Mehmet
Kaygana - Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın 1919-1944
Yılları Arasında Yazdığı Romanlarında Yapı, Tema ve Anlatım -
Notlar
Doktora Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara,
2008
Önsöz
Olay, romanın aslî unsuru olarak kabul edilmiş; her olayın
temelinde bir çatışma veya karşılaşmanın yattığı varsayımından hareket
edilmiştir.
Temanın tespitinde, olay örgüsündeki her bir olayın varlık
sebebi olan çatışma ve karşılaşmalar şemalaştırılmış; temanın sistemli bir
yapıda vücut bulduğu gösterilmiştir.
Çalışmanın ana gövdesini oluşturan bölümde, Gürpınar’ın 1919
yılından sonra kaleme aldığı 25 roman ayrı başlıklar hâlinde incelenmiştir.
1. Giriş
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Hayatı
19 Ağustos 1864- 8 Mart 1944
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Yetiştiği Dönem Hakkında
Edebî eserler yalnızca kurgusal birer tasarım olmayıp
üretildikleri dönemin sosyal, siyasal, kültürel ve tarihsel koşullarının bir
yansımasıdır. Tanzimat sonrası Türk edebiyatını anlayabilmek için dönemin
toplumsal ve siyasal olaylarına hâkim olmak bir zorunluluktur. Hüseyin Rahmi
Gürpınar da bir imparatorluğun yıkılışına ve yeni bir devletin kuruluşuna
tanıklık ettiği için eserlerinde bu keskin toplumsal değişimlerin ve
kırılmaların izleri belirgin biçimde görülmektedir.
1864–1944 yılları arası dönemin temel dinamiği
"Batılılaşma", "modernleşme" ya da "Osmanlı
modernleşmesi" olarak adlandırılan ve toplumsal hayatın her alanına etki
eden değişim sürecidir.
Bu süreçte Türk toplumu Batılılaşmayı kendi varlığını
güçlendiren bir araç olarak görmüş; ancak "eski" ile
"yeni"nin, medrese ile mektebin yan yana var olduğu bir düalizm
(ikilik) doğmuştur.
Batılılaşma hareketleri, Türk edebiyatında geleneksel/klasik
yapının sarsılmasına neden olmuştur. Fransız İhtilali'nin yaydığı
milliyetçilik, hürriyet ve eşitlik gibi düşünceler ile Batılı tarzda yetişen
aydınların etkisiyle Doğu/İslam değerler sistemiyle şekillenen eski edebiyat
tartışılır hale gelmiştir.
Edebiyat alanında yaşanan eski-yeni çatışması, Edebiyat-ı
Cedîde (Servet-i Fünûn) ile Batı edebiyatı lehine kesin bir zafere ulaşmıştır.
Ancak gazete tirajlarının düşüklüğü (ortalama 2000 satış), bu Batılılaşma ve
düşünsel dönüşümün başlangıçta yalnızca kısıtlı bir aydın kesim tarafından
benimsendiğini, geniş halk kitlelerine henüz ulaşamadığını göstermektedir.
Türk Romanının Doğuşu ve Gelişim
Modern roman, Coğrafi Keşifler ve Sanayi Devrimi sonrasında
Avrupa’da yükselen burjuvazi sınıfının iktisadi ve toplumsal bir ifade aracı
olarak doğmuştur. Destan ve tarihten farklı olarak yüce kavramları veya halk
kitlelerini değil, doğrudan "birey"i ve onun somut gerçekliğini
merkeze alır.
Modern romanı geleneksel anlatılardan (hikâye/masal) ayıran
en temel vasıf; olayların Aristo mantığına dayalı kurgusal bir sebep-sonuç
ilişkisine (plot) bağlanması, kişilerin soyut değil, içinde yaşadıkları
maddi, mesleki ve sosyal şartların birer ürünü olarak ele alınmasıdır.
Romantizm: Klasizmin katı akılcılığına ve kurallarına
bir tepki olarak doğmuştur. Bireysel duyguları, hayal gücünü, lirik anlayışı,
millî tarihi ve doğa sevgisini öne çıkarır. Sanatçıların yayın araçlarıyla
ekonomik bağımsızlık kazanması otoriteye başkaldırıyı kolaylaştırmıştır.
Tanzimat dönemi Türk edebiyatında (özellikle Namık Kemal ve Ahmet Mithat
ekollerinde) derin izler bırakmıştır.
Realizm: Pozitivizm ve materyalizmin etkisiyle
doğmuş, romantizmin aşırı duygusallığına ve hayalperestliğine karşı somut olgu
gerçekliğini (factual realism) savunmuştur. Gözlem ve belge toplama
(anket metodu) esas alınmış; olay örgüsü arka plana itilerek insan, içinde
bulunduğu çevre, iklim ve sosyal şartlarla birlikte "tip" düzeyinde
ele alınmıştır.
Natüralizm: Realizmin ilkelerini ileri taşıyarak
edebiyata bilimsel determinizmi ve deney metodunu uygulayan akımdır. İnsanı ve
toplumsal olayları hür iradeyle değil; genetik, fizyolojik ve çevresel
faktörlerin zorunlu bir sonucu olarak görür. Hüseyin Rahmi Gürpınar da dâhil
olmak üzere romancıları, insanı adeta laboratuvar ortamındaki bir denek gibi
incelemeye yöneltmiştir.
Natüralizmin en önemli temsilcisi Emile Zola deneysel roman
(le Roman expérimentale) teorisini kurmuştur. Zola, fizyoloji ile romanı
eşitlemiş; romancıyı bir laboratuvar bilimcisi gibi konumlandırarak kişileri ve
olayları iklim, aile, meslek, sosyal çevre ve kalıtım (ırsiyet) şartları
çerçevesinde incelemiştir.
Zola, toplumsal çirkinlikleri ve sefaleti anlatırken ampirik
bir tarafsızlık ilkesini benimsemiş görünse de temel amacı toplumdaki
aksaklıklara dikkat çekerek adaleti ve merhameti uyandırmak olmuştur.
Zola ve natüralizm, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın hem edebî
çizgisinin hem de kişisel dünya görüşünün şekillenmesinde doğrudan etkili
olmuştur.
Roman öncesinde Türk kültüründe tahkiye (anlatı) ihtiyacını
destanlar, halk hikâyeleri, meddah anlatıları ve divan edebiyatındaki
mesneviler karşılamaktaydı. Giritli Aziz Efendi’nin Muhayyelât’ı ve Emin
Nihat’ın Müsameretnâme’si gelenekselden moderne geçişi simgelerken, ilk gerçek
romancı birikimi Fenelon’un Telemak’ı ve Victor Hugo’nun Sefiller’i gibi
eserlerin tercümesiyle oluşmuştur.
Tanzimat romanı genel hatlarıyla esaret, kadın ve aşk,
yanlış Batılılaşma / değerler çatışması temaları etrafında şekillenmiştir.
Kadın konusunun gayrimüslimler veya cariyeler üzerinden işlenmesi yalnızca
toplumsal muhafazakârlıktan değil, 19. yüzyıl Avrupa’sında kadının ana tartışma
odağı (bir "put") olmasının Tanzimat aydınlarınca edebiyatımıza
aktarılmasından kaynaklanır.
Türk romanının asıl olgunlaşma aşaması Edebiyat-ı Cedîde
dönemidir. Bu dönem sanatçıları roman ve hikâyede belirli bir plan, tertip ve
tanzim usulü izlemiş; tahlil ve tasviri ölçülü bir sistematiğe oturtmuşlardır.
2. Metin İncelemeleri
Son Arzu
İlk olarak Âti gazetesinde tefrika edilmiş, ardından
1338 (1922) yılında İbrahim Hilmi Bey tarafından kitap olarak neşredilmiştir.
Özet
Nuriyezdan, Zişan ve Vicdan adlı üç genç kız, bir Ramazan
gecesi Direklerarası’nda dadıları Hoşkadem nezaretinde gezerken Rıdvan Sabih,
Necdet Eşref ve Namık Senâi ile tanışırlar.
Aralarında başlayan duygusal yakınlaşmalardan Zişan-Namık
Senâi ilişkisi kısa sürede biter; Vicdan-Necdet Eşref ilişkisi evlilikle
sonuçlanır.
Nuriyezdan-Rıdvan Sabih ilişkisi ise Rıdvan’ın annesi Ziba
Hanım’ın muhalefeti nedeniyle tek taraflı bir ızdıraba dönüşür.
Rıdvan’ın başkasıyla evlenmesi ve kızların arkadaşlıkları
hakkında çıkan dedikodular üzerine dedesi Feyzullah Efendi, Nuriyezdan’ı Ragıp
Şeyda ile evlenmeye mecbur eder.
Ailesinin selametini düşünerek bu evliliği kabul eden
Nuriyezdan, beş ay sonra eşine durumu anlatan bir mektup bırakarak intihar
eder.
Ölmeden önce son arzusu olan Rıdvan Sabih’i görme isteği
Rıdvan tarafından reddedilir ve Nuriyezdan son arzusu yerine gelmeden hayata
veda eder.
…
Hüseyin Rahmi Gürpınar, eserin konusunu olayı yaşayan
kişilerden birinden (Nuriyezdan’ın kocasından) dinlediğini ve doğayı olduğu
gibi kopyalama gayesi gütüğünü önsözde vurgular. Bu eseri "yüzünü
görmediği ikinci bir İffet" olarak nitelendirir.
Son Arzu romanı, kültürel değişimin yarattığı ikilemleri ele
alır. Feyzullah Efendi’nin bir yandan torununa "asrî" (modern) eğitim
aldırırken diğer yandan geleneksel ahlakı aşılama gayreti; yeniliği cinsel
serbestlik veya yüzeysel Batılılaşma olarak algılayan gençlerin kendi
içlerindeki çatışmaları ve "aklıyla Batılı, kalbiyle Doğulu" kalan
Nuriyezdan’ın trajedisi dönemin zihniyet yapısını göz önüne serer.
Nuriyezdan: Romanın aslî kişisidir. Yeninin, ferdin
ve masumiyetin idealleştirilmiş temsilcisidir. Bir su perisine benzetilen
fiziksel güzelliğinin yanında, aşırı duygusal ve içli bir yapıya sahiptir.
"Doğu beşiğinin maneviyatı", camiler, türbeler ve evindeki yas
atmosferi içinde büyümüş; modern bir eğitim almasına rağmen kalben Doğulu ve
muhafazakâr kalmıştır.
Zişan: Nuriyezdan’ın hem okul hem de mahalleden
arkadaşıdır. Kıskanç ve çıkarcı bir kişiliğe sahip olan Zişan, aşkı ve
cinselliği Feyzullah Efendi’nin tanımladığı biçimiyle "Batılılar
gibi" yaşamaya çalışan, yeni nesli temsil eden bir tiptir. Roman kurgusunda
Nuriyezdan’ın masumiyetini ve idealliğini belirginleştiren bir zıtlık
(karşıtlık) işlevi görür.
Rıdvan Sabih: On dokuz-yirmi yaşlarında, iyi
eğitimli, yakışıklı ve gönül ilişkilerinde tecrübeli bir gençtir. Aşk konusunda
riyakâr, zevk düşkünü ve çıkarcıdır.
Anlatma zamanı 1918 yılı (M. 1334), vaka zamanı ise yazarın
önsözdeki beyanına dayanarak yaklaşık yirmi yıl öncesi, yani 19. yüzyılın
sonları (1898 yılları) olarak tespit edilir. Olay zamanı yaklaşık 1,5 yıllık
bir süreci kapsar.
Mekân tasvirleri yalnızca fiziki çevre kurgusuyla sınırlı
kalmayıp, mekân-insan ve mekân-zihniyet ilişkisini yansıtacak şekilde
kurgulanmıştır:
Şehzadebaşı: Eski Ramazan eğlencelerinin ve
geleneksel hayatın sürdüğü realist bir dekor görünümündedir.
Feyzullah Efendi’nin evi (Vefa): Geleneksel yaşam
tarzını ve eski zihniyeti temsil eden, çevre tasvirleriyle (mescit, mezarlık,
asırlık çınar) eski ile bütünleşmiş bir mekândır.
Ramazan gibi kutsal bir ayda ve Direklerarası/Şehzadebaşı
gibi kamusal alanlarda yaşanan tacizler, sokak çapkınlıkları ve alt-üst tabaka
erkeklerin kadınlara yönelik yaklaşımları son derece realist ve ironik bir
dille betimlenir. Toplumun görünürdeki muhafazakarlığının altındaki ahlaki
çöküntü ifşa edilir.
Olay kurgusunun tamamen Nuriyezdan merkezli gelişmesi,
Rıdvan Sabih'in kırılma noktalarının ve Fazlünnisa ile evliliğinin birkaç özet
cümlesiyle geçiştirilmesine yol açmış; bu da karakter gelişimini ve romanın
estetik dengesini zedelemiştir.
Acı Gülüş (Tebessüm-i Elem)
Romanın 1914’te İkdam’da başlayıp I. Dünya Savaşı
şartlarında yarım kalması, 1918’de Zaman’da devam ederken bu kez
"müstehcenlik" gerekçesiyle durdurulması; Hüseyin Rahmi’nin toplumun
tabularına dokunan natüralist/realist üslubunun dönem matbuatında yarattığı
yankıyı gösterir.
İlk olarak 1923 yılında kitap olarak yayımlanmıştır.
Özet
Avrupaî yaşam tarzını benimsemiş iki genç olan Mehmet Kenan
ile Ragibe, bir kır gezintisinde tanışırlar. Geleneksel evlilik tarzını ve
kadın erkek ilişkilerini kabul etmeyen bu gençler Avrupa’daki çağdaşları gibi
bir ilişki sonrasında evlenirler. Mehmet Kenan, Batı’yı ve ona ait değerleri
tam olarak özümseyememiş bir kişidir; Ragibe ise ahlâkı ve eğitimiyle aydın bir
kadındır. Çiftler arasındaki bu farklılık bir süre sonra evlilik hayatına da
etki eder.
Mehmet Kenan, isim yapmış hayat kadınlarını mahalle takip
edecek kadar gayrimeşru hayatın içine dalar. Ragibe, evliliğinde ters giden bir
şeyler olduğunu sezinlese de olaylara müdahale edemez.
Mehmet Kenan, Yağlıkçı Hasan Efendi adlı tanıdığının
dükkânında, Hasan Efendinin mahallesinde bulunan bir genel evden söz eder.
Konuşma farklı hayat telakkilerine sahip ikilinin tartışmasına neden olur.
Hasan Efendi için mahallesinde böyle bir evin bulunması bir ahlâksızlıkken,
Mehmet Kenan için aynı durum bir asrîlik göstergesidir. Yaşanan tartışma
sonrasında Yağlıkçı Hasan Efendi, Mehmet Kenan’ın söz konusu eve gideceği akşam
mahalle halkının da katılacağı bir baskın planlar. Baskın gerçekleştirilir, Mehmet
Kenan ve beraberindekiler karakola götürülür. Yağlıkçı Hasan Efendi, bu durumu
Ragibe’ye de bildirir.
Baskın sabahı eve dönen Mehmet Kenan ile Ragibe arasında bir
tartışma yaşanır. Ragibe’nin boşanma isteği Mehmet Kenan tarafından geri
çevrilir. Bu olay sonrasında Mehmet Kenan, baskının yaşandığı evdeki Vuslat
adlı hayat kadınıyla daha sık birlikte olmaya başlar. Ragibe, Vuslat’la Mehmet
Kenan’ın yaşadığı eve giderek eşinden boşanmayı başarır.
Boşanma sonrasında sürdürdüğü sefahat hayatını ailesinden
çaldığı paralar ve kişisel eşyalarını rehine vererek elde ettiği ücretlerle
devam ettirmeye çalışan Mehmet Kenan, memuriyetten de kovulur. Mali durumu
kötüleşen Mehmet Kenan, zamanla Vuslat tarafından da horlanır, bir süre sonra
Vuslat’ı başka erkeklerle paylaşmak zorunda kalır.
Bir gece, Vuslat’ı Cabir adlı külhanbeyi ile birlikte
yakalayan Mehmet Kenan, silahını çeker ve Cabir’i öldürmeyi dener. Bu olaydan
sonra bir süre saklanır, Vuslat’a geri döndüğünde onun Mısırlı bir prens için
İstanbul’u terk ettiğini öğrenir.
Yaşadıklarının etkisiyle mantığını iyice kaybede Mehmet
Kenan, bir süre İzmit’te kalır, annesinin evine döndüğünde yeni bir gerçekle
yüzleşmek zorunda kalır. Çaldığı paralar sebebiyle annesinin ölümüne neden
olmuştur.
Her şeyini yitiren Mehmet Kenan, Ragibe’ye dönmeyi dener.
Ancak Ragibe, Ömer Numan adlı bir gençle evlenmiştir. Sığınacak hiçbir yeri
kalmayan Mehmet Kenan, geçmişiyle hesaplaşırken yaşadığı sinir krizleri
sonrasında ölür.
…
Eserdeki neredeyse tüm olay halkaları Mehmet Kenan merkezli
ikili çatışmalar (Kenan-Hasan Efendi, Kenan-Ragibe, Kenan-Vuslat) üzerine
kurgulanmıştır.
Anlatma zamanı, Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarıdır.
Eserin sonundaki bitiriliş tarihi 9 Temmuz 1914’tür.
Olaylar birkaç yıllık bir süreyi kapsar.
Baskın sahnesi: Olay zamanı oldukça yavaşlatılmış,
ayrıntılı betimlemelerle gerçeklik duygusu (gerçeğimsilik) güçlendirilmiştir.
Ana Tema: Doğu-Batı çatışması ekseninde gelişen
yanlış batılılaşma (alafrangalaşma) ve bunun getirdiği ahlaki/toplumsal
yozlaşmadır.
İlk bölümdeki baskın sahnesinde olayın akışını kesen Şair
Zennubi’nin uzun tiradı, Tanzimat sonrasında Türk edebiyatında beliren yanlış
ve yüzeysel Batılılaşma çabalarını mizahi/ironik bir üslula tiye alır.
Zennubi’nin "dokuz parmak usulü" vezin denemeleri,
Fransızca fiil çekimlerinin (konjügezon) Türkçe fiillere uygulanması (je
darabe, tu darabe...) veya "yalak" kelimesine kafiye arama
çabaları; yenileşmeyi sanatsal bir derinlikten ziyade biçimsel bir maskaralık
olarak algılayan dönemin edebi çevrelerini hedef alır.
Tanrısal bakış açısına sahip anlatıcı, sık sık olay akışını
keserek "yarı delilik", "toplumsal riya" veya "milli
terakki" gibi konularda doğrudan felsefi ve sosyolojik yorumlar yapar.
Cehennemlik
Cehennemlik, ilk olarak İleri Gazetesi’nde tefrika
olunmuş; kitap olarak da 1924 yılında yayımlanmıştır.
Özet
Eserin ilk yedi bölümü olay örgüsünün dışında okuyucuyu
romana hazırlayan bilgilerin verildiği giriş mahiyetindeki kısımlardır. Söz
konusu bölümlerde Hasan Ferruh Efendi’nin geçmişi ve kişiliği hakkında
ayrıntılı bilgiler sunulurken, onunla alakalı olarak doktorları da tanıtılır.
Hasan Ferruh Efendi’nin kız kardeşi Ferhunde, kocasının
sağlık durumu ve aralarındaki yaş farkı nedeniyle cinsel arzularını tatmin
edememiş bir kadındır. Bu nedenle evde evlatlık olarak bulunan Şemsi’ye ilgi
duymaya başlar.
Önceleri Ferhunde’nin ilgisine karşılık vermeyen Şemsi bir
süre sonra tutumunu değiştirir ve onunla birlikte olmaya başlar.
Şemsi’nin nişanlısı olan Atıfet ve Ferhunde’nin kızı Mahmure
de Şemsi’ye karşı besledikleri duygulardan ötürü olayla ilgili hale gelirler.
Ferhunde-Şemsi ilişkisiyle eş zamanlı olarak başlayan bir diğer ilişki de Hasan
Ferruh’un karısı Cazibe ile Ferhunde’nin oğlu Muzaffer Sabri arasında yaşanır.
Mahmure hariç yalıdaki herkes bu iki yasak aşktan haberdardır. Bütün bu
olaylara şahit olan Atıfet’ın Şemsi ile yaptığı konuşmaya Ferhunde de katılır.
Şemsi, bu konuşma sonrasında Atıfet’le olan nişanlarını bozar.
Atıfet, babası ikna ederek Şemsi ile olan nişanını bozar.
Bütün bu yaşananlar Şemsi’nin Ferhunde’ye olan mecburiyetine son verir. Şemsi
ile Mahmure arasındaki yakınlaşma aynı zamanda Ferhunde ile Şemsi, Mahmure,
Atıfet ve Hasan Ferruh Efendi arasında bir çatışma doğurur.
Bir süre sonra Ferhunde’nin Şemsi’den; Cazibe’ninse Muzaffer
Sabri’den hamile kaldıkları ortaya çıkar. Bu durumu öğrenen Şemsi, Mahmure’ye
ulaşamayacağını düşünerek intihar eder. Mahmure de sevgilisinin peşinden aynı
şekilde intihar edişi ile olaylar sona erer.
Sonuç bölümünde Atıfet’in, Şemsi ve Mahmure’nin mezarlarını
ziyaret sahnesi anlatılır. On Sekiz Sene Sonra adlı bölümde ise anlatıcı
yazarın zaman hakkındaki düşünceleri aktarılır. Gidenler adlı bölümde atıfet,
Hasan Ferruh, Sabri ve Ferhunde’nin öldükleri, Muzaffer Sabri ve Cazibe’nin
yalıda birlikte yaşadıkları bilgisi verilir. Ferhunde’nin oğlu Cevri ile
Cazibe’nin kızı Unfuvan on sekiz yaşındadırlar. Gelenler adlı bölümde aile
mezarlığını ziyaret eden bu iki gencin de birbirlerine âşık olduklarını belirtilerek
eser sona erdirilir.
…
1919 yılı (I. Dünya Savaşı sonrası ve İstanbul’un işgali)
gibi siyasi açıdan fırtınalı bir dönemde geçen eser, doğrudan siyasi olayları
işlemese de konak yaşamındaki çürümeyi, yozlaşmayı ve aile kurumunun çöküşünü
anlatır.
Ferhunde: Kendi cinsel tatminsizliğini, yaşlanma
korkusunu ve bencilliğini merkeze koyan, hırsı uğruna ailesindeki herkesin
hayatını hiçe sayan yırtıcı bir figürdür. Yaşlı kocası Sabri Bey'i aldatma
isteği ve genç Şemsi'ye olan takıntısı, romandaki çatışmaların ana motorudur.
Hasan Ferruh Efendi: "Hastalık hastası"
(ipokondriyak) ve ölüm korkusuyla yaşayan eski bir devlet adamıdır. Genç karısı
Cazibe'nin kendisini yeğeni Muzaffer Sabri ile aldatmasına, sırf huzuru
bozulmasın ve ölmesin diye göz yumar. Ağdalı dili, eski usul muhafazakârlığı ve
kuruntularıyla romandaki mizahi ve ironik damarı besler.
Roman, Ferhunde-Şemsi ve Cazibe-Muzaffer Sabri ilişkilerinin
doğurduğu karmaşık entrikalar üzerine kurulur.
Olaylar temelde soyutlanmış dar bir alanda —yalı, koruluk ve
Yedi Kardeşler tepesi— geçer. Mekânlar karakterlerin ruh halleriyle iç içe
verilmiş, özellikle doğa tasvirlerinde tablo estetiği yakalanmıştır. Mezarlık
tasvirleri ise Doğu kültüründeki hayat-ölüm iç içeliğini yansıtır.
Eserin temel tezi, yaş farkı, cinsel tatminsizlik ve zoraki
bağlarla kurulan dengesiz evliliklerin bireyleri yozlaştırdığıdır.
Hüseyin Rahmi’nin dünya görüşünde cinsellik ve aşk,
toplumsal/ahlaki kurallardan daha baskın ve önlenemez bir tabiat kanunudur.
Ferhunde’nin Şemsi’ye saldırması veya Cazibe’nin Muzaffer Sabri ile ilişkisi
ahlaka aykırıdır; fakat anlatıcı/metin açısından "doğal"dır.
Atıfet’in ahlaki olanı temsil etmesi ise "doğal" olmadığı için
hayatın gerçekliği (tabiat kanunları) karşısında yenilmeye mahkûmdur.
Hasan Ferruh’un Muzaffer Sabri ile diyaloğunda dile
getirdiği "otuz sene sonra... belki harflerimize varıncaya kadar her
şey değişecek" sözleri, Hüseyin Rahmi’nin toplumun sosyo-kültürel
kırılmalarını ve yaklaşan Harf İnkılabı'nı çok önceden sezdiğini gösteren
tarihi bir tespittir.
İlahi (hâkim) bakış açısının kullanıldığı eserde; diyalog,
monolog, mektup, sahneleme (özellikle aile masası sahneleri), özetleme ve
ileriye dönük gizli ipuçları veren ima etme tekniklerinden yararlanılmıştır.
Olay akışını aniden kesen Karaciğer Manzumesi (s. 100-108)
veya sonuç kısmına organik olarak bağlanamayan 5 küçük bölüm roman kurgusunu
zayıflatmaktadır.
Efsuncu Baba
Efsuncu Baba ilk olarak İkdam gazetesinde tefrika
edilmiş, daha sonra kitap olarak 1924 yılında basılmıştır.
Özet
Agop ve Kirkor, Binbirdirek’te iplik eğirerek geçimlerini
sağlayan iki Ermeni gencidir. Kendi hallerinde yaşamlarını sürdüren bu gençler
Binbindirek’e hazine aramak için gelen Enverî ile karşılaşırlar. Son derece
cahil bu iki genç, Enverî’nin cahilliğinden ve gerçek hayattan kopukluğundan
faydalanmak isterler.
Enveri, dış dünyayı babasından kalan büyü ve fal
kitaplarındaki bilgilerle değerlendiren hayalci bir tiptir. Agop ve Kirkor’u,
Binbirdirek’teki hazineyi koruyan iki melek zanneder. Enverî, onları evine
misafir eder. Bu sırada Enveri’nin kızı Mevlude’yi, Nurullah Hasip adında bir
genç istemektedir. Ancak Enverî, batıl inançlarından kaynaklanan uğursuzluk
telakkisiyle bu evliliği onaylamaya yanaşmaz.
Agop ve Kirkor’un eve gelmesinden sonra Enverî, hazinenin
yerini öğrenmek maksadıyla itikafa girer ve bir tılsımnâme ile iki Ermeni
gencin yanına döner. Tılsımnâmede belirttiği gibi bir kuyuya indirilen Kirkor,
hazine yerine kendine doğrultulmuş silahlarla karşılaşır. Kendine verilen
mektubu hazinenin yerini gösteren bir işaret gibi Enverî’ye ulaştırır ve
arkadaşı ile birlikte evden ayrılır. Mektupta Mevlude ile Nurullah Hasip’in
evlendirilmeleri şart koşulduğundan Enverî, en kısa zamanda bu nikâhı gerçekleştirir.
Bütün bu yaşananların, birbirini seven iki gencin babalarına karşı oynadıkları
bir oyun olduğunun belirtilmesi ile eser sona erer.
…
1. Bölüm: Agop ve Kirkor tanıtılır. Aralarındaki yanlış
anlaşılmalara ve kelime oyunlarına dayalı mizah ile okuyucu esere ısındırılır
ve tiplerin kültür seviyeleri gösterilir.
2–3. Bölümler: İsmi verilmeden Enveri’den ve
garipliklerinden bahsedilerek merak ögesi yükseltilir ve mekânsal ilişki
kurulur.
4–5. Bölümler: Anlatıcı, Enveri ve babasının olağanüstüye
olan aşırı ilgisini aktarır. Enveri’nin Binbirdirek’e geliş gidiş nedeni ve iki
Ermeni genciyle kuracağı ortaklığın mantıksal altyapısı açıklanır.
Olay halkası, 6. bölümde Enveri’nin Agop ve Kirkor ile
hazine arama işinde çıkar birlikteliği yapmasıyla başlar.
Aradığı hazineyi bulmak için Tılsımnâme’yi kullanan Enveri,
bu yolla kızı Mevlüde ile evlenmek isteyen Nurullah Hasip’in oyununa düşer.
Ebülfazıl Enveri: Yetiştirilme şartları, irsiyet
(soya çekim) ve babasından kalan kitapların etkisiyle gerçek yaşamdan kopmuş,
hayatını tamamen boş inançlar üzerine kurmuş bir tiptir. Niteliklerini
vurgulamak amacıyla karikatürize edilerek çizilmiştir.
Anlatma zamanı, eserin tefrika edildiği 1924 yılıdır.
Olaylar Fazılpaşa’daki Binbirdirek’te başlar; Hobyar’daki
Enveri’nin evinde, Topkapı’daki Takyeci Mahallesi’nde ve Kirkor’un evinde
geçer.
Eserin ana teması: Cehaletin insanları gerçeklerden
kopardığı ve gerçeklerden uzaklaşan insanların kolayca aldatılabileceği
düşüncesidir.
Romanda hem II. Abdülhamit'in istibdat dönemi ("devr-i
dilara") hem de onun ardından gelen İttihat ve Terakki yönetimi (örneğin
sıkıyönetim/idare-i örfiye) Ermeni gençlerin diyalogları üzerinden aynı
sertlikle eleştirilir. İstibdatın yerini akıl dışılığın ve baskının aldığı
vurgulanır.
Şahısların (özellikle Enveri'nin) sadece belirli bir fikri
temsil etmek amacıyla aşırı karikatürize edilmesi, tiplerin inandırıcılığını ve
gerçekliğini zayıflatmıştır.
Eserin tekellümî (karşılıklı konuşmaya dayalı) hikâye/roman
tekniğiyle yazılması,
Konu ve tip çizimi bakımından Molière'in oyunlarına
(Hastalık Hastası vb.) benzemesi,
Sahneleme tekniğinin ve ortaoyunu/Karagöz-Hacivat
dinamiklerinin baskın olması nedenleriyle eser, klasik bir romandan ziyade
adeta bir tiyatro metni/oyunu izlenimi vermektedir.
Ben Deli Miyim?
Son Telgraf gazetesinde tefrika olunan romanın, kitap
halinde ilk baskısı İbrahim Hilmi Bey tarafından gerçekleştirilmiştir (1925).
Özet
Şadan, ailesinin ve çevresinin deli olarak nitelediği bir
kişidir. Hâlbuki o, insanları ve olayları riyakârlığa kaçmadığı ve bu
tavırlarıyla çevresindekilerin gerçek yüzlerini görebildiği için bu şekilde
değerlendirilmektedir. Annesi ve üvey babasıyla ilişkisi onun bu yönünü ortaya
koyar.
Şadan’ın deli addedilmesinin bir diğer nedeni ise kişisel
çıkarları ve zevklerine ulaşmak için toplumsal değerleri önemsemeyen
davranışlarıdır.
Arkadaşı Kalender Nuri ile Madam Fedrona’nın evinde sefih
bir yaşam süren Şadan, Kalender Nuri’nin Revan Hanım’ı elde etme planına ortak
olur.
Kalender Nuri, planını gerçekleştirmek için öncelikle Revan
Hanımı eşinden boşamayı amaçlar. Bu amaç doğrultusunda Revan Hanımın kardeşi
Sermet’i kullanan iki arkadaş hedeflerine ulaşırlar.
Revan Hanımın eşinden boşanmasından sonra Kalender Nuri ile
Şadan arasında bir mücadele başlar. Şadan, Sermet’i de kullanarak Revan Hanıma
yakınlaşır ve onunla evlenmeyi başarır. Revan Hanımla evlenen Şadan, Kalender
Nuri’nin tacizlerinden kurtulamaz ve paranoyak bir kişiliğe dönüşür. Eşinden ve
çevresindeki herkesten şüphelenmeye başlayan Şadan, bir şekilde Kalender
Nuri’yi tuzağa düşürür ve onu öldürür.
Bu olay sonrasında şüpheleri halüsinasyona dönüşen Şadan,
geçirdiği sinir krizlerine dayanamaz ve intihar eder.
…
Ben Deli Miyim? (1925), tefrika edildiği dönemde
"ahlâka aykırı" bulunarak mahkemeye verilmiş; ancak ikinci celsede
yazarın beraatıyla sonuçlanmıştır.
Yazar mahkemedeki savunmasında, insanların gerçek (ve
genellikle olumsuz) hislerini saklayıp sahte ve ikiyüzlü davranışlar
sergilediğini, romanın ise bu gizlenen gerçeği insafsızca gösterdiğini
belirtir.
Niyazi Berkes eseri bir "kâbus" ve "insafsız
bir sosyal hiciv" olarak tanımlar.
Eserde öne çıkan iki ana tematik eksen:
Toplumsal bir hastalık olarak "Riya."
Nietzsche, Schopenhauer ve Darwin kaynaklı "Hayatın
acımasız bir mücadele olduğu" düşüncesi.
Şadan: Romana adını veren, cinsel saplantıları
(fetişizm, obje ve hayvanlara yönelim) ve paranoyası olan, akli dengesi bozuk
("supérieur intellectuel") ana karakterdir.
Kendini Nietzsche ve Schopenhauer ile özdeşleştirir. Yazarın
fikirlerini dile getiren tematik bir figürdür.
Kalender Nuri: Şadan’ın çocukluk arkadaşı, kuralsız,
ihtiraslı ve mülksüz bir tiptir.
Zengin olma ve üst tabakanın imkânlarından yararlanma
arzusuyla hareket eder. Yaşamı bir kavga olarak görür ve bu mücadelenin sonunda
Şadan tarafından öldürülür.
Olay zamanı Cumhuriyet'in ilk yılları (1924–1925 tefrika
dönemi) ile paralellik gösterir.
Zaman akışı genellikle kronolojik ve yüzeyseldir. Ancak
zamanın insanın psikolojik durumu üzerindeki etkisi (özellikle Revan'ın
Şadan'ın delilikleri karşısında geçirdiği uzun ve sıkıntılı gecelerin
anlatıldığı bölümde) edebî ve derinlikli bir biçimde vurgulanmıştır.
Olaylar İstanbul'un Beyoğlu, Beşiktaş, Karaköy ve Cihangir
semtlerinde geçer.
Kahraman anlatıcılı (müşahit) yapı vardır. Anlatımı büyük
oranda Şadan, son bölümde ise Revan üstlenir. Eser bir anı defteri kurgusuna
sahiptir.
İç konuşma, diyalog, özetleme, sahneleme ve ima teknikleri
yoğun olarak kullanılır.
Tutuşmuş Gönüller
İlk olarak İkdam gazetesinde tefrika edilmiştir.
Kitap olarak ilk baskısı 1926’da yapılmıştır.
Özet
Lemiye Lebip, Nevhayal ve Şaheser kadın erkek ilişkisinde
serbestiyet yanlısı üç genç kızdırlar.
Gönüllerinin istediğince bir yaşam sürmek isteyen bu
kızlardan Nevhayal ve Lemiye eski sevgililerinden kurtulup yeni aşklar peşinde
koşmak isterler. Ancak Kasım Necati ve Galip Nihat adlı gençler bu kızlardan
vazgeçememektedir. Lemiye telefonda tanıştığı Behçet Hilmi Bey’e aşık olur ve
ilişkisini ilerletir. Kızının bu durumundan haberdar olan İsmail Lebip Paşa,
onu odasına hapseder. Lemiye kapsındaki bekçiyi kandırır ve evden kaçar. Behçet
Hilmi’nin metresi olur. Kasım Necati’nin planladığı bir baskın sonucu Behçet
Hilmi, Lemiye’yi ortada bırakarak karısına ve çocuğuna dönmek zorunda kalır.
Annesi Tahire Hanım, Lemiye’yi eve götürür ancak Lebip paşa
kızını evden kovar. Bir süre Şaheser’in yanında kalan Lemiye, İlkbahar Türk
pazarı adlı bir şirkette çalışmaya başlar ve kendisine bir ev tutar. Bir süre
sonra Nevhayal ve Şaheser de bu eve taşınırlar ve aynı işyerinde çalışmaya
başlarlar.
Nevhayal odasında bir erkekle yakalandığı için evini terk
etmek zorunda kalır; şaheser ise babasının borçları nedeniyle zengin bir
ihtiyar ile evlendirileceği için evden kaçar.
Hamile olduğunu fark eden Lemiye, durumu çocuğum babası olan
Behçet Hilmi’ye bildirir ancak olumlu bir cevap alamaz. Çocuğunu tek başına
dünyaya getiren Lemiye onu bir cami avlusuna bıraktırır. Yaptığına pişman
olduğunda çocuğu bulamayan genç kız sinir krizleri geçirir.
Nevhayal ve Şaheser ise Zülküfar Bey’in işlettiği bir
kumarhanede sermaye olmayı kabul edip zengin olmaya çalışmaktadır.
Fındıkçı Seher, çocuğunu kaybettikten sorma akli dengesi
iyice bozulan Lemiye’ye çocuğu bulduğunu müjdeler.
Kasım Necati’nin evinde çocuğuna kavuşan Lemiye ile Kasım
Necati evlenirler. Lebip Paşa’nın hastalandığını öğrenen Kasım Necati, ailesini
de alarak kayın pederini ziyarete gider. Torunlarını bağrına basan İsmail Lebip
Paşa kızını affeder.
…
Batılılaşma süreci, geleneksel yaşam tarzında, kadın-erkek
ilişkilerinde ve aile yapısında köklü değişikliklere yol açmıştır. Tutuşmuş
Gönüller romanı da bu toplumsal değişimi ve kuşaklar arası çatışmayı konu
edinir.
Lemiye Lebip: Romanın ana kahramanıdır. İsmail Lebip
Paşa'nın iyi eğitimli, Fransızca bilen ancak başıboş ve disiplinsiz büyütülmüş
kızıdır. Bencilliği, felsefeye olan merakı ve okuduğu aşk romanları onu
toplumun geleneksel değerlerine yabancılaştırmıştır. Yaşadığı felaketler,
sefalet ve annelik deneyimi sonucunda hatalarını anlayarak olgunlaşmış,
reddettiği geleneksel ve manevi değerlere geri dönmüştür.
Nevhayal: Asıl adı Emine Zekiye olan, züppe ve
alafranga bir kadın tipidir. Özgürlüğü yanlış anlayarak ahlaki değerlerinden
uzaklaşmış, sırf lüks ve zevk içinde yaşayabilmek için gayrimeşru işlerin içine
düşmüştür.
Şaheser: Tıpkı Nevhayal gibi ailesinin koyduğu ismi
beğenmeyip kendine bu adı veren, ailesinin zorla evlendirmek istemesi üzerine
evden kaçan alafranga bir genç kızdır. Hayal ettiği lüks yaşam uğruna ahlaki
değerlerini yitirmiştir.
Behçet Hilmi: Evli ve çocuklu olmasına rağmen süsüne,
giyimini ve bakımına bir kadından fazla düşkün olan züppe bir erkektir.
Lemiye'yi kandırıp metresi yapmış, çıkarları zedelenince ve sorumluluk alması
gerekince onu bencilce yüzüstü bırakmıştır.
Olay zamanı yaklaşık bir yıllık bir süreyi kapsar.
Beyoğlu ve apartmanlar, Tahire Hanım tarafından "fuhuş
kokan, ahlâksızlığın merkezi" olarak nitelendirilir. Yasak ve gayrimeşru
ilişkilerin yaşandığı, kültürel iğretiliği temsil eden loş, sıkıntılı ve
güneşsiz alanlardır.
Aşk ve cinsellik romanda doğal birer olgu olarak ele alınır.
Anlatıcıya göre gönül zora gelmez; sevene "sevmeyeceksin", sevmeyene
de "seveceksin" demek doğaya aykırı tutumlardan kaynaklanan aşk
facialarına yol açar.
Roman hâkim (tanrısal) bakış açısıyla, 3. tekil kişi
("O") anlatıcı tarafından kaleme alınmıştır.
Billûr Kalp
İlk olarak 1924 yılında İkdam gazetesinde tefrika edilmiştir
(İkdam, Numara: 9954, 19 Kanun-ı evvel 1340/1924).
Özet
Semih Âtıf Bey, Sirkeci’deki Koza Hanı’nda açtığı
yazıhanesini, arkadaşları Mâlik Tayyar, Nesib İhsan ve yanında çalışan İzzet
Saim’le birlikte genç kızları ağına düşürmek için kullanan bir harp zenginidir.
Verdikleri ilan için başvuran kızlardan en güzellerini seçen
bu kişiler Mürüvvet Âbid, Nükhet Feyyaz ve Vehbiye Şevket adlı sekreter
adaylarını Madam Savaro’nun Beyoğlu’ndaki oteline götürürler.
Bu sırada kendisine iş verilmeyişine öfkelenen Şehreminli
Hüsniye, olanları izler ve Semih Âtıf’ın eşine haber verir. Otele götürdükleri
kızlardan istifade etmeye kalkan bu kişiler Semih Âtıf’ın eşi ve görevliler
tarafından basılır. Olayın duyulması sonrasında Mürvet Âbid, namusunu
kirlettiğini düşünerek intihar eder.
Erenköyü’nde Bedrettin Paşa köşkünde yaşayan Sema Hanım, bir
zamanlar zengin ve varlıklı ailesinden kalanlarla birlikte maddî imkânsızlıklar
içinde yaşamını sürdürmektedir. Bir gece evlerine giren hırsızlarla boğuşan
Sema Hanım’ın imdadına komşu köşkte otura ve Naki Paşa ailesinin oğlu olan
Muhlis Bey koşar. Bu şekilde tanışan iki genç arasında duygusal bir ilişki
başlar ve evlenme kararı alınır. Sema Hanım, düğün masraflarını karşılayabilmek
için kendi yaptığı el işlerini satmaktadır. Semih Âtıf’ın yazı hanesinde İzzet
Saim’in tuzağına düşen Sema Hanım, Muhlis tarafından ihanetle suçlanır.
Kapıcının yardımıyla kendini kurtaran Sema Hanım, bundan sonraki hayatını
çalışarak ve çevresindekilere yardım ederek geçirir.
Muhlis Bey, Jale ile evlenir ancak mutlu olamaz. Bir süre
sonra eşinden ayrılarak Sema Hanımın karşısına çıkan Muhlis Bey, eski
sevgilisinden beklediği ilgiyi göremez ve oradan uzaklaşır.
…
Eser iki ana bölümden oluşur ve bu iki bölüm arasındaki
organik bağ Semih Âtıf’ın yazıhanesi, İzzet Saim ve Mürvet’in mektubu ile
sağlanır: İlk üç kısım, karakterleri (İzzet Saim ve Semih Âtıf) tanıtmak ve
dönemin sosyo-ekonomik şartlarını aktarmak amacıyla kurgulanmıştır.
Olaylar Semih Âtıf ve arkadaşlarının gazeteye kâtip ilanı
vermesiyle başlar. Başvuran kızlar arasından masum bir kız olan Mürvet Âbid
seçilir. Eğlenmek amacıyla Madam Savaro’nun oteline götürülen Mürvet’e zorla
içki içirilir. Semih Âtıf’ın eşinin oteli basması sonucu ahlaksız duruma
düşürülen Mürvet, yaşadığı felaket karşısında intihar eder. (Bu olay halkası
'Zelzele' adlı bir piyesi de içerir).
Sema Hanım: Bedrettin Paşa’nın kızıdır. Ailesinin
geçim sıkıntısı yüzünden el işi satarak hayata atılır. İzzet Saim’in
saldırısına uğramasına rağmen yıkılmaz. Siyah elbisesi ve belinde anahtar
demetiyle adeta "kutsal bir rahibe" gibi tasvir edilir. Kimsesiz
kızları çalıştıran bir müessese kurarak toplum için çalışan idealize edilmiş
bir Türk kadını modelidir.
Mürvet Âbid: Şehit kızıdır. Çok masum, hassas ve
tecrübesizdir. Çalışma hayatındaki tuzaklara karşı koyamayarak intiharı seçer;
bu ölümüyle ikinci bölümdeki Sema'nın düşüncelerine mantıksal zemin hazırlar.
Semih Âtıf Bey: Harp zengini, vurguncu ve bencildir.
Kadınları cinsel bir obje olarak görür; ahlakını kendisinin bozacağı masum
kızların peşindedir. Kadın hakları ve uygarlık üzerine nutuklar atarken tamamen
kendi çıkarlarını düşünen ironik ve olumsuz bir tiptir.
İzzet Saim: Cinsel zevklerine düşkün, amaca ulaşmak
için her yolu mubah gören fırsatçı bir tiptir; Semih Âtıf’ın işlevini tamamlar.
Birinci Bölüm: Kronolojik olarak 1 günlük bir zaman dilimini
kapsar
İkinci Bölüm: 3 yılı aşkın bir süreyi kapsar
Romanda olaylar Sirkeci, Erenköyü, Dizdariye, Eminönü ve
Beyoğlu gibi İstanbul semtlerinde ve çoğunlukla dar mekânlarda geçer.
Semih Âtıf’ın evi, dıştan içe doğru (bahçedeki bakımsızlık,
döküntüler ve evdeki toz, dağınıklık) yapılan betimlemeyle, evde yaşayan eşin
psikolojik çöküşü, bıkkınlığı ve ihmalkârlığı arasında doğrudan bir ilişki
kurulur.
Erenköyü / Bozuk kaldırımları, ilkel dükkânları, bakımsız
köşkleri ile uygarlıktan uzak, adının "köy" olmasının bedduasını
taşıyan bir şehir çevresi olarak sunulur. Bu durum toplumsal ve ekonomik
gerilemeyi yansıtır.
Devrin ahlâki çöküşü İzzet Saim, mahalle kahvesindeki
diyaloglar ve işgal yıllarının yozlaşmış atmosferi üzerinden aktarılır. Paranın
her şeyin üstünde tutulduğu, ahlak kurallarının hiçe sayıldığı bir dönem
resmedilir.
Genellikle hâkim (tanrısal) bakış açısı kullanılmıştır.
İkinci bölümün başında kısa süreliğine müşahit (gözlemci) bakış açısına
başvurulmuştur.
Eser, roman bütünlüğünden ziyade birbiriyle güçlü organik
bağı olmayan, sonuçları farklı iki uzun hikâyenin bir mektupla eğreti biçimde
bağlanmasından oluşur.
İlk bölümün sonundaki "Zelzele" piyesinin romanın
ana kurgusu ve temasıyla organik bir bağı yoktur.
Evlere Şenlik Kaynanam Nasıl Kudurdu?
İlk olarak İkdam’da tefrika edilen eser (İkdam, 9125, 14
Ağustos 1922), kitap halindeki ilk baskısı 1927 yılında İbrahim Hilmi Bey
tarafından yayımlanmıştır.
Özet
Makbule Hanım, evliliğinde cinsel isteklerini tatmin
edememiş bir duldur. Kocasının ölümünden sonra bu tatminsizliğini Devranzâde
Vassaf adlı bir gençle birlikte olarak gösterir.
Annesinin davranışlarından rahatsız olan Ali Harun, bu
ilişkiye tepki vermek amacıyla evde silahını kullanmaya kalkar. Aile üyeleri
Makbule Hanım’ı uyarmak istese de o, genç aşığıyla olmaya devam eder. Osman
Zihni ve Vehibe’nin bu durumdan kurtulmak için büyü yaptırmaları da kâr etmez.
Makbule Hanım, Vassaf’la evlenmeye karar verir ve ailesini
konağından kovar. Ali Harun hasta rolü yaparak annesini ısırır. Bir süre sonra
kuduz olduğunu ilan eder. Bu haberi duyan Vassaf korkar ve Makbule Hanım’ı terk
eder.
Psikolojisi bozulan Makbule Hanım, hasta olduğuna inanır ve
evden kaçıp Vassaf’ı ısırır. Bir süre sonra, Ali Harun’un annesini evlenmek
isteğinden vazgeçirmek üzere rol yaptığı ortaya çıkar. Sonrasında Vassaf’tan
ayrılan Makbule Hanım’ın daha yaşlı bir erkekle evlendirildiği, Ali Harun’un da
sevdiği kızla evlendiği bildirilir.
…
Romanda Birinci Dünya Savaşı sonrası İstanbul'unun sosyal ve
ekonomik yapısındaki bozulmalar, nesiller arasındaki kopuş ve geleneksel
değerlerin zayıflaması anlatılır.
Olaylar 55 yaşını geçmiş, servet sahibi Makbule Hanım'ın
cinsel tatminsizlikleri nedeniyle genç yaştaki Devranzade Vassaf ile ilişki
yaşaması ve ailesinin bu duruma (ekonomik çıkarlarını koruma gayesiyle) karşı
çıkması etrafında şekillenir.
Başlıca mekân Beşiktaş'taki konaktır. Ancak romandaki en
dikkat çekici ve ayrıntılı mekân tasvirleri Nuruosmaniye (Saatçi Sokağı) ve
Kadir Hoca’nın evi ile Fatih ve çevresindeki yangın yerleri/harabelerdir. Bu
tasvirler, I. Dünya Savaşı sonrasında İstanbul'un ve halkın içine düştüğü
sefalet ve harabiyeti gerçekçi bir tutumla yansıtır.
Anlatıcı Osman Zihni üzerinden I. Dünya Savaşı'na girilmesi,
İttihat ve Terakki yönetimi ile Enver Paşa'nın tutumu sert bir dille
eleştirilir.
Muhabbet Tılsımı
Muhabbet Tılsımı ilk olarak İkdam’da tefrika edilmiş (İkdam,
8708, 12 Haziran 1921), kitap olarak ilk baskısı 1928’de yapılmıştır.
Özet
Ailesinin yaşadığı geçim sıkıntısı nedeniyle Adnan Şem’i
Paşa’nın konağına evlatlık olarak verilen Ali Bekir on beş on altı yaşlarına
gelmiş, ilk cinsel deneyimlerini yaşamaya başlamıştır. İshak Ağa’nın
anlattıklarından muhabbet tılsımı adlı muskanın varlığından haberdar olan Ali
Bekir, sohbette belirtilen adresi aramaya karar verir.
Uzun çabalar sonrasında aradığı yeri bulur ve karşılaştığı
Derviş Okyanus’tan muskayı edinmeyi başarır. Paşa’nın oğlu Ragıp Adnan Bey’in
odalığı olmak üzere yetiştirilen Pervin’e âşık olan Ali Bekir, ilk
tecrübelerini Kalfa üzerinde yaptığı tılsımı, ilgi duyduğu Pervin üzerinde de
kullanma niyetindedir.
Kalfa, bir süre sonra Ali Bekir ile Pervin arasındaki
ilişkiyi fark eder iki genci buluştukları bir gece basar. Ali Bekir, Pervin ile
Kalfa arasındaki kavgadan kaçarak kurtulur.
Tılsımlı muskasını konak dışında da denemeye karar veren Ali
Bekir, sokakta gördüğü evli bir kadınla bir gece geçirmeyi başarır.
Ali Bekir’in aşkıyla tutuşan ihtiyar Kalfa, bir süre sonra
onun odasına gider ve ona saldırır. Bu sırada içeri giren Abdullah Neyir Efendi
hem Ali Bekir’i kurtarır hem de yaşananlara şahit olur.
Tılsımın varlığından haberdar olan Abdullah Neyir, Ali
Bekir’i sarhoş ederek tılsımı elde eder. O da Paşa’nın hanımına göz koymuştur.
Paşa ise oğlu için büyütülen Pervin’e tutulur ve onu elde etmek için her şeyi
göze alır.
Tılsımı elde eden Abdullah Neyir, Paşa’nın karısı
Mebrure’yle ilişki yaşamaya başlar. Ali Bekir’le ortaklık kurarak tılsımı
vekilharçtan geri alan Aziz Sakıp, tılsım sayesinde Paşa’nın gözdesi Gülizar’la
bir ilişki yaşamaya başlar.
Zor durumda kalan Neyir, Ali Bekir ve Aziz Sakıp’ı; Paşa ve
oğluna yazdığı isimsiz bir mektupla şikâyet eder. Ali Bekir ve Aziz Sakıp da
vekilharcı Paşa’nın büyük oğlu Câzim Bey’e şikâyet ederler.
Ali Bekir ve Pervin, Ragıp Adnan tarafından basılır ve
konaktan kaçarlar. Abdullah Neyir Efendi ve Mebrure Hanım, Câzim Bey tarafından
basılırlar; olayın duyulmasından çekinen Câzim Bey, vekilharcın camdan
kaçmasına izin verir. Paşa, Aziz Sakıp ve Gülizar’ı bir arada yakalar;
gençlerin üzerine ateş eder ve olayın heyecanına dayanamayarak bayılır. Aziz
Sakıp ve Gülizar da pencereden kaçarlar.
Eserin son bölümü tüm bu olaylardan sonra yaşananların
özetlenişidir. İyileşen Paşa, yine genç odalıklar sipariş eder. Ali Bekir ile
Pervin, bir mektupla beraber tılsımı Paşa’ya gönderirler. Câzim Bey’in tılsımı
yakmasıyla eser sona erer.
…
Osmanlı dönemindeki konak hayatı, çok eşlilik, odalık ve
cariyelik kurumları eleştirilir.
Ali Bekir kadınları tılsımla elde ettiğini sansa da (hayal);
aslında derviş bir sapık, Kalfa cinsel açlık çeken geçkin bir kadın, Pervin
kölelikten kaçış arayan bir kız, sokaktaki kadın ise kocasından ilgi görmeyen
biridir (hakikat).
Ali Bekir: Masum bir köylü çocuğuyken konağa evlatlık
verilen, ancak konak ortamında bozulan, cinsel zaafları yüksek bir gençtir.
Tılsımı elde edince oburca kadın peşinde koşar.
Adnan Şemi Paşa: Eski Abdülhamit devri paşasıdır.
Bencil, korkak, ahlaksız, adaletsiz ve aşırı seks düşkünüdür. Konaktaki mutlak
otoriteyi ve eski devrin çürümüşlüğünü temsil eder.
Suzidil (Kalfa): 45 yaşlarında, evlenmemiş, kıskanç
ve bencil bir kalfadır. Cinsel açıdan doyuma ulaşmamış geçkin kadını temsil
eder. Zaafları yüzünden parasını muskacılara kaptırır.
Pervin: Paşa’nın oğluna odalık yapılmak için
büyütülen 12-13 yaşlarında güzel bir kızdır. Eski konak düzenini, odalık
sistemini ve sınıf ayrımını (beylik/paşalık) açıkça reddeden, eşitlik ve gerçek
aşk arayan eskiyi tenkit edici tipik bir figürdür.
Gülizar: Paşa’nın son gözdesi olan Çerkez kadındır.
Yaşlı adamların genç kızları toplayarak hayatlarını mahvetmesini sertçe
eleştirir. Cinsel tatminsizliğini Aziz Sakıp ile giderir; dürüst bir tiptir.
Olaylar yaklaşık 9 yıllık bir süreci kapsar. Yazar bu uzun
süreyi zaman atlamaları ile aktarır (En büyüğü Ali Bekir’in konağa gelişi ile
16-17 yaşına gelmesi arasındaki atlamadır).
Romandaki olaylar İstanbul'un çeşitli noktalarında geçer:
Adnan Paşa’nın Kabataş’taki konağı, Nohutçu Baba Tekkesi, Akıntı Burnundaki bir
meyhane, Zincirlikuyu’da bir ev, Kartal’da bir köy ve sur yıkıntıları.
Kabataş'taki konak, Osmanlı Devleti'ni/Sarayını temsil eden
simgesel bir mekândır. Ancak derinlemesine betimlenmeyip bir dekor olarak
kalmıştır.
Eserde Paşalık kurumundaki liyakatsizlik, odalık sistemi,
aile içi ahlaki bozulmalar ve cinsel yozlaşmalar işlenir.
Hâkim (Tanrısal) bakış açısı kullanılan eserde diyalog,
monolog, anlatma, mektup, gösterme, ima etme teknikleri ile metin içi
alıntılardan (şarkı sözleri, Tılsımname) yararlanılmıştır.
…
Mezarından Kalkan Şehit
Hüseyin Rahmi’nin 1926 yılında tamamladığı bu romanı ilk
olarak 1929’da İbrahim Hilmi Bey tarafından basılmıştır.
Özet
Şehir yaşantısından sıkılan bir kişi olarak Şevki Nurullah
Bey, arkadaşı Kadri Bey tarafından Kartal civarında bulunan köşklerine davet
edilir.
Köşkte kalmaya başlayan Şevki Nurullah’ın perili olduğu
söylenen komşularını ve anlatılanların içyüzünü merak eder ve akşamları köşkün
etrafında dolaşarak içeride çalınan müziği dinler.
Kadri Bey ve ailesinin inandığı cin ve peri hikâyelerine
kulak asmayan Şevki Nurullah, bir gece müzik dinlemek ve köşkün sahiplerinden
Şahika Hanımı görebilmek umuduyla köşkün etrafında gezinirken evin köpeği
tarafından fark edilir ve Şahika Hanım’la tanışma fırsatı yakalar.
Şahika Hanım’la evlenen Şevki Nurullah, köşk ve içinde
yaşayanlar hakkında ortaya atılan olağanüstü olayları mantığıyla açıklamaya
çalışır ve olayların içyüzünü araştırmaya girişir.
Şevki Nurullah, bir gece köşke Şahika Hanım’ın şehit kardeşi
Şevket’in geldiği haberini alır ve inanmadığı bir olgunun gerçekliğini anlamak
üzere şehidi takip etmeye karar verir.
Nüzhet ve Şevki Nurullah, köşkün köpeği Panter’in de
yardımıyla şehidi sabaha kadar takip ederler. Ulaştıkları mezarlıkta Panter’in
yardımıyla şehidin kanlı gömleğini bulurlar ancak şehidi göremezler. Köy halkı
mezarlıkta yapılanlardan haberdar olur ve durumu karakola bildirir. Şevki
Nurullah, olayı incelemeye gelen komutanı yalan söyleyerek savuşturur.
Şevki Nurullah ve Kadri Beyin aileleri de yaşananları
anlamlandırmakta anlaşamazken bir cuma gecesi Panter’in getirdiği bir mektupla
her şey açıklığa kavuşur. Şevket, cephede kendisine çok benzeyen arkadaşı
Muzaffer’den kendisine bir şey olması durumunda ailesini avutmasını istemiştir.
Hayalet olarak köşke gelen Muzaffer’dir ve takip edilmemesini istemektedir.
Şevki Nurullah, yaşadıklarından hayalet, cin, peri vb.
inanışların bazı insanların hayatlarından çok önemli bir yeri olduğunu köşkteki
büyükanneden öğrenmiş olduğundan Muzaffer’in sonraki gelişlerinde onları
rahatsız etmemeye karar verir.
…
Eser, yazarın nadir görülen siyasi roman nitelikli
yapıtlarındandır. İttihat ve Terakki eleştirisi ve Enver Paşa’nın kötülenmesi
gibi dönemin siyasi aktüalitesine dair yorumlar, romandaki hatıra defteri
kısımlarında geniş yer tutar.
Şehit Şevket’in anı defteri ve Şevki Nurullah'ın yorumları
vasıtasıyla Sarıkamış Felaketi, Enver Paşa'nın askerî yetersizliği, hırsı,
Bâbıâli Baskını zihniyeti ve İttihatçılar sert bir dille eleştirilir.
Enver Paşa "sahte dâhi" ve "savaş
Donkişot'u" olarak nitelendirilirken; hiçbir imkân yokken milleti kurtaran
Atatürk ise "gerçek dâhi" olarak anlatılır.
İlk 7 bölüm kişilerin tanıtılması ve mantıki çerçevenin
kurulmasıdır. Asıl olaylar Pozitivist düşünceli Şevki Nurullah'ın
"cinli" olarak bilinen köşke gelin gitmiş Şahika Hanım’la
evlenmesiyle başlar.
Şevki Nurullah (Anlatıcı): Pozitivist, akılcı,
bohem ve materyalist bir gençtir. Voltaire, Büchner ve Nietzsche'yi referans
alır. İşlevi, batıl inançların cehaletten beslendiğini ve akılla her şeyin
çözülebileceğini ispatlamaktır.
Kadri Bey: İyi eğitimli olmasına rağmen doğaüstü
olayların varlığına inanır; Şevki Nurullah ile fikri çatışma yaşar.
Muzaffer: Şehit Şevket Bey'in vatansever gazi
arkadaşı (hayalet sanılan kişi).
Panter: Şevket Bey’in St. Bernard ırkı zeki
köpeğidir; olayların gelişmesinde kilit rol oynar.
İstanbul’un Kartal ve Soğanlık tarafları, köşkler, Kartal
tren istasyonu, mezarlık ve geçici olarak hatıra defterinde geçen Allahuekber
Dağları romanın mekanlarıdır.
Olaylar, birinci tekil şahıs (Kahraman Anlatıcı - Şevki
Nurullah) bakış açısıyla aktarılır.
Diyalog, monolog (iç konuşma), sahneleme, özetleme ve ima
(Şevki Nurullah'ın evliliği önceden sezdirmesi) teknikleri kullanılmıştır.
Şehit Şevket’in anı defteri ve tarihî askerî emirlerin
alıntılanmasıyla belgesel/gerçekçi bir hava katılmıştır.
…
Kokotlar Mektebi
İlk olarak Vakit gazetesinde tefrika edilen romanın (Vakit,
Nu. 3532, 6 Teşrinisâni 1927) birinci baskısı İbrahim Hilmi Bey tarafından
yapılmıştır.
Özet
Romanın birinci bölümünde aslî kişiler sırasıyla tanıtılır.
Sonrasında eser boyunca işlenecek tema Ulviye Melek ile Kudret Âli arasındaki
konuşmalarla ortaya konur. Ulviye Melek, kendi yaşamını özetler, özgürlük
kavramı üzerine düşüncelerini dile getirir. Edindiği tecrübeler sonrasında
Kokotlar Mektebi adında bir okul açtığını bildirir ve bu okulun iki öğrencisini
Kudret Âli Bey’e tanıtır. Söz konusu öğrencilerden birini yeğeni İrfan Yekta
için seçebileceğini belirtir. Kudret Âli Bey’den mektebini konu edinen bir
roman yazmasını ister. Böylece bir nevi giriş niteliğindeki bu kısımlarla
okuyucu asıl olaya hazırlanır.
İrfan Yekta, Kokotlar Mektebi’nde yaşayan Şefkat ile
duygusal bir yakınlaşma yaşar. Kudret Âli Bey, yeğeninin uzun süre eve
gelmeyişleri sonrasında Ulviye Melek’i çağırıp bir konuşma yapar. İrfan
Yekta’nın mektepten uzak tutulmasını ister ancak Ulviye Melek bu isteği geri
çevirir. Yazardan, mektebe gelip yaşananları gözlemlemesini ister. Eşinin karşı
çıkmasına rağmen Kudret Âli Bey, kendisinden istenileni gerçekleştirir.
İkinci bölümün ilk altı kısmında yazarın mektepteki
gözlemleri aktarılır. Bu bölümlerde mektebin betimlenişi, Ulviye Melek’in
kokotluk üzerine konuşmaları, okula kız beğenmek için gelen Arap zengininin
yaptıkları, Nevvare’nin mektebe katılışı ve Prenses Diçeski’nin kokotluk
dersleri özetlenir.
Bir süre sonra İrfan Yekta ile Şefkat arasındaki kıskançlık
krizleri başlar. İrfan Yekta, gerçek bir aşkla bağlandığı Şefkat’in kokotluğunu
kabul etmeye yanaşmaz. Geleneksel ahlâk değerleri ile aşkı arasında kalır ve
sudan bir bahane ile Şefkat’ten ayrılır. Sonrasında yaptıklarına pişman olur ve
mektebe geri döner. Ancak Şefkat, Ali Vahit adındaki bir kişi tarafından alıkonulmuş
ve kendisinden bir daha haber alınamamıştır.
İttihat ve Terakki dönemi zenginlerinden Ragıp Şeyda adlı
bir kişi meşru evliliğinde tatmin edemediği cinsel arzularını Kokotlar
Mektebi’nden bir kızı metres edinerek tatmin etmeyi dener. Sonrasında Nevvare
ile gayrimeşru bir ilişki yaşamaya başlarlar. Ragıp Şeyda’nın eşi Fahire Hanım,
kocasının izini sürerek mektebe gelir ve Ulviye Melek’le hesaplaşmaya kalkar.
Ulviye Melek, daha önce kendisine başvurarak her yaştan kadınla para karşılığı
birlikte olabileceğini bildiren Cevherizade Baha ile Fahire Hanım’ı yeni bir
ilişkiye sürükler. Gerek Nevvare gerekse Baha, paralar için birlikte oldukları
karı kocanın bütün servetlerini tüketirlerken diğer yandan da birbirleriyle
birlikte olmaktadır. Bu durumdan haberdar olan Ragıp Şeyda ve Fahire, genç
âşıklarını bir arada yakalarlar. Her ikisi de bütün yaptıklarına rağmen
âşıklarından ayrılmak istememektedirler. Ancak tabiatın kurallarına karşı
direnmek mümkün değildir. Genç âşıklarla bir arada olmak zorundadır. Nevvare ve
Baha, iki ihtiyarı bir arada bırakıp giderler. Fahire ve Ragıp Şeyda sonraki
hayatlarında birbirlerine daha iyi davranmaya karar verip evliliklerine
kaldıkları yerden devam ederler.
Aram Tefeciyan vasıtasıyla Ali Vahit’e ulaşan İrfan Yekta,
başka bir isim altında Şefkat’le ilgili bilgiler edinmeye çalışırken Nevvare ve
Baha yüzünden asıl kimliğini açıklamak zorunda kalır ve Ali Vahit tarafında
bıçaklanır. Yaralı olarak eve getirilen İrfan Yekta’ya tedavisi boyunca Kudret
Âli Bey’in bir akrabası olan Nevber Fikri Hanım tarafından gerçekleştirilir.
Nevber Fikri, hastalığı sırasında kendisine Şefkat zannıyla sarılan İrfan
Yekta’ya âşık olur. Kudret Âli Bey ve eşi de İrfan’ın Nevber ile evlenmesi
taraftarıdır. Bu nedenle Şefkat’ten gelen mektubu ona vermeyip Nevber’le
evlenmesini sağlamaya çalışırlar. Bir süre sonra Nevber, İrfan Yekta’ya mektuptan
bahseder. İrfan Yekta, Şefkat’i alıp İstanbul’dan kaçar ve olanları amcasına ve
ailesine bir mektupla bildirir.
…
Roman, tefrika edildiği dönemde Çankaya Dergisi’nde
çıkan bir yazıyla toplumsal gerçeklikle ilgisi olmayan, ahlaka aykırı ve
"iğrenç" bir eser olarak nitelendirilmiştir.
Gürpınar, bu eleştirilere Vakit gazetesinde ve Refik Ahmet’e
yazdığı mektupta yanıt vermiştir. Eserinin Moliere’in L'école des maris
(Kocalar Mektebi) piyesinden mülhem olduğunu, bu tür suçlamaları yapanların
"mâlûl kafalar" olduğunu belirtmiş; ayrıca edebiyattaki bu tür aşırı
ve yüzeysel açıklığı "donsuz edebiyat" olarak adlandırarak kendisinin
de ucuz teşhirciliği eleştirdiğini vurgulamıştır.
Eserde iç içe geçmiş iki ana vaka bulunur:
1. Olay Halkası: Kudret Âli Bey (Geleneksel ahlak/değerler)
ile Ulviye Melek (Tabiat kanunları/yaşanılan zamanın gerçekleri) arasındaki
çatışmayla başlar. İrfan Yekta'nın Kokotlar Mektebi'ndeki Şefkat'e âşık olması
ve Kudret Âli Bey’in mektepteki gözlemleriyle çatışma somutlaşır.
Bu olay akışı ailenin ahlak kurallarına uygun olan Nevber
ile evlenmesini istemesine rağmen, İrfan Yekta’nın tabiatın emrine/duygularına
uyarak "düşmüş ama masum" olan Şefkat’i seçmesi ve birleşmeleriyle
nihayete erer.
Ragıp Şeyda (İttihatçı zengin) - Nevvare / Fahire Şeyda -
Cevherizade Baha arasındaki gayrimeşru ilişkiler romandaki ikincil olaylardır.
Kudret Âli Bey: Romanın kahraman-anlatıcısıdır. Yazar
oluşu, Boğaz manzaralı köşkte yaşaması ve felsefi sorgulamalarıyla doğrudan
Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın otobiyografik/düşünsel yansımasıdır. Ulviye Melek ile
girdiği tartışmalar ve şahit olduğu olaylar aracılığıyla, geleneksel değerlerin
karşısında tabiat kanunlarının birincil ve kaçınılmaz olduğunu kavrar.
İrfan Yekta: Kudret Âli Bey’in kültürlü ve deneyimsiz
yeğenidir. Şefkat’e duyduğu aşk ile onun "kokot" oluşunu
kabullenemeyen mantığı/ahlak anlayışı arasında sıkışır. Seçimini ahlaklı
Nevber’den değil, "düşmüş ama masum" Şefkat’ten yana yaparak tabiat
kanunlarının üstünlüğünü kanıtlar.
Ragıp Şeyda Bey: İttihat ve Terakki döneminde haksız
kazanç sağlayan zengin, çıkarı için her kılığa giren bir siyaset/iş insanıdır.
Evliliğinde bulamadığı tatmini Nevvare ile yaşar. Hayatın kanun tanımayan bir
çıkar mücadelesi olduğunu ve evliliğin cinsel arzuları bastıramayacağını
simgeler.
Kokotlar Mektebi’nin müdiresi Ulviye Melek (Charlotte
Prunier) babası İtalyan, annesi Fransız, dedesi İspanyol olan melez ve
"düşmüş" bir kadındır.
Zinayı ve kokotluğu belirli kurallara bağlamaya çalışır.
Ayrıca erkek egemen toplum düzenini eleştiren güçlü feminist düşüncelere
sahiptir.
Şefkat: Soylu ve fakir düşmüş bir ailenin kızıdır;
akrabası olan bir delikanlının tecavüzüne uğrayıp "adı çıktığı" için
mektebe düşmüştür. Eserde "düşmüş masum kız" tipini temsil eder.
Mektepte olmasına rağmen İrfan Yekta’ya sadık kalır, Ali Vahit’in tuzağından
kaçar ve sadece huzurlu, sade bir yuva ister.
Nevvare: Eniştesi tarafından iğfal edildikten sonra
aile faciasını önlemek için evden ayrılan ve Kokotlar Mektebi’ne düşen bir genç
kızdır.
Nevber Fikri: Kudret Âli Bey'in akrabası olan, lise
mezunu, kapalı ve utangaç, geleneksel değerlere bağlı masum bir genç kızdır.
Ancak İrfan Yekta’nın Şefkat’i ona tercih etmesi ve Nevber’in de İrfan’ın
şuursuz sarılmalarına karşılık vererek kendi ahlak ilkelerini çiğnemesi, tabiat
kanunlarının insani/ahlaki kurallara olan üstünlüğünü kanıtlamaya hizmet eder.
Olay Zamanı: 1924 sonrası ve I. Dünya Savaşı sonrası
dönemi kapsar; olaylar bir yıldan az süren belirsiz bir zaman diliminde
(yaklaşık sonbahar aylarını kapsayacak şekilde) gerçekleşir.
Mekanlar
Kokotlar Mektebi (Kimsesiz Kızları Koruma Yurdu), Şişli
Osmanbey’de yer alan 7 katlı apartmanın 4. katındadır.
Beyoğlu: Işıklı vitrinleri, kalabalık kaldırımları ve
eğlence hayatıyla İstanbul’un diğer semtlerinden ayrılan; içki, fuhuş ve vitrin
kültürünün merkezidir.
Eserin ana teması, tabiat kurallarının (özellikle cinsellik,
tutku ve aşkın) insanların oluşturduğu toplumsal, hukuki ve dini kurallardan
her zaman üstün olduğu düşüncesidir.
Şeytan İşi
İlk olarak Vakit gazetesinde tefrika edilen romanın kitap
halinde birinci baskısı 1933 yılında yapılmıştır.
Özet
Hayriye Hanım, kedisi ile birlikte yaşayan kimsesiz bir
kadındır. Kaybolan kedisini aramak üzere geldiği komşusu Muammer Efendinin
evinde gazetedeki bir haberde yalnız yaşayan bir kadının parası yüzünden evinde
öldürülüşü Hayriye Hanım’ı korkutur.
Hayri Hanım’ın gidişi sonrasında evde onun zenginliği ve
cimriliği üzerine konuşulur. Muammer Efendi’nin Hayriye Hanım’ın parasının
kimseyi ilgilendirmeyeceğini söylemesi Ayşe Hanım’ın kıskançlığını celbeder ve
koşusuna bir oyun oynamaya karar verir.
Hayriye Hanım’a periler ismiyle gönderilen mektupta paralarını
hayra harcaması öğütlenir. Paralarını kaybetmekten korkan Hayriye Hanım, onları
sakladığı yerleri değiştirse de mektupların arkası kesilmez. Yaşadığı korkulara
dayanamayan yaşlı kadın aklî dengesini kaybederek altınlarını kubura atar,
kâğıt paralarını ise yakar.
Korkmaması için geceleri refakatinde kalan Muhsine’yi
boğmaya çalışır. Komşuların yardımıyla yangından kurtarılan Hayriye Hanım,
hastaneye kaldırılır. İhtiyar kadına gelen mektupları okuyan Zihni Efendi,
olayın peşini bırakmaz ve mektupların Hüsnü tarafından atıldığı tespit eder.
Muammer Efendi’yi ziyaret eden Zihni Efendi, olaylardan onu
da haberdar eder. Ailesinin kendinden habersiz yaptıklarına sinirlenen Muammer
Efendi’yi sakinleştirmek de ona düşer. Zihni Efendi, aklî dengesi düzeldiği
takdirde Hayriye Hanım’la evliliğine yardım etmeleri karşılığında olayları
gizli tutmak hususunda Muammer Efendi ile anlaşır.
…
Eser, Osmanlı'nın yıkılışı ve Cumhuriyet’in ilk yıllarını
kapsayan sosyo-ekonomik açıdan çalkantılı bir dönemin yansımalarını taşır.
Olay Örgüsü: Hayriye Hanım’ın kedisi Şirin kaybolur.
Bu durumu kıskanan komşusu Ayşe Hanım, oğlu ve hizmetçisiyle birleşerek Hayriye
Hanım'a sahte tehdit mektupları gönderip bir oyun oynar.
Paralarını kaybetme korkusuyla akli dengesini yitiren
Hayriye Hanım evini yakar ve akıl hastanesine yatırılır.
Yazıcı Zihni Efendi olayı araştırıp çözer. Ancak amacı
adalet değil, şantajla Hayriye Hanım'la evlenmektir. Durum Muammer Efendi ile
Zihni Efendi'nin anlaşmasıyla son bulur.
Romanda mekan Samatya’nın Bostan Sokağı, Yenicami Avlusu ile
Muammer Efendi ve Hayriye Hanım’ın evleridir.
Ana tema paranın ve servetin tek başına insanı mutlu etmeye
yetmeyeceği düşüncesidir.
Kişi kadrosunun sınırlılığı, mekân ve zaman unsurlarının
yüzeysel tutulması ve detaylı betimlemelere yer verilmemesi nedeniyle Şeytan
İşi, yapı bakımından bir romandan ziyade uzun bir hikâye (uzun öykü) niteliği
taşımaktadır.
…
Utanmaz Adam
İlk olarak Vakit gazetesinde tefrika edilen Utanmaz Adam
kitap halinde ilk defa İbrahim Hilmi Bey tarafından basılmıştır.
Roman 12 Kasım 1929 – 8 Mayıs 1930 tarihleri arasında
tefrika edilmiş ve yazılmıştır.
Özet
Anlatıcının rezil bir kişilik olarak tanıttığı Avnussalâh,
henüz küçük bir çocukken, çıkarlarını korumak adına her yola başvurmayı
öğrenmiştir.
Daha fazla yumurta alabilmek adına öldürdüğü tavuktan babası
haberdar olunca onu iyice döver. Avnussalâh, basından intikamını içkisine idrar
katarak alır.
Babasının ölümünden sonra yetişkin bir genç olarak ailesine
karşı sorumluluklarını yerine getirmeyen Avnussalâh, annesi ile tartışır. Diğer
çocuklarını da beslemek zorunda olan Fevziye Hanım, oğluna çalışıp kazanması
gerektiğini öğütler.
Aç aç sokakta dolaşan Avnussalâh, arkadaşı Atıf Beyle
karşılaşır. Arkadaşının ilaç alması için verdiği parayı cebine atan Avnussalâh,
bir lokantaya girer ve karnını doyurur. Yediklerinin ücretini çevre masadaki
zengin görünümlülere ödeterek oradan uzaklaşır.
Arkadaşının ilaçlarını yaptıran Avnussalâh, parayı ödemez.
Parasının bir kısmı ile eve yiyecek götüren Avnussalâh’ın
getirdiklerini ilk anda haram olabilir şüphesiyle yemeyen Fevziye Hanım,
açlığına dayanamaz ve çocukları ile birlikte yemeğe katılır. Bu sırada
komşuları Hürmüz Hanım, Avnussalâh’ın kardeşlerinin meyve hırsızlığından
şikayet için kapıya dayanır. Avnussalâh, bu cimri kadını korkutur ve bir süre
sonra eve meyve dolu bir tepsi göndermesini temin eder.
Parası bittikten sonra sokaklarda aç dolaşan Avnussalâh,
arkadaşı Ali Safder’e rastlar. Ondan biraz borç bulmasını ister. Bulunan para
ile ortak iş yapmaya karar verirler. Lüks bir lokantada yemek yiyen ikili,
çıkışta vestiyerden hırsızlık yaparlar. Çaldıkları paltoların ceplerinden çıkan
mektupların arkasını kurcalayarak para kazanmaya söz vererek ayrılırlar.
Avnussalah, ailesinin sıkıntı çektiği bir dönemde
komşularının kedisini keser ve ailesine tavşan diye yedirir. Bir süre sonra
olayın içyüzü aydınlanır. Avnussalâh, ailesi ve komşular tarafından aşağılanır,
tartaklanır.
Avnussalâh ve Ali Safder, paltodan çıkan ilk mektuptaki
ipuçlarını izleyerek Şevkiye Hanım ve Nedim ilişkisini çözer.
Zengin bir ihtiyarın genç eşi olan Şevkiye, yasak aşk
yaşadığı Nedim Beyle anlaşarak köşklerinin soyulmasına yardım etmiştir.
Avnussalâh, bu olaydan umduğu parayı kazanamaz. Nedim bey, herkesi kandırıp
Avrupa’ya kaçar.
Diğer paltonun cebinden çıkan mektuptan hareketle Fazıla,
Kadir ve Cabir ilişkisine ulaşan Avnussalâh; genç ve güzel bir kadın olan
Fazıla’nın, çirkin ve basit bir memur olan Kadir adlı kocasını, müdürü Cabir
ile aldatmasından para kazanacak bir sonuç çıkartamaz. Üstelik Cabir’in
işyerindeki odacılardan iyi bir dayak yer.
Bu olay sonrasında daha az riskli işler yapmaya karar veren
Avnussalâh, gazetelere erotik hikâyeler yazar. Yoğun bir ilgi gören bu
hikâyeler nedeniyle gazete, ahlâka aykırılıktan kapatılır. Bir başka büyük
gazete Avnussalâh’a daha hafif hikâyeler karşılığında oldukça yüklü bir para
teklif eder. Avnussalâh bu işi bir süre devam ettirir.
Avnussalâh, arkadaşları ile Yaralı Gönüllere Teselli adında
bir yazıhane açar. Buraya başvuran kişilerden para kazanmayı dener. İlk olarak
Letafet Hanım ile Nasıh ilişkisini çözen grup, bu işten çok para kazanırlar.
Ardından Sahire ve Saffet adlı iki gencin evliliğini düzene koyarlar. Eski bir
dolandırıcı olan Mestinaz’ın aracılık ettiği kürtaj işinden para kazanamayan
Avnussalâh ve arkadaşları, son olarak da Salih Şekur, Vehbiye Ömer ve Abdullah
Ömer arasındaki sorunu çözerler ve çok para kazanırlar.
Roman Avnussalâh ve Növber Hanım’ın konferansları ile sona
erer.
…
Roman Hakkında Genel Değerlendirme
Hüseyin Rahmi'nin toplumsal meseleleri özetlediği en önemli
eserlerinden biridir. Başkarakter Avnussalâh, yılların biriktirdiği içtimai
çözülüşün, ahlaki çöküşün ve bozulmanın tek bir insanda tecelli etmiş
sonucudur.
Romanın temel zihniyeti, 19. yüzyıl sonrası Batı etkisiyle
gelişen akılcı ve doğacı anlayışa dayanır. İslami/geleneksel değer yargılarının
inanca dayalı ahlak anlayışına karşı; hayat, tüm moral değerleri ve hukuk
kurallarını aşan amansız bir "yaşama mücadelesi" (hayat kavgası)
olarak ele alınır.
Eserin mantığına göre hayatta kalmak bir tabiat kanunudur.
Bu kavgada güçlü, akıllı, kurnaz ve hilekar olanlar galip gelecek; zayıf ve saf
olanlar ise ezilmeye mahkûm kalacaktır.
Romanın vakası, Avnussalâh’ın yaşam felsefesini pekiştiren
ve onun "hayat mücadelesindeki" yöntemlerini gösteren aşamalı olay
halkalarından oluşur.
Avnussalâh: Toplumsal bozulmanın, içgüdüsel yaşamın,
kurnazlık ve ahlaksızlıkla yükselmenin tek bir bünyede toplanmış halidir
("Utanmaz Adam"). Ulviye Melek tipinin erkek muadilidir.
İnsanı "maymun/orangutan" soyundan gelen,
içgüdüleriyle hareket eden bir canlı olarak görür. Hayat bir
"ormankanunu"dur; "Vuran vurana, uyduran uydurana" mantığı
hâkimdir. Aç kalınca çalmayı tabii bir avlanma dürtüsü olarak görür.
Ali Safder: Avnussalâh'ın suç ve dolandırıcılık
arkadaşı, planların uygulayıcısıdır.
Fevziye Hanım: Geleneksel ve dini değerleri temsil
eden; ancak açlık ve çaresizlik karşısında oğlunun getirdiklerini kabullenmek
zorunda kalan pasif figürdür.
Romandaki açık mekânlar (Samatya, Boyacıköy, Emirgan,
Fındıklı, Sirkeci) ve kapalı mekânlar (Avnussalâh’ın Etyemez’deki evi,
Sirkeci’de bir lokanta, Nedim Bey’in yazıhanesi, Muhip Paşa’nın konağı,
Avnussalâh’ın muayenehanesi) derinlikli tasvirlerden ziyade olaylara birer
dekor işlevi görür.
Mekânlar romanın tematik yapısıyla doğrudan bağlantılıdır.
"Etyemez" mahallesinin adı alegorik bir anlam taşır. Yoksul mekânlar
(Avnussalâh ve Fazıla’nın evleri) ile zengin mekânlar (Bay D. ve Cabir’in
konakları, Sirkeci’deki lokanta vitrinleri) arasındaki karşıtlık, romandaki
açlar ve toklar mücadelesini mekânsal boyuta taşır.
Romanın ana teması, hayatın amansız bir "yaşama
kavgası" olduğu düşüncesidir. Bireysel çıkar, hayatta kalma içgüdüsü,
sömürü, kandırma ve güç/akıl vasıtasıyla zayıfları ezme bu mücadelenin temel
unsurlarıdır.
Eserde ahlaksız olduğu halde ahlaklı görünmek (riya)
toplumun en büyük felaketi olarak işlenir. İnsan ilişkileri, hatta sosyalizm,
komünizm ve emperyalizm gibi sistemler riya ve halkı soyma/kandırma üzerine
kurulu yapılar olarak eleştirilir.
Eserde ağırlıklı olarak hâkim (tanrısal) bakış açısı ve 3.
tekil kişi ("o") anlatıcı kullanılmıştır.
…
Eşkıya İninde
Eşkıya İninde ilk olarak İkdam gazetesinde tefrika
edilmiştir. Kitap olarak ilk baskısı İbrahim Hilmi Bey tarafından 1935’te
gerçekleştirilmiştir.
Özet
Nef’i Bey, Değirmendere’deki çiftliklerine gitmek üzere
kaynı Hikmet Enis ve uşakları Murtaza ile yola çıkar. Kayıkta eşkıyalarla
ilgili anlatılanlar Nef’i Bey ve kaynını korkutur.
Kıyıya vardıklarında bir köy kahvesinde çiftlikten gelecek
arabayı beklerken, kahvede Kıyıcı Süleyman adlı eski bir eşkıyanın
anlattıklarını dinlerler ve Jandarma çavuşu Yusuf ile tanışırlar.
Bir süre sonra çiftlikten gelen Yörükoğlu Emin’in sürdüğü
öküz arabasına binerek yola çıkarlar. Yol boyunca Emin’in tavırlarında şüphelen
yolcular, Emin’in eşkıyalara hizmet ettiğini anlarlar ancak geç kalmışlardır.
Deli Kaptan ve çetesi tarafından kaçırılan üç yolcu, çetenin merkezine
götürülür ve ailelerine fidye için mektup yazarlar. Esaretleri sırasında
eşkıyalar arasında Abdurrahman adlı bir gençle tanışan Nef’i Bey ve
beraberindekilere, çetenin davranış tarzı bir süre sonra değişir. İstenen fidye
gelmediği için öldürülmelerine karar verilir.
Eşkıyalar, Araksi Altınyan ve Virjini adında iki yeni rehine
bulurlar. Murtaza, kapatıldıkları hücreden kaçar. Hemen ardından Deli Kaptan ve
adamları, bir başka çetenin saldırısına uğrar. Deli Kaptan ve birçok adamı
öldürülür.
Nef’i Bey ve diğer esirler artık Karabela Mustafa
liderliğindeki çetenin mahkûmudurlar. Karabela ve adamları yeni esirlerini
karargâhlarına götürürken jandarma ile çatışır ancak kurtulmayı başarır.
Nef’i Bey ve diğer esirler karargâhta bir mağaraya
kapatılırlar. Burada Hacı Fikri, Ferhat Efendi, Hayım Durani ve Samoel Durani
adlarında başka esirler de vardır. Eşkıyalar, Ferhat Efendi ve Hacı Fikri’nin
fidyeleri gönderilmediği için öldürülmelerine karar verirler. Bu sırada yemek
ve eğlence için toplanan çete, kaçırdıkları Ayşe ve Kezban adlı genç kızlara
tecavüz eder. Ferhat Efendi asılır.
Hacı Fikri asılmak üzere iken jandarma ve köylü çeteyi
kuşatır ve rehineleri kurtarır. Murtaza da onlarla birliktedir. Karabela
Mustafa, Murtaza’nın başkanlık ettiği mahkeme tarafından idam edilir. Çetenin
mal varlığı mağdurlar arasında paylaştırılır. Jandarmayla işbirliği yapan
Abdurrahman da kurtulanlar arasındadır. Nişanlısı ile evlenir ve Nef’i Beyle
İstanbul’a gelerek bir manifatura dükkânı açar. Murtaza, payına düşen para ile
meyhane açar.
Osmanlı’nın son döneminde (Birinci Dünya Savaşı ve sonrası)
askerî, ekonomik ve siyasi yapıda yaşanan bozulmalar, asayiş ve güvenlik
krizini (eşkıyalığı) doğurmuştur.
Eserin olay örgüsü birbirini takip eden dört ana olay
halkası etrafında şekillenir:
1. Halka (Giriş ve Çevre): Nef’i Bey, kaynı Hikmet
Enis ve uşakları Murtaza’nın Değirmendere’ye gidişi, eski eşkıya Kıyıcı
Süleyman ile tanışmaları ve şakilik felsefesini dinlemeleri. (Henüz çatışma
yoktur).
2. Halka (İlk Esaret): Çiftlik yolunda Yörükoğlu Emin
(Deli Ömer) tarafından tuzağa düşürülmeleri, Deli Kaptan ve çetesine esir
düşmeleri, zengin Ermeni kadınlar (Madam Araksi ve Virjini) ile tanışmaları.
(Çatışma: Rehineler ile Deli Kaptan çetesi arasındadır).
3. Halka (Çeteler Arası Çatışma): Murtaza’nın
kaçması, Deli Kaptan çetesinin Karabela Mustafa’nın çetesi tarafından basılarak
yok edilmesi ve rehinelerin Karabela’nın eline geçmesi. (Çatışma: İki rakip
eşkıya çetesi arasındadır. Deli Kaptan'ın ölümü ilahi adalet olarak sunulur).
4. Halka (Kurtuluş ve Sonuç): Karabela’nın sığınağı
olan mağarada yaşananlar (Ferhat Efendi'nin asılması, masum kızlara tecavüz
edilmesi), Murtaza ve Jandarma Çavuşu Yusuf'un köylülerle düzenlediği baskın,
Karabela’nın yargılanıp asılması, esirlerin kurtularak İstanbul'a dönmesi. (Çatışma:
Masumlar/Adalet ile Zalimler arasındadır; iyiler ödüllendirilir, kötüler
cezalandırılır).
Olay Zamanı: Birinci Dünya Savaşı sonrası döneme denk
gelir. Olaylar kronolojik bir akışla yaklaşık 13-14 günlük (iki haftalık) bir
zaman diliminde yaşanır.
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın İstanbul dışında bir mekânda geçen
tek eseri olan Eşkıya İninde adlı eserde açık mekânların kapalı mekânlara
oranla daha ağırlıklı kullanıldığı dikkat çeker.
Eserde anlatılan olaylar Kartal’ın hemen karşı kıyısı olarak
tarif edilen (s. 25) Değirmendere ve civarında geçer.
Romanda anlatılan olaylar kahraman anlatıcı tarafından ve
kahraman anlatıcının bakış açısıyla aktarılır.
…
Kesik Baş
Tefrikası İkdam gazetesinde gerçekleştirilen (İkdam, 8653,
15 Nisan 1921) romanın kitap halinde ilk baskısı 1942’de İbrahim Hilmi Bey
tarafından gerçekleştirilmiştir.
Özet
Nafiz Bey, evlilik ve çalışma hayatında karşılaştığı
sıkıntıları içkiyle bastırmaya çalışan bir kişidir. Parasız kaldığı bir gün
kaynanasının maaşını kırdırarak meyhaneye gider ve sarhoş bir şekilde evin
yolunu tutar. Nafiz Bey, evde kendisini bekleyen kavgayı düşünerek kaynanasına
iri bir lahana alır. Eve giderken yürümekte zorlanan Nafiz Bey, mahalle
çocuklarının eğlencesi haline gelir. Düştüğü bir kuyuda bulduğu beze sarılmış
yuvarlak nesneyi ikinci bir lahana diye sahiplenen Nafiz Bey, kendisini kurtaran
polislerin beze sarılı nesnenin bir insan kafası olduğunu görerek zor durumda
kalır.
Sorgulanan Nafiz Bey, suçsuz görülerek serbest bırakılır.
Olayı soruşturmakla görevlendirilen Remzi ve Seyit adlı zabıtalar olay yerinde
incelemeler yaparlar. Bu incelemelerde elde edilen deliller başın sarılı olduğu
kumaş parçası, Aşhar adlı Ermenice gazete ve çukurda bulunan bir kurşun
kalemdir. Soruşturma farklı yerlerde bulunan ve kesik başla ilgili olduğu
düşünülen kol ve bacağın kime ait olduğunun araştırılması ile devam eder.
Bulunan koldaki yüzüğün kime ait olduğunu anlamak üzere gazetelere ilan verilir.
İlana feride adlı bir bayan başvurur ve kesik başın eşi
Rasih Bey’e ait olduğunu belirtir. Eşi ve iş arkadaşları Rasih bey’in Avrupa’da
bulunduğunu belirtirler. Olay halkası Rasih Bey’den gelen ve dönüş tarihini
bildiren bir telgrafla devam eder. Rasih bey’in dönüşü ölen kişinin kimliğini
bilinmez kılar. Rasih Bey, sorgulamasında ölen kişinin kardeşi Raif Bey olduğunu
teşhis eder. Yapılan araştırmalar Raif Bey’in kaldığı evin, ev sahibi Madam
Moiz’in, eski hizmetçi Eleni’nin etrafında devam eder. Raif bey’i istasyona
götüren arabacının bulunması çalışmaları da bir sonuç vermez.
Bir süre sonra Madam Moiz, Madam Parseh’in kendisini
ziyaretini zabıtalara haber verir. Madam Parseh ve oğlu Leon’u sorgulayan
zabıtalar, kesik başın sarıldığı bez ve Ermenice gazetenin Madam Parseh’in
evinde oluşundan şüphelenirler. Hizmetçi Araksi, bu nesneleri Alber ve Flora’ya
verdiğini hatırlar. Alber ve Flora’nın kiralık odalarında ve mahzende yapılan
araştırmalar cinayetin adresini belli eder. Mahzende bulunan fotoğrafın Alber’e
ait olduğunu düşünen zabıtalar Beyoğlu’nda fotoğraftaki kişiyi aramaya başlarlar.
Bir süre sonra bu kişileri bulan zabıtaların kendilerini izlediğini fark eden
Bernar ve Fani isimli çift, onları evlerine çağırarak cinayetin nasıl işlendiği
hakkındaki bilgilerini anlatırlar. Fani cinayeti tüm ayrıntılarıyla anlatan
Floranın mektubunu zabıtalara verir. Alber, kız kardeşi olarak tanıttığı
Flora’nın güzelliğinden faydalanarak geçinmek derdinde olan bir sanatçı
gençtir. Sevgilisi Flora çok genç ve güzel bir kızdır. Raif Bey, Flora’ya âşık
olmuş ve Alber’in kurduğu tuzağa düşmüştür. Hazırladığı planda soymayı
düşündükleri Raif Bey’in sarhoş olmaması Alber’in ikinci seçenek olarak
planladığı cinayeti gerekli kılmıştır. Cinayet sonrası İtalya’ya kaçan çift
arasında anlaşmazlıklar çıkmış, Alber başka bir kadınla evlenmiştir. Cinayetin
vicdan azabından kurtulamayan Flora, terk edilmeye dayanamayarak Alber’i
öldürmüş kendi de intihar etmiştir.
…
Cinayetin Asıl Vakası
Alber, kız kardeşi olarak tanıttığı sevgilisi Flora'nın
güzelliğini kullanarak Raif Bey'i tuzağa düşürmüştür. Raif Bey sarhoş olmayınca
Alber onu öldürmüş, ardından çift İtalya’ya kaçmıştır. Ancak Alber'in başka bir
kadınla evlenmesi üzerine vicdan azabı ve ihanetle sarsılan Flora, Alber’i
öldürüp intihar etmiştir.
Flora: Eserin asli kişisidir. "Olağanüstü
güzellikte ve çekici bir genç kız" olarak tanımlanır. İnançsız ve
yaşadıkları yüzünden karamsar bir yapıya bürünmüştür.
Alber: Resim ve müzikle uğraşan, hırslı, inançsız ve
parazit bir tiptir. Hayatı acımasız bir kavga olarak görür ve suçluluk duymaz.
Remzi Efendi: Oldukça zeki, duygularını
karıştırmayan, sabırlı bir polistir.
Raif Bey: Altmış yaşlarında, kadına düşkün bir
tiptir.
Nafiz Efendi: Kesik başı bulan, içkiye düşkün,
yoksulluk çeken bir yardımcı karakterdir.
Olaylar kronolojik ilerler; ancak zaman unsuru gerilimi
besleyecek biçimde mekan ve insanla yeterince bütünleştirilmemiştir. Cinayet
sonrasına odaklanılması merak duygusunu canlı tutar.
Olaylar Galata, Samatya, Eyüp ve Beyoğlu gibi İstanbul
semtlerinde geçer. Polisiye yapısı gereği kapalı mekanlar ağırlıktadır.
Herkes bir lokma ekmeğin peşinde... Ahlâk, geçime, daha açık
deyimiyle yiyeceğe, içeceğe bağlı, onun emrinde bulunan bir şeymiş...
Ahlâksızlık da mide fesadı gibidir. Bir kere bozuldu mu artık düzelmez.
…
Gönül Bir Yeldeğirmenidir Sevda Öğütür
Önce İkdam gazetesinde ‘Karımı Nasıl Aldattım?’ adlı birinci
kısmı, sonra gene aynı gazetede ‘Karım Beni Nasıl Aldattı?’ adlı ikinci kısmı
tefrika olunan ve 23 Mayıs 1338 (1922)’de tamamlanan roman “Gönül Bir
Yeldeğirmenidir Sevda Öğütür” adıyla ilk defa 1943’te yayınlanmıştır.
Özet
Şadan, cinsel arzularına göre yaşan bir gençtir. Sürekli
gittiği genelevlerden hastalık kapan bu gencin ailesi, onu evlendirmek
isterler. Ancak kimse Şadan’a kızını vermek istemez. Araştırmalar sonrasında
Didar Bey, kızı Sabiha’yı Şadan’a vermeye razı olur. Evlilik hazırlıkları
başlar, Şadan, düğün öncesinde bile geneleve gitmekten kendini alıkoyamaz.
Şadan ve Sabiha evliliği ilk zamanlar oldukça mutlu bir
görüntü çizer. Ancak Sabiha’nın oldukça kültürlü bir kadın oluşuna karşın
Şadan’ın son derece cahil bir kişi olması bir süre sonra problem olmaya başlar.
Şadan, evdeki hizmetçilerle karısını aldatır. Bir süre sonra
aynı hizmetçilerle kayınbiraderi Halis’in ve kayınpederi Didar Beyin de
ilişkisi olduğunu öğrenir.
Şadan ve Sabiha’nın komşu köşküne Hürrem ve Cevher adlı bir
çift taşınır. Hürrem çok tanınan bir profesördür, Cevher ise cahil ama güzel ve
genç bir kadındır. Sabiha, Hürrem’i tanımaktadır ve ona hayranlık duymaktadır.
İki aile arasındaki komşuluk ilişkileri eşler arasındaki kültürel uçurum
nedeniyle bir süre sonra farklı bir boyut kazanır. Şadan ile Cevher arasında
yasak bir ilişki başlar. Halis de Cevher’e tutulmuştur ve bu nedenle eniştesi
ile mücadeleye girişir. Gizlice Cevher’in odasına çıkan Şadan’ı izleyen Halis,
silahını kullanmaktan çekinmez. Şadan, bu olaydan şansı yardımıyla kurtulur.
Şadan ve Halis arasındaki bu mücadele Nevres’in evden
kaçması ve hamile olduğunun ortaya çıkması ile ikinci planda kalır. Çünkü
Nevres, çocuğunun babası olarak Şadan, Halis ve Didar Beyi işaret etmiştir.
Yapılan yüzleştirmede Nevres, çocuğunun babasının Halis olduğunu söyler, bu
olay üzerine Halis, İsviçre’ye kaçar.
Halis’in kaçışıyla rahatlayan Şadan ve Cevher, gizli
buluşmalarına devam ederler. Bir gece buluştuklarında karşı köşkte Hürrem ile
Sabiha’nın da bir ilişki içinde olduklarını görürler. Her iki çift de eşlerini
kaybetmekten korkar. Şadan, bir gece bahçede Hürrem ile konuşur ve normal
yaşantılarına dönmek istediklerini belirtir. Her iki aile de bu olay sonrasında
hayatlarına devam ederler.
…
Evlilik içi aldatma/aldatılma ve eşler arası denge
sorunlarını ele alan önemli bir eserdir.
Romanın ilk bölümlerinde Şadan’ın kişiliği, kadınlara olan
düşkünlüğü ve çocukluk yılları Mesrure, Züleyha ve Lütfüyar Hanım örnekleriyle
anlatılır.
Şadan: Romanın anlatıcı kahramanıdır. Kendisini "Yaradılıştan
çapkınım. Bir kadınla iki kadınla doymam. Nikahlı karımdan nikahsızları,
yasaklananları daha tatlı geliyor." diyerek tanıtır. Cinsel güdülerine
yenik düşen, kirli/kokan kadınlara psikolojik zaafı olan biridir.
Sabiha: Didar Bey’in kızı, Şadan’ın eşidir. Sürekli
okuyan, gazetelere yazan zeki, dürüst ve kültürlü bir kadındır. Kocasına karşı
açık sözlüdür; "Hurrem’in ilim ufuklarını senin zavallı aklın
alamaz." diyecek kadar ukala tarafları da vardır.
Rubaîzade Didar Bey: Şadan’ın kayınpederidir. Yaşı
60'ı geçmiş olsa da cinsel arzularını evdeki hizmetçi ve evlatlıklarla tatmin
eden, bunu riya arkasına saklayan bir prototiptir.
Olaylar Erenköy'deki Didar Beylerin köşkü ve komşu köşklerde
geçer. Mekân yüzeysel bir dekor işlevi görür.
Eser kahraman anlatıcının bakış açısıyla (Şadan)
yazılmıştır. Diyalog, monolog ve ima teknikleri kullanılmıştır.
…
Ölüm Bir Kurtuluş Mudur?
4 Haziran 1931’de tamamlanan romanın ilk baskısı Hüseyin
Rahmi’nin ölümünden bir sene sonra gerçekleştirilmiştir.
Özet
Pek fazla müşterisi olmayan Doktor Nusret Hulki, intihar
olayları üzerinde uzmanlaşmaya karar verir. Gazetelere ilanlar vererek intihar
edecek olanlara seslenen Nusret Hulki’nin bu konudaki ilk ciddi hastası Çatana
Arif adındaki bir külhanbeyidir. Nusret Hulki, kendisinden para sızdırmaya
çalışan bu gence akıllıca bir ders verir. İkinci başvuru Ahmet Sami beyden
gelir. Kızının istemediği bir gençle yaşadığı aşka karşı çıkan Ahmet Sami, aynı
zamanda onun intiharından da korkmaktadır. Nusret Hulki, Vasfiye Sami adlı genç
kızla intiharın bir çözüm olmadığı hakkında bir konuşma yapar. Bu sırada kapıyı
çalan Nüzhet de kızın sevgilisi olarak görüşmeye katılır. Birbirlerine
kavuşmamaları halinde intiharı düşünen gençler doktorun telkinlerine kulak
asmaz. Nüzhet, Ahmet Sami’nin kızını zengin ve yaşlı biriyle evlendirmek
istediğini bildirir. İçeri giren Ahmet Sami, Nüzhet’i odadan kovar. Vasfiye
Sami de sevgilisiyle birlikte odadan çıkar. Nusret Hulki, Ahmet Sami ile
ilgilenirken gençlerin arkalarına adamlarını takmayı ihmal etmez. Kızının
intiharından endişelen Ahmet Sami, ona sağ olarak kavuştuğunda Nüzhet’le
evlenme izni vereceğini bildirir. Kilyos sahillerinde intiharı deneyen genç
sevgililer Nusret Hulki’nin adamlarında kurtarılır. Babasının Nüzhet’le
evlenmesine izin vereceğini öğrenen Vasfiye’nin intihardan vazgeçer.
Bir süre sonra Nusret Hulki, bir intihar olayını engellemek
adına Hümayûn Paşazade Adlî Bey ailesi tarafından çağrılır. Adil Cevri Bey,
kokain bağımlısı ve hastalıklı bir kişidir. Silahıyla birlikte kendini bir
odaya kilitleyen Adil Cevri’yi intihardan Nusret Hulki kurtarır. Ancak evde
olaylar bitmez. Adil Cevri Bey, karısıyla birlikte konakta evlatlık olarak
büyütülen ve torunu yaşındaki Gülfem ile evlenmek istemektedir. Kendisi gibi
kokainman olan oğlu Fahri de Gülfem’i sevmektedir. Gülfem ise konakta büyütülen
Veysi ile aşk yaşamaktadır. Adil Cevri Bey’in kızı Nazmiye de Veysi’ye âşıktır.
Bu karışık aşk ilişkileri ve Gülfem ile Veysi üzerinde artan baskılar iki
gencin konaktan kaçmaları ile sonuçlanır. Evlenmelerine izin verilmeyen gençler
denize atlamak suretiyle intihar etmişlerdir.
Eser Doktor Nusret’in, Saffet Avni Bey’in intihar üzerine
düşüncelerini içeren on yedinci bölümde anlatılanlarla sona erer. Saffet Avni
Bey’in macerası yarım bırakılmıştır.
…
Eserde, geleneksel yapının bireysel bir tercih sayarak
reddettiği intihar olgusunun, aslında sosyal hayattaki aksaklıklardan
kaynaklandığı tespiti yapılır.
Olay örgüsü: Nusret Hulki’nin intihar vakalarına
yoğunlaşma kararıyla başlar. Ahmet Sami Bey, kızı Vasfiye'nin istemediği bir
ilişki yaşamasına karşı çıkar. Vasfiye Sami ile Nüzhet’in intihar girişimini
Nusret Hulki engeller. Sonunda Ahmet Sami kızını Nüzhet’e vermeyi kabul eder.
Doktor Nusret Hulki Bey: Muayenehanesinde müşterisi
az olan ve intihar konusunda uzmanlaşan doktordur. İntiharın topluma karşı
işlenen bir suç olduğunu savunur. Yazar Hüseyin Rahmi'yi temsil ettiği
düşünülen doktorun işlevi, insanları intihara götüren sebepleri ve
yanlışlıkları ortaya koymaktır.
Olaylar Beyoğlu, Beşiktaş, Zeyrek ve Kilyos sahillerinde
geçer.
Eserin ana teması, intiharın bir çözüm yolu olmadığı, aksine
toplumsal bir suç ve sapıklık olduğu düşüncesidir.
Yapısal unsurlardaki sadelik nedeniyle eser bir romandan
ziyade uzun bir hikâyeyi andırmaktadır.
…
Dirilen İskelet
İlk olarak İkdam gazetesinde tefrika edilen eser, kitap
halinde İbrahim Hilmi Bey tarafından yayımlanmıştır.
Özet
Varlıklı bir ailenin tek çocuğu olan Tayfur, arkadaşı Doktor
Ferhat bey ile gece yarından sonra mezarlıklara gitmektedir. Bu durum Nihat,
Feyzi ve Sadi adlı üç gencin dikkatini çeker. Bu gençler bir gece Tayfur ve
Ferhat’ı izlemeye karar verirler ve onların ardından mezarlığa girerler.
Mezarlıkta karşılaştıkları olağanüstülükler hepsini korkutur. Tayfur
yaşadıklarının etkisiyle bayılır.
Ertesi gün üç genç Tayfur’u ziyaret edip, mezarlık
ziyaretlerinin nedenlerini öğrenirler. Bu beş genç mezarlıkta yaşananları
araştırmak üzere güçlerini birleştirme kararı alırlar. Birlikte
gerçekleştirilen mezarlık ziyaretinde iskeletlerin başkaları tarafından idare
edildiğini, sarıklı hayaletlerin başlarına çaput bağlanmış keçiler olduğunu
öğrenirler. Tayfur ve arkadaşları araştırmalarını ilerletir ve civarda
oturanlardan Bânû’ya ulaşır. Mezarlıktaki gösterinin Bânû tarafından
sergilendiğini anlayan Tayfur, Banû’nun bunları inkârı üzerine arkadaşlarının
yanına döner.
Tayfur, Bânû’ya âşık olur. Israrlı davetleri sonrasında
Bânû’yu, salonundaki iskeleti görmeye ikna eder. Bânû, uzun bir zaman sonra bu
davete süt kardeşi Cevri Bey ile birlikte gider.
Tayfur, ilk gençlik dönemlerinden evlenme vaadi ile
kandırdığı Nâsıra’ya olan ilgisini kaybetmiştir. Bânû’ya karşı hissettikleri
sonrasında bunu genç kıza da bildirir. Olanları kabullenmek zorunda kalan
Nâsıra, yaşamı süresince bu evde kalmasına izin verilmesini talep eder. Tayfur,
aldattığı kızın bu isteğini kabul eder.
Cevri ile ilişkisi olan Bânû, maddi sıkıntılar nedeniyle
Tayfur’un evlenme teklifini kabul eder. Cevri, ciddi kıskançlık krizleri
geçirir. Bânû, balayına dahi birlikte götürdüğü Cevri’nin, Tayfur’un evine
taşınmasını sağlar.
Tayfur’un hastalığında Cevri ile olan ilişkisini açıkça
yaşayan Bânû, salondaki iskelet tarafından boğularak öldürülür. Olaya tanıklık
eden Cevri delirir. Olayı soruşturmaya gelen Tayfur ve Ferhat, Cevri ve
Nâsıra’dan olayın nasıl gerçekleştiğini dinlerler.
…
Olaylar Sadi, Feyzi ve Nihat'ın; mezarlığa giden Tayfur ve
Ferhat'ı izlemesiyle başlar. Mezarlıkta kefenli iskeletler görüp panikleyen
gençler kaçarlar.
Korkulan yaratıkların aslında başlarına bez sarılmış keçiler
olduğu anlaşılır. İzler takip edilerek Bânû Hanım’ın evine ulaşılır.
Tayfur’un Bânû’ya âşık olması ve evlenme vaadiyle kandırdığı
Nâsıra ile ilişkisini keser.
Bânû, Tayfur ile evlenir ancak akrabası olarak tanıttığı
sevgilisi Cevri’yi de konağa getirir. Tayfur bu aldatılmaya göz yummak zorunda
kalır. Bir gece evde çıkan gürültüler üzerine salona koşan Tayfur ve Ferhat,
Bânû'nun cesediyle karşılaşır.
Tayfur: Hikmetullah Paşa’nın şımarık yetişmiş
pozitivist oğludur. Mezarlıklardan kemik toplayıp salonuna iskelet kuracak
kadar tuhaf zevkleri vardır. Bânû'ya marazi bir aşkla bağlı olduğu için
karısının kendisini Cevri ile aldatmasına göz yumar.
Bânû: Didon Sıtkı Paşa’nın kızıdır; "Düzgün
vücudu, tabii süzme, altın pırıltılı elâ gözler, güzelliğinin tamam baharında
pembe yanaklar..." cümleleriyle betimlenir. Amerikan okulunda okumuş,
feminist düşüncelere sahip, zevk düşkünü ve riyakâr bir alafranga genç kızdır.
Romandaki başlıca mekânlar Direklerarası, Şehzadebaşı,
Edirnekapı, Beyoğlu ve Eyüp'tür.
Eserin temel teması, batıl inançların insan doğasındaki
olağanüstüye inanma eğiliminden kaynaklandığı, cahil toplumlar kadar medeni
toplumlarda da varlığını sürdürdüğü düşüncesidir.
Eser, batıl inançlar ile yanlış Batılılaşma konularını bir
arada ele almayı hedeflese de yazarın gösterdiği teknik özensizlikler nedeniyle
istenilen yetkinliğe ulaşamamıştır.
…
Dünyanın Mihveri Kadın Mı, Para Mı?
Hüseyin Rahmi’nin ölümünden sonra tefrika edilen ve
yayınlanan eserlerinden biri olan Dünyanın Mihveri Kadın Mı, Para Mı? ilk
olarak Yeni Sabah gazetesinde tefrika edilmiş (Yeni Sabah, Yıl. 11, nu. 3365, 6
Ağustos 1948), daha sonra da İbrahim Hilmi tarafından neşredilmiştir.
Özet
Roman maddî sıkıntı çeken Edip Münir’in kaldığı pansiyondan
bir Yahudi kadının yardımıyla, borçlarını ödemeden kaçışıyla başlar.
Baba dostu Hacı Ömer Efendi’nin yanına gelen Edip Münir,
kendisine borç vermeyi kabul etmeyen Hacı Ömer Efendi’nin yanına bavulunu
bırakır ve gider. Pansiyon sahipleri Edip Münir’in borcunu ödemediği gibi hırsızlık
da yaptığını belirterek polise başvurur.
Bavulunu almak için dükkâna dönen Edip Münir ve Hacı Ömer
Efendi, karakola götürülür. Bavuldan çıkan çıplak kadın fotoğrafının zengin bir
kadına şantaj yapılmak için kullanıldığı ortaya çıkar. Komiser, gerçekleri söz
konusu kadının mektubuyla öğrenmiştir. Yapılan araştırmada Edip Münir’in
hırsızlık yapmadığı ortaya çıkar. Komiser, olayların ahlaki boyutunu göz önünde
bulundurarak sabıkalılar defterine kaydettirdiği Edip Münir, Atıf Cemal ve
Ruhsar’ı serbest bırakır.
Karakoldan çıkan Edip Münir, Atıf Cemal ve Ruhsar birlikte
çalışmaya karar verirler. Olayların aslını öğrenmek isteyen gazetecilere bilgi
vermeyen Edip Münir ve Atıf Cemal, bir gazeteyle ilginç olay ve haberleri
karşılığında ücret almak için anlaşırlar. Her zaman ilginç olaylar
bulamadıkları için parasızlık çeken ikili Edip Münir’in haber yapmak için sebep
olduğu ve iki kişinin ölümü birçok kişinin yaralanması ile sonuçlanan bir
kavgadan beşer lira kazanarak kendilerine bir ziyafet çekerler. Bir süre sonra tekrar
parasız kalan üçlü, Ruhsar’ın yardımıyla ihtiyar bir karı kocanın yaşadığı evi
soyarlar.
Soygun sonrasında Edip Münir’in gazetelere makale ve öykü
yazmasıyla başlar. Gazetelere yansıyan ve Semahat Hanım’ın evine giren
hırsızlardan birinin ölümü ile sonuçlanan olayın içyüzünü evin hizmetçisi
Vasfiye ile girdiği ilişki sayesinde öğrenen Edip Münir, olayı bir romana
dönüştürerek gazetede yayımlar. Bir iç anlatı şeklinde düzenlenen romanda
Semahat’ın evlilik dışı ilişkilerinden söz edilir. Mahir Hüsnü’den sıkılan
Semahat, Mithat Şekip adında yeni bir gençle aşk yaşamaktadır. Terk edilmeyi
kabullenemeyen Mahir Hüsnü, konağın uşağı Yakup Ağa’nın yardımıyla iki aşığı
bir arada yakalar ve Mithat Şekip’i öldürür. Hacı Ömer Efendi’nin dükkânına bir
prens gibi gelen Edip Münir, roman sonrasında yaşananları anlatır. Romanında
Semahat’i kahraman gibi gösteren Edip Münir, onunla tekrar bir araya gelir.
Semahat’le birbirlerini kıskanmamak şartıyla evlenen Edip Münir, zengin
olmuştur. Konağa para istemeye gelen Atıf Cemal ve Ruhsar’ı artık eskisi gibi
düşünmediğini söyleyerek başından savan Edip Münir’in hayat kavgasında kendi
adına başarılı oluşuyla roman sona erer.
…
İnsanın iki temel içgüdüsü olan açlık ve kadın sembolleriyle
kurgulanan eserde, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde dünyada yaşanan ekonomik krizin
Türkiye’ye yansımaları ele alınır.
İnsanın hayatta kalma, açlık ve kişisel çıkarlarını üstün
tutma gibi doğal içgüdüleri, onu toplumsal kurallar ve ahlaki değerlerle karşı
karşıya getirir.
Eserin olay örgüsü ve temel çatışmaları üç ana
halkada gelişir:
Birinci Olay Halkası: Edip Münir’in pansiyondan borç takarak
kaçması ve Hacı Ömer Efendi'den borç isterken bıraktığı çantadan şantaj
görsellerinin çıkmasıyla gelişir.
İkinci Olay Halkası: Karakoldan çıkan Edip Münir, Atıf Cemal
ve Ruhsar'ın ortak çalışma kararı alması; gazeteye haber üretmek için yapay
kavgalar çıkarmaları ve sonrasında soygun yapmalarıyla şekillenir.
Üçüncü Olay Halkası: Edip Münir’in soygun sonrası gazete
yazıları yazması, Semahat Hanım’ın kocasını aldatması, cinayetle biten iç
anlatı ve Edip Münir’in zengin olan Semahat ile evlenip eski arkadaşlarını
yüzüstü bırakmasıyla tamamlanır.
Edip Münir: Eserin "midevi" (boğazına ve
çıkarına düşkün) aslî kişisidir. Hayatı bir "açlar ve toklar"
mücadelesi, insanı ise sadece içgüdülerin yönettiği bir canlı olarak görür.
Hacı Ömer Efendi: Güven kazanmak için adının önüne
"hacı" unvanını eklemiş kurnaz bir tüccardır.
Olaylar birkaç aylık zaman diliminde geçer ve kronolojik
olarak ilerler.
Romandaki ana mekânlar Sirkeci, Asmaaltı, Eminönü, Gülhane,
Galata ve Cerrahpaşa gibi İstanbul semtleridir.
Romanın ana teması; hayatın para ve kadın ekseninde gelişen
amansız bir mücadele olduğu düşüncesidir.
Eser genelinde hâkim bakış açısı ve 3. tekil kişi ('o')
anlatıcı kullanılmıştır. Diyalog, sahneleme, özetleme ve mektupla anlatım
tekniklerinden yararlanılmıştır.
…
Kaderin Cilvesi (Başımıza Gelenler)
İlk olarak 1925 yılında Son Telgraf gazetesinde tefrika
edilen eserin tefrika müddetince kaleme alındığını son sayfadaki bitiriliş
tarihinden (2 Aralık 1925) anlıyoruz. Romanın kitap halindeki baskısı 1964’te
Pınar Yayınevi tarafından gerçekleştirilmiştir.
Özet
Geçim sıkıntısı yaşayan Salâh Efendi evini, burayı asrî bir
yer haline getireceğini ve kumarhane olarak çalıştıracağını söyleyen Şemi
Efendi’ye kiraya verir. Ev henüz boşken kiracı olduklarını söyleyen Ülfet ve
Nusret adlarındaki bir çift gelir ve odalardan birinde fuhuş yaparlar. Ülfet’in
Ali Felek adındaki kocası kapıya dayanır ve rezalet çıkarır. Aşağıya inen
Ülfet, iki aşığını da koluna takarak uzaklaşır.
Yaşananlardan rahatsız olan Salâh Efendi, durumu Şemi Efendi
ile konuşur. Şemi Efendi, kadın erkek arasında serbestlik konusunda Salâh ile
tartışır. Salâh, kızını artist yapmayı teklif eden Şemi Efendi’yi tersler. Üst
katlarında gayri ahlâki bir hayat sürdürüldüğünü anlamaya başlayan Salâh
Efendi, yaşadığı geçim sıkıntısı nedeniyle olanlara ses çıkaramaz. Bir süre
sonra yukarıdan gelen kadın çığlıklarından şüphelenen Salâh Efendi, olan biteni
öğrenmek amacıyla üst kata çıkar. Şemi Efendi, onu Salim izzet Bey adlı biriyle
tanıştırır ve gayri meşru bir doğumun gerçekleştiğini haber verir. Doğan
çocuğunu belirli bir ücret karşılığında Salâh ve ailesi tarafından bakılması
konusunda Salâh Efendi ikna edilir.
Salâh Efendi’nin ücretini peşin aldığı üç aylık kira
süresinin bitiminde evini tekrar Şemi Efendi’ye kiralar. Salâh Efendi, bir
ücret karşılığında Şemi Efendi’nin müşterilerinden birini kısa süreli misafir
etmeyi kabul eder. Natık adındaki bu yaşlı hovarda fuhuş yapmak için gelmiştir.
Bir süre sonra Natık’ın Karısı kapıya dayanır ve rezalet çıkarır. Bu Salâh
Efendi’nin Şemi’nin işlerine bizzat ilk yardım edişidir.
Bir süre sonra Şemi Efendi, işlerini takip etmek için
Avrupa’ya gider ve evle ilgilenmesi için Salâh’ı ikna eder. Evde fuhşa izin
vermeyen Salâh Efendi, geçim sıkıntısı çekmeye başlar. Ailesinin garipliklerini
fark ettiğinde kaynanası Halise Hanım’ın üst katı işlettiğini anlar. Kız
kardeşi ve kızı da bu işe karımıştır. Salâh Efendi, kaynanasının paralarına el
koyar ve evin işletilmesini yasaklar.
Bu sırada Ratibe Hanım adında bir kadın Salâh Efendiye
başvurur. Kız kardeşi Rasime Hanım’ın
kızı Semiha, bekâretini kaybetmiş bir gençtir.
İki kadın Salâh’tan bu kız için, metresi olabileceği zengin birini
bulmasını isterler. Parasız kalan Salâh Efendi, kendisine başvuran Şadi Bey’le
Semiha’nın ilişkisini sağlar ve bu işten para kazanır. Bir süre sonra
yurtdışından dönen Şemi Efendi, maddi durumu iyi olmadığı için Salâh Efendi’den
işlettiği eden kazandıklarının yarınsı ister. Salâh Efendi, evi işletmediğini
söyleyerek para vermeyi reddeder. Şemi Efendi, Salâh’a artık kendisinden farkı
kalmadığı söyler. Halise Hanım, Şemi Efendi’yi destekleyerek Salâh Efendi’nin
ahlaken düştüğünü ifade eder. Salâh Efendi, paraları vererek namuslu kalmayı
tercih eder. Bu sırada Şadi içeri girer. Şadi Bey mutsuzdur ve bunu paylaşmak
için gelmiştir. Semiha, Şadi Bey’i umursamadan diğer âşıkları ile birlikte
olmaktadır. Ferruh ve Fehmi adındaki bu gençleri Şadi Bey’le bir araya getiren
Semiha, Şadi Bey’e parası için katlandığını saklamaz. Şadi Bey, Semiha’yı diğer
erkeklerle paylaşmak zorunda kalmıştır. Salâh Efendi, paraları attıktan sonra
Şemi’yi evden çıkarır ve namuslu kiracılar bulur. Ancak geçin sıkıntısı artarak
devam eder. Bir süre sonra kızı ve oğlu evden kaçar. Halise hanım’ın önerisiyle
Şemi’nin teslim ettiği çocuğu ailesine vermeye ya da onlardan para istemeye
karar verirler. İzzet Dinarî, çocuğun kendi ailesiyle ilgisi olmadığı ispatlar
ve geri dönerler. İyice sıkıntıya giren aile, çocuklarının ölüm haberini alarak
perişan olur. Halise Hanım, kısa bir süre içinde hastalanır ve ölür.
…
Romanın temel çatışmasını oluşturan Salâh Efendi ve Şemi
Efendi/Halise Hanım karşıtlığı, yoksulluğun insan üzerindeki yıkıcı etkisini
gösterir.
Metindeki “Açlık ve yaşam mücadelesi (tabiat kanunu), soyut
moral değerlerden ve geleneksel namus anlayışından önce gelir” düşüncesi
(özellikle Halise Hanım ve Semiha tiplerinde) netleşmektedir.
Salâh Efendi: Eski değerler düzenini temsil eden,
ancak ekonomik çaresizlik sebebiyle inandığı ilkeler ile yaşadığı hayat
arasında derin bir iç çatışmaya düşen trajedi kişisidir.
Şemi Efendi: I. Dünya Savaşı’nın yarattığı "harp
zengini" tipolojisidir; paranın gücüyle ahlaki sınırları hiçe sayar.
Halise Hanım: Biyolojik varlığını sürdürmeyi ve
idealleri reddederek midesini/konforunu her şeyin üstünde tutan katı bir
realist/pragmatist karakterdir.
Semiha ve Ülfet: Cumhuriyet öncesi ve sonrasındaki
kadının toplumsal statüsünün değişimini marjinal biçimde temsil eden,
geleneksel evlilik bağlarını "esaret" olarak görüp bireysel
serbestliği savunan asrî kadın tipleridir.
Olay zamanı Millî Mücadele ve Mütareke sonrası (yaklaşık
1925 yılları) 1 yıllık bir dönemi kapsar.
Şemi Efendi'nin fuhuş ve kumar yuvasına dönüştürdüğü evi
"asrî" (modern/çağdaş) olarak nitelemesi; buna karşın namuslu ve
temiz İzzet Dinarî'nin konağını "yobaz" olarak nitelendirmesi romanın
en keskin toplumsal eleştirisidir.
…
Deli Filozof
İlk olarak Vakit gazetesinde tefrika edilen (Vakit, Nu.
5015, 12 Teşrin-i sâni 1930) romanın kitap halindeki ilk baskısı Pınar Yayınevi
tarafından yapıldı.
Özet
Hikmetullah Efendi (Deli Filozof), karısı, kayınvalidesi ve
iki çocuğu ile birlikte yaşayan; hayatı ve olayları aklı ile anlamlandırmaya
çalışan bir kişidir.
Sokakta karşılaştığı Dilenci Süleyman’dan bile öğrenecek bir
şeyler arayan Hikmetullah Efendi, mahalledeki insanların sorunlarına da aklî
çözümler bulmaya çalışır. Rukiye Hanım ve ailesinin başına gelenleri dinler,
olanların nedenlerini araştırır.
Mahalle kahvesinde fikirlerini halka anlatmaya çalışan
Filozof, Sadık Hoca ile tartışması ile başlar. Sadık Hocanın, Filozof’u
dinsizlikle suçlaması tartışmayı kavgaya dönüştürür. Sadık Hoca, kahvede
bulunanlar tarafından engellenir.
Filozof’un düşüncelerini savunan Tahsin Efendi’nin kısa bir
süre sonra ölmesi cahil halk tarafından Sadık Hoca’nın bir kerameti olarak
algılanır. Uzun süre kahveye gelmeyen Bekir Efendi de Filozof’u destekleyenler
arasındadır. Sadık Hoca, onun bu kayboluşunu da kendi manevi gücüne bağlar.
Sadık Hocanın yandaşlarından Halil Efendi, Ali Senaver’in
karısı ile Filozof’un oğlu Çelebi arasında evlilik dışı bir ilişki yaşandığını
haber verir. Sadık Hoca halkı galeyana getirerek Ali Senaver’i kahveye çağırtır
ve olanları haber verir. Mahallenin namusunu temizlemesi için uyarılan Ali
Senaver ile Sadık Hoca arasında bir tartışma yaşanır. Ali Senaver, dövülmek
üzere iken içeri giren Bekir Efendi, hem arkadaşını kurtarır hem de Sadık
Hoca’nın kerametini yalanlamış olur.
Ali Senaver ve Bekir, söylentileri haber vermek ve çözüm
bulmak için Filozof’un evine giderler. Konuşmalarda Ali Senaver’in karısı İclâl
ile Filozof’un oğlu Çelebi arasında yasak bir ilişki olduğu anlaşılır. Konuşma
sonrasında Filozof oğlunu yaptıklarının yanlışlığı konusunda ikna etmeye
çalışır ancak başarılı olamaz. Ali Senaver de karısını başka bir yere
göndererek bu ilişkiyi engellemeye çalışır ancak o da başarılı olamaz. Bir süre
sonra İclâl ve Çelebi evden kaçarlar.
Ali Senaver ile Filozof, İclâl ve Çelebi’yi aramaya
başlarlar. Filozof araştırmalarında Çelebi ve İclâl’in kumar ve uyuşturucu dolu
bir hayat sürdüklerini öğrenir.
Bir süre sonra Çelebi hastanede bulunur. Yaşadıklarını
anlatan Çelebi, İclâl’in Manda Reşit adlı bir serseri ve arkadaşları tarafından
kaçırıldığını kendisinin de bunu engellemeye çalışırken yaralandığını aktarır.
Çelebi iyileşip evine döner. İclâl gönderdiği mektuplarla kapatıldığı yeri
haber verir. Çelebi, Ali Senaver ve Filozof onu kurtarırlar. Ali Senaver
karısını boşadığını belirtir. Sonrasında Çelebi ile İclâl evlenirler.
Bir süre sonra Filozof’un kızı Câize, Ümranî adında bir
gence âşık olur. Filozof, kızını yaptığı seçimin yanlışlığı konusunda uyarmak
ister ancak iki âşık kaçarak ailelerinden habersiz evlenirler. Filozof, kızı ve
damadının kaldıkları pansiyona gider ve onları eve davet eder.
Bu olaylar sonrasında piyangodan ikramiye kazanan Filozof,
ailesi için bir köşk alır ve buraya taşınırlar. Bir süre sonra İclâl’in
Çelebi’ye karşı davranışları değişir, sertleşir. Aynı durum Câize ve Ümranî
arasında da söz konusudur. İki kardeş eşlerinin arasında yasak bir ilişki
olduğunu fark ederler. Eşlerini kıskanan iki kardeş onları ve kendilerini
zehirlemeye karar verirler. Çelebi, bir romandan öğrendiği metotla bir yıl
sonra ölmelerini sağlayacak zehiri dördünün çaylarına bir hafta boyunca
karıştırtır. Durumdan şüphelenen İclâl ve Ümranî evden kaçarlar. Bir süre sonra
Filozof, İclâl’den gelen mektupla olayları öğrenir. Çocuklarının yaptıklarını
onaylamaz ve onlarla tartışır.
İclâl ve Ümranî’nin kaçışından bir zaman sonra, hizmetlerini
gören Kalender, köşke gelir; ikisinin yaşayışları ve hastalıkları hakkında
bilgi verir.
İkisinde de zehirlenmenin etkileri görülmeye başlamıştır.
Filozof yaptığı panzehir ile çocuklarını kurtarmış diğerlerinin yerlerini
bilmediği için onlara yardım edememiştir. Çelebi ve Câize, eski eşlerini
ziyarete giderler. Çelebi, gördüğü sefalete dayanamayıp onları köşke getirmeye
karar verir ve Câize ile birlikte bunu gerçekleştirir. Bir süre sonra eski
eşler arasında yeniden aşk başlar ancak zehirlenme etkisini artırıp İclâl ve
Ümranî’nin ölümüne neden olur.
…
Deli Filozof, Hüseyin Rahmi’nin Türk edebiyatındaki
"düşünce romanı" türünün en belirgin örneklerinden biridir.
Eserdeki olay zinciri akıl ve duygu
(hırs/cinsellik/kıskançlık) arasındaki denge ve dengesizlikler üzerine inşa
edilmiştir.
Filozof Hikmetullah Efendi: Aklı ve pratik felsefeyi temsil
eder. Kaderciliği reddeder; olayları sebep-sonuç ilişkisiyle ve bilimsel
verilerle değerlendirir.
Sadık Hoca: Cahilliği, dogmayı ve kör taassubu temsil eder.
Bilimsel ve teknolojik gelişmelere düşmandır.
İclâl: Baskılanamayan cinsel arzuları ve toplumsal ahlak
kurallarının ihlalini temsil eder.
Metnin ana teması: Hırsların Yıkıcılığı: İnsan hayatı; para,
aşk ve hayatta kalma hırslarından doğan bir mücadeledir.
Filozof'un ifadesiyle hayatı felakete sürükleyen ana
etkenler: Aşk (cinsellik), para ve can hırsı (hayatta kalma) romanın yan
temalarıdır.
…
Can Pazarı
İlk olarak İkdam gazetesinde tefrika edilen (İkdam, Nu.
9221, 19 Teşrin-i sâni 1338/1922) roman kitap halinde yazarın ölümünden çok
sonra Atlas Kitabevi tarafından yayımlanmıştır (1968).
Özet
Yaşlı kocasının tatmin edemediği arzularını evlilik dışı
ilişkilerle tatmin etmeye çalışan Necibe Hanım, Veysi ile sevişir. İşsiz güçsüz
bir serseri olan Veysi bu ilişkiden para kazanmaktadır.
Parasız bir gecesinde Necibe’nin kapısına dayanan Veysi
yanında arkadaşı Muhsin’i de getirmiştir. Muhsin’in sarhoşluğuyla
bağırmalarından uyanan Hacı Baba, alt katta karınsın kendini aldattığından
habersiz Muhsin’le tartışır.
Veysi ile Muhsin’in lokantada yemek yerlerken Maşuk Ahmet
adında bir arkadaşlarıyla karşılaşırlar. Hayatın bir mücadele olduğunu düşünen
üç arkadaş Boğmaklı Reşide ve arkadaşlarının bir tüccarı dolandırmasına şahit
olurlar ve sonra bu dolandırıcılıktan pay almaya karar verirler. Kazandıkları
paraları bölüşmek için toplanan dolandırıcıları takip eden üç arkadaş Boğmaklı
Reşide ve diğerlerinden kazanılan paranın yarısını zorla alırlar. Kendilerine
Yavuzlar Çetesi adını veren üç arkadaş daha sonra Perfilt Strunger adında bir
silah kaçaksının deposunu soyarlar. İlk eylemlerinden kazandıkları ile
meyhaneye giden bu üç kişi çıkışta Boğmaklı Reşide ve arkadaşlarının
saldırısına uğrar ve zorla da olsa kurtulmayı başarırlar.
Veysi, Patlıcan Ahmet’ten aldığı kâğıtta yazılanlardan bir
çıkarları olup olmayacağını düşünür. Kâğıtta bulunan Nasıh Bey ve İrfan Bey
isimlerini araştırmaya başlar. Kâğıtta Nasıh Bey’in İrfan Bey’in öldürülmesi
karşılığında Patlıcan Ahmet’le anlaştığı yazılmıştır. Veysi, Patlıcan Ahmet’i
taklit ederek Nasıh’a telefon açar ve işi bitirmek için yedi yüz lira alarak
onu dolandırır. Nasıh’ı ziyarete gelen Patlıcan Ahmet’in söyledikleri ile durum
anlaşılır. Veysi planını uygulamak adına Nasıh Bey’e bir mektup gönderir.
Nafia ile Nasıh Bey’ arasındaki evlilik çiftlerin kültürel
durumları ve yaşam tarzları arasındaki farklılıklardan dolayı mutsuzdur. Bir
sabah Nafia ve Nasıh tartışırlar. Nafia daha sonra kaynanası ve görümcesi ile
kavga eder. Hizmetçisi ile kendisini çağırtan Halâvet Hanım’ı ziyaret eden
Nafia, kocası ile Halâvet arasında bir ilişki yaşandığını öğrenir. Nafia ile
tartışan Halâvet, durumu kocası İrfan bey’e bildirir. İrfan bey ve Nafia
kendilerini aldatan eşlerini birlikte her ikisini de terk ederek cezalandırırlar.
Nasıh, Nafia’nın hakaret dolu mektuplarına rağmen onu boşamaz. İrfan Bey,
Halâvet’i boşar ve Nafia ile metres hayatı yaşamaya başlar. Nasıh, Patlıcan
Ahmet’le anlaşarak İrfan’ı öldürtmeye karar verir. Bir süre sonra Nafia, Nasıh
ve Halâvet’in evlilik haberini gazeteden öğrenip bayılır.
Yavuzlar Çetesi Neşati’yi da aralarına almaya karar
verirler. Çete, bulgurcu Ahsen adındaki bir savaş zengininden haraç ister.
Parayı vermeyen Ahsen’in küçük oğlunu kaçıran çete istediği parayı elde eder.
Nasıh ve İrfan Bey arasındaki düşmanlıktan para kazanmayı
hedefleyen çete Aziz’i Nafia ile İrfan Bey’in yaşadığı apartmanda genelev
işleten Takuhi Kerizciyan’ın evine alıştırır. Ortağı Kirkor ile ağına düşürdüğü
genç kızları pazarlayan Takuhi’nin evinde Virjini’yi metres tutan Aziz, Nafia
ile İrfan Bey arasında yaşananları öğrenir. Her ikisi de eski eşlerine dönmek
isteyen bu çiftten İrfan Bey, Nasıh’a olan düşmanlığı nedeniyle Nafia’ya
katlanmaktadır. Nafia’nın gizlice Nasıh’la görüşmesinden şüphelenen İrfan Bey,
Takuhi ile anlaşarak evini gözetlemek ister. Nafia da Takuhi ile anlaşır ve
balkonları arasına bir kalas yerleştirir. Aziz, İrfan Bey’in geleceği günü
öğrenerek Halâvet’i da haberdar eder ve Takuhi’nin evine getirir. Dışarıda
İrfan Bey, Nasıh’ın Nafia ile buluşmasını beklerken odada Aziz ile halâvet
birlikte olurlar. Yaşanan baskında silahlar patlar, kargaşada Aziz, Takuhi’yi
soyar. Aziz’i aramak için gelen polis Neşati’yi tutuklar. İrfan Bey ve Nasıh
eski eşlerine dönerler. Neşati hapse girer.
…
I. Dünya Savaşı’nın yarattığı çöküş, işsizlik, açlık ve
ahlaki erozyon; Sanayi Devrimi'nin vaat ettiği "akılcı refah"
düşüncesini yıkmıştır. Eser, Mütareke ve erken Cumhuriyet döneminin
İstanbul'undaki karamsar atmosferi yansıtır.
İnsan ilişkileri kanunlar veya ahlak kurallarıyla
düzenlenemez; esas olan aldatmak, aldanmak, sömürmek ve hayatta kalmaktır.
Roman birbirine paralel ve sonradan kesişen 6 ana olay
halkası üzerine inşa edilmiştir. Tüm çatışmalar temelde aynı amaca, hayat
Mücadelesine hizmet eder.
Veysi: Yavuzlar Çetesi'nin lideridir. "Zalimi soymak
meşrudur" mantığıyla hareket eder; hayat mücadelesinin pragmatik yüzünü
temsil eder.
Nafia: Taşkasap'tan gelmedir. Alafrangalığın ikiyüzlülüğünü
eleştiren feminist/akılcı söylemlere sahiptir. (Ancak kurgu gereği metres
hayatını seçmesi psikolojik gerçekliğini zedeler).
Nasıh Bey: Dışarıda centilmen, evde kaba bir Doğu erkeğidir.
Evliliği yavan bulur, dost hayatını ve karısının kıskanılmasını bir "roman
macerası" olarak savunur.
İrfan Bey: Nasıh'ın aksine kadın hakkına ve boşanma
özgürlüğüne inanır. Ancak olayların gelişimiyle o da şiddete ve kıskançlık
krizlerine sürüklenir.
Bulgurcu Ahsen: Cihan Harbi'nde halk açlıktan kırılırken
vagon ticaretiyle zenginleşen en olumsuz tiptir. Çocuğunun kaçırılmasıyla evlat
acısını tadar.
Roman, Cumhuriyet’in ilan edildiği/yeni kurulduğu dönemin
hemen arifesindeki İstanbul'un toplumsal panoramasıdır.
Hüseyin Rahmi’nin diğer eserlerinde olduğu gibi (örneğin
Deli Filozof veya Gönül Bir Yeldeğirmenidir Sevda Öğütür), karakterlerin
söylemleri ile eylemleri arasında ani değişmeler yaşanır. Nafia ve İrfan Bey
gibi mantıklı ve ilkeli tanıtılan kişilerin bir gecede radikal kararlarla
ahlaki çöküşe meyletmesi, karakterlerin psikolojik derinliğini ve gerçekliğini
olumsuz etkileyen tipik bir roman tekniği kusurudur.
Mekanlar
Taşkasap, Aksaray, Fatih, Şehremini. Buralar ahlaki
muhafazakârlığın, mahalle baskısının ve geleneksel yaşamın sembolüdür.
Şişli ve Beyoğlu. Yozlaşma, sahte kibarlık, ahlaki çözülme
ve "asrîlik" adı altında yaşanan ikiyüzlülüğün mekânlarıdır.
Hayat; aldatanlar ve aldatılanlar arasındaki bir çatışmadır.
Soygunlar, dolandırıcılıklar (Yavuzlar Çetesi) ve hırsızlıklar bu temanın eylem
boyutudur.
İnsanlar Önce Maymun Muydu?
İlk olarak Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen
(Cumhuriyet, Nu. 3731, 24 Eylül 1934) romanın kitap halinde birinci baskısı
Atlas Kitabevi tarafından gerçekleştirilmiştir (1968).
Özet
‘İnsanlar Maymun Muydu’ adlı bir kitap yayımlayan Muallâ
Lâhutî ile kitapta dile getirilen düşünceleri dine saldırı olarak değerlendiren
Enis Buharî’nin Dikkat gazetesinde bir araya gelirler. Buharî, Filozof’un
iddiaları karşısında onu mantıkla susturamaz ve kendisi gibi kitaba karşı yazı
yayımlayan Hayrullah Efendi’yi bulur. İki mutaassıp, Filozof’u dövmeyi
plânlarken Ali Hulki olaya müdahale eder. Üçü arasındaki tartışmadan sonra Enis
Buharî ve Hayrullah Efendi, Filozof’un taşlanması gerektiği üzerinde anlaşırlar.
Filozof’un oğlu Vahit’in kahvedekiler tarafından taciz edilmesi de kitabın
içerdiği fikirler nedeniyledir.
Ali Hulki, bu olay sonrasında Filozof’la buluşur ve onu, iki
düşmanın planlarından haberdar eder. Ali Şeref ve Filozof’un iki oğlu Enis
Buharî ve Hayrullah Efendi’ye karşı bir plânla cevap vermeye karar verirler. Bu
ikisi tam Filozof’u taşlayacakken Şeytan kılığına girmiş gençlerin oyununa
gelirler. Suratları boyanan ikili halka rezil olurlar ve karakolda ifade vermek
zorunda kalırlar. Filozof’un Şeytan olduğuna inanan halk evin camlarını kırmaya
bahçeye hayvan leşleri atmaya başlar.
Filozof’un çocukları Vahit ve İsney’nin kendi mahallerindeki
Lemiye ve Güzide adlı kızlarla seviştikleri mahalleye yayılır. Vahit, Lemiye’yi
seven Tayfur’la kavga eder. Lemiye, babası Hurşit Efendi ile annesi Emine Hanım
tarafından sıkıştırılır ve Vahit’i sevdiği anlaşılır. Ailesi ile tartışan genç
kız ertesi gün evden kaçar ve nereye gittiği bulunamaz. Bir süre sonra Güzide
de ninesi Zahide Hanım tarafından sorgulanır. Kız, İsneyn’i sevdiğini itiraf
eder. Güzide de Lemiye gibi evden kaçar ve nereye gittiği bulunamaz. Kızlarının
Filozof tarafından kaçırıldığına inanan aileler polis başvururlar ancak
aramalar bir sonuç vermez. Polisten bir çare bulamayan Emine Hanım ve Zahide
Hanım, Emeti Hanım’ın tavsiyesi ile Şeyh Hamza’ya kızlarının bulunması için
bütün paralarını kaptırırlar ancak bundan da bir sonuç çıkmaz. Ali Şeref,
Filozof’un kızı Selâse’yi sevmektedir. Bu konuda babası Rifat Bey ve annesi
Naciye Hanım’la tartışır ve evi terk eder. Filozof, kızına bir düğün yaparak
Ali Şeref’le evlendirir.
Filozof, gazetede gördüğü bir ilan sonrasında Baron adlı bir
maymun satın alır. Maymunun yaramazlıkları mahalleyi birbirine katar. Bir süre
sonra Filozofa Edirne’de maymunla insan arası bir canlı görüldüğü haber edilir.
Ali Şeref’i olayı araştırması için Edirne’ye gönderen Filozof, olanların bir
hile olduğunu öğrenir.
Filozof’un Türk Felsefe ve Kültür Cemiyeti’nden bir davet
alır. Ali Şeref, davetten şüphelenir ve Filozof’u uyarır. Onu ikna edemeyince
izlenmesine izin vermesini ister. Filozof bunu kabul eder. Ali Şeref’in
arkadaşları Şevket ve Salim Filozof’un arabayla kaçırılmasını engelleyemez.
Sadi Bey adlı bir kişi tarafından kaçırılan Filozof’tan simya bilgisiyle altın
üretmesi istenir. Önce bu teklifi kabul etmeyen Filozof, bulunduğu yeri haber
verebilmek amacıyla istenileni yapacağını bildirir. Sadi Bey’i oyalayan
Filozof, öldürüleceğini anladığında Eczacı Antuvan’a yazdığı reçeteye görünmez
mürekkeple nerede olduğunu bildirir ve oğulları tarafından kurtarılır. Sadi
Bey, Ali Şeref ve arkadaşları ile Filozof’un oğulları tarafından dövülür.
Romanın çözüm kısmını oluşturan son dört bölümde kızlar
aileleri ile buluşturulur. Lemiye ve Güzide aileleri tarafından affedilir ve
eser mutlu sonla biter.
…
Roman her ne kadar isminden ve girişindeki tartışmalardan
ötürü doğrudan Darvinizm (Evrim Teorisi) üzerine kurulmuş gibi görünse de;
Darvinizm Hüseyin Rahmi tarafından yalnızca olay örgüsünü başlatan ve dağınık
unsurları bir arada tutan bir "kurgusal maya" (araç) olarak
kullanılmıştır.
Romanda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan Batılılaşma
sürecinde, pozitivist bilim zihniyetiyle yetişmiş aydınlar ile toplumsal
cehaleti temsil eden mutaassıp çevreler arasındaki doku uyuşmazlığı
işlenmiştir.
Muallâ Lâhutî (Filozof): Rasyonalist, dinin
değişmezliğine karşı çıkan, pozitivist bilimi ve eğitimi savunan ana karakter.
Toplumun aksak yönlerini ortaya koyan aykırı bir aydındır.
Ali Hulki Bey: Din ile bilimin sınırlarının ayrılması
gerektiğini savunan; kör taassubun İslam dünyasını gerilettiğini ifade eden
aydın tipidir.
Ali Şeref, Vahit, Lemiye: Eski neslin
"istibdat" olarak gördükleri evlilik dayatmalarına karşı çıkan,
bireysel özgürlüğünü ve aklı savunan yeni nesil temsilcileridir.
Enis Buharî / Hayrullah Efendi: Bilimsel gelişmelere
kapalı, taassup sahibi, derinliği olmayan dogmatik/yobaz tipler.
Emeti Hanım / Zahide Hanım: Dedikoducu, mahalle
baskısının uygulayıcısı, sahte şeyhlere (Şeyh Hamza) kanarak dolandırılan cahil
halk tipi.
Rabia (Kezban): Köyden gelmiş, incelmemiş, kabalığı
ve aşırı eylemleriyle toplumsal eğitimsizliği sembolize eden hizmetçi tipi.
Anlatma zamanı 1934 (Sevengil, 1944) olup, olay zamanı I.
Dünya Savaşı sonrasındaki yaklaşık 2 yıllık bir dönemi kapsar.
Unkapanı, Horhor, Fatih, Süleymaniye gibi semtler ayrıntılı
tasvir edilmekten ziyade, Doğu-Batı (Türklük-Alafrangalık) karşıtlığını
vurgulayan toplumsal bir dekor olarak sunulur.
Ana tema: Cehaletin, insanları akılcılıktan
uzaklaştırarak hurafe ve batıl inançların kucağına itmesi; insanın henüz
olgunlaşmamış (çocukluk devresinde) bir varlık olduğu düşüncesidir.
…
Ölüler Yaşıyor Mu?
İlk olarak Milliyet gazetesinde tefrika edilen (Milliyet,
Nu. 2275, 12 Haziran 1972) bu eser kitap olarak Atlas Kitabevi tarafından
yayımlanmıştır (1973).
Özet
Velittin Paşa ailesinin çocukları Orhan ile Turhan’ın ruhlar
üzerine kitaplar okuyup bu konuda bilgi edinmeye çalışırlar. Çocukların dayısı
olan Talât Bey ruha inanmaya bir kişidir.
Ailede ruhların varlığı üzerine bir tartışma yaşanır.
Ailenin yaşadığı köşkte Şeyh Battal’ın hayaleti görülür. Hayaleti Çeşmifettan,
Leman ve Dilaver görmüştür. Velittin Paşa’nın görüştüğü bir kişi olan bu şeyhi
hatırlayan Mahinur Hanım, şeyhin ailesinin ziyarete karar verir. Ziyarette
şeyhin oğlu Abdüsselâm, aileyi babasından sonra kendisinin koruyacağını
bildirir. Dilaver eve gelen hayaletle Abdüsselâm’ın benzerliğinden hareketle
ikisinin aynı kişi olduğunu ileri sürer. Aileden kimse buna inanmaz.
Bir süre sonra Orhan ve Turhan sebebini bulamadıkları sesler
duymaya başlar. Talât Bey de bu sesleri duyar. Bir süre sonra bu sesleri SLM
adlı bir ruhun çıkardığı söylenir. Leman ve Madam Luiz Şermin’in de katıldığı
bir ruh çağırma seansında SLM evdeki gençlerden birinin bir felakete
uğrayacağını haber verir. Talât Bey, yeğenlerini kader, yaratılış üzerine
pozitivist mantıkla ikna etmeye çalışır. Leman, öleceğini görür ve buna inanır,
üzüntüsünü yaşamaya başlar.
Velittin Paşa ailesinin köşkünün yanı başındaki eve yeni
kiracılar taşınır. Dilaver, Orhan ve Turhan’ın bu ailenin gizemini çözmek için çalışmaları
Dilaver’in hizmetçi Münire’ye kur yapmasıyla sonuçlanır. Bir süre sonra yan
köşkten garip sesler ve ışıklar gelir. Dilaver, Orhan ve Turhan bu köşkün
bahçesine girerler ve bazı olağanüstülüklere şahit olurlar. Dilaver ruhlardan
dayak yer. Sonrasında komşu köşkteki ailenin oğlu Keramet Lâtif, Velittin
ailesine gelir ve Doktor Muammer Feyzi’yi çağırır. Doktor döndüğünde komşu
köşkte yaşananlardan öğrenebildiklerini anlatır. Abdüllâtif Efendinin kızı
Şehamet, iki ruh tarafından rahatsız edilmektedir. Bu olay sonrasında iki aile
görüşmeye başlar ve çocuklar arasında görüşmeler ilerler. Orhan, Şehamet’e âşık
olur, Keramet ile de Leman arasında bir ilişki başlar. Aileler bu durumu
engellemeye çalışsa da sözü edilen aşklar ilerler. Orhan, Şehamet’e aşkını ilan
eder ve kızın uyarılarına kulak asmayıp onu ikna etmeyi başarır.
Mahinur Hanım ve Rasihe Hanım’ın çocukları arasındaki
ilişkiyi sonlandırmak amacıyla Şeyh Battal’ın oğlu Abdüsselâm’ın yardımına
başvurur. Olanları izleyen Dilaver, Orhan ve Şehamet’i haberdar eder. Gençler
de Abdüsselâm’a giderler ve annelerini ikna etmesi için para teklif ederler. Bu
sırada Şehamet’e musallat olan ruhlar ortaya çıkar. Abdüsselâm olanları
gençlerin gizil gücü zanneder ve çıraklık yapmayı teklif eder onlara. Bu
önerisi aileleri ikna etmesi şartı ile kabul edilir.
Bu anlaşmadan sonra Şehamet’in başına gelenler anlatılır.
Genç ve güzel kıza küçük yaşına rağmen âşık olan Sakıp Cemal, psişik
özellikleri olan serseri bir tiptir. Abdüllâtif Efendi, kızını nişanladığı bu
gençten kurtulmak isterken Sakıp Cemal’in hapse girmesi ile bu isteğine ulaşır.
İzmir’e taşınan aile kızlarını daha uygun bir gençle evlendirmek isterken
Şehamet, bir sinema artistine benzeyen Nadir Ulvi adındaki bir züppeye âşık
olur. Sakıp Cemal’in hapisten çıkması ailenin Nadir Ulvi’ye istemeden razı olmasını
sağlar. Abdüllâtif Efendi, her iki genç arasındaki çatışmayı kullanarak bu
olaydan kurtulmaya çalışır. Nadir Ulvi ile Şehamet’in evlendikleri gece Sakıp
Cemal gerdek odasına girer ve iki genç birbirini öldürür. Kızlarının
kurtulduğunu zanneden ile bir süre sonra evde meydana gelen olağanüstülüklerle
sarsılır. Sakıp Cemal ve Nadir Ulvi’nin ruhları Şehamet’in peşini
bırakmamıştır.
Çocukların evlenme isteklerini engellemeyen aileler, bu
evlilik gerçekleştikten sonra Şehamet’e dadanan ruhlardan kurtulmak için
Abdüsselâm’a başvurur. Olayı öğrenen Dilaver, Talât Bey’i haberdar eder ve Şeyh
battal hayaletinin görünmesini beklerler. Talât Bey, hayalete ateş eder ve onu
vurur. Bu durum Mahinur Hanım ile Talât Beyi karşı karşıya getirir. Ertesi gün
şeyhi ziyarete giden Mahinur Hanım, hasta olduğu belirtilen Abdüsselâm’la
görüşemez. Şehamet ve Orhan’ın Süphan adlı bir çocukları olmuştur. Ruhların
verdiği rahatsızlık artmaya başlar. Madam Luiz, iki ruhu kendi bedeninde
konuşturur ve bunlar Şehamet’in öleceğini haber verirler. Bu haber üzerine
Abdüsselâm’a koşan Mahinur Hanım, şeyhin öldüğünü haber alır. Ruhların
kaçırmaya çalıştığı çocuğunu kurtarmaya çalışan Şehamet yüksekten düşerek ölür.
Orhan çıldırır ve karısının cesedini günlerce kimseye göstermez. Odaya zorla
girenler cesedi bulamazlar. Bir süre sonra Orhan da ortadan kaybolur. Turhan
kokain bağımlısı olmuştur. Leman öleceğinden korkarak hasta hale gelmiştir.
Dilaver, Turhan’ı izleyerek Orhan ve Şehamet’in cesetlerini bulur. Mahzende üst
üste bulunan cesetler Orhan’ın vasiyeti üzerine gizlenmiştir.
…
Hüseyin Rahmi Gürpınar, romanın önsözünde de bizzat ifade
ettiği üzere; sıradanlaşmış aşk, kıskançlık ve cinayet temalarından sıyrılarak
edebiyata fenne ve estetiğe uygun yeni bir merak unsuru (ruh
muamması/ispritizma) kazandırmayı amaçlar.
Yazar, felsefe ve doğaüstü tartışmaları
("maddiyatçılık" ile "idealizm/spiritüalizm") okuyucunun
önüne bir tez olarak koysa da, olay kurgusu neticesinde pozitivizm, akıl ve
somut gerçekliğin yanında konumlanır.
Talât Bey: Pozitivist ve rasyonalist tutumuyla duyu
organlarıyla algılanamayan hiçbir şeyi kabul etmez; deneysel metodu savunur.
Yazarın İnsanlar Önce Maymun Mu İdi? ve Deli Filozof
romanlarındaki akılcı karakterlerin devamıdır.
Dilaver: Çevresindeki batıl korkularla alay eden,
materyalist kitaplar okuyan zeki ve cesur genç tipidir.
Orhan, Turhan ve Leman: Yaşlı ve iradesiz bir
Paşa'nın "dejenere/yozlaşmış" kuşak temsilcileri. Mürebbiye (Madam
Luiz Şermin) elinde, dış dünyadan soyutlanarak büyüdükleri için spiritüalizme
saplanmış, akıl sağlıklarını kaybetmiş ve kokain/intihar gibi trajik sonlara
sürüklenmişlerdir.
Şehamet: Çocuk yaştan itibaren cinsel obje olarak
görülmüş, popüler kültürün (sinema) etkisiyle sahte aşklara yönelmiş ve
ailesinin çıkar hesapları arasında ezilmiş "mağdur genç kız" tipidir.
Abdüsselâm: İnançları ve halkın cehaletini sömüren
din tüccarı/şarlatan tip.
Sakıp Cemal ve Nadir Ulvi: Biri kabadayı/mütecaviz,
diğeri Batı hayranı alafranga/züppe tip olup; toplumsal ve bireysel bozulmanın
farklı yüzlerini temsil ederler.
Anlanlatma zamanı 1932, olay zamanı ise yaklaşık iki yıllık
bir dilimdir (1928 sonrası harf inkılabı atıflarıyla).
Geniş mekân olarak Üsküdar/Nuhkuyusu (doğu/geçmiş/gelenek
sembolü) ile köşk bahçeleri (romantik/esrarlı buluşmalar) seçilmiştir. Dar
mekânlar ise (Velittin Paşa Köşkü, Abdüsselâm’ın evi) basit bir dekor olmanın
ötesine geçerek kişilerin psikolojisi ve temanın işleyişiyle doğrudan
paralellik gösterir. Köşk odalarının Karacaahmet Mezarlığı’na bakması ölüm/ruh
vurgusunu beslerken, Abdüsselâm’ın evi ise tekkeleri andıran mistik/kasvetli
havasıyla insanları etkileyen bürünmüş bir mekan olarak tasvir edilir.
Ana tema: İnsan hayatının esasen akıl ve mantık
ilkeleriyle düzenlenebileceğidir. Doğaüstü/metafizik gibi görünen durumlar
hayatın çok kısıtlı bir alanını kapsar; bunların çoğu ise cehalet,
uyuşturucu/halüsinasyon (kokain), yetişme tarzı veya din tüccarlarının (Abdüsselâm)
istismarından ibarettir.
…
Namuslu Kokotlar
İlk olarak Vakit gazetesinde tefrika edilen (Vakit, Nu.
3886, 1 Teşrîn-i Sâni 1928) romanın kitap halinde ilk baskısı Atlas Kitabevi
tarafından gerçekleştirilmiştir (1973).
Özet
Roman, Adviye Hanım’ın ev sahipliğini yaptığı bir baloda
Sermet Nadir’in Şehnaz Hüsrev’i sıkıştırması ile başlar. Eski aşkından bıkmış
olan Şehnaz Hüsrev, bir hileyle ondan kurtulur ve yeni sevgilisi Hurrem Lütfi
ile bir odada sevişir. Terk edilmeyi kabullenemeyen Sermet Nadir, Şehnaz’ın
kocası Hüsrev Nizami’yi üstü kapalı olarak olaydan haberdar etmek istese de
ihtiyar adamı kumar masasından kaldırmayı başarmaz. Ertesi gün Şehnaz’ı görmeye
evine giden Sermet Nadir, hizmetçi tarafından tahkir edilir ve geri dönmek
zorunda kalır. Evin yakınlarındaki pastanede beklerken Hurrem Lütfü içeri girer
ve geceyi Şehnaz’la birlikte geçirdiğini söyler. Gururu kırılan Sermet Nadir,
olanları Hüsrev Nizami’ye haber verir, ancak ihtiyar koca karısını savunur. Bu
sırada içeri giren Şehnaz, Sermet’e ilişkilerinin kesin olarak bittiğini
söyler.
Terk edilmeyi kabullenemeyen Sermet Nadir, Şehnaz’ın peşine
eski bir hafiye olan Abdullah Nebil’i takar. Amacı Şehnaz’dan intikamını almak
ve onun kendine dönmesini sağlamaktır. Hurrem tarafından ihmal edilen Şehnaz,
genç taksici Seyfettin ile gezintiye çıktığında imzasız bir mektup alır. Bu
mektupta Hurrem ile Perran’ın nerede ve ne zaman buluştukları bildirilmektedir.
Şehnaz, Seyfettin’le birlikte bu buluşmalardan birini basar ve Perran ile
tartışır. Perran, Hurrem’den bir seçim yapmasını ister. Özgürlüğünü seçtiğini
belirterek oradan uzaklaşan Hurrem, gizli bir işaretle Perran’ı seçtiğini
sevgilisine bildirmiştir. Bu olaydan sonra gururu kırılan Şehnaz, salon
yaşamında aradığı aşkı bulamaz ve bir kır gezintisinde şoförü Seyfettin’le
birlikte olur.
Abdullah Nebil, kumsalda uygunsuz bir durumda bulunan Perran
ve Hurrem’in fotoğraflarını çekmeyi başarır. Abdullah Nebil bu fotoğrafı
Sermet’e satar. Bu sırada Şehnaz ilk olarak Afif Hüsnü sonra da Enver Ragıp
adlarındaki iki gençle birlikte olmaya başlar. Birbirini kıskanan iki sevgili,
bir gün kavga eder ve Enver Ragıp, afif Hüsnü’yü döverek Şehnaz’ın evinden
kovar. Gururu kırılan Afif Hüsnü, bir süre sonra Enver Ragıp’a silahıyla
saldırır ve onu yaralar. Kurşundan küçük bir sıyrıkla kurtulan Enver Ragıp,
rakibini bir kez daha döver. Olaylar gazetelere yansır. Hüsrev Nizami, karısına
istediği erkekle birlikte olabileceğini ama bu kişileri dikkatli seçmesini
bildirir. Seyfettin’in kayınvalidesi Hüsrev Nizami’yi ziyaret eder ve Şehnaz’ın
Seyfettin’e yüz vermemesini ister. Bu olayı öğrenen Şehnaz, Seyfettin’e
nazlanır ve olanları haber verir. Seyfettin evine gittiğinde kayınvalidesini ve
karınsı öldürmeye kalkışır. Mahalleden gelenler iki kadını zor kurtarır.
Sermet Nadir, Perran ve Hurrem’in uygunsuz fotoğrafını
Şehnaz’a gönderir. Perran, Hurrem’i üvey kızını isteyen biri olarak tanıtıp
evine kadar sokmuştur. Sermet bir mektup da Perran’ın kocası Mazlum Ulvi bey’e
yazar. Karısı hakkında çıkan dedikoduların müsebbibinin Şehnaz olduğunu
bildirir. Mazlum Ulvi, Hüsrev Nizami’yi ziyaret eder ve iki ihtiyar koca
tartışırlar. İçeri giren Şehnaz, Mazlum Ulvi Bey’e Perran hakkında ağır
hakaretler savurur ve fotoğrafı gösterir. Karısını öldürmeye karar veren mazlum
Ulvi evine döner ve kızı Reşide’den Perran’ın yaptıkları tekrar dinler. Sermet
Nadir, bir mektup da Perran’a göndermiş ve kocasının her şeyi bildiğini,
aşığını ve onu öldüreceğini haber verir. Korkan Hurrem, Perran’la görüşmesine
ara verir.
Perran, Sakıp Cemal adındaki bir gençle birlikte olmaya
başlar. Bir süre sonra Sakıp Cemal’in kokain düşkünlüğünden ve deliliğinden
korkan Perran, sevgilisinden ayrılmaya karar verir. Perran’ı Mazlum Ulvi’den
bile kıskanmaya başlayan Sakıp Cemal, bu ayrılığı kesin bir dille reddeder.
Tehditlerle Perran’ı evine gelmeye mecbur eder. Bir gün bu tehdit
telefonlarından bir tanesine Mazlum Ulvi cevap verir ve karısının bütün
yaptıklarını öğrenir. Öldürmek için Perran’ı arayan Mazlum Ulvi Bey, karısının
evden kaçtığını öğrenir. Sakıp Cemal, Perran’ın yerini öğrenmek için Abdullah
Nebil’e küçük bir servet öder. Perran ve Hurrem’in birlikte kaldığı eve baskın
yapan Sakıp Cemal, Perran’ı ağır yaralar, Hurrem’i ise gözünden vurur. Perran,
son nefesinde kocasının bağışlamasıyla mutlu bir şekilde ölür. Hurrem, bir
gözünden yoksun olarak Şehnaz’la tekrar birleşmek ister. Şehnaz, eski aşkını
ağır hakaretlerle reddeder. Seyfettin, Şehnaz’ın kendisinin olmayacağını anlar
ve kıskançlık krizine girip arabasını denize sürerek kendisi ve sevgilisini
ölüme götürür. Hurrem, başına gelenlerden sorumlu tuttuğu Sermet’i vurur ve
topal bırakır.
Eser Hüsrev nizami ve mazlum Ulvi’ye genç ve güzel kızlardan
evlenme teklifi içeren mektupların geldiği haberiyle bitirilir.
…
Eser, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecindeki
sosyo-ekonomik ve kültürel dönüşümün yarattığı "doğru özümsenememiş
özgürlük" ve "değerler karmaşası" zemininde biçimlenir.
Romanın merkezinde, toplumsal kurallardan ve etik
değerlerden sıyrılarak yalnızca kendi ferdî/cinsel arzularını tatmin etmeye
çalışan insanların bencilliği yer alır. Yazar, hak ve adalet gözetilmeden sırf
kişisel hırslarla hareket edilen bir dünyada ortaya çıkan yıkımı (cinayetler,
sakat kalmalar, intiharlar) kaçınılmaz bir mantıksal sonuç olarak sunar.
Şehnaz Hüsrev: Cinselliği doğanın kaçınılmaz bir
ilkesi sayan, erkekleri tahakküm altına almaktan zevk duyan, sorumluluk
hissetmeyen dejenere "namuslu kokot" tipi.
Perran Mazlum: 17 yaşında yaşlı bir adamla
evlendirildiği için cinsel arzularını dışarıda arayan, Şehnaz gibi
bencilliğinin ve modern sefahat (kokain) merakının kurbanı olan alafranga kadın
tipi.
Hüsrev Nizami Bey: Yaşlılığına bakmadan genç kadını
"mülk" gibi alan, karısının ilişkilerine göz yumup bunu
"medenilik" kılıfına uyduran bencil ve ahlaken çökmüş koca.
Mazlum Ulvi Bey: Geleneksel değerlere bağlı görünse
de yaşlılığında torunu yaşındaki kızla evlenen; trajik şekilde Hüsrev Nizami
ile aynı noktaya gelen edilgen koca.
Hurrem Lütfü: Kadınları cinsel ve maddi sömürü aracı
gören, aşka ve ilişkilere "fiziksel/ticari bir idman" gözüyle bakan
tam bir züppe/Casanova tipi.
Sakıp Cemal: Baba mirasını sefahat ve uyuşturucuya
yatıran, kültürsüzlüğüne rağmen kendini şair/deha sanan, kıskançlık krizleriyle
katile dönüşen züppe tip.
Seyfettin: Tutkularının peşinden giderek ailesini ve
çocuklarını felakete sürükleyen bencil halk adamı/şoför tipi.
Sermet Nadir & Abdullah Nebil: Biri terk edilmeyi
kabullenemeyen bencil aşık, diğeri ise "çağın ahlakı paran kadardır"
diyerek çıkarı için her şeyi yapan pragmatist hafiye tipi.
Romanda zaman unsuru derinleştirilmemiş, yalnızca olayların
geçtiği anlatma zamanı (1929) net olarak belirtilmiştir.
Mekânlar sadece olayların geçtiği birer dekor değil,
karakterlerin ekonomik durumunu, sınıf çatışmasını ve kişilik bozulmalarını
yansıtan uzamlardır.
Hüsrev Nizami’nin Evi: Aşırı lüks ve ihtişamıyla
toplumsal-ekonomik uçurumu ve zenginliğin "kibirli" yüzünü gösterir
(Şoför Seyfettin'in ezikliği üzerinden verilir).
Sakıp Cemal’in Dairesi: Modistracı dairesinden gizli
geçitlerle ulaşılan, çıplak resimlerle dolu bir "yasak haz cenneti"
olarak kurgulanmıştır; sahibinin sefahatini ve gizli ahlaki çöküşünü simgeler.
Barba Mihali’nin Meyhanesi: Sağlıksız ve salaş yapısıyla
sefaletin mekânsal karşılığıdır.
Romanın merkezinde, insan ilişkilerini acımasız bir
mücadeleye dönüştüren bencillik duygusu yer alır. Aldatma, kıskançlık, cinayet
(Sakıp Cemal ve Seyfettin'in cinayetleri) ve ahlaki çöküşün tamamı bu bireysel
bencillikten kaynaklanır.
Namuslu Kokotlar, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın
külliyatında daha önce de sıkça işlediği ahlaki kokuşmuşluk ve hayat mücadelesi
temalarını "bencillik" odağında yeniden ele alan; ancak romancılık
tekniği ve üslup bakımından yazara yeni bir boyut katmayan, biçimsel kusurları
barındıran tipik bir geç dönem eseridir.
…
3. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Romanlarının Yapı, Tema ve Anlatım Özellikleri
İncelenen 24 romanın 14'ünde, asıl vakadan önce kişilerin ve
çevrenin tanıtıldığı giriş bölümleri yer alır.
Romancının olay odaklı ve aşırı yoğun tutumu üç temel
aksaklığa yol açar:
Olayla ilgisiz düşüncelerin sayfalarca süren konuşmalarla
aktarılması (Dünyanın Mihveri Kadın Mı Para Mı?).
Yapısal işlevi olmayan, sadece mizah unsuru taşıyan
uzatılmış diyaloglar (Cehennemlik).
Vakayla doğrudan bağı bulunmayan epizotlar ve aşırı
tesadüfilikler.
Züppeler, alafrangalar, geleneksel aile kadınları, mütekaid
efendiler, sahte hocalar/üfürükçüler, hovardalar ve dejenere tipler gibi
toplumun her kesiminden geniş bir katman romana dâhil edilmiştir.
Hüseyin Rahmi Gürpınar romanında asli/merkezi unsur olay ve
temadır. Yazar öncelikle zihinsel bir fikir, sorun veya temadan hareket eder;
kişileri, zamanı ve mekânı bu düşünceyi veya toplumsal eleştiriyi
somutlaştıracak birer "araç" (tip) olarak kurgular. Bu durum teknik
bakımdan bazı aksaklıklara yol açsa da, İstanbul'un toplumsal ve insani
panoramasını zengin bir çatışma ağıyla sunmasını sağlamıştır.
Yazarın romanlarındaki eğitimli ve aydın kadınlar,
geleneksel toplumun kendilerini "ikinci sınıf" gören anlayışına karşı
bilinçli bir eleştirel tavır sergilerler.
Ahmet Mithat Efendi’nin züppelerinden farklı olarak Hüseyin
Rahmi’nin züppeleri sadece cemaate/topluma değil, "erkekliğe" de
yabancılaşmış, kadınsılaşmış tiplerdir. Bu durum takıntılı kıyafet
betimlemeleriyle desteklenir.
Hüseyin Rahmi romanları "fikir/tema ve olay"
merkezli olduğu için zaman unsuru mekân ve insanla derinlemesine
bütünleştirilmez. Tarihsel süreçler genellikle "üç ay sonra",
"gün batımında", "iki yıl sonra" gibi yüzeysel geçişlerle
atlatılır.
Zaman kırılmaları karakterlerin iç bilincinden ziyade
anlatıcının müdahalesiyle gerçekleşir. Olayın ortasından başlayıp geçmişe dönme
(Acı Gülüş/Tebessüm-i Elem) gibi destan/romans geleneklerine dayalı geri
dönüşler görülür.
Nadiren de olsa zaman-insan ilişkisi kurulur. Dirilen
İskelet’te Tayfur’un Banû’yu bekleyişindeki "geçmek bilmeyen saatler"
psikolojik zamanı; Cehennemlik’te ilkbaharın aşkı, sonbaharın ise verem ve
ölümü simgelemesi geleneksel zaman algısını yansıtır.
Yazarın olayı ve toplumsal mesajı aşırı ön plana çıkararak
zaman, mekân ve derinlikli karakter kurgusunu ihmal etmesi, eserlerinin kendi
döneminden sonra "eskimiş" olarak değerlendirilmesinin ve tekniğinin
eleştirilmesinin temel sebeplerinden biridir.
Mekan
İki romanı haricinde (Eşkıya İninde - Kocaeli/Değirmendere
ve Ölüler Yaşıyor Mu? - İzmir) olaylar tamamen İstanbul'da geçer.
Romanlarda dış mekân/semt adları çok sık geçse de olaylar
ağırlıklı olarak iç mekânlarda cereyan eder. Dış mekânlar çoğu zaman sadece bir
"dekor" veya olayın geçtiği yeri belirtme işlevi görür.
Beyoğlu ve Şişli: Batılılaşmanın, yozlaşmanın, köksüzlüğün,
asrîliğin ve ahlaki bozulmanın sembolüdür (Can Pazarı, Tutuşmuş Gönüller,
Kokotlar Mektebi).
Geleneksel Türk Mahalleleri (Taşkasap, Fatih, Aksaray,
Cerrahpaşa): Doğuyu, geleneksel yaşamı ve Türk kültürünü temsil eder. Anlatıcı
iki tarafın da aşırılıklarını (Beyoğlu'nun yozlaşmasını da mahallelerin
dedikoducu/baskıcı tutumunu da) ironik bir dille eleştirir.
Bentler: Eğlence ve mesire mekânıdır.
Mezarlıklar: Mahalle ile iç içe oluşuyla Doğu kültüründeki
"hayat-ölüm" yakınlığını simgeler; aynı zamanda plansız şehirleşmenin
ve ölüm çağrışımının aracıdır.
Camiler ve Çevreleri: Yoksulluk ve sefaletin gözlemlendiği
yerler olmanın yanı sıra, bakımsız helaları ve hijyen sorunlarıyla
belediyecilik/şehirleşme eleştirilerinin yapıldığı mekânlardır.
Çeşmeler: Eski estetik oymalı mermer çeşmelerin yerini
boyalı demir muslukların alması üzerinden, Batılılaşmanın getirdiği zevksizlik
ve estetik kaybı eleştirilir.
Yangın Yerleri ve Viraneler: İstanbul'un en büyük
felaketlerinden olan yangınların ve I. Dünya Savaşı sonrası yıkımın, sefaletin,
parçalanmış ailelerin ve toplumsal çöküşün panoramik birer aynasıdır.
Köy / Kırsal Mekânlar: Yalnızca iki romanda geçer
(Mezarından Kalkan Şehit, Eşkıya İninde). Anlatıcının (şehirli aydın) gözünden
kırsal mimarinin düzensizliği, estetikten yoksunluğu ve bakımsızlığı
vurgulanır.
Boğaz ve Adalar (Heybeliada vb.): Peyzaj ve manzara
tasvirlerinin öne çıktığı, adeta bir ressam titizliğiyle işlenen şairane ve
estetik mekânlardır (Acı Gülüş).
Hüseyin Rahmi’nin romanlarında asıl merkezî mekân evdir.
Cehennemlik: Adnan Şemi Paşa’nın konağı, Osmanlı toplumunun
ve eskinin minyatürüdür. İnsan tabiatı gözetilmeden yürütülen ilişkilerdeki
riyakârlığı simgeler.
Kaderin Cilvesi Başımıza Gelenler: İzzet Dinarî Efendi’nin
konağı, şeklen tamir görse de "kostüm üzerine lata giymiş bir eski
yobaz" şeklinde kişileştirilerek betimlenir.
Tutuşmuş Gönüller: Beyoğlu’ndaki apartman dairesi,
"minare gibi fırdöndü karanlık merdivenleri" ve uyumsuz eşyalarıyla
eğreti modernliği ve fuhşu temsil eder.
Deli Filozof hariç neredeyse tüm romanlarda betimleme önce
genel çevreden/semtten başlar (örneğin Kadıköy), ardından bahçeye, evin içine,
odaya ve son olarak odadaki eşyalara kadar daralır (Acı Gülüş / Tebessüm-i
Elem).
Yazar, mekânı tek başına estetik bir değer olarak değil;
çoğu zaman karakterlerin ruh halini (üzüntü, hayal kırıklığı) vurgulamak veya
ana temayı belirginleştirmek için bir dekor olarak kullanır.
Hüseyin Rahmi’nin Temaları
Kültürel Değişim (Batılılaşma) ve Değerler Çatışması
Türk modernleşmesindeki Doğu-Batı karşıtlığı, Hüseyin
Rahmi’nin eserlerinde merkezî bir çatışma unsuru olarak işlenir.
Kuşak Çatışması: Eski ve yeni değerleri temsil eden
bireyler arasındaki sürtüşmeler temel dinamiktir.
Son Arzu romanında Nuriyezdan’ın geleneksel ahlak
baskısına dayanamayıp ölümü seçmesi veya Tutuşmuş Gönüller’de Lebip
Paşa’nın kızı Lemiye ile arasındaki 30 yıllık zihniyet farkından dehşete
düşmesi bu durumun açık örnekleridir.
Kadının Konumu ve Evlilik Usulleri: Kültürel
değişimin mihenk taşı "kadın"dır. Görücü usulü evliliğe karşı çıkan
gençler ile geleneksel yapı çatışır.
Son Arzu’da Namık Senai’nin görücü usulünü mizahtan
yararlanarak eleştirmesi; Acı Gülüş (Tebessüm-i Elem) romanında Kenan ve
Ragibe’nin geleneksel kalıpları yıkarak Avrupalı gibi evlenmesi bu temayı
besler.
Ahlaktaki Çifte Standart: Toplumun aynı eylemde
(içki, zina) kadına ve erkeğe farklı muamele etmesi, Kokotlar Mektebi ve
Evlere Şenlik Kaynanam Nasıl Kudurdu? gibi romanlarda ironik bir dille
eleştirilir.
Yanlış Batılılaşma
Hüseyin Rahmi, toplumsal bir yara olarak gördüğü yanlış
Batılılaşmayı ilk romanı Şık’tan itibaren işler.
Sığ Yorumlar: Batılılaşmayı yalnızca cinsel özgürlük,
kılık-kıyafet veya geleneksel değerlere sırt çevirme olarak gören tipler
süzgeçten geçirilir.
Acı Gülüş’te genelev işletmeyi "asrîlik"
sanan Kenan veya Dirilen İskelet’te Batı eğitimi alıp kendi toplumunun
inançlarına yabancılaşarak mezarlardan kemik toplayan Tayfur ile Bânû bu tipin
temsilcileridir.
Yazarın Tutumu: Hüseyin Rahmi ne tamamen eskiye
saplanıp kalmayı ne de körü körüne yanlış Batılılaşmayı onaylar; çatışmaları
kurgulayarak her iki ucun da çarpıklığını teşhir eder.
Doğa Kanunlarının Belirleyiciliği ve Hayat Mücadelesi
Hüseyin Rahmi’nin Türk edebiyatındaki en özgün yönlerinden
biri, Darwin, Nietzsche ve Schopenhauer gibi düşünürlerin etkisiyle
insan ilişkilerini "tabiat kanunları" ve "yaşama savaşı"
çerçevesinde ele almasıdır.
Ahlak ve Vicdanın İkincilleşmesi: Hayatta kalma
arzusu; ahlak, adalet ve kanun gibi kavramların önüne geçer.
Ben Deli Miyim? romanında Nuri’nin aç kalınca
kanunları yok sayması; Billûr Kalp’te geçim sıkıntısının kadınları ve
insanları "ırz spekülasyonu" ortamına sürüklemesi bu temayı doğrular.
"Zayıfı Yutma" ve Orman Kanunları:
Utanmaz Adam romanında Avnussalâh ve Ali Safder
üzerinden şekillenen anlayışa göre hayat; zekilerin bönleri, güçlülerin
zayıfları sömürdüğü vahşi bir mücadeledir.
Dünyanın Mihveri Kadın Mı Para Mı? romanında Edip
Münir’in de ifade ettiği gibi hayat; para ve kadın ekseninde dönen, "bir
lokmaya üşüşen tavuklar gibi" başkasının ağzındaki rızkı kapma
mücadelesidir.
Hayat Mücadelesi
Hayatın bir mücadele olduğu fikri yalnızca karakterlerin
tiratlarıyla değil, olay akışıyla doğrudan gösterilir. Dünyanın Mihveri
Kadın Mı Para Mı? romanında Edip Münir’in pansiyondan kaçışı, ev
soygunları, Semahat’in aldatmaları ve işlenen cinayetler bu varoluşsal
mücadelenin pratik görünümleridir.
Hayatta kalma içgüdüsü (fıtrat) her türlü yapay toplumsal
veya ideolojik düzenlemenin üstündedir. Edip Münir’in zenginleştikten sonra
eski arkadaşlarının açlığını görmezden gelmesi buna örnektir.
Toplumsal Bir Hastalık Olarak "Riya"
Riya, tabiat kanunları ile insanların koyduğu yazılı/moral
kurallar arasındaki uyumsuzluğun kaçınılmaz bir sonucudur. Toplum baskısından
kaçınan birey ikiyüzlülüğe sığınır.
Ben Deli Miyim? romanında Şadan’ın ağzından
aktarılanlar; riya, yaltaklanma ve rüşvetin toplumsal adaletsizliği nasıl
beslediğini gösterir. Bu eleştiri, Millî Mücadele sonrası dönemin
vurguncularını, rüşvetle kentin göbeğinde kalan yabancı unsurları ve Cumhuriyet
idaresinin aksayan yönlerini hedef alacak kadar geniştir.
Cinsellik ve Aşk
Hüseyin Rahmi’ye göre aşk ve cinsellik, kural tanımayan
doğal bir dürtüdür. Tutuşmuş Gönüller’de belirtildiği gibi "sevgene
sevme, sevmeyene sev" denilemez. Kaderin Cilvesi'nde 93 Harbi
göçmenlerinin camilerdeki iç burkan durumu üzerinden cinselliğin en zorlu
şartlarda bile baskılanamayacak doğal bir ihtiyaç olduğu trajik bir biçimde
vurgulanır.
Fiziksel, yaş ve estetik dengesizlikle kurulan evliliklerin
aldatma ve çöküşle sonuçlanması (Muhabbet Tılsımı, Cehennemlik),
doğa kanunlarının göz ardı edilmesinin sonucudur.
Batıl İnanışlar
Efsuncu Baba ve Ben Deli Miyim? romanlarında
batıl inançların cehaletten beslendiği, çocuk zihninden toplumsal yapıya kadar
büyük yıkımlara yol açtığı işlenir. Din adamları da bu cehaleti sömüren tipler
olarak kurgulanır.
Deli Filozof ve Ölüler Yaşıyor Mu?
romanlarında; tutkuların (aşk, para, can hırsı) akılla dengelenmesi gerektiği,
aksi takdirde insanın yıkıma sürükleneceği savunulur.
Modernite Bunalımı
İttihat ve Terakki dönemi, II. Abdülhamit rejimi ve
Cumhuriyet dönemi aksaklıkları ile Batı kökenli siyasal fikirler (sosyalizm,
komünizm) eleştiri süzgecinden geçirilir.
Ölüler Yaşıyor Mu? romanında Şevki Nurullah’ın uzun
tiradında ölüm, mistik masallardan arındırılarak pozitivist ve materyalist bir
çerçevede ele alınır: Ölüm beyin fonksiyonlarının bitimidir ve ötesindeki
iddialar cehaletin ürünüdür.
Kent yaşamının getirdiği tekdüzelik, insanı yabancılaşmaya
ve kaçışa (Mezarından Kalkan Şehit) sürükleyen bir olumsuzluk olarak
sunulur.
Bakış Açısı ve Anlatıcı Tipleri
İlahî (Hakim/Tanrısal) Bakış Açısı: Yazarın
romanlarının çoğunluğunda tercih ettiği baskın tekniktir. Anlatıcı her şeyi
bilir, karakterlerin zihninden geçenlere hâkimdir.
- Örnekler:
Acı Gülüş, Cehennemlik, Deli Filozof, Utanmaz Adam,
Can Pazarı, Efsuncu Baba.
Kahraman Anlatıcı Bakış Açısı: Olayların birinci
tekil şahıs (ben) ağzından, kahramanın gördükleri ve bildikleriyle sınırlı
olarak aktarıldığı kurgulardır.
- Örnekler:
Ben Deli Miyim?, Eşkıya İninde, Evlere Şenlik Kaynanam
Nasıl Kudurdu?, Kokotlar Mektebi.
Hibrit (Karma) Bakış Açısı: İlahî bakış açısı ile
kahraman anlatıcının aynı eser içerisinde yer değiştirmesidir.
- Örnekler:
Ölüler Yaşıyor Mu? Billûr Kalp, Ölüm Bir Kurtuluş Mudur?
Gürpınar diyalog tekniğini en yoğun kullanan yazarlardandır.
Efsuncu Baba ve Cehennemlik gibi eserlerde diyalog ağırlığı, onun
tiyatroya olan yatkınlığıyla açıklanır.
Sosyal tarihi resmetmede son derece başarılı canlı sahneler
kurgular. Son Arzu’daki Ramazan eğlenceleri ve Acı Gülüş’teki
"Baskın" sahnesi bunun zirve noktalarıdır.
İroni; kelime oyunları, argo, abartı ve olayların görünen
anlamının tam zıddını tematik olarak vurgulama şeklinde ortaya çıkar. Ben
Deli Miyim?, Efsuncu Baba ve Muhabbet Tılsımı’nda ironi,
batıl inançları ya da toplumun ahlak iki yüzlülüğünü teşhir eden temel
tekniktir.
Anlatıcının olaya müdahale ederek araya girmesi ve gereksiz
yorumlar yapması, aşırı ansiklopedik bilgi yüklemeleri, mantık hataları ve
kurgudaki aşırı tesadüfler en belirgin teknik zayıflıklarıdır.
4. Genel Değerlendirme ve Sonuç
Temanın Kurguyu Şekillendirmesi: Romanlardaki olay
örgüleri tamamen belirli bir tematik/fikrî amaca hizmet edecek şekilde
kurgulanmıştır.
Parçalı Yapı ve Mantıksal Sıkışıklıklar: Eserlerde
gözlemlenen olay örgüsü sıkışıklıkları, parçalı yapılar ve olay akışının
konuşmalarla kesilmesi, yazarın vermek istediği mesajı (temayı) estetik
kurgunun önünde tutmasından kaynaklanır.
Tefrika Yazarlığı Etkisi: Metindeki uzun konuşmalar
ve asıl olayla doğrudan ilgisi olmayan kısımlar, yazarın gazete tefrikalarını
uzatma ve hayatını kalemiyle kazanma zorunluluğunun da bir sonucudur.
Tek Yönlü (Düz) Tipler: Gürpınar’ın kahramanları
karmaşık karakterler değil, belirli bir düşünceyi veya durumu temsil eden tek
yönlü "düz tiplerdir". Bu durum romanların estetik değerini zedelemiş
ve kalıcılıklarını olumsuz etkilemiştir.
Şahıs Kadrosunun Zenginliği: İstanbul’un hemen her
sosyal tabakasından (paşasından mahalle bekçisine, dilencisinden külhanbeyine,
meyhane müdavimlerine kadar) insanı romana dahil etme konusunda son derece
başarılıdır.
Çelişki ve Riya Eleştirisi: Karakterlerin ideolojik
veya ahlaki duruşlarındaki çelişkiler (örneğin kural tanımayan bir tipin aniden
yazarın sözcülüğünü yapması), toplumda her bireyin bünyesinde barındırdığı
yozlaşmayı ve bunu gizleyen "riya" (ikiyüzlülük) olgusunu ifşa
etme amacına dayanır.
Zaman: Olay zamanı genellikle kronolojik bir sıra
izler (mantıksallaştırılmış zaman). Zaman betimlemeleri yer yer
realist/natüralist çizgiden saparak romantik nitelikler kazanır.
Mekân (İstanbul): Eserlerin neredeyse tek mekânı
İstanbul’dur. Mekân; konak, köşk, muayenehane gibi dar (iç) mekânlar (dekor),
Boğaz ve bahçe tasvirleri (peyzaj) ve sosyal sorunların tartışıldığı geniş
çevre (panorama) olarak üç düzeyde işlenir. İstanbul, tüm ülkenin ve modernleşme
krizlerinin bir simgesidir.
Tematik Ağ (Balzac ve Zola Etkisi): Yazar, merkezdeki
tek bir ana temayı yan temalarla destekleyerek tüm romanlarında işler. Bu
yaklaşım, Honoré de Balzac (İnsanlık Komedisi) ve Émile Zola’nın (Rougon-Macquart)
eser gruplarında uyguladığı tematik bütünlük arayışının Türk edebiyatındaki
özgün bir yansımasıdır.
Karamsarlık (Pesimizm) ve Hayat Mücadelesi: Felsefi
olarak Pozitivizm, Nietzsche ve Schopenhauer etkisi görülür. Hayat, insan
ilişkilerinin her boyutunu kapsayan acımasız bir "var olma / çıkar
mücadelesidir". Din adamı tiplerinin olumsuzluğu ve çıkar odaklı
olmayan aşka yer verilmemesi bu karamsarlığın kanıtıdır.
Natüralizm/Realizm: Gürpınar’ın realizmi daha çok
gözleme dayalı İstanbul betimlemelerinde belirirken; natüralizmi, hayat
mücadelesini ele alırken benimsediği öğretici ve felsefi tavırdan beslenir.
Aşırı Belirginlik (Pedagojik Tavır): Yazarın en büyük
estetik kusuru, iletmek istediği fikri sadece kurguyla bırakmayıp anlatıcının
veya karakterlerin doğrudan söylemleriyle dikte etmesidir. Bu durum metnin çok
anlamlılığını ve estetik kalitesini zedeler.
Geleneksel Unsur İhtivası: Tanzimat ve Servet-i Fünun
çizgisine kıyasla Gürpınar, Meddah, Karagöz ve Ortaoyunu gibi geleneksel
seyirlik sanatların anlatım imkânlarını ve dilini eserlerine başarıyla entegre
etmiştir.
İkonik Sahneler: Son Arzu’daki Ramazan
eğlenceleri ve Acı Gülüş (Tebessüm-i Elem)’teki Baskın sahnesi gibi
bölümler, olayların geçtiği zihniyet atmosferini kurgulayan eşsiz sahnelerdir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder