Sevda Öğütür), karakterlerin söylemleri ile eylemleri arasında ani değişmeler yaşanır. Nafia ve İrfan Bey gibi mantıklı ve ilkeli tanıtılan kişilerin bir gecede radikal kararlarla ahlaki çöküşe meyletmesi, karakterlerin psikolojik derinliğini ve gerçekliğini olumsuz etkileyen tipik bir roman tekniği kusurudur.

 

Mekanlar

Taşkasap, Aksaray, Fatih, Şehremini. Buralar ahlaki muhafazakârlığın, mahalle baskısının ve geleneksel yaşamın sembolüdür.

Şişli ve Beyoğlu. Yozlaşma, sahte kibarlık, ahlaki çözülme ve "asrîlik" adı altında yaşanan ikiyüzlülüğün mekânlarıdır.

 

Hayat; aldatanlar ve aldatılanlar arasındaki bir çatışmadır. Soygunlar, dolandırıcılıklar (Yavuzlar Çetesi) ve hırsızlıklar bu temanın eylem boyutudur.

 

İnsanlar Önce Maymun Muydu?

İlk olarak Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen (Cumhuriyet, Nu. 3731, 24 Eylül 1934) romanın kitap halinde birinci baskısı Atlas Kitabevi tarafından gerçekleştirilmiştir (1968).

 

Özet

‘İnsanlar Maymun Muydu’ adlı bir kitap yayımlayan Muallâ Lâhutî ile kitapta dile getirilen düşünceleri dine saldırı olarak değerlendiren Enis Buharî’nin Dikkat gazetesinde bir araya gelirler. Buharî, Filozof’un iddiaları karşısında onu mantıkla susturamaz ve kendisi gibi kitaba karşı yazı yayımlayan Hayrullah Efendi’yi bulur. İki mutaassıp, Filozof’u dövmeyi plânlarken Ali Hulki olaya müdahale eder. Üçü arasındaki tartışmadan sonra Enis Buharî ve Hayrullah Efendi, Filozof’un taşlanması gerektiği üzerinde anlaşırlar. Filozof’un oğlu Vahit’in kahvedekiler tarafından taciz edilmesi de kitabın içerdiği fikirler nedeniyledir.

Ali Hulki, bu olay sonrasında Filozof’la buluşur ve onu, iki düşmanın planlarından haberdar eder. Ali Şeref ve Filozof’un iki oğlu Enis Buharî ve Hayrullah Efendi’ye karşı bir plânla cevap vermeye karar verirler. Bu ikisi tam Filozof’u taşlayacakken Şeytan kılığına girmiş gençlerin oyununa gelirler. Suratları boyanan ikili halka rezil olurlar ve karakolda ifade vermek zorunda kalırlar. Filozof’un Şeytan olduğuna inanan halk evin camlarını kırmaya bahçeye hayvan leşleri atmaya başlar.

Filozof’un çocukları Vahit ve İsney’nin kendi mahallerindeki Lemiye ve Güzide adlı kızlarla seviştikleri mahalleye yayılır. Vahit, Lemiye’yi seven Tayfur’la kavga eder. Lemiye, babası Hurşit Efendi ile annesi Emine Hanım tarafından sıkıştırılır ve Vahit’i sevdiği anlaşılır. Ailesi ile tartışan genç kız ertesi gün evden kaçar ve nereye gittiği bulunamaz. Bir süre sonra Güzide de ninesi Zahide Hanım tarafından sorgulanır. Kız, İsneyn’i sevdiğini itiraf eder. Güzide de Lemiye gibi evden kaçar ve nereye gittiği bulunamaz. Kızlarının Filozof tarafından kaçırıldığına inanan aileler polis başvururlar ancak aramalar bir sonuç vermez. Polisten bir çare bulamayan Emine Hanım ve Zahide Hanım, Emeti Hanım’ın tavsiyesi ile Şeyh Hamza’ya kızlarının bulunması için bütün paralarını kaptırırlar ancak bundan da bir sonuç çıkmaz. Ali Şeref, Filozof’un kızı Selâse’yi sevmektedir. Bu konuda babası Rifat Bey ve annesi Naciye Hanım’la tartışır ve evi terk eder. Filozof, kızına bir düğün yaparak Ali Şeref’le evlendirir.

Filozof, gazetede gördüğü bir ilan sonrasında Baron adlı bir maymun satın alır. Maymunun yaramazlıkları mahalleyi birbirine katar. Bir süre sonra Filozofa Edirne’de maymunla insan arası bir canlı görüldüğü haber edilir. Ali Şeref’i olayı araştırması için Edirne’ye gönderen Filozof, olanların bir hile olduğunu öğrenir.

Filozof’un Türk Felsefe ve Kültür Cemiyeti’nden bir davet alır. Ali Şeref, davetten şüphelenir ve Filozof’u uyarır. Onu ikna edemeyince izlenmesine izin vermesini ister. Filozof bunu kabul eder. Ali Şeref’in arkadaşları Şevket ve Salim Filozof’un arabayla kaçırılmasını engelleyemez. Sadi Bey adlı bir kişi tarafından kaçırılan Filozof’tan simya bilgisiyle altın üretmesi istenir. Önce bu teklifi kabul etmeyen Filozof, bulunduğu yeri haber verebilmek amacıyla istenileni yapacağını bildirir. Sadi Bey’i oyalayan Filozof, öldürüleceğini anladığında Eczacı Antuvan’a yazdığı reçeteye görünmez mürekkeple nerede olduğunu bildirir ve oğulları tarafından kurtarılır. Sadi Bey, Ali Şeref ve arkadaşları ile Filozof’un oğulları tarafından dövülür.

Romanın çözüm kısmını oluşturan son dört bölümde kızlar aileleri ile buluşturulur. Lemiye ve Güzide aileleri tarafından affedilir ve eser mutlu sonla biter.

…

 

Roman her ne kadar isminden ve girişindeki tartışmalardan ötürü doğrudan Darvinizm (Evrim Teorisi) üzerine kurulmuş gibi görünse de; Darvinizm Hüseyin Rahmi tarafından yalnızca olay örgüsünü başlatan ve dağınık unsurları bir arada tutan bir "kurgusal maya" (araç) olarak kullanılmıştır.

Romanda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan Batılılaşma sürecinde, pozitivist bilim zihniyetiyle yetişmiş aydınlar ile toplumsal cehaleti temsil eden mutaassıp çevreler arasındaki doku uyuşmazlığı işlenmiştir.

 

Muallâ Lâhutî (Filozof): Rasyonalist, dinin değişmezliğine karşı çıkan, pozitivist bilimi ve eğitimi savunan ana karakter. Toplumun aksak yönlerini ortaya koyan aykırı bir aydındır.

 

Ali Hulki Bey: Din ile bilimin sınırlarının ayrılması gerektiğini savunan; kör taassubun İslam dünyasını gerilettiğini ifade eden aydın tipidir.

 

Ali Şeref, Vahit, Lemiye: Eski neslin "istibdat" olarak gördükleri evlilik dayatmalarına karşı çıkan, bireysel özgürlüğünü ve aklı savunan yeni nesil temsilcileridir.

 

Enis Buharî / Hayrullah Efendi: Bilimsel gelişmelere kapalı, taassup sahibi, derinliği olmayan dogmatik/yobaz tipler.

 

Emeti Hanım / Zahide Hanım: Dedikoducu, mahalle baskısının uygulayıcısı, sahte şeyhlere (Şeyh Hamza) kanarak dolandırılan cahil halk tipi.

 

Rabia (Kezban): Köyden gelmiş, incelmemiş, kabalığı ve aşırı eylemleriyle toplumsal eğitimsizliği sembolize eden hizmetçi tipi.

 

Anlatma zamanı 1934 (Sevengil, 1944) olup, olay zamanı I. Dünya Savaşı sonrasındaki yaklaşık 2 yıllık bir dönemi kapsar.

 

Unkapanı, Horhor, Fatih, Süleymaniye gibi semtler ayrıntılı tasvir edilmekten ziyade, Doğu-Batı (Türklük-Alafrangalık) karşıtlığını vurgulayan toplumsal bir dekor olarak sunulur.

 

Ana tema: Cehaletin, insanları akılcılıktan uzaklaştırarak hurafe ve batıl inançların kucağına itmesi; insanın henüz olgunlaşmamış (çocukluk devresinde) bir varlık olduğu düşüncesidir.

…

 

Ölüler Yaşıyor Mu?

İlk olarak Milliyet gazetesinde tefrika edilen (Milliyet, Nu. 2275, 12 Haziran 1972) bu eser kitap olarak Atlas Kitabevi tarafından yayımlanmıştır (1973).

 

Özet

Velittin Paşa ailesinin çocukları Orhan ile Turhan’ın ruhlar üzerine kitaplar okuyup bu konuda bilgi edinmeye çalışırlar. Çocukların dayısı olan Talât Bey ruha inanmaya bir kişidir.

Ailede ruhların varlığı üzerine bir tartışma yaşanır. Ailenin yaşadığı köşkte Şeyh Battal’ın hayaleti görülür. Hayaleti Çeşmifettan, Leman ve Dilaver görmüştür. Velittin Paşa’nın görüştüğü bir kişi olan bu şeyhi hatırlayan Mahinur Hanım, şeyhin ailesinin ziyarete karar verir. Ziyarette şeyhin oğlu Abdüsselâm, aileyi babasından sonra kendisinin koruyacağını bildirir. Dilaver eve gelen hayaletle Abdüsselâm’ın benzerliğinden hareketle ikisinin aynı kişi olduğunu ileri sürer. Aileden kimse buna inanmaz.

Bir süre sonra Orhan ve Turhan sebebini bulamadıkları sesler duymaya başlar. Talât Bey de bu sesleri duyar. Bir süre sonra bu sesleri SLM adlı bir ruhun çıkardığı söylenir. Leman ve Madam Luiz Şermin’in de katıldığı bir ruh çağırma seansında SLM evdeki gençlerden birinin bir felakete uğrayacağını haber verir. Talât Bey, yeğenlerini kader, yaratılış üzerine pozitivist mantıkla ikna etmeye çalışır. Leman, öleceğini görür ve buna inanır, üzüntüsünü yaşamaya başlar.

Velittin Paşa ailesinin köşkünün yanı başındaki eve yeni kiracılar taşınır. Dilaver, Orhan ve Turhan’ın bu ailenin gizemini çözmek için çalışmaları Dilaver’in hizmetçi Münire’ye kur yapmasıyla sonuçlanır. Bir süre sonra yan köşkten garip sesler ve ışıklar gelir. Dilaver, Orhan ve Turhan bu köşkün bahçesine girerler ve bazı olağanüstülüklere şahit olurlar. Dilaver ruhlardan dayak yer. Sonrasında komşu köşkteki ailenin oğlu Keramet Lâtif, Velittin ailesine gelir ve Doktor Muammer Feyzi’yi çağırır. Doktor döndüğünde komşu köşkte yaşananlardan öğrenebildiklerini anlatır. Abdüllâtif Efendinin kızı Şehamet, iki ruh tarafından rahatsız edilmektedir. Bu olay sonrasında iki aile görüşmeye başlar ve çocuklar arasında görüşmeler ilerler. Orhan, Şehamet’e âşık olur, Keramet ile de Leman arasında bir ilişki başlar. Aileler bu durumu engellemeye çalışsa da sözü edilen aşklar ilerler. Orhan, Şehamet’e aşkını ilan eder ve kızın uyarılarına kulak asmayıp onu ikna etmeyi başarır.

Mahinur Hanım ve Rasihe Hanım’ın çocukları arasındaki ilişkiyi sonlandırmak amacıyla Şeyh Battal’ın oğlu Abdüsselâm’ın yardımına başvurur. Olanları izleyen Dilaver, Orhan ve Şehamet’i haberdar eder. Gençler de Abdüsselâm’a giderler ve annelerini ikna etmesi için para teklif ederler. Bu sırada Şehamet’e musallat olan ruhlar ortaya çıkar. Abdüsselâm olanları gençlerin gizil gücü zanneder ve çıraklık yapmayı teklif eder onlara. Bu önerisi aileleri ikna etmesi şartı ile kabul edilir.

Bu anlaşmadan sonra Şehamet’in başına gelenler anlatılır. Genç ve güzel kıza küçük yaşına rağmen âşık olan Sakıp Cemal, psişik özellikleri olan serseri bir tiptir. Abdüllâtif Efendi, kızını nişanladığı bu gençten kurtulmak isterken Sakıp Cemal’in hapse girmesi ile bu isteğine ulaşır. İzmir’e taşınan aile kızlarını daha uygun bir gençle evlendirmek isterken Şehamet, bir sinema artistine benzeyen Nadir Ulvi adındaki bir züppeye âşık olur. Sakıp Cemal’in hapisten çıkması ailenin Nadir Ulvi’ye istemeden razı olmasını sağlar. Abdüllâtif Efendi, her iki genç arasındaki çatışmayı kullanarak bu olaydan kurtulmaya çalışır. Nadir Ulvi ile Şehamet’in evlendikleri gece Sakıp Cemal gerdek odasına girer ve iki genç birbirini öldürür. Kızlarının kurtulduğunu zanneden ile bir süre sonra evde meydana gelen olağanüstülüklerle sarsılır. Sakıp Cemal ve Nadir Ulvi’nin ruhları Şehamet’in peşini bırakmamıştır.

 

Çocukların evlenme isteklerini engellemeyen aileler, bu evlilik gerçekleştikten sonra Şehamet’e dadanan ruhlardan kurtulmak için Abdüsselâm’a başvurur. Olayı öğrenen Dilaver, Talât Bey’i haberdar eder ve Şeyh battal hayaletinin görünmesini beklerler. Talât Bey, hayalete ateş eder ve onu vurur. Bu durum Mahinur Hanım ile Talât Beyi karşı karşıya getirir. Ertesi gün şeyhi ziyarete giden Mahinur Hanım, hasta olduğu belirtilen Abdüsselâm’la görüşemez. Şehamet ve Orhan’ın Süphan adlı bir çocukları olmuştur. Ruhların verdiği rahatsızlık artmaya başlar. Madam Luiz, iki ruhu kendi bedeninde konuşturur ve bunlar Şehamet’in öleceğini haber verirler. Bu haber üzerine Abdüsselâm’a koşan Mahinur Hanım, şeyhin öldüğünü haber alır. Ruhların kaçırmaya çalıştığı çocuğunu kurtarmaya çalışan Şehamet yüksekten düşerek ölür. Orhan çıldırır ve karısının cesedini günlerce kimseye göstermez. Odaya zorla girenler cesedi bulamazlar. Bir süre sonra Orhan da ortadan kaybolur. Turhan kokain bağımlısı olmuştur. Leman öleceğinden korkarak hasta hale gelmiştir. Dilaver, Turhan’ı izleyerek Orhan ve Şehamet’in cesetlerini bulur. Mahzende üst üste bulunan cesetler Orhan’ın vasiyeti üzerine gizlenmiştir.

…

 

Hüseyin Rahmi Gürpınar, romanın önsözünde de bizzat ifade ettiği üzere; sıradanlaşmış aşk, kıskançlık ve cinayet temalarından sıyrılarak edebiyata fenne ve estetiğe uygun yeni bir merak unsuru (ruh muamması/ispritizma) kazandırmayı amaçlar.

 

Yazar, felsefe ve doğaüstü tartışmaları ("maddiyatçılık" ile "idealizm/spiritüalizm") okuyucunun önüne bir tez olarak koysa da, olay kurgusu neticesinde pozitivizm, akıl ve somut gerçekliğin yanında konumlanır.

 

Talât Bey: Pozitivist ve rasyonalist tutumuyla duyu organlarıyla algılanamayan hiçbir şeyi kabul etmez; deneysel metodu savunur. Yazarın İnsanlar Önce Maymun Mu İdi? ve Deli Filozof romanlarındaki akılcı karakterlerin devamıdır.

 

Dilaver: Çevresindeki batıl korkularla alay eden, materyalist kitaplar okuyan zeki ve cesur genç tipidir.

 

Orhan, Turhan ve Leman: Yaşlı ve iradesiz bir Paşa'nın "dejenere/yozlaşmış" kuşak temsilcileri. Mürebbiye (Madam Luiz Şermin) elinde, dış dünyadan soyutlanarak büyüdükleri için spiritüalizme saplanmış, akıl sağlıklarını kaybetmiş ve kokain/intihar gibi trajik sonlara sürüklenmişlerdir.

 

Şehamet: Çocuk yaştan itibaren cinsel obje olarak görülmüş, popüler kültürün (sinema) etkisiyle sahte aşklara yönelmiş ve ailesinin çıkar hesapları arasında ezilmiş "mağdur genç kız" tipidir.

 

Abdüsselâm: İnançları ve halkın cehaletini sömüren din tüccarı/şarlatan tip.

 

Sakıp Cemal ve Nadir Ulvi: Biri kabadayı/mütecaviz, diğeri Batı hayranı alafranga/züppe tip olup; toplumsal ve bireysel bozulmanın farklı yüzlerini temsil ederler.

 

Anlanlatma zamanı 1932, olay zamanı ise yaklaşık iki yıllık bir dilimdir (1928 sonrası harf inkılabı atıflarıyla).

 

Geniş mekân olarak Üsküdar/Nuhkuyusu (doğu/geçmiş/gelenek sembolü) ile köşk bahçeleri (romantik/esrarlı buluşmalar) seçilmiştir. Dar mekânlar ise (Velittin Paşa Köşkü, Abdüsselâm’ın evi) basit bir dekor olmanın ötesine geçerek kişilerin psikolojisi ve temanın işleyişiyle doğrudan paralellik gösterir. Köşk odalarının Karacaahmet Mezarlığı’na bakması ölüm/ruh vurgusunu beslerken, Abdüsselâm’ın evi ise tekkeleri andıran mistik/kasvetli havasıyla insanları etkileyen bürünmüş bir mekan olarak tasvir edilir.

 

Ana tema: İnsan hayatının esasen akıl ve mantık ilkeleriyle düzenlenebileceğidir. Doğaüstü/metafizik gibi görünen durumlar hayatın çok kısıtlı bir alanını kapsar; bunların çoğu ise cehalet, uyuşturucu/halüsinasyon (kokain), yetişme tarzı veya din tüccarlarının (Abdüsselâm) istismarından ibarettir.

…

 

Namuslu Kokotlar

İlk olarak Vakit gazetesinde tefrika edilen (Vakit, Nu. 3886, 1 Teşrîn-i Sâni 1928) romanın kitap halinde ilk baskısı Atlas Kitabevi tarafından gerçekleştirilmiştir (1973).

 

Özet

Roman, Adviye Hanım’ın ev sahipliğini yaptığı bir baloda Sermet Nadir’in Şehnaz Hüsrev’i sıkıştırması ile başlar. Eski aşkından bıkmış olan Şehnaz Hüsrev, bir hileyle ondan kurtulur ve yeni sevgilisi Hurrem Lütfi ile bir odada sevişir. Terk edilmeyi kabullenemeyen Sermet Nadir, Şehnaz’ın kocası Hüsrev Nizami’yi üstü kapalı olarak olaydan haberdar etmek istese de ihtiyar adamı kumar masasından kaldırmayı başarmaz. Ertesi gün Şehnaz’ı görmeye evine giden Sermet Nadir, hizmetçi tarafından tahkir edilir ve geri dönmek zorunda kalır. Evin yakınlarındaki pastanede beklerken Hurrem Lütfü içeri girer ve geceyi Şehnaz’la birlikte geçirdiğini söyler. Gururu kırılan Sermet Nadir, olanları Hüsrev Nizami’ye haber verir, ancak ihtiyar koca karısını savunur. Bu sırada içeri giren Şehnaz, Sermet’e ilişkilerinin kesin olarak bittiğini söyler.

Terk edilmeyi kabullenemeyen Sermet Nadir, Şehnaz’ın peşine eski bir hafiye olan Abdullah Nebil’i takar. Amacı Şehnaz’dan intikamını almak ve onun kendine dönmesini sağlamaktır. Hurrem tarafından ihmal edilen Şehnaz, genç taksici Seyfettin ile gezintiye çıktığında imzasız bir mektup alır. Bu mektupta Hurrem ile Perran’ın nerede ve ne zaman buluştukları bildirilmektedir. Şehnaz, Seyfettin’le birlikte bu buluşmalardan birini basar ve Perran ile tartışır. Perran, Hurrem’den bir seçim yapmasını ister. Özgürlüğünü seçtiğini belirterek oradan uzaklaşan Hurrem, gizli bir işaretle Perran’ı seçtiğini sevgilisine bildirmiştir. Bu olaydan sonra gururu kırılan Şehnaz, salon yaşamında aradığı aşkı bulamaz ve bir kır gezintisinde şoförü Seyfettin’le birlikte olur.

Abdullah Nebil, kumsalda uygunsuz bir durumda bulunan Perran ve Hurrem’in fotoğraflarını çekmeyi başarır. Abdullah Nebil bu fotoğrafı Sermet’e satar. Bu sırada Şehnaz ilk olarak Afif Hüsnü sonra da Enver Ragıp adlarındaki iki gençle birlikte olmaya başlar. Birbirini kıskanan iki sevgili, bir gün kavga eder ve Enver Ragıp, afif Hüsnü’yü döverek Şehnaz’ın evinden kovar. Gururu kırılan Afif Hüsnü, bir süre sonra Enver Ragıp’a silahıyla saldırır ve onu yaralar. Kurşundan küçük bir sıyrıkla kurtulan Enver Ragıp, rakibini bir kez daha döver. Olaylar gazetelere yansır. Hüsrev Nizami, karısına istediği erkekle birlikte olabileceğini ama bu kişileri dikkatli seçmesini bildirir. Seyfettin’in kayınvalidesi Hüsrev Nizami’yi ziyaret eder ve Şehnaz’ın Seyfettin’e yüz vermemesini ister. Bu olayı öğrenen Şehnaz, Seyfettin’e nazlanır ve olanları haber verir. Seyfettin evine gittiğinde kayınvalidesini ve karınsı öldürmeye kalkışır. Mahalleden gelenler iki kadını zor kurtarır.

Sermet Nadir, Perran ve Hurrem’in uygunsuz fotoğrafını Şehnaz’a gönderir. Perran, Hurrem’i üvey kızını isteyen biri olarak tanıtıp evine kadar sokmuştur. Sermet bir mektup da Perran’ın kocası Mazlum Ulvi bey’e yazar. Karısı hakkında çıkan dedikoduların müsebbibinin Şehnaz olduğunu bildirir. Mazlum Ulvi, Hüsrev Nizami’yi ziyaret eder ve iki ihtiyar koca tartışırlar. İçeri giren Şehnaz, Mazlum Ulvi Bey’e Perran hakkında ağır hakaretler savurur ve fotoğrafı gösterir. Karısını öldürmeye karar veren mazlum Ulvi evine döner ve kızı Reşide’den Perran’ın yaptıkları tekrar dinler. Sermet Nadir, bir mektup da Perran’a göndermiş ve kocasının her şeyi bildiğini, aşığını ve onu öldüreceğini haber verir. Korkan Hurrem, Perran’la görüşmesine ara verir.

Perran, Sakıp Cemal adındaki bir gençle birlikte olmaya başlar. Bir süre sonra Sakıp Cemal’in kokain düşkünlüğünden ve deliliğinden korkan Perran, sevgilisinden ayrılmaya karar verir. Perran’ı Mazlum Ulvi’den bile kıskanmaya başlayan Sakıp Cemal, bu ayrılığı kesin bir dille reddeder. Tehditlerle Perran’ı evine gelmeye mecbur eder. Bir gün bu tehdit telefonlarından bir tanesine Mazlum Ulvi cevap verir ve karısının bütün yaptıklarını öğrenir. Öldürmek için Perran’ı arayan Mazlum Ulvi Bey, karısının evden kaçtığını öğrenir. Sakıp Cemal, Perran’ın yerini öğrenmek için Abdullah Nebil’e küçük bir servet öder. Perran ve Hurrem’in birlikte kaldığı eve baskın yapan Sakıp Cemal, Perran’ı ağır yaralar, Hurrem’i ise gözünden vurur. Perran, son nefesinde kocasının bağışlamasıyla mutlu bir şekilde ölür. Hurrem, bir gözünden yoksun olarak Şehnaz’la tekrar birleşmek ister. Şehnaz, eski aşkını ağır hakaretlerle reddeder. Seyfettin, Şehnaz’ın kendisinin olmayacağını anlar ve kıskançlık krizine girip arabasını denize sürerek kendisi ve sevgilisini ölüme götürür. Hurrem, başına gelenlerden sorumlu tuttuğu Sermet’i vurur ve topal bırakır.

Eser Hüsrev nizami ve mazlum Ulvi’ye genç ve güzel kızlardan evlenme teklifi içeren mektupların geldiği haberiyle bitirilir.

…

 

Eser, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecindeki sosyo-ekonomik ve kültürel dönüşümün yarattığı "doğru özümsenememiş özgürlük" ve "değerler karmaşası" zemininde biçimlenir.

 

Romanın merkezinde, toplumsal kurallardan ve etik değerlerden sıyrılarak yalnızca kendi ferdî/cinsel arzularını tatmin etmeye çalışan insanların bencilliği yer alır. Yazar, hak ve adalet gözetilmeden sırf kişisel hırslarla hareket edilen bir dünyada ortaya çıkan yıkımı (cinayetler, sakat kalmalar, intiharlar) kaçınılmaz bir mantıksal sonuç olarak sunar.

 

Şehnaz Hüsrev: Cinselliği doğanın kaçınılmaz bir ilkesi sayan, erkekleri tahakküm altına almaktan zevk duyan, sorumluluk hissetmeyen dejenere "namuslu kokot" tipi.

 

Perran Mazlum: 17 yaşında yaşlı bir adamla evlendirildiği için cinsel arzularını dışarıda arayan, Şehnaz gibi bencilliğinin ve modern sefahat (kokain) merakının kurbanı olan alafranga kadın tipi.

 

Hüsrev Nizami Bey: Yaşlılığına bakmadan genç kadını "mülk" gibi alan, karısının ilişkilerine göz yumup bunu "medenilik" kılıfına uyduran bencil ve ahlaken çökmüş koca.

 

Mazlum Ulvi Bey: Geleneksel değerlere bağlı görünse de yaşlılığında torunu yaşındaki kızla evlenen; trajik şekilde Hüsrev Nizami ile aynı noktaya gelen edilgen koca.

 

Hurrem Lütfü: Kadınları cinsel ve maddi sömürü aracı gören, aşka ve ilişkilere "fiziksel/ticari bir idman" gözüyle bakan tam bir züppe/Casanova tipi.

 

Sakıp Cemal: Baba mirasını sefahat ve uyuşturucuya yatıran, kültürsüzlüğüne rağmen kendini şair/deha sanan, kıskançlık krizleriyle katile dönüşen züppe tip.

 

Seyfettin: Tutkularının peşinden giderek ailesini ve çocuklarını felakete sürükleyen bencil halk adamı/şoför tipi.

 

Sermet Nadir & Abdullah Nebil: Biri terk edilmeyi kabullenemeyen bencil aşık, diğeri ise "çağın ahlakı paran kadardır" diyerek çıkarı için her şeyi yapan pragmatist hafiye tipi.

 

Romanda zaman unsuru derinleştirilmemiş, yalnızca olayların geçtiği anlatma zamanı (1929) net olarak belirtilmiştir.

 

Mekânlar sadece olayların geçtiği birer dekor değil, karakterlerin ekonomik durumunu, sınıf çatışmasını ve kişilik bozulmalarını yansıtan uzamlardır.

Hüsrev Nizami’nin Evi: Aşırı lüks ve ihtişamıyla toplumsal-ekonomik uçurumu ve zenginliğin "kibirli" yüzünü gösterir (Şoför Seyfettin'in ezikliği üzerinden verilir).

Sakıp Cemal’in Dairesi: Modistracı dairesinden gizli geçitlerle ulaşılan, çıplak resimlerle dolu bir "yasak haz cenneti" olarak kurgulanmıştır; sahibinin sefahatini ve gizli ahlaki çöküşünü simgeler.

Barba Mihali’nin Meyhanesi: Sağlıksız ve salaş yapısıyla sefaletin mekânsal karşılığıdır.

 

Romanın merkezinde, insan ilişkilerini acımasız bir mücadeleye dönüştüren bencillik duygusu yer alır. Aldatma, kıskançlık, cinayet (Sakıp Cemal ve Seyfettin'in cinayetleri) ve ahlaki çöküşün tamamı bu bireysel bencillikten kaynaklanır.

 

Namuslu Kokotlar, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın külliyatında daha önce de sıkça işlediği ahlaki kokuşmuşluk ve hayat mücadelesi temalarını "bencillik" odağında yeniden ele alan; ancak romancılık tekniği ve üslup bakımından yazara yeni bir boyut katmayan, biçimsel kusurları barındıran tipik bir geç dönem eseridir.

…

 

3. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Romanlarının Yapı, Tema ve Anlatım Özellikleri

İncelenen 24 romanın 14'ünde, asıl vakadan önce kişilerin ve çevrenin tanıtıldığı giriş bölümleri yer alır.

 

Romancının olay odaklı ve aşırı yoğun tutumu üç temel aksaklığa yol açar:

Olayla ilgisiz düşüncelerin sayfalarca süren konuşmalarla aktarılması (Dünyanın Mihveri Kadın Mı Para Mı?).

Yapısal işlevi olmayan, sadece mizah unsuru taşıyan uzatılmış diyaloglar (Cehennemlik).

Vakayla doğrudan bağı bulunmayan epizotlar ve aşırı tesadüfilikler.

 

Züppeler, alafrangalar, geleneksel aile kadınları, mütekaid efendiler, sahte hocalar/üfürükçüler, hovardalar ve dejenere tipler gibi toplumun her kesiminden geniş bir katman romana dâhil edilmiştir.

 

Hüseyin Rahmi Gürpınar romanında asli/merkezi unsur olay ve temadır. Yazar öncelikle zihinsel bir fikir, sorun veya temadan hareket eder; kişileri, zamanı ve mekânı bu düşünceyi veya toplumsal eleştiriyi somutlaştıracak birer "araç" (tip) olarak kurgular. Bu durum teknik bakımdan bazı aksaklıklara yol açsa da, İstanbul'un toplumsal ve insani panoramasını zengin bir çatışma ağıyla sunmasını sağlamıştır.

 

Yazarın romanlarındaki eğitimli ve aydın kadınlar, geleneksel toplumun kendilerini "ikinci sınıf" gören anlayışına karşı bilinçli bir eleştirel tavır sergilerler.

 

Ahmet Mithat Efendi’nin züppelerinden farklı olarak Hüseyin Rahmi’nin züppeleri sadece cemaate/topluma değil, "erkekliğe" de yabancılaşmış, kadınsılaşmış tiplerdir. Bu durum takıntılı kıyafet betimlemeleriyle desteklenir.

 

Hüseyin Rahmi romanları "fikir/tema ve olay" merkezli olduğu için zaman unsuru mekân ve insanla derinlemesine bütünleştirilmez. Tarihsel süreçler genellikle "üç ay sonra", "gün batımında", "iki yıl sonra" gibi yüzeysel geçişlerle atlatılır.

 

Zaman kırılmaları karakterlerin iç bilincinden ziyade anlatıcının müdahalesiyle gerçekleşir. Olayın ortasından başlayıp geçmişe dönme (Acı Gülüş/Tebessüm-i Elem) gibi destan/romans geleneklerine dayalı geri dönüşler görülür.

 

Nadiren de olsa zaman-insan ilişkisi kurulur. Dirilen İskelet’te Tayfur’un Banû’yu bekleyişindeki "geçmek bilmeyen saatler" psikolojik zamanı; Cehennemlik’te ilkbaharın aşkı, sonbaharın ise verem ve ölümü simgelemesi geleneksel zaman algısını yansıtır.

 

Yazarın olayı ve toplumsal mesajı aşırı ön plana çıkararak zaman, mekân ve derinlikli karakter kurgusunu ihmal etmesi, eserlerinin kendi döneminden sonra "eskimiş" olarak değerlendirilmesinin ve tekniğinin eleştirilmesinin temel sebeplerinden biridir.

 

Mekan

İki romanı haricinde (Eşkıya İninde - Kocaeli/Değirmendere ve Ölüler Yaşıyor Mu? - İzmir) olaylar tamamen İstanbul'da geçer.

 

Romanlarda dış mekân/semt adları çok sık geçse de olaylar ağırlıklı olarak iç mekânlarda cereyan eder. Dış mekânlar çoğu zaman sadece bir "dekor" veya olayın geçtiği yeri belirtme işlevi görür.

 

Beyoğlu ve Şişli: Batılılaşmanın, yozlaşmanın, köksüzlüğün, asrîliğin ve ahlaki bozulmanın sembolüdür (Can Pazarı, Tutuşmuş Gönüller, Kokotlar Mektebi).

 

Geleneksel Türk Mahalleleri (Taşkasap, Fatih, Aksaray, Cerrahpaşa): Doğuyu, geleneksel yaşamı ve Türk kültürünü temsil eder. Anlatıcı iki tarafın da aşırılıklarını (Beyoğlu'nun yozlaşmasını da mahallelerin dedikoducu/baskıcı tutumunu da) ironik bir dille eleştirir.

 

Bentler: Eğlence ve mesire mekânıdır.

 

Mezarlıklar: Mahalle ile iç içe oluşuyla Doğu kültüründeki "hayat-ölüm" yakınlığını simgeler; aynı zamanda plansız şehirleşmenin ve ölüm çağrışımının aracıdır.

 

Camiler ve Çevreleri: Yoksulluk ve sefaletin gözlemlendiği yerler olmanın yanı sıra, bakımsız helaları ve hijyen sorunlarıyla belediyecilik/şehirleşme eleştirilerinin yapıldığı mekânlardır.

 

Çeşmeler: Eski estetik oymalı mermer çeşmelerin yerini boyalı demir muslukların alması üzerinden, Batılılaşmanın getirdiği zevksizlik ve estetik kaybı eleştirilir.

 

Yangın Yerleri ve Viraneler: İstanbul'un en büyük felaketlerinden olan yangınların ve I. Dünya Savaşı sonrası yıkımın, sefaletin, parçalanmış ailelerin ve toplumsal çöküşün panoramik birer aynasıdır.

 

Köy / Kırsal Mekânlar: Yalnızca iki romanda geçer (Mezarından Kalkan Şehit, Eşkıya İninde). Anlatıcının (şehirli aydın) gözünden kırsal mimarinin düzensizliği, estetikten yoksunluğu ve bakımsızlığı vurgulanır.

 

Boğaz ve Adalar (Heybeliada vb.): Peyzaj ve manzara tasvirlerinin öne çıktığı, adeta bir ressam titizliğiyle işlenen şairane ve estetik mekânlardır (Acı Gülüş).

 

Hüseyin Rahmi’nin romanlarında asıl merkezî mekân evdir.

 

Cehennemlik: Adnan Şemi Paşa’nın konağı, Osmanlı toplumunun ve eskinin minyatürüdür. İnsan tabiatı gözetilmeden yürütülen ilişkilerdeki riyakârlığı simgeler.

 

Kaderin Cilvesi Başımıza Gelenler: İzzet Dinarî Efendi’nin konağı, şeklen tamir görse de "kostüm üzerine lata giymiş bir eski yobaz" şeklinde kişileştirilerek betimlenir.

 

Tutuşmuş Gönüller: Beyoğlu’ndaki apartman dairesi, "minare gibi fırdöndü karanlık merdivenleri" ve uyumsuz eşyalarıyla eğreti modernliği ve fuhşu temsil eder.

 

Deli Filozof hariç neredeyse tüm romanlarda betimleme önce genel çevreden/semtten başlar (örneğin Kadıköy), ardından bahçeye, evin içine, odaya ve son olarak odadaki eşyalara kadar daralır (Acı Gülüş / Tebessüm-i Elem).

 

Yazar, mekânı tek başına estetik bir değer olarak değil; çoğu zaman karakterlerin ruh halini (üzüntü, hayal kırıklığı) vurgulamak veya ana temayı belirginleştirmek için bir dekor olarak kullanır.

 

Hüseyin Rahmi’nin Temaları

Kültürel Değişim (Batılılaşma) ve Değerler Çatışması

Türk modernleşmesindeki Doğu-Batı karşıtlığı, Hüseyin Rahmi’nin eserlerinde merkezî bir çatışma unsuru olarak işlenir.

Kuşak Çatışması: Eski ve yeni değerleri temsil eden bireyler arasındaki sürtüşmeler temel dinamiktir.

Son Arzu romanında Nuriyezdan’ın geleneksel ahlak baskısına dayanamayıp ölümü seçmesi veya Tutuşmuş Gönüller’de Lebip Paşa’nın kızı Lemiye ile arasındaki 30 yıllık zihniyet farkından dehşete düşmesi bu durumun açık örnekleridir.

 

Kadının Konumu ve Evlilik Usulleri: Kültürel değişimin mihenk taşı "kadın"dır. Görücü usulü evliliğe karşı çıkan gençler ile geleneksel yapı çatışır.

Son Arzu’da Namık Senai’nin görücü usulünü mizahtan yararlanarak eleştirmesi; Acı Gülüş (Tebessüm-i Elem) romanında Kenan ve Ragibe’nin geleneksel kalıpları yıkarak Avrupalı gibi evlenmesi bu temayı besler.

 

Ahlaktaki Çifte Standart: Toplumun aynı eylemde (içki, zina) kadına ve erkeğe farklı muamele etmesi, Kokotlar Mektebi ve Evlere Şenlik Kaynanam Nasıl Kudurdu? gibi romanlarda ironik bir dille eleştirilir.

 

Yanlış Batılılaşma

Hüseyin Rahmi, toplumsal bir yara olarak gördüğü yanlış Batılılaşmayı ilk romanı Şık’tan itibaren işler.

 

Sığ Yorumlar: Batılılaşmayı yalnızca cinsel özgürlük, kılık-kıyafet veya geleneksel değerlere sırt çevirme olarak gören tipler süzgeçten geçirilir.

Acı Gülüş’te genelev işletmeyi "asrîlik" sanan Kenan veya Dirilen İskelet’te Batı eğitimi alıp kendi toplumunun inançlarına yabancılaşarak mezarlardan kemik toplayan Tayfur ile Bânû bu tipin temsilcileridir.

 

Yazarın Tutumu: Hüseyin Rahmi ne tamamen eskiye saplanıp kalmayı ne de körü körüne yanlış Batılılaşmayı onaylar; çatışmaları kurgulayarak her iki ucun da çarpıklığını teşhir eder.

 

Doğa Kanunlarının Belirleyiciliği ve Hayat Mücadelesi

Hüseyin Rahmi’nin Türk edebiyatındaki en özgün yönlerinden biri, Darwin, Nietzsche ve Schopenhauer gibi düşünürlerin etkisiyle insan ilişkilerini "tabiat kanunları" ve "yaşama savaşı" çerçevesinde ele almasıdır.

Ahlak ve Vicdanın İkincilleşmesi: Hayatta kalma arzusu; ahlak, adalet ve kanun gibi kavramların önüne geçer.

Ben Deli Miyim? romanında Nuri’nin aç kalınca kanunları yok sayması; Billûr Kalp’te geçim sıkıntısının kadınları ve insanları "ırz spekülasyonu" ortamına sürüklemesi bu temayı doğrular.

 

"Zayıfı Yutma" ve Orman Kanunları:

Utanmaz Adam romanında Avnussalâh ve Ali Safder üzerinden şekillenen anlayışa göre hayat; zekilerin bönleri, güçlülerin zayıfları sömürdüğü vahşi bir mücadeledir.

Dünyanın Mihveri Kadın Mı Para Mı? romanında Edip Münir’in de ifade ettiği gibi hayat; para ve kadın ekseninde dönen, "bir lokmaya üşüşen tavuklar gibi" başkasının ağzındaki rızkı kapma mücadelesidir.

 

Hayat Mücadelesi

Hayatın bir mücadele olduğu fikri yalnızca karakterlerin tiratlarıyla değil, olay akışıyla doğrudan gösterilir. Dünyanın Mihveri Kadın Mı Para Mı? romanında Edip Münir’in pansiyondan kaçışı, ev soygunları, Semahat’in aldatmaları ve işlenen cinayetler bu varoluşsal mücadelenin pratik görünümleridir.

 

Hayatta kalma içgüdüsü (fıtrat) her türlü yapay toplumsal veya ideolojik düzenlemenin üstündedir. Edip Münir’in zenginleştikten sonra eski arkadaşlarının açlığını görmezden gelmesi buna örnektir.

 

Toplumsal Bir Hastalık Olarak "Riya"

Riya, tabiat kanunları ile insanların koyduğu yazılı/moral kurallar arasındaki uyumsuzluğun kaçınılmaz bir sonucudur. Toplum baskısından kaçınan birey ikiyüzlülüğe sığınır.

 

Ben Deli Miyim? romanında Şadan’ın ağzından aktarılanlar; riya, yaltaklanma ve rüşvetin toplumsal adaletsizliği nasıl beslediğini gösterir. Bu eleştiri, Millî Mücadele sonrası dönemin vurguncularını, rüşvetle kentin göbeğinde kalan yabancı unsurları ve Cumhuriyet idaresinin aksayan yönlerini hedef alacak kadar geniştir.

 

Cinsellik ve Aşk

Hüseyin Rahmi’ye göre aşk ve cinsellik, kural tanımayan doğal bir dürtüdür. Tutuşmuş Gönüller’de belirtildiği gibi "sevgene sevme, sevmeyene sev" denilemez. Kaderin Cilvesi'nde 93 Harbi göçmenlerinin camilerdeki iç burkan durumu üzerinden cinselliğin en zorlu şartlarda bile baskılanamayacak doğal bir ihtiyaç olduğu trajik bir biçimde vurgulanır.

 

Fiziksel, yaş ve estetik dengesizlikle kurulan evliliklerin aldatma ve çöküşle sonuçlanması (Muhabbet Tılsımı, Cehennemlik), doğa kanunlarının göz ardı edilmesinin sonucudur.

 

Batıl İnanışlar

Efsuncu Baba ve Ben Deli Miyim? romanlarında batıl inançların cehaletten beslendiği, çocuk zihninden toplumsal yapıya kadar büyük yıkımlara yol açtığı işlenir. Din adamları da bu cehaleti sömüren tipler olarak kurgulanır.

Deli Filozof ve Ölüler Yaşıyor Mu? romanlarında; tutkuların (aşk, para, can hırsı) akılla dengelenmesi gerektiği, aksi takdirde insanın yıkıma sürükleneceği savunulur.

 

Modernite Bunalımı

İttihat ve Terakki dönemi, II. Abdülhamit rejimi ve Cumhuriyet dönemi aksaklıkları ile Batı kökenli siyasal fikirler (sosyalizm, komünizm) eleştiri süzgecinden geçirilir.

 

Ölüler Yaşıyor Mu? romanında Şevki Nurullah’ın uzun tiradında ölüm, mistik masallardan arındırılarak pozitivist ve materyalist bir çerçevede ele alınır: Ölüm beyin fonksiyonlarının bitimidir ve ötesindeki iddialar cehaletin ürünüdür.

Kent yaşamının getirdiği tekdüzelik, insanı yabancılaşmaya ve kaçışa (Mezarından Kalkan Şehit) sürükleyen bir olumsuzluk olarak sunulur.

 

Bakış Açısı ve Anlatıcı Tipleri

İlahî (Hakim/Tanrısal) Bakış Açısı: Yazarın romanlarının çoğunluğunda tercih ettiği baskın tekniktir. Anlatıcı her şeyi bilir, karakterlerin zihninden geçenlere hâkimdir.

  • Örnekler: Acı Gülüş, Cehennemlik, Deli Filozof, Utanmaz Adam, Can Pazarı, Efsuncu Baba.
  •  

Kahraman Anlatıcı Bakış Açısı: Olayların birinci tekil şahıs (ben) ağzından, kahramanın gördükleri ve bildikleriyle sınırlı olarak aktarıldığı kurgulardır.

  • Örnekler: Ben Deli Miyim?, Eşkıya İninde, Evlere Şenlik Kaynanam Nasıl Kudurdu?, Kokotlar Mektebi.
  •  

Hibrit (Karma) Bakış Açısı: İlahî bakış açısı ile kahraman anlatıcının aynı eser içerisinde yer değiştirmesidir.

  • Örnekler: Ölüler Yaşıyor Mu? Billûr Kalp, Ölüm Bir Kurtuluş Mudur?

 

Gürpınar diyalog tekniğini en yoğun kullanan yazarlardandır. Efsuncu Baba ve Cehennemlik gibi eserlerde diyalog ağırlığı, onun tiyatroya olan yatkınlığıyla açıklanır.

 

Sosyal tarihi resmetmede son derece başarılı canlı sahneler kurgular. Son Arzu’daki Ramazan eğlenceleri ve Acı Gülüş’teki "Baskın" sahnesi bunun zirve noktalarıdır.

 

İroni; kelime oyunları, argo, abartı ve olayların görünen anlamının tam zıddını tematik olarak vurgulama şeklinde ortaya çıkar. Ben Deli Miyim?, Efsuncu Baba ve Muhabbet Tılsımı’nda ironi, batıl inançları ya da toplumun ahlak iki yüzlülüğünü teşhir eden temel tekniktir.

 

Anlatıcının olaya müdahale ederek araya girmesi ve gereksiz yorumlar yapması, aşırı ansiklopedik bilgi yüklemeleri, mantık hataları ve kurgudaki aşırı tesadüfler en belirgin teknik zayıflıklarıdır.

 

4. Genel Değerlendirme ve Sonuç

Temanın Kurguyu Şekillendirmesi: Romanlardaki olay örgüleri tamamen belirli bir tematik/fikrî amaca hizmet edecek şekilde kurgulanmıştır.

Parçalı Yapı ve Mantıksal Sıkışıklıklar: Eserlerde gözlemlenen olay örgüsü sıkışıklıkları, parçalı yapılar ve olay akışının konuşmalarla kesilmesi, yazarın vermek istediği mesajı (temayı) estetik kurgunun önünde tutmasından kaynaklanır.

Tefrika Yazarlığı Etkisi: Metindeki uzun konuşmalar ve asıl olayla doğrudan ilgisi olmayan kısımlar, yazarın gazete tefrikalarını uzatma ve hayatını kalemiyle kazanma zorunluluğunun da bir sonucudur.

 

Tek Yönlü (Düz) Tipler: Gürpınar’ın kahramanları karmaşık karakterler değil, belirli bir düşünceyi veya durumu temsil eden tek yönlü "düz tiplerdir". Bu durum romanların estetik değerini zedelemiş ve kalıcılıklarını olumsuz etkilemiştir.

Şahıs Kadrosunun Zenginliği: İstanbul’un hemen her sosyal tabakasından (paşasından mahalle bekçisine, dilencisinden külhanbeyine, meyhane müdavimlerine kadar) insanı romana dahil etme konusunda son derece başarılıdır.

Çelişki ve Riya Eleştirisi: Karakterlerin ideolojik veya ahlaki duruşlarındaki çelişkiler (örneğin kural tanımayan bir tipin aniden yazarın sözcülüğünü yapması), toplumda her bireyin bünyesinde barındırdığı yozlaşmayı ve bunu gizleyen "riya" (ikiyüzlülük) olgusunu ifşa etme amacına dayanır.

 

Zaman: Olay zamanı genellikle kronolojik bir sıra izler (mantıksallaştırılmış zaman). Zaman betimlemeleri yer yer realist/natüralist çizgiden saparak romantik nitelikler kazanır.

 

Mekân (İstanbul): Eserlerin neredeyse tek mekânı İstanbul’dur. Mekân; konak, köşk, muayenehane gibi dar (iç) mekânlar (dekor), Boğaz ve bahçe tasvirleri (peyzaj) ve sosyal sorunların tartışıldığı geniş çevre (panorama) olarak üç düzeyde işlenir. İstanbul, tüm ülkenin ve modernleşme krizlerinin bir simgesidir.

 

Tematik Ağ (Balzac ve Zola Etkisi): Yazar, merkezdeki tek bir ana temayı yan temalarla destekleyerek tüm romanlarında işler. Bu yaklaşım, Honoré de Balzac (İnsanlık Komedisi) ve Émile Zola’nın (Rougon-Macquart) eser gruplarında uyguladığı tematik bütünlük arayışının Türk edebiyatındaki özgün bir yansımasıdır.

 

Karamsarlık (Pesimizm) ve Hayat Mücadelesi: Felsefi olarak Pozitivizm, Nietzsche ve Schopenhauer etkisi görülür. Hayat, insan ilişkilerinin her boyutunu kapsayan acımasız bir "var olma / çıkar mücadelesidir". Din adamı tiplerinin olumsuzluğu ve çıkar odaklı olmayan aşka yer verilmemesi bu karamsarlığın kanıtıdır.

 

Natüralizm/Realizm: Gürpınar’ın realizmi daha çok gözleme dayalı İstanbul betimlemelerinde belirirken; natüralizmi, hayat mücadelesini ele alırken benimsediği öğretici ve felsefi tavırdan beslenir.

 

Aşırı Belirginlik (Pedagojik Tavır): Yazarın en büyük estetik kusuru, iletmek istediği fikri sadece kurguyla bırakmayıp anlatıcının veya karakterlerin doğrudan söylemleriyle dikte etmesidir. Bu durum metnin çok anlamlılığını ve estetik kalitesini zedeler.

 

Geleneksel Unsur İhtivası: Tanzimat ve Servet-i Fünun çizgisine kıyasla Gürpınar, Meddah, Karagöz ve Ortaoyunu gibi geleneksel seyirlik sanatların anlatım imkânlarını ve dilini eserlerine başarıyla entegre etmiştir.

 

İkonik Sahneler: Son Arzu’daki Ramazan eğlenceleri ve Acı Gülüş (Tebessüm-i Elem)’teki Baskın sahnesi gibi bölümler, olayların geçtiği zihniyet atmosferini kurgulayan eşsiz sahnelerdir.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder