Özgür
İldeş - Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın 1919'a kadar olan romanlarında yapı, tema,
anlatım (1889-1919) - Notlar
Doktora Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara,
2009
Önsöz
Tanzimat’tan Cumhuriyet edebiyatına kadar 80 yıllık ömründe
pek çok edebî devri gören Hüseyin Rahmi Gürpınar, hiçbir edebî topluluğa
katılmayarak bağımsız çizgisini korumuştur.
Eserlerinde Türk toplumunun Tanzimat'la başlayan Batılılaşma
sürecinde yaşadığı krizleri, çatışmaları ve sosyal dönüşümü (paradoksları)
resmetmiştir.
Çalışmanın amacı Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Türk
edebiyatındaki önemini ve romancılığını, eserlerini bütüncül bir yaklaşımla
inceleyerek ortaya koymaktır.
İncelenen Eserler
Şık, İffet, Mutallâka, Mürebbiye, Bir Muâdele-i Sevdâ,
Metres, Tesadüf, Nimetşinas, Şıpsevdi, Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç,
Sevda Peşinde, Gulyabani, Cadı, Hakka Sığındık, Toraman, Hayattan Sahifeler.
Çalışmada yapı, tema, dil ve anlatım ögelerinin olay
örgüsündeki işlevleri sorgulanmıştır.
Tekil incelemelerin ardından 1919'a kadarki tüm romanların
ortak yapı, tema, dil ve anlatım özellikleri çıkarılarak panoramik bir
değerlendirme yapılmıştır.
Giriş: Hüseyin Rahmi Gürpınar’a Kadar Türk Romanı
Batı'da Skolastik zihniyetten Rönesans'a geçişle birlikte
doğa akıl ve bilimle tanınmış, "birey" kavramı ortaya çıkmıştır.
Türk edebiyatında ise bu köklü zihniyet dönüşümünün gerçek
yansıması Tanzimat Dönemi ile gerçekleşmiştir.
Klasik dönem edebiyatında Tanrı merkezli bir estetik anlayış
hâkimken, Tanzimat'la birlikte duyular dış dünyaya yönelmiş ve somut insan tipi
edebiyatta yerini almıştır.
Klasik dönemdeki soyut ve masalsı halk hikâyeleri ile
mesnevilerden gerçekçi romana geçilmiştir. Namık Kemal’in İntibah
romanındaki Ali Bey karakteri, kendi varlığının ve psikolojisinin bilincine
varan ilk somut "birey" örneklerindendir. Ahmet Hamdi Tanpınar bu
dönüşümü açıklarken Doğu geleneğinde psikolojik tecessüsün eksikliğine dikkat
çeker.
Türk edebiyatında roman türü Batılılaşma sürecinin bir
parçası olarak doğmuş ve estetik hazdan önce "sosyal fayda" esasını
gözetmiştir.
İlk tercüme roman Yusuf Kâmil Paşa’nın Fenelon’dan çevirdiği
Telemak (1862) olup ardından Hugo, Defoe, Lamartine ve Chateaubriand
çevirileri gelmiştir. Namık Kemal, İbretnüma ve Muhayyelât gibi
eski hikâyeleri "kocakarı masalı" olarak eleştirmiş ve modern romanın
imkân dâhilindeki vakaları toplumsal ve ahlaki detaylarıyla anlatması
gerektiğini savunmuştur.
Batı'dan yapılan tercümeler ve ilk telif eserler (Taaşşuk-ı
Tal’at ve Fitnat, İntibah, Araba Sevdası, Felâtun Bey ile
Râkım Efendi) geleneksel tahkiye ile Batı romanı arasında bir köprü
kurmuştur.
Eser Verdiği Dönemin Zihniyeti İçerisinde Hüseyin Rahmi Gürpınar
1864 İstanbul doğumlu Hüseyin Rahmi, çocukluğunu Aksaray’da
anneannesinin yanında, geleneksel kadın çevresinde geçirmiştir.
Bu ortam, onun mahalle kültürünü, kadınların konuşma dilini
ve şivelerini çok iyi gözlemlemesini sağlamıştır.
İlk romanı Şık’ın bir bölümünü henüz okul çağındayken
Ahmed Midhat Efendi’ye götürmüş; Ahmed Midhat önce inanmayıp sınadıktan sonra
onu "veled-i ma'nevi" kabul ederek Tercümân-ı Hakikat
gazetesinde yayımlamıştır.
Hüseyin Rahmi, Servet-i Fünûncuların aksine ağır bir dil ve
bireysel temalar yerine halk için ve halkın anlayacağı sade bir dille yazmayı
seçmiştir. Kendisini halkı erdemli kılmaya çalışan bir eğitici olarak
görmüştür. Eserlerinde Romantizm, Realizm ve Natüralizm/Eksperimantalizm (Zola,
Claude Bernard) akımlarını birleştirmiş; Schopenhauer, Nietzsche ve Thomas
Hobbes gibi filozofların kötümser ve realist görüşlerinden etkilenmiştir.
XIX. Yüzyılın Sonu ve XX. Yüzyılın Başlarında Edebiyatımızda Yerli Renk
Gerçekçiliği
Ahmet Midhat Efendi ile başlayan "yerli ve mahallî
olanı anlatma" geleneği Hüseyin Rahmi ile zirveye ulaşmıştır. Yazar,
İstanbul’un hemen her tabakasından insanı (züppeler, hovardalar, külhanbeyleri,
mahalle kadınları, üfürükçüler, mürebbiyeler, paşalar) kendi özgün şiveleri ve
canlı diyaloglarıyla romanlarına taşımıştır.
Hüseyin Rahmi’nin gerçekçiliği Marksist felsefeye dayanan
ideolojik bir "sosyal gerçekçilik" değildir. Amacı; toplumun geri
kalmasına yol açan batıl inançları, yanlış Batılılaşmayı ve ataerkil baskıları
ironik ve mizahi bir dille hicvederek halkı aydınlatmaktır.
Birinci Bölüm: Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın 1919 Yılına Kadar Olan
Romanlarında Yapı, Tema, Dil ve Anlatım
Âyine Şık
Şık, Hüseyin Rahmi
Gürpınar’ın yayımlanan ilk romanıdır.
İlk olarak Ahmed Midhat Efendi'nin Tercümân-ı Hâkikat
gazetesinde tefrika edilmiş, ardından 1889 (1305) yılında Kırkanbar
Matbaası’nda kitap olarak basılmıştır.
Şatırzade Şöhret Bey, maddi durumu yetersiz olmasına
rağmen züppece bir alafranga hayata özenen yirmi beş yaşlarında bir gençtir.
Annesinin küpelerini çalarak elde ettiği parayla metresi Madam
Pötiş’e gider. Alafranga görünmek için sokaktan bulup süsledikleri ve
"Balear adalarından gelme asil bir köpek" sanarak Drol adını
verdikleri sokak köpeğiyle gezintiye çıkarlar.
Baba Perdikis’in Lokantası: Drol lokantanın mutfağını
altüst eder, bir "canavar" zannedilerek izdihama yol açar. Çıkan
arbedede Şöhret Bey parasının kalanını lokantacı tazminatına verir; Madam Pötiş
ise eski bir Fransız dostu (Hıristo) tarafından kaçırılır.
Maşuk Bey’in Evi: Sokakta ve parasız kalan Şöhret
Bey, arkadaşı Maşuk Bey'in evine sığınır. Evdeki muhafazakâr misafirlerle (Razi
Efendi, Selami Efendi) alaturka-alafranga tartışmaları yaşanır. Gece evde
yaşanan kargaşadan sonra Şöhret Bey ve Drol sokağa atılır, ertesi gün evden
eşyaların çalındığı anlaşılır.
Tepebaşı Bahçesi ve Son: Şöhret Bey, Madam Pötiş ve
ona dans hocası ("Mösyö Trel") olarak tanıtılan Hıristo ile Tepebaşı
Bahçesi'ne gider.
Burada saçma dans talimlerinde havuza düşerler. Yine mutfağa
saldıran Drol, kuduz sanılarak bir tabancayla öldürülür.
Maşuk Bey ve arkadaşlarının gelip hırsızlığı teşhir
etmesiyle Şöhret Bey tutuklanarak hapse atılır.
Eserde ilahî (Hâkim) bakış açısı ve üçüncü tekil kişi
("o") anlatımı hakimdir. Anlatıcı varlığını gizlemez; sık sık araya
girer, okuyucuya doğrudan seslenir ("müdahale eder"), sorular sorar
ve yönlendirir.
Diyaloglarda konuşma dili, mahalle üslubu ve etnografik
şiveler (Ermeni taklidi vb.) ve özentilik göstergesi Fransızca kalıplar
doğrudan metne yansıtılmıştır.
Olay örgüsü, Şöhret Bey’in züppeliği ve Madam Pötiş ile
ilişkisi çevresinde gelişen üç metin halkasından oluşur.
Madam Pötiş, Şöhret Bey'in parasını sömüren Fransız asıllı
bir fahişedir. İlişkisinde hiçbir duygusal bağ yoktur; tamamen çıkar ve
bedensel arzular üzerine kuruludur. Parası biten Şöhret Bey'i tereddüt etmeden
terk eder.
Mekânlar alafrangalığın merkezi Beyoğlu, Baba Perdikis’in
Lokantası ve Tepebaşı Bahçesi'dir. Asıl olay zamanı sadece 2 gündür.
Geçmişteki boşlukları doldurmak ve karakterlerin
absürtlüğünü vurgulamak için sıkça kullanılır: Maşuk ile Adel ilişkisinin
geçmişi anlatılarak Şöhret-Pötiş ikilisinin seviyesizliği belirginleştirilir.
Ana tema, Tanzimat sonrası Türk edebiyatının temel
konularından biri olan "Yanlış Batılılaşma / Züppelik"tir.
“Şık denilince elinde eldiveni, cebinde kartı olan fakat
kesesinde parası bulunmayan nazenin derhal bastonuyla, kostümüyle, gözlüğüyle
karşınızda canlanır. Âleme karşı bu kılıkta kendini gösteren bir genç
zamanımızda ahlakına fesat karıştırmış, hoppalığı pek azıştırmış olmakla
suçlandırılıyor ve âlemin eğlencesi oluyor.
Halbuki bu ithamlar bazen haksız yere yapılıyor. Çünkü eline
eldiven giyenlerin, cebinde kart taşıyanların cümlesini şık diye alaya almak
icap etmez. Asıl alaya layık olan şıklar esasen hiçbir meziyet ve fazileti
olmayıp her hareketleri birer mukallitlikten ibaret kalanlar, her gören veya
işitenleri hem acımaya hem de istemeden gülmeye mecbur edecek bir takım garip
halleri görülenlerdir.” / Şık, s. 9
Romandaki evler müstakil
değil, kiralık odalardan ibarettir.
Baba Perdikis’in Lokantası, Drol'ün mutfağı altüst ettiği
ana mekândır. Madam Pötiş'in hâmilerini sömürdüğü ve lokantacıyla gizli
komisyon hesabı yaptığı bir yerdir.
Romanın düğümünün çözüldüğü yer eğlence yeri, Tepebaşı
Bahçesidir. Diğer mekânlara kıyasla detaylı tasvir edilir (orkestra, demir
iskemleler, tasarruf için az yakılan havagazı lambaları).
Şehir dekoru, Pangaltı caddesi, Beyoğlu sokakları gibi
alanlar Şöhret Bey'in Drol ve Madam Pötiş ile "sükse yapmak" için
gezindiği yerlerdir.
…
İffet
Eser, 5 Mayıs 1312 (18 Mayıs 1896) tarihinde tamamlanıp ilk
olarak İkdâm gazetesinde tefrika edilmiş, ardından 1314’te (1897) kitap olarak
basılmıştır.
Olaylar, İffet’in ailesi, ona yardımcı olan aydınlar (Yazar
ve Doktor "N" Bey) ve karşısındaki olumsuz çevre (Fettan Raziye,
mahalleli) ile kurduğu ilişkiler ve yaşadığı çatışmalar üzerinden ilerler.
İffet, dürüst ve eğitimli bir genç kızdır. Babasının ölümü
ve evlerinin yanması sonucu darlığa düşer ve kenar mahallelere taşınırlar. Annesinin
hastalığı ve kardeşinin geçimi için nakış yaparak mücadele eder.
"Yazar" olarak anılan roman kişisi ile arkadaşı
Doktor "N" Bey, bu fakir evi ziyaret ederler. İffet; bilgisi, görgüsü
ve edebiyle gelenleri şaşırtır. İffet’in nişanlısı Lâtif ve kardeşi Sabri de
yoksulluğun getirdiği sıkıntılarla boğuşmaktadır.
Zamanla aile taşınır ve izlerini kaybettirir. Aradan bir yıl
geçtikten sonra Yazar ve Doktor, Eyüp mezarlığında akli dengesini kaybetmiş
Lâtif ile karşılaşır. Lâtif onları İffet’in mezarına götürür. İffet ölmüş, aile
yıkılmıştır. Yazar, İffet’in hatıra defterini alabilmek için Lâtif’e mezar
taşına yazması için şiirler vermeyi teklif eder.
Hatıra defterinden ailenin adım adım sefalete düşüşü
anlaşılır. Yoksulluk nedeniyle kardeşi Sabri hırsızlık yapmak zorunda kalır ve
ahlaken çöküşe geçer. Bu sırada Fettan Raziye adında bir kadın, İffet’i zengin
Nermi Bey’e pazarlamaya çalışır. İffet başta reddetse de büyük çaresizlik ve
Lâtif'in öldüğü yalanı karşısında Nermi Bey’in teklifini kabul edip şık
giysiler alır ve alafranga bir hayata yönelir.
Tam Nermi Bey'in yanına gidecekken Lâtif'in hayalini görerek
pişman olur ve yatağa düşer. Günaha fiziken değil sadece zihnen bulaştığını
düşünerek kahrolur. Fettan Raziye'nin nedamet getirmesini sağlar, Sabri'ye
Lâtif için bir veda mektubu yazdırır ve hayatını kaybeder. Raziye ise tövbe
edip Hicaz'a gider.
Yazar, İffet’in ölümünden sonra yaşadığı derin üzüntü
nedeniyle bir süre mezara gidemez. Bir sonbahar günü tekrar gittiğinde bir
çobandan; İffet’in annesinin ve ardından Lâtif’in öldüğünü, Sabri’nin ise
denizci tayfası olup gittiğini öğrenir.
Aksaray’daki karanlık, harap ev, Edirnekapı ve mezarlık
mekan olarak öne çıkar.
İffet’in Aksaray’daki evi olay örgüsünün ana çatışmasına
sahne olan en önemli mekândır. Aksaray’daki bir kenar mahallede yer alan bu ev,
bakımsız ve kasavetli yapısıyla adeta bir "felaket çilehanesi"ni ve
"mezarı" andırmaktadır. Evin dökülen tahtaları, yıkık merdivenleri ve
odadaki eski ama temiz zenginlik artığı eşyalar, ailenin yoksulluğunu ve
yaşadığı dramı simgeler.
İffet’in evinin bulunduğu mahalleler, sokaklar, surlar ve
mezarlık şehir dekorunu oluşturur. Bakımsız, köhne sokaklar, çamurlu yollar ve
adım başı karşılaşılan mezarlıklar "dirilerin ölülere karıştığı"
kasvetli bir ortam sunar.
Olay zamanı yaklaşık 1,5-2 yıldır.
Yazarın İffet’in ölüme yaklaşan hali ve yaşadığı trajik
şartlarla özdeşlik kurduğu tabiat manzaraları peyzaj niteliğindeki mekânları
oluşturur. Sert sonbahar rüzgârında barınak arayan kuşlar mahalleden kovulan
aileyi, ağaçtan düşen soluk yapraklar İffet’in hasta annesini, havanın sertliği
ve ölümü andırması ise İffet'in içindeki zorlu şartları temsil eder.
Çerçeve anlatıda "Yazar"ın birinci tekil
gözlemleri, iç halkada ise İffet’in günlükleri (jurnalleri) kullanılır.
Romantik tasvirler ile sokak gerçekçiliği ve mahalleli dedikoduları bir arada
verilir.
Hüseyin Rahmi Gürpınar, eserin 1927 baskısındaki önsözünde
romandaki "Yazar" karakterinin kendisi olduğunu ifade etmiştir.
Anlatıcı romantik ve şair ruhlu biriyken, arkadaşı Doktor "N" Bey onu
hayatın gerçekleriyle (realizm) yüzleştirir.
Hüseyin Rahmi’nin Türk edebiyatına kazandırdığı "sokağı
kendi diliyle yansıtma" anlayışı ilk kez bu romanda görülür. Çingene
mahalleleri, kenar sokakların sefaleti ve mahalle dedikoduları (argo ve yerel
söylemlerle) olduğu gibi aktarılmıştır.
Mutallâka
Mutallâka = boşanmış kadın, ilk olarak 1899 (1315)
yılında İkdâm gazetesinde tefrika edilmiş ve aynı yıl kitap olarak
basılmıştır.
Eser, boşanmış bir karı-kocanın birbirine yazdığı beş
mektuptan oluşmaktadır.
Mail Bey ile Âkile Hanım mutlu bir evlilik sürdürürken, Mail
Bey’in kıskanç ve hırçın annesinin (kayınvalide) araya girmesiyle Mail Bey
karısını "Boş ol" diyerek boşar. Eser, boşandıktan sonra 6 ay boyunca
eşlerin birbirine yazdığı 5 mektuptan oluşur. Mektuplar sonucunda
kayınvalidenin gerçek niyetleri anlaşılır ve çift tekrar birleşir.
1. Mektup (Âkile Hanım - Mail Bey): Âkile Hanım,
kayınvalidesinin kıskançlığı ve huzursuzlukları nedeniyle 6 ay önce kendisini
boşayan kocasından ayrıldığı için sitem eder. Eski mutlu günleri ve çocukları
Bedri'yi hatırlatarak kocasını hâlâ sevdiğini söyler. Sorunun kayınvalideden
kaynaklandığını belirterek tekrar birleşmeyi teklif eder.
2. Mektup (Mail Bey - Âkile Hanım): Mail Bey, pişman
ve acı çekmektedir ancak Âkile Hanım'ın da geçmişte annesiyle yaşadığı
tartışmalarda hataları olduğunu (özeleştiri yapması gerektiğini) hatırlatır.
Annesinin değişmediğini ve Âkile Hanım'ı asla kabul etmeyeceğini belirterek,
onu nasıl ikna edeceğini sorar.
3. Mektup (Âkile Hanım - Mail Bey): Âkile Hanım,
kocasının mektubundaki çelişkileri eleştirir ve akıllıca/mizahi bir çözüm
sunar: Dul ve huysuz kayınvalideyi kendi babasıyla evlendirmek.
4. Mektup (Mail Bey - Âkile Hanım): Mail Bey önce
teklifi komik bulsa da annesini ikna eder; annesinin de içten içe evlenmek
istediği anlaşılır.
5. Mektup (Âkile Hanım - Mail Bey): Düğün
hazırlıklarının başladığı müjdelenir; Âkile Hanım kayınvalidesiyle mizahi bir
dille alay eder.
Olay örgüsü, büyük konaklarda aile büyükleriyle yaşamanın
getirdiği zorluklar ve gelin-kaynana çatışması etrafında şekillenir.
Âkile Hanım
Ailesine, kocasına ve çocuğuna bağlı, aydın, çok okuyan,
kültürlü ve entelektüel bir kadındır.
Kayınvalidesinin tüm hırçınlıklarına rağmen seviyesini
korur, çocuğuna büyükannesine saygı duymayı telkin eder.
Zeki, dikkatli ve güçlü bir mizah duygusuna sahiptir;
evliliğini kurtarmak için kayınvalidesini kendi babasıyla evlendirme planını
devreye sokar.
Eser tamamen mektup tekniğiyle yazılmıştır. Araya anlatıcı
girmeden karakterlerin iç dünyası ve kayınvalidenin mahalle ağzı diyaloglarla
samimi ve ironik bir dille aktarılır.
Mürebbiye
Eser ilk olarak İkdâm gazetesinde tefrika edilmiştir (24 Son
Kânun 1315 / 1889, Nu. 1267). İkinci baskısı yine İkdâm Matbaası’nda 1316
senesinde yapılmıştır.
Anjel, Fransa’da babası bilinmeyen, ahlakî bakımdan düşkün
(fiy püblik) bir kadının kızıdır. Paris'teki sefahat hayatı sırasında gebe
kalır. Çocuğuna baba bulmak için önce Mösyö Andre’ye, ardından evlat sevgisini
işleyen bir dram yazarı olan Mösyö Baudelaire’e başvurur. Baudelaire babalığı
reddetse de yazacağı kitabın gelirini çocuğa bağışlamayı kabul eder. Anjel bu
parayı çabucak tüketir, çocuğunu büyükannesine bırakarak Mösyö Maksim ile
İstanbul’a gelir. İstanbul’da bir Rum delikanlıyla yakalanınca kovulur.
Sığındığı Fransız ailesinin aracılığıyla Dehri Efendi’nin yalısına mürebbiye
olarak işe girer.
Dehri Efendi; emekli, varlıklı ve aksi bir memurdur. Yalıda
Dehri Efendi, çocukları (Şemi, Vahip Bey, Nezahet Hanım), kardeşi (Amca Bey) ve
hizmetkârlar yaşamaktadır. Anjel yalıya gelir gelmez erkeklerin odağı olur:
Şemi: Yatılı okuldan dönünce Anjel’den etkilenir.
Derslerindeki başarısızlıktan dolayı babasından falaka cezası alınca Anjel’in
gösterdiği şefkat üzerine onun odasına gizlice gitmeye başlar.
Amca Bey: Fiziksel kusurlarını (kamburluğunu)
giysiler ve parfümlerle gizlemeye çalışarak Anjel’e Fransızca aşk cümleleri
kurar ve odasının ikinci ziyaretçisi olur.
Sadri (Damat): Melahat’in kocası olan Sadri, diğer
iki rakibini (çocukça gördüğü Şemi'yi ve kambur gördüğü Amca Bey'i)
küçümseyerek Anjel’in üçüncü âşığı hâline gelir.
Anjel, bu üç erkeği zekice idare eder; her birine sadece onu
sevdiğini söyleyerek diğerlerini savuşturur.
Melahat’in yalıdan ayrılması ve Şemi’nin tatilde olmasıyla
Anjel’i ziyaret etmek zorlaşır. Bir gece Amca Bey, Anjel’in odasına gitmek
isterken bir ses duyup sofadaki masanın altına saklanır. Masanın altında zaten
saklanmakta olan Şemi ile karşılaşır. Ardından Sadri de birilerinden kaçarak
aynı masanın altına girer. Üç âşık masanın altında yakalanma korkusuyla
beklerken Kâhya Eda Hanım durumu fark eder.
Eda Hanım, Dehri Efendi’ye giderek yalıdaki düzensizliği
ihbar eder. Ancak Moliere’in Les Précieuses Ridicules oyununa kendini kaptırmış
olan Dehri Efendi, başta Eda Hanım’ı dinlemez. Sonunda odanın kapısının kuşakla
bağlandığı anlaşılınca soruşturma açılır.
Dehri Efendi; Şemi, Amca Bey ve Sadri’yi sorgular. Her üçü
de birbirini koruyan yalanlar söyler. Şemi falakaya yatırılınca dayanamayıp
masanın altındaki karşılaşmayı ağzından kaçırır. Ancak Anjel araya girip zekice
yalanlarla durumu toparlar. Dehri Efendi yalanlara inanarak Eda Hanım’ı yalının
huzurunu bozduğu gerekçesiyle kovar. Anjel’e ise "iffet abidesi"
olduğunu belirten bir hüsnühal kâğıdı (tasdikname) verir.
Anjel’i paylaşamayan üç âşık korudaki kestanelikte kavga
ederler. Dehri Efendi, bekâr olan Şemi ve Amca Bey’i haremden çıkarıp selamlığa
gönderir; evli olan Sadri ise haremde kalır. Şemi, yalının aşçısı Tosun Ağa’yı
sarhoş ederek Anjel’in geçmişte Sadri ve Amca Bey’le olan tüm ilişkilerini
öğrenir. Anjel’in masum olmadığını anlayan Şemi, herkesten intikam almaya karar
verir.
Şemi, bir gece rakiplerini Anjel’in odasında öldürmek
maksadıyla gizlice odaya girer. Dolapta saklanan kişiyi yakalar. Ancak dolaptan
çıkan kişi ne Sadri ne de Amca Bey’dir; o kişi Dehri Efendi’nin kendisidir. Bu
büyük şok karşısında Anjel, Şemi ve Dehri Efendi odanın ortasında bayılırlar.
Olay örgüsü tamamen Fransız Mürebbiye Anjel’in hayatı ve
onun Dehri Efendi yalısında kurduğu ilişkiler etrafında biçimlenmiştir.
Olaylar İstanbul'da adı belirtilmeyen bir köyde yer alan
Dehri Efendi'nin Yalısında geçer. Mekân, yanlış Batılılaşma ve toplumsal
dejenerasyon temasını işlemek için bilinçli olarak bir "yalı"
seçilmiştir.
Anjel, gerçekte Fransa’dan gelmiş, sefih bir hayat süren ve
fahişelik yapmış bir kadındır (fille publique). Yalıya adım attıktan sonra
mürebbiyelik görevini bir kenara bırakarak, cinselliğini ve cazibesini maddiyat
elde etmek için kullanır. Yalının tüm erkeklerini (Dehri Efendi, oğulları Vahip
ve Şemi, damadı Sadri Bey ve hatta Bolulu aşçıbaşı Tosun Ağa) birbirinden
habersiz şekilde baştan çıkarır ve ilişki kurar.
Geleneksel roman yapısına uygun olarak olay gerçekleşmeden
önce mekân tasvir edilir. Mekân tasarımı, romanın temasındaki toplumsal
çürümeyi ve yanlış Batılılaşmayı somutlaştıran en önemli arka planı oluşturur.
Romanın genelinde yazar-anlatıcı her şeyi bilen göz olarak
olayları "o" üçüncü şahıs ağzından anlatır.
Anjel ve Baudelaire arasındaki diyalogda, natüralist söylemi
(irsiyet ve çevre etkisini) vurgulamak amacıyla birinci tekil şahıs anlatımına
geçilir.
Anlatıcı sık sık olayın dışına çıkarak okuyucuya hitap eder.
Anjel-Baudelaire hayali diyalogu üzerinden Claude Bernard'ın deney usulünün
edebiyata (eksperimental/deneysel romana) uygulanışı anlatılır.
Hüseyin Rahmi bu eserde Natüralizm akımının ve determinist
felsefenin ilkelerini uygular. Karakterlerin davranışlarını belirleyen iki ana
unsur İrsiyet (Soyaçekim) ve sosyal çevredir. Fahişe bir anneden doğan Anjel,
yetiştiği gayriahlaki çevrenin ve genlerinin bir sonucu olarak ahlaklı bir
yaşam süremez.
Bir Muâdele-i Sevdâ
1899 (24 Son Kânun 1315) yılında İkdâm gazetesinde (Nu.
1267) yayımlanmış ve aynı yıl kitap olarak basılmıştır.
"Muâdele" matematiksel bir terim olup
"denklem" demektir. Yazar, Naki-Bedia-Fatin-Nazire arasındaki çapraz
ve çözülmesi zor ilişki ağını bir "Aşk Denklemi" olarak
kurgulamıştır.
Ana Tema: Tanzimat'tan itibaren Türk edebiyatının
temel meselelerinden biri olan görücü usulü ve zoraki evliliğin doğurduğu
bireysel ve toplumsal felaketlerdir.
Roman, Naki Bey'in şiddetli bir kış gecesinde muharririn
(yazarın) yanına gelip başından geçen trajik olayları anlatması ve yazarın bunu
romana dönüştürmesini istemesi üzerine kurgulanmıştır.
Naki Bey, zengin bir ailenin tek oğlu olarak
şımartılarak büyütülmüş, eğitimli fakat uçarı ve hevesi çabuk geçen bir
gençtir. Daha önce dengi olmadığını düşündüğü iki kadınla evlenip onları hemen
boşamıştır. Üçüncü evliliğini eğitimli ve gururlu bir kadın olan Bedia Hanım
ile yapar. Bedia, gerdek gecesi Naki Bey’e karşı soğuk durur, kendisinin diğer
kadınlar gibi "kırılacak bir oyuncak" olmadığını söyler.
Naki Bey durumu ailesine bildirir; aile bir
"mahkeme" kurarak Bedia’yı dinler. Bedia'nın vakur duruşu karşısında
aile onu haklı bulur ve babasının evine gönderir. Naki Bey, elde edemediği
Bedia'ya tutkuyla âşık olur. Onun başka birini sevdiğini sanarak kıskançlık
krizlerine girer ve Bedia'yı geri kazanmak için ailesine suçun kendisinde
olduğunu kabullendirir.
Kağıthane'de rastlaşmaları ve Cendere Yolu'ndaki tenha
buluşmaları sonucu Bedia, Naki Bey’in kendisini terk etmesinden korktuğu için
böyle davrandığını söyleyerek onu kandırır. İkili tekrar birleşir ve altı ay
mutlu yaşarlar. Ancak Bedia hastalık bahaneleriyle Naki Bey'i kendinden
uzaklaştırmaya başlar.
Gerçek kısa süre sonra ortaya çıkar: Naki Bey’in dairesine
gelen Nazire Hanım (ve Dadısı), Bedia Hanım'ın aslında kendi kocası Fatin
ile evlenmeden önce birbirlerini sevdiklerini, aile zoruyla başkalarıyla
evlendirildiklerini ve gizlice mektuplaştıklarını belgelere dayanarak açıklar.
Bedia’nın Naki Bey’e dönme sebebi, Fatin’in kendisini "iffetsizlikle"
suçlaması üzerine kendini temize çıkarmak ve Fatin'i kıskandırıp karısından
ayırmaktır.
Bedia, bu süreçte Fatin'den hamile kalır ancak çocuğu Naki
Bey'denmiş gibi sunmaya çalışır. Naki Bey, tarihi hesaplayarak çocuğun
kendisinden olmadığını anlar. Evde Bedia ve Fatin'in fotoğraflarını yan yana
asıp mektupları masaya dizerek Bedia ile yüzleşir ("Bir Muâdele-i
Sevdâ"). Yakalanan Bedia ilaç içerek çocuğunu düşürür, Naki Bey’den af
dileyip baba evine döner.
Bedia, Naki Bey'den ayrıldıktan sonra Fatin ile evlenir.
Nazire perişan bir halde kalır. Yaşadığı bu ağır ihanet ve travmayı muharrire
anlatan Naki Bey ise intikamını bu romanın yazılmasıyla alacağını düşünerek
İstanbul'u terk eder ve açık denizlere açılır.
Başta Bedia'yı oyuncak gören Naki Bey, Bedia'nın gururu
karşısında çaresiz bir âşığa dönüşür. Bedia ise ilk aşkına (Fatin) kavuşmak
için Naki Bey'i bir piyon olarak kullanır.
Romanda olaylar İstanbul'da cereyan eder.
Kâğıthane, "sevdâ pazarı" ve piyasa yeridir. Naki
Bey’in Bedia’yı ve olası rakibini aradığı hareketli mekândır.
Roman çerçeve anlatı (otobiyografik anlatıcı/roman içinde
roman) tekniğiyle başlar.
Olayların düğümü ve gizemi, karakterlerin birbirine yazdığı
mektupların (Bedia-Fatin mektupları) okunmasıyla çözülür. Mektup tekniği romana
psikolojik derinlik ve inandırıcılık kazandırmıştır.
Genel olarak sade ve akıcı bir dil hâkimdir. Karakterler
eğitim durumlarına göre konuşturulur (Bedia son derece kıvrak ve edebi
konuşurken, Dadı Kalfa tamamen yerel ağızla ve şiveyle konuşur).
Iştaynbruh Birahanesi Hadisesi
Eser İkdâm gazetesinde tefrika edilirken Sirkeci'deki
birahanede Hüseyin Rahmi'ye bir okuyucu gösterilir. Bu kişi de roman kahramanı
ile aynı durumdadır ve kocasını aldatan karısını öldürmek veya boşamak için
romanın sonunu beklemektedir. Yazar, bir cinayete sebep olmamak için romanın
gidişatını değiştirmiş, Bedia Hanım'ı öldürtmeyip sadece boşatmıştır.
Okuyucular "böyle bir kadının cezasız kalmasına" tepki gösterse de
eser bu haliyle son bulmuştur.
Metres
İlk baskısı 1900 yılında İkdâm gazetesinde tefrika
edilmiştir (7 Kânun-ı sâni 1315 - 20 Kânun-ı sâni 1900).
Varlıklı Şadi Efendi, yaşlılığında genç Firuze Hanım ile
evlenir ve oğlu Hami dünyaya gelir.
Şadi Efendi ölünce mirasın büyük kısmı talan edilir; kalan
miktar ana-oğulun lüks yaşamına yeter.
Hami büyüdükçe Beyoğlu sefahat hayatına kapılır.
Annesi onu eve bağlamak için güzel ve saf Saffet Hanım'la
evlendirir; fakat Hami Paris'e gider. Paris dönüşünde Fransız metres Matmazel
Parnas Feliye ile tanışır.
Parnas, Hami'nin yanı sıra Müştak Bey ve Reyhan Bey'i de
maddi olarak sömürür. Reyhan Bey, Parnas'a para yetiştirmek için Hami'nin
annesi Firuze Hanım'ı kendine âşık eder.
Kıskançlığa kapılan Müştak Bey durumu Hami'ye ihbar eder.
Hami, Parnas ile Reyhan'ı basar; Parnas iki âşığı düelloya davet eder. Düelloda
Hami ölür, Reyhan hapse girer. Parnas ise "içinde bulunduğu vapurun
köpükleri arkasında bir mezarla bir katil bıraktığını o saatte aklına
getirmeyerek" yeni "aman"lar bulmak üzere İstanbul'dan
ayrılır.
Olay örgüsü, hayatı yeterince tanıyamamış, alafranga
özentisi gençlerin Batılı bir metres karşısında nasıl yok olup gittiklerinin
trajedileri üzerine kurulmuştur. Temel çatışma, Batılı aşüfte tipini temsil
eden Matmazel Parnas ile Doğulu mirasyedi züppe tipini temsil eden Hami Bey
arasındadır.
Şadi Efendi Yalısı, koca ebniyenin sarkık saçaklarını, kırık
kafeslerini, dökük kaplamalarını saklamak için arkaya mail bir şekil almış
harabe haliyle sakinlerinin dejenerasyonunu simgeler. Matmazel Parnas'ın
Apartmanı ise Beyoğlu'nda alafrangalığın ve gayrimeşru eğlencelerin merkezidir.
Romanın aktüel olayları (Müştak Bey'in Parnas'ın peşine
düşmesinden düelloya kadar) yaklaşık 1 yıllık bir sürede gerçekleşir.
Eser, ilahî bakış açısıyla (üçüncü şahıs "o")
yazılmıştır. Yazar yer yer araya girerek yorumlarda bulunur. Kahramanlar blok
halinde tanıtılır. Karakterlerin şivelerine uygun diyaloglar (örneğin zenci
halayık Karanfil'in "Bu nektup dun galdi" demesi) ve mektup
tekniği sıkça kullanılmıştır.
Tesadüf
1900 yılında İkdâm gazetesinde tefrika edilip aynı
yıl basılmıştır.
Roman iki ayrı hikâyenin kesişmesinden oluşur.
Birinci hikâyede Gülsüm, sokak satıcısının "Yiyip
içip minder çürüterek kocasını borca sokan tembel, pasaklı Gülsüm Hanım’ın
hikâyesi de var" sözlerini duyarak kocasının kendisini boşayacağı
evhamına kapılır. Büyücü/cinci Hoca Nefise Hanım'a gider.
Nefise Hanım cin bahanesiyle Gülsüm'ün evdeki değerli
eşyalarını çaldırıp sattırır. Gülsüm satmak için annesinin saatini çalarken
yakalanınca durum ortaya çıkar. Düğün evini basarlar fakat damadın Gülsüm'ün
kocası olmadığı anlaşılır. Kocası Rıfkı, Nefise Hanım'ı mahkemeye verir; ancak
bu durum Nefise'nin ününü artırır ve Cerrahpaşa'da "Çardaklı Bakıcı"
adıyla zengin müşterilere bakmaya başlar.
İkinci hikâyede Mail Bey, karısı Saibe Hanım ile mutlu bir
ev sürerken arkadaşı Hayati'nin ısrarıyla gittiği eğlence yerinde fahişe
Şöhret'e tutulur. Kocalarını kendilerine çekmek isteyen Saibe Hanım da, Mail'i
nikâhına almak isteyen Şöhret de habersiz biçimde "Çardaklı Bakıcı"
Nefise Hanım'a başvururlar. Nefise Hanım, iki kadından aldığı bilgileri
birbirine satarak büyük para kazanır.
Mail Bey, Şöhret'i Samatya'da bir eve kapatıp nikâhına alır.
Sâibe Hanım'ın büyücüye gitmesini bahane eden Mail Bey,
karısını boşar. Sâibe Hanım üzüntüden kan kusarak hastalanır.
Nefise Hanım'ın evi Gülsüm ve alacaklılarca basıldığında
büyük bir arbede çıkar ve Nefise tutuklanır.
Nefise tutuklanır, Saibe kahırdan ölür, Mail Bey ise 18 yıl
sonra mezarlıkta Sâibe Hanım'ın mezarı başında pişmanlıklar içinde ölümü
bekleyen sefil bir adama dönüşür.
Olay örgüsü, Gülsüm Hanım ile Mail Bey’in hikâyelerinin
büyücü Nefise Hanım’ın evinde "tesadüf"lerle kesişmesi üzerine
kurgulanmıştır.
Nefise Hanım'ın Cerrahpaşa'da aldığı bahçeli bakıcı evi
düğümün çözüldüğü merkezdir. Gülsüm'ün evi ve Saibe'nin evi diğer mekanlardır.
Aktüel olaylar kış mevsiminde birkaç aylık sürede geçer;
ancak romanın sonunda 18 yıllık bir zaman atlaması yapılarak karakterlerin acı
sonu özetlenir.
Romanın ana teması "Aşk" (akıl ile gönül
çatışması) ve buna bağlı olarak gelişen "Batıl İnançlar / Hurafeler"in
açtığı toplumsal ve ailevi yıkımlardır.
Eser ilahî bakış açısıyla yazılmıştır. Diyaloglarda mahalle
kadınlarının yerel ağızları son derece canlı biçimde aktarılmıştır (Hoca Nefise
ile Gülsüm'ün kavgalı diyalogları gibi). Parantez içi sahne yönergeleriyle
tiyatrovari bir anlatım kurulmuştur.
Nimetşinas
1902 yılında İkdâm gazetesinde tefrika edilmiştir.
İlk Basımı 1320’de yapılmıştır (Matbaa-i Tahir Bey /
Hilafetü'l-Aliyye).
Tema "Ahlâk, Sadakat, İffet ve Nimetşinaslık"
kavramlarının yüceliğidir. Eser, konaktaki kokuşmuşluğu anlatan Mürebbiye
romanının antitezi niteliğindedir.
Rumeli göçmeni olan Hayriye Hanım ve kızı Neriman,
hizmetçilik yaptıkları konaktaki Nevber'in ölümü üzerine derin bir teessür
yaşarlar. Ev sahiplerine acılarını hatırlatmamak adına Laleli'deki Didar
Hanım'ın konağına (Talat Hanım ve Nihat Bey'in yanı) geçerler.
Neriman, vakur tutumu ve iffetiyle Talat Hanım'ın sevgisini
ve güvenini kazanarak evlatlık mertebesine yükselir. Bu durum konağın
kalfalarını (Emsal, Şevkefza vb.) kıskançlığa sürükler; Neriman ile annesine
ağır işler yüklerler.
Talat Hanım'ın kocası Nihat Bey, Neriman’ın güzelliğine
tutulur. İçkili olduğu bir gece Neriman'a saldırmaya çalışır; yakalanma
tehlikesi atlatınca suçu Neriman'a atıp iftira eder. Neriman ise hanımı Talat
Hanım’ın evlilik saadetini bozmamak adına sessiz kalır, gerçeği gizler.
Kalfaların ve Hasna Hanım’ın dedikoduları sonucu Talat Hanım
durumdan şüphelenir ve rahatsızlanır (bir kız çocuk doğurur). Nihat Bey,
loğusalık döneminde gece vakti Neriman’ın odasına girip ona aşkını ilan eder;
ancak Neriman onu sert bir dille reddeder. Odada gizlenen Talat Hanım gerçeği
(Neriman’ın masumiyetini ve sadakatini) anlar, kocasından boşanmak ister.
Neriman konaktan ayrılır.
Neriman’a ulaşamayınca aşkı daha da alevlenen Nihat Bey,
karısı Talat Hanım’ın kendisine olan sevgisini suistimal eder. Bir kâtibi
doktor (Dr. Ehat) gibi göstererek verem olduğunu ve tek çaresinin Neriman ile
evlenmek olduğunu söyler.
Talat Hanım kocasını kurtarmak için Neriman’a yalvararak
Nihat Bey'le evlenmesini ister. Ancak Neriman, kendisine iyilik eden hanımının
yuvasını yıkmayı ve bu samimiyetsiz teklifi kabul etmeyi ahlakına ve
"nimetşinas" (ekmek yediği kapıya sadık) yapısına aykırı bulup reddeder.
İki yıl sonra Nihat Bey ile Talat Hanım eski saadetlerine dönerler; Neriman da
zengin biriyle evlenir.
Olay örgüsü, Neriman’ın minnettarlık ve iffet ilkeleri ile
kendisine duyulan yasak aşk arasındaki iç çatışması üzerine kurgulanmıştır.
Talat Hanım'ın Laleli'deki Konağı, aşı boyalı, emiz
süpürülmüş toprak avlulu konak yavrusudur. Nihat Bey'in Annesinin Üsküdar'daki
Evi ise kaçış mekânıdır.
Aktüel olaylar birkaç ay sürer.
İlahî bakış açısıyla yazılmıştır. Anlatıcı yer yer araya
girerek duygularını belli eder. Karakterlerin şiveleri (örneğin Yahudi Doktor
Yasef Bey'in bozuk Türkçe konuşması) aynen yansıtılmıştır.
Şıpsevdi
Eser ilk olarak 1901'de İkdâm gazetesinde "Alafranga"
adıyla tefrika edilirken sansürce durdurulmuş, 1908 sonrası "Şıpsevdi"
adıyla Sabah gazetesinde yayımlanmıştır.
Olay örgüsü, Meftun Bey'in sahte alafrangalığı ile Kasım
Efendi'nin servetini ele geçirme çabası etrafındaki şiddetli zihniyet ve çıkar
çatışmaları üzerine kurulmuştur.
Romanın ana karakteri Pehlevizâde Meftun Bey, eğitim için
gönderildiği Paris'te zamanını zevk ve eğlenceyle geçirip hiçbir şey öğrenmeden
İstanbul'a dönen, aşırı ve saçma bir alafrangalık sevdalısıdır.
Erenköy'deki köşkünde evindekilere alafrangalık öğretmek
için gülünç kurallarla dolu "Savoir-Vivre Pratique" (Amelî
Adab-ı Hayat) kitabını yazar "alafranga terbiye" dersleri vermeye
başlar.
Hayal ettiği lüks alafranga yaşamı finanse etmek için
komşuları son derece zengin fakat aşırı cimri Kasım Efendi'nin servetini
hedefler. Kız kardeşi Lebibe'yi Kasım Efendi'nin oğlu Mahir'le, kendisini de
kızı Edibe'yle evlendirmek üzere türlü düzenler kurar.
Akıl hocası Mösyö Makferlan'ın fikriyle kendisine piyango
çıktığı yalanını gazetelere bastırıp Kasım Efendi'yi kandırır ve evlilikleri
gerçekleştirir.
Konağa taşınan gelin ve damatlar alafranga yaşam biçimiyle
çatışır.
Meftun, Mösyö Makferlan ve Madam Makferlan gibi ecnebilerle
iş birliği yaparak alafranga balolar düzenler; bu ortamlarda Mahir kumar ve
sefahat batağına saplanır. Yozlaşma sonucunda köşkte ahlaki çöküntü,
sadakatsizlikler ve hizmetkârlarla kaçamaklar yaşanır.
Meftun'un teşvikiyle Mahir'in babasının mülk senedini
çalması ve rehin koyması bardağı taşıran son damla olur. Hırsızlığı fark eden
Kasım Efendi, Mahir’i evlatlıktan, Meftun Bey’i damatlıktan reddeder. Mahir
intihar eder, Kasım Efendi felç geçirir, aile dağılır ve Meftun yurt dışına
kaçar. İki yıl sonra yazdığı mektupta bile Meftun hâlâ felsefesiyle kendisini
haklı çıkarmaya ve ileride mirasa konma planları yapmaya devam etmektedir.
…
Meftun Bey
30 yaşlarında, uzun boylu, zayıf, soluk benizli, asabi ve
yüzü kozmetik ürünlerin aşırı kullanımından ötürü yıpranmış bir tiptir.
Türkçe eser ve gazeteleri okumayı ayıplar; konuşmalarında
yerli yersiz Fransızca atasözleri ve terimler kullanır. Şık romanındaki
Şatırzade Şöhret Bey’in daha gelişmiş ve felsefi altyapı kazandırılmış bir
versiyonudur.
Paris’te tıp fakültesinin veya üniversitelerin sadece
kapısından geçmiş olmasını, kendisini her konuda uzman (doktor, müellif,
filozof) gibi göstermek için bir araç olarak kullanır.
Eğilimlerini ve eylemlerini meşrulaştırmak için Alman
filozofu Schopenhauer’un fikirlerine, determinist anlayışa ve hodbinlik
(egoizm) felsefesine sığınır. Kadere inanmaz; insanın kendi fırsatını kendi
yaratması gerektiğini savunur.
Meftun Bey, yanlış/yozlaşmış Batılılaşmayı ve alafranga
züppeliği temsil eder. Çevresindeki geleneksel yapıyı bozarak ailevi ve
bireysel felaketlerin baş sorumlusu olur.
…
Romanın ana çatışma eksenini Doğu-Batı, diğer bir ifadeyle geleneksel/muhafazakâr
değerler ile yozlaşmış alafranga yaşama biçimi arasındaki çekişmeler
oluşturmaktadır.
Meftun Bey'in Erenköy’deki Köşkü, Avrupaî biblolar ve çıplak
tablolarla tefriş edilmiştir. Kasım Efendi'nin Köşkü ise bomboş ve cimrilik
göstergesidir. Despino'nun Evi gizli buluşma yeridir.
Şehir dekoru Aksaray tramvay durağı ve çevresidir. Tramvay
durağı romanın başında son derece natüralist detaylarla tasvir edilir. Izgaralardan
yayılan pis kokular, sinek alayları ve çamur; Doğu’nun bakımsızlığını,
gelişmemişliğini ve çürümüşlüğünü temsil eder. Yazar, bu mekân üzerinden okura
Batı ile kıyaslama yapabileceği pespaye bir Doğu tablosu sunar.
Ana tema yanlış batılılaşmadır. Bununla birlikte yozlaşma, modernizm,
yanlış eğitim, çıkar evliliği ve feminizm kavramları işlenmiştir.
Eserde ilahî bakış açısı hâkimdir. Aksaray tramvay
durağındaki natüralist halk konuşmaları ile Karagöz/Ortaoyunu geleneğini
andıran yanlış anlamalara dayalı diyaloglar (Meftun Bey'in Bakkal Bodos ve
Kasım Efendi ile konuşmaları) dikkat çeker. İç monolog, iç çözümleme ve mektup
teknikleri yoğun biçimde kullanılmıştır.
Şıpsevdi, Türk romanında alafranga züppe tipinin (Felatun
Bey'den Meftun Bey'e) geçirdiği değişimi sergiler. Meftun Bey, sadece mirasını
tüketen saf bir alafranga değil; amacına ulaşmak için ahlaki değerleri
çiğneyen, ailesini yıkıma sürükleyen Machiavelci bir alafranga hain tipidir.
Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç
İlk olarak 1910 yılında Sabah gazetesinde tefrika
edilmiş, 1912'de kitap olarak basılmıştır.
Özet
1326 (1910) yılında Halley kuyruklu yıldızının Dünya'ya
çarpacağı söylentisi, İstanbul halkı (özellikle batıl inançlara sahip mahalle
kadınları) arasında büyük bir paniğe yol açar.
Kendini Batılı, eğitimli, pozitivist bir aydın olarak gören
yirmi iki-yirmi üç yaşlarındaki İrfan Galip; toplumun cehaletinden bıkmış ve
kadınlara karşı hınç doludur. Evinde mahalle kadınlarına kuyruklu yıldız ve
astronomi üzerine korkutucu, abartılı kıyamet senaryoları içeren
"konferanslar" vererek onlardan öç almaya çalışır.
İrfan Galip, gazetelerdeki kadın karşıtı yazılarına karşılık
"Kadın doğduğuna meyus bir zavallı" imzasıyla bir mektup alır.
Zamanla mektuplaştığı bu meçhul kadına (Feriha Davut) görmeden âşık olur.
Feriha Davut; kültürlü, spora ve sanata meraklı, toplumun kadına biçtiği dar
role başkaldıran "yeni kafa" (feminist/aydın) bir kadındır.
Feriha Davut, İrfan Galip’in samimiyetini ve zihniyetini
ölçmek için ona çeşitli zihinsel ve kurgusal oyunlar oynar (Beyoğlu'ndaki
dedikoducu kadın kılığına girerek kendini sınatması gibi). İrfan Galip sınavı
geçer. Kuyruklu yıldızın İstanbul'dan görüleceği gecenin sabahında evlenirler;
beklenenin aksine kıyamet kopmaz.
…
Romanda olaylar İstanbul'da geçer. Mekân, sadece bir arka
plan değil; kahramanların iç dünyalarını, zihniyetlerini ve çatışmalarını
somutlaştıran işlevsel bir unsurdur.
İrfan Galib Bey’in oturduğu Aksaray’daki evin ve mahallenin
harap, yosunlu ve bakımsız hali, orada yaşayan insanların cehaletini ve
kokuşmuş zihniyetini temsil eder.
Olaylar, 1910 yılında Halley Kuyruklu Yıldızı’nın Dünya’ya
yaklaşması anlatısına (aktüel zamana) paralel olarak ilerler.
Roman II. Meşrutiyet sonrası özgürlük ve hürriyet havasını
yansıtır.
Roman genelde yazar-anlatıcı (“o” anlatımı) ve ilahi bakış
açısıyla kaleme alınmıştır. Anlatıcı zaman zaman olaya kendisini kaptırarak
tutum sergiler, roman kahramanı gibi heyecana katılır ve kişileri sorgular.
İrfan Galib ve Feriha Davut arasındaki ilişki romanın sonuna
kadar mektuplarla sürer.
İrfan Galib'in ağzından sayfalarca uzay, astronomi ve
felsefe (Darwinist/Sosyal Darwinist “güçlünün zayıfı ezmesi/yutması” kaidesi)
bilgisi verilir. Bu detaylar romana zaman zaman masalsı veya eğitici/pozitivist
bir hava katar.
Sevdâ Peşinde
Ziya gazetesinde tefrika edildikten sonra Selânik
Matbaası tarafından 1328 (1912) yılında kitap olarak basılmıştır.
Romanın temel yapısı, bireyin geleneksel toplumsal kalıplar
ve zoraki evlilikler karşısındaki özgür iradesi ve "aşk" arayışını
işler. Ayn-ı Nûr Hanım’ın iffet/sorumluluklar ile tutkulu aşkı arasında
yaşadığı içsel çatışma, eserin dramatik omurgasını oluşturur.
Özet
Sermet Bey ve Seza Hanım’ın 2 yıllık mutlu evliliği, Seza
Hanım’ın kadın-erkek eşitsizliği ve evlilikteki sadakat üzerine
sorgulamalarıyla sarsılır. Sermet Bey, karısındaki değişimin kaynağının
arkadaşı Ayn-ı Nûr Hanım olduğunu fark eder.
Sermet Bey’in dostu Nezihi Bey (Ayn-ı Nûr’un kocası),
Heybeliada’da bulduğu aşk mektubu ve firkete yüzünden karısının iffetinden
şüphelenir. Süreç içinde Ayn-ı Nûr’un, çocukluk aşkı Ali İlhami Bey ile gizlice
buluştuğu anlaşılır.
Ayn-ı Nûr Hanım ile Ali İlhami Bey; Heybeliada’da
tenhalarda, Beyoğlu’nda bir dişçi muayenehanesinde ve Nezihi Bey’in sütninesi
Naciye Kadın’ın Sarıgüzel’deki evinde buluşurlar.
Yaşadığı vicdan azabı, iffet-aşk çatışması ve yakalanma
korkusuna dayanamayan Ayn-ı Nûr Hanım, Heybeliada’dan bir sandal çözüp denize
açılarak intihar eder. Olayın ardından vicdan azabı çeken Ali İlhami Bey de
kendisini dalgalara bırakarak intihar eder. Altı ay sonra ise Nezihi Bey başka
bir kadınla evlenir.
Romanın merkezde Ayn-ı Nûr Hanım vardır. Sırdaşı Seza Hanım
feminist söylemleriyle öne çıkar. Ali İlhami Bey melankolik âşığı, Nezihi Bey
ise geleneksel ahlakçı ve ilgisiz kocayı temsil eder.
Görücü usulü zoraki evliliklerin yıkıcı sonuçları ve
birey-toplum çatışması temel temadır. Kadın-erkek ilişkilerinde çifte standart
ve feminizm işlenir.
Ayn-ı Nûr'un Seza'ya yazdığı 21 mektup aracılığıyla kahraman
bakış açısı ve iç monolog tekniği yoğun olarak kullanılmıştır.
Roman II. Meşrutiyet sonrası kadının bireyleşme çabasının
geleneksel kalıplarla çatışmasını trajik bir kurguyla sergiler.
Gulyabani
Gulyabani, ilk kez 1330 (1915) yılında Matbaa-i
Hayriye ve Şürekâsınca “Garâ’ib Faturası Külliyâtı – Birinci Hikâye” adı
altında basılmıştır.
Gulyabani'nin olay örgüsü, ana karakter Muhsine Hanım'ın
Yedi Çobanlar Çiftliği etrafında yaşadığı olaylar ve ilişki kurduğu kişiler
üzerinden kurgulanmıştır.
Özet
Küçük yaşta anne ve babasını kaybedip kimsesiz kalan Muhsine
Hanım, çalıştığı kapılarda gayriahlaki muamelelerle karşılaştığı için ayrılmak
zorunda kalır.
Ana dostu Ayşe Hanım, onu Üsküdar’daki Yedi Çobanlar
Çiftliği (konak) için hizmetçi olarak ayarlar ve orada gördüklerini kimseye
anlatmaması hususunda sıkı tembihlerde bulunur.
Konağa gidiş yolunda arabacının "Orası cinlerin,
perilerin, kumkuma yeridir." şeklindeki uyarıları Muhsine Hanım'ı
korkutur. Konağa vardığında Çeşmifelek Kalfa ve aşçı Ruşen Kalfa ile tanışır.
Ruşen Kalfa, konaktan kendi isteğiyle kimsenin ayrılamayacağını söyleyerek onu
kaçma düşüncesinden vazgeçirir.
Konakta kaldığı ilk gecelerde çeşitli garip sesler,
patırtılar duyan ve perilerin varlığına inandırılan Muhsine Hanım, batıl
ritüelleri uygulasa da korkudan pencerelerde baygınlıklar geçirir. Zamanla,
odalarda garip sesler çıkaran aklını yitirmiş konağın sahibi Şefika
Hanımefendi'yi ve perilerin başı sanılan "Ahu Baba" (Gulyabani)
tehdidini öğrenir.
Gecelerin birinde Muhsine’nin odasına Hasan adında biri
girer. Hasan, insan olduğunu, onu kurtarmak istediğini ve konaktaki perilerin
kendisine âşık olup rekabet ettiğini söyler. Muhsine önce onun da peri
olabileceğinden şüphelense de zamanla ona karşı hisler beslemeye başlar ve
çiftlikteki usta olarak tekrar karşılaştıklarında birbirlerine bağlanırlar.
Konakta düzenlenen ritüeller, sözde peri imtihanları ve
kılıktan kılığa giren varlıklar yüzünden korkulu anlar yaşanmaya devam eder.
Bir gece Şevki Bey'in perisi kılığına giren bir kişi Muhsine'ye saldırdığında
dolaptan çıkan Hasan kavgaya tutuşur, ancak diğer tüylü "periler"
tarafından dövülerek götürülür. Hasan'ın öldüğünü zanneden kadınlar (Şefika
Hanımefendi, Ruşen, Çeşmifelek ve Muhsine) bir odaya sığınır. Gulyabani devasa
cüssesiyle odaya basıp kadınlara saldırdığı anda silah sesleri duyulur.
Sağ olarak ortaya çıkan Hasan ve ona destek veren köylüler,
Gulyabani ve tüylülerle çatışmaya girer. Vurulan Gulyabani’nin üzerindeki sahte
giysiler, pamuklar ve tahta düzenekler sökülür. Gulyabani’nin aslında çiftliğin
kâhyası Zekeriya Efendi olduğu, diğer tüylü perilerin ise Şevki Efendi, Bekir
Ağa, Bayram gibi sömürücü ve sahtekâr insanlar olduğu ortaya çıkar.
Hasan, kurulan bu düzeni nasıl tespit edip çözdüğünü herkese
anlatır. Sonunda Hasan ve Muhsine evlenir, hanımefendinin çiftliği onlara kalır
ve mutlu bir hayat sürerler.
…
Gulyabani’de olaylar İstanbul’da, Muhsine Hanım’ın yolculuğu
dışındaki süreçlerde tamamen Yedi Çobanlar Çiftliği’nde geçmektedir.
Çiftlik; birçok odası, geniş müştemilatı ve harap, kasvetli
yapısıyla sömürücü şarlatanların cin ve peri oyunlarını sahnelemesine son
derece elverişlidir.
Gulyabani’de anlatıcı (yazar) çocukluk yıllarında yaşlı
Muhsine Hanım’dan dinlediği gençlik maceralarını nakleder. Dolayısıyla romanda
kronolojik akış içinde geriye dönüş (flashback) tekniği kullanılır.
Romanda kahraman bakış açısı hâkimdir. Olaylar romanın asli
kişisi Muhsine Hanım’ın ağzından nakledilir.
Eser, yaşlı bir kadın okuyucunun yazardan talebi üzerine
kaleme alınmıştır. Okuyucu, ağır felsefi konulara ("şopenhaurvari")
girmeden, yaşlı kadınların toplanıp zevkle okuyabileceği esrarengiz cin, peri,
gulyabani hikâyesi istemiştir.
"Zım zım da zım zım / Zım zım da zım zım / Ben periyim
sen insan / Muhabbetime inan"
Cadı
Eser, yazarın “Garâ’ib Faturası Külliyâtı”nın ikinci
kitabıdır.
İlk baskı İbrahim Hilmi Bey tarafından Matbaa-i Hayriye ve
Şürekâsınca 1330 (1915) yılında yapılmıştır.
Şahabettin Süleyman ile Hüseyin Rahmi arasında Rübap
gazetesinde büyük kalem kavgalarına (Cadı Çarpıyor, Feth-i Meyyit tartışmaları)
yol açmıştır.
Özet
Kocası ölen Fikriye Hanım, çocuğuyla yengesi Emine Hanım’ın
yanında kalmaktadır. Yengesi, kılavuz kadınlar aracılığıyla ona “bulunmaz bir
Tunus gediği” gözüyle bakılan Naşit Nefi Efendi’yi kısmet olarak bulur. Fikriye
Hanım adamın geçmişini sorgulayınca, eski dostları Hasibe Hanım gelerek Naşit
Nefi Efendi’nin ilk karısı Binnaz Hanım’ın cadı olduğu ve mezardan çıkıp yeni
karılarını boğmaya geldiği söylentisini iletir. Fikriye Hanım’ın bu doğaüstü
olaylara inanması ve sitemleri üzerine, durumun aslını öğrenmek için adamın
boşadığı eski karısı Şükriye Hanım’ın Taşkapı’daki evine gitmeye karar
verirler.
Şükriye Hanım’ın anlattıkları: Naşit Nefi Efendi’nin ilk
karısından olan çocukları Nesip ve Ragıbe’ye Rumelihisarı Mezarlığı’ndan çıkan
Cadı annelerinin yemişler getirdiği iddia edilmektedir.
Şükriye Hanım cadıyı tanımak için kocasından Binnaz Hanım’ın
fotoğrafını ister. Naşit Nefi Efendi kilitli odalar ve sandıklar içindeki
çekmeceyi açtığında mücevherlerin çalındığını görür. Kutunun içinden Binnaz
Hanım imzalı şu yazı çıkar:
"Naşit Nefi Efendi Eşi Binnaz Hanım /Rumelihisarı
Mezarlığı 18 Şubat 13.. Öksüzlerimin mirasından olan bu mücevherleri gerektiği
için alıyorum. Bir süre sonra geri getireceğim. Ruhların gövdelenmesine
inanmayanlara bu ders uyarmaya yetmez mi?"
Karı koca bu ruhla iyi geçinmek için ona “Aziz ruh” ve
“Sayın hayal” diye hitap etmeye başlarlar. Mezarlık ziyaretleri, ırgatbaşının
tanıklıkları ve evde aniden beliren tehdit mektupları nedeniyle karı koca
yataklarını ayırmak zorunda kalır.
Şükriye Hanım’ın şüpheci (septik) babası yalıya gelir;
başlarda inanmadığı ruh çağırma (ispritizma) seansında yaşananlar neticesinde
ruhların gücüne ikna olur. Baba ve kız, Naşit Nefi Efendi’den gizli cadıya
karşı silahlı mücadele kararı alırlar. Gece Binnaz Hanım kılığındaki cadı
Şükriye Hanım’ı boğmak üzere saldırır; babasının silahları ateş almaz ve
hırpalanırlar. Bu olay üzerine Şükriye Hanım, Naşit Nefi Efendi’den boşanır.
Fikriye Hanım ve diğer tüm kadınlar cadı korkusuyla Naşit
Nefi Efendi ile evlenmeyi reddederler. Adam yıllarca kadın yüzüne hasret,
yalnız ve yoksul bir hayat sürer.
Yıllar sonra komşusu Aram-ı Dil Hanım’ın oğlu Kadir Bey’den
gelen bir mektup ve pamuklara sarılı mücevher kutusuyla olaylar aydınlanır:
İki yalı arasında tavan arasından bir yol ve mahzenden geçen
bir tünel bulunmaktadır.
Binnaz Hanım’ın Heykeli: Kadir Bey’in Paris’te
mimarlık/heykeltıraşlık eğitimi alan kardeşi Nadir, Binnaz Hanım’ın birebir
aynı boyda bir heykelini yapmıştır.
Cadı Kılığına Giren Kişi: Yalıya girip çıkan,
kadınları korkutan ve ırgatbaşına para vererek mezarlık tiyatrosunu organize
eden kişi bizzat Kadir Bey’in annesidir.
Naşit Nefi Efendi tüm bu gerçekleri gazete ilanlarıyla halka
duyursa da toplumdaki batıl inançlar ve kadınların korkusu silinmez.
Fikriye Hanım: Çerçeve hikâyenin aslî kişisidir. 28
yaşında dul, saf ve temkinli bir kadındır. Kadınların kendi eşlerini
seçebileceği fikrini savunarak "yeni kafayı" temsil ederken, cin ve
cadı gibi kavramlara inanarak çelişkili bir yapı sergiler.
Şükriye Hanım’ın Babası: Aşırı materyalist zihniyete
sahip bir aydındır. Kızını önce cadı söylentilerine inanmadığı için azarlasa da
yalıda bizzat yaşadığı deneyimlerden sonra materyalizmini kaybedip fantastik
varlıklara inanmak zorunda kalmıştır.
Şükriye Hanım: İç hikâyenin aslî kişisidir. Fransız
mektebinde okumuş; Türkçe, Fransızca ve İngilizce bilen, resim ve nakıştan
anlayan aydın, donanımlı bir İstanbul hanımefendisidir. Yaşadığı trajik olaylar
neticesinde aklî dengesini ve evliliğini korumak adına mücadele etmiş ancak
boşanmak zorunda kalmıştır.
Naşit Nefi Efendi: Şükriye Hanım’ın kocasıdır. Kalem
müdürü, 40 yaş üstü, geliri iyi ve Batı hayranı aydın bir kimsedir. Ancak
hakkındaki "cadılı ev" şayiaları yüzünden evlendiği tüm kadınlar
tarafından terk edilmiş, ömrünün sonunu yalnızlık ve çaresizlik içinde geçirmek
zorunda kalmıştır.
Dönemin popüler akımlarından olan ruh çağırma (ispirtizma)
seansları romanda geniş yer bulur. Şükriye Hanım’ın babası ile İspirtizma
Derneği Başkanı arasındaki tartışmalarda, pozitif bilimi reddeden yarı aydın
tavır karikatürize edilir ve eleştirilir.
Olay Örgüsü: Fikriye Hanım’ın çerçeve hikâyesi içinde
Şükriye Hanım’ın kâbus dolu yalı yaşantısını aktaran iç hikâye şeklinde
düzenlenmiştir.
Bütün olaylar, doğaüstü varlıklara (cadı, hortlak, cin)
duyulan inancın ve batıl düşüncelerin insan ilişkileri ile aile hayatı
üzerindeki olumsuz etkileri etrafında biçimlenir.
Dış çerçeve hikâye "şimdi"de (hâlde) geçerken,
Fikriye Hanım ve yanındakilerin Şükriye Hanım’ı ziyareti sırasında Şükriye
Hanım’ın geçmişte başından geçen evliliği nakletmesiyle anlatı geçmişe kayar.
Gulyabani’de daha çok alt tabakadan, eğitimsiz
insanların kandırılması anlatılırken; Cadı’da üst düzey eğitim almış
kişilerin bile hurafe ve ispirtizma tuzağına düşebileceği vurgulanır.
Eser yayımlandıktan sonra devrin tanınmış münekkitlerinden Şahabettin
Süleyman, Rübap dergisinde Hüseyin Rahmi’yi sert bir dille
eleştirmiş; konusunun ve dilinin "avam işi/adi" olduğunu savunmuştur.
Hüseyin Rahmi buna karşılık "Zamane Münekkitlerine
Cevap – Cadı Çarpıyor" başlıklı 72 sayfalık meşhur risalesini
yayımlayarak sanat ve edebiyat anlayışını savunmuştur.
Hakka Sığındık
Eser ilk olarak 1335 (1919) yılında Matbaa-i Osmaniyye
tarafından basılmıştır.
Hakka Sığındık’ın olay örgüsü, Hacı Ferhat Efendi ve Hafız
İshak Efendi’nin çocuklarının İspanyol nezlesinden öleceği tehdidiyle
kendilerinden şantajla para istenmesi ve bu para/yardım trafiği etrafında
şekillenir.
Özet
İstanbul’un Hoşkadem semtinde yıkıcı bir İspanyol nezlesi
salgını yaşanmaktadır.
Abdülhamid dönemi harp zengini Hacı Ferhat Efendi ile
İttihat ve Terakki sayesinde zenginleşen komşusu Hafız İshak Efendi, dini
sıfatlarının arkasına sığınarak lüks ve haksız kazanç içinde yaşamaktadır.
Mahalle halkı ise kıtlık, açlık ve hastalıkla mücadele
etmekte, hastalarını kurtarmak için eşyalarını haraç mezat satmaktadır. İki
konaktaki ısraf ve ziyafetler ile halkın çaresizliği arasında derin bir uçurum
vardır.
Bir gün Hafız İshak Efendi’ye Aptal Veli Hazretleri imzasını
taşıyan tehditvari bir mektup gelir. Mektupta, aile bireyleri başına 100 lira
gönderilmezse İspanyol nezlesinden ölecekleri ihtar edilir.
Hacı Ferhat Efendi bunun bir şarlatanlık ve dolandırıcılık
olduğunu düşünerek dikkate almamayı önerir.
Mektubun ardından Hafız İshak Efendi'nin torunu Hadiye,
gelini Sadiye ve oğlu Enver kısa süre içinde ardı ardına ölür. Korkuya kapılan
Hafız İshak Efendi ve Hacı Ferhat Efendi, olayın manevi bir keramet olduğuna
inanmaya başlarlar.
Ardından Hacı Ferhat Efendi’ye 500 lira talep eden benzer
bir mektup daha gelir. Parayı teslim etmek için Eyüp’teki Hacı Hurşit
görevlendirilir. Ancak parayı götüren Hacı Hurşit, arabacı Osman ve uşak Fettah
soyulup dövülerek iç çamaşırlarıyla sokakta kalırlar.
Olay Polis Komiseri Şinasi Bey’e intikal eder. Komiser
mektupları, tütsüleri (mühr-ü Süleyman) ve olaya karışan kişilerin ifadelerini
inceleyerek ortada dini bir keramet değil, organize bir dolandırıcılık olduğunu
tespit eder.
Gerçek Aptal Veli ise mezarlıklarda ve viranelerde yaşayan,
aklı melekeleri yerinde olmayan garip bir meczuptur.
Sonunda Nüzhet Ulvi adında genç bir yazar komisere gelerek
suçunu itiraf eder. Nüzhet Ulvi; ailesiz kalıp sefalete, hırsızlığa ve fuhşa
sürüklenen yetim çocukları (Huriye ve Nûriye) kurtarabilmek için bu planı
hazırladığını açıklar.
Konaklardaki ölümlerin sebebi ise keramet değil; konaktaki
hizmetçilerin hastalıklı kişilerle temas etmesi ve hastalıklı kişilerin mikrobu
konağa taşımasıdır.
…
Olay örgüsü büyük oranda kronolojik olarak (şimdiki
zamanda) ilerler; ancak düğümün çözülmesi aşamasında kronolojik akış kesilerek
geçmişe dönülür.
Romandaki tüm karşılaşma ve çatışmalar; I. Dünya Savaşı
yıllarında bir yanda açlık, hastalık ve sefaletle boğuşan geniş yoksul halk
kitleleri, diğer yanda ise dinsel unvanların ("Hacı",
"Hafız") arkasına sığınarak hile ve vurgunculukla zenginleşen dar bir
azınlık (harp zenginleri) arasındaki sınıfsal ve ahlaki mücadeleyi
somutlaştırır.
Romanda Hacı Ferhat ve Hafız İshak harp zenginlerini; Nüzhet
Ulvi sosyal adaleti savunan halk dostunu; Komiser Şinasi rasyonalist dürüst
bürokratı; açlıkla boğuşan mahalle halkı ise çaresiz kitleyi temsil eder.
Hacı Ferhat Efendi: Devr-i Hamid (II. Abdülhamid) ve
sonrasındaki dönemlerde "bal tutup parmak yalayan", fırsatçı,
varlıklı bir tiptir. Kendi kitle/mahalle sefalet içindeyken erzak ve lüks
içinde yaşar.
Hafız İshak Efendi: Hacı Ferhat Efendi’nin özdeşi ve
komşusudur. Hem mebus hem İaşe Heyeti üyesidir. Akrabalarını "su
başlarına" yerleştirerek vurgun yapar.
Nüzhet Ulvi Bey: Romanın düğümünü çözen ana
karakterdir. Mahalledeki yoksul/öksüz çocuklara (Safer Efendi'nin çocuklarına)
yardım edebilmek için "Abdal Veli" adını kullanarak bu harp
zenginlerinden para sızdıran bir "cemiyet havarisi" (Robin Hood tipi)
rolündedir.
Komiser Şinasi Bey: Devlet otoritesini, kanunu, aydın
ve eğitimli polisi temsil eder. Olayı bir hurafa değil polisiye vak'a olarak
ele alır. Ancak Nüzhet Ulvi'nin vicdani gerekçelerini duyunca vazifesi ile
vicdanı arasında kalarak istifa eder.
Romanda temel mekân İstanbul’dur. Mekânlar, romanın ana
teması olan harp zenginleri ile yoksul halk arasındaki derin uçurumu gözler
önüne sermek ve natüralist bir yaklaşımla kişilerin sosyal/ekonomik statülerini
ve psikolojilerini yansıtmak amacıyla kullanılmıştır.
Hacı Ferhat Efendi ve Hafız İshak Efendi’nin Aksaray’daki konakları
romanın en önemli ana mekânıdır.
Mimarî veya dekoratif özelliklerinden ziyade, içindeki
insanların israfı, bolluğu, doyumsuzluğu, vurpatlat-çaloyna eğlence hayatı ve
mahalledeki sefalete duyarsızlıkları ile ön plana çıkar.
Mahallelinin yaşadığı dökülen evler, Laleli’den Horhor’a,
Yusufpaşa’dan Odabaşı’na kadar uzanan ıssız, harap ve mezarlık benzeri
sokaklar; mütareke ve harp yıllarının İstanbul’undaki toplumsal çöküşü ve
bakımsızlığı belgeler. Nüzhet Ulvi’nin Selimpaşa Yokuşu’ndaki "dört-beş
odalı fakirhanesi" ise onun maddi imkânsızlığını fakat vicdani yüceliğini
temsil eder.
Romanda zaman kurgusu, olayların akışını sağlayan kronolojik
bir çizgi ile geçmişe dönüşlerden (iç hikâyeler/geriye dönüşler) oluşur.
Romanda kesin bir yıl verilmemekle birlikte, tarihsel arka
plan II. Abdülhamid devri ve ağırlıklı olarak İttihat ve Terakki dönemine
dayanır.
Hüseyin Rahmi, Nüzhet Ulvi karakterini kendi
"toplumcu/sosyalist meşreb" düşüncelerinin sözcüsü yapar. Nüzhet
Ulvi’nin Komiser Şinasi’ye yaptığı savunmalar, yazarın kanun, adalet, suç ve
toplumsal düzen üzerine geliştirdiği uzun felsefi yorumlardır.
Toraman
İlk basımı 1335 (1919) - Matbaa-i Orhaniyye’de yapıldı.
Özet
Otuz beş yıllık evli olan Şuayb Efendi ile Hasna Hanım’ın
evliliği sıkıntılıdır. Hasna Hanım, ilk çocuğu Sabire'nin doğumundan sonra
geçirdiği lohusalık/al basması ("ihtinakı rahim nöbetleri") sonrası
kavgacı ve asabi bir kadına dönüşmüştür.
Komisyonculuktan iyi para kazanmaya başlayan Şuayb Efendi,
evdeki huzursuzluktan kaçarak dışarıdaki eğlencelere yönelir.
Şuayb Efendi'nin iş ortağı Servinaz (kâğıt kavafı,
hafifmeşrep bir kadın), onun parasına göz diker. Kendi çekiciliği yetmeyince,
gayrimeşru kızı yirmi yaşındaki Binnaz’ı komisyona gönderir. Binnaz, namuslu ve
iffetli bir kadın rolu oynayarak kendisini kurtaracak bir hâmî aradığını söyler
ve Şuayb Efendi’yi kendisine bağlar.
Binnaz’la evlenmeye karar veren Şuayb Efendi, süslenip
gençleşmeye çalışır. Servinaz ve Binnaz’ın kurduğu işret sofralarında ticarî
sırlarını ve servetini açık eder. Nikâh kıyılır; ancak Binnaz kendisini teslim
etmez. Araya giren tecrübeli Sadberk Hanım'ın tavsiyesiyle Şuayb Efendi,
Binnaz’a pahalı hediyeler ve altınlar alarak altı ay sonra amacına ulaşır.
Şuayb Efendi, bu kaçamakları karısı Hasna Hanım’a
"İzmir’e iş gezisi" diyerek yutturmaya çalışır. Babasının parasıyla
hovardalık yapan oğlu Aziz, menfaat karşılığında annesini bu evliliğe ikna
edeceğini söyler. Aziz, üvey annesi Binnaz’la tanışmaya gittiğinde onun eskiden
umumhaneden tanıdığı ve âşık olduğu kadın olduğunu anlar. Binnaz ile Aziz eski
sevdalarını depreştirerek gizlice sevişmeye başlarlar. Binnaz’ın asabiyeti
dindiği için durumu fark edemeyen Şuayb Efendi, oğlu ile Binnaz’ın vakit
geçirmesinden memnun bile olur.
Erenköy’deki köşke taşındıklarında Şuayb Efendi, Binnaz’ın
sadakatsizliğinden şüphelenmeye başlar (Binnaz, Aziz’e "Toraman" diye
hitap etmektedir). Bir gece köşke gizlice giren Aziz'i ve Binnaz’ın diğer bir
âşığı olan Ziya'yı takip eden Şuayb Efendi, gerçeği öğrenir. Binnaz ile oğlu
Aziz’i aşk halinde görünce yaşadığı felaket ve ihanet karşısında dayanamayarak
geçirdiği kriz sonucu ölür.
Olay örgüsü, yanlış tercihler ve ahlakı hiçe sayan
arzular sonucu yıkıma giden bir aile faciasını konu alır. Başlangıçta Şuayb
Efendi merkezli ilerleyen olaylar, daha sonra oğlu Aziz (Toraman) ile Binnaz
arasındaki ilişkiye kayar.
Servinaz’ın evi temiz, özenle döşenmiş, el işleriyle süslü
bir evdir. Mekân-insan uyumu güçlüdür. Hasna Hanım'ın bakımsız evinden kaçan
Şuayb Efendi’ye huzur ve sahte bir saadet duygusu verir; işret sofraları burada
kurulur.
Hasna Hanım’ın evi kırk yıllık eski minderler, kararmış
aynalar ve kırık lambalarla bakımsız, kasvetli bir evdir. Aile içi
huzursuzluğun, kavganın ve Şuyab Efendi'nin mutsuzluğunun simgesidir.
Romanın ana vakası yaklaşık 1 yıllık bir süreyi kapsar.
Olayların tam olarak hangi yılda geçtiği belirtilmese de, kullanılan
ifadelerden ve diyaloglardan vakaların II. Abdülhamid devri ve hemen sonrasında
cereyan ettiği anlaşılır.
Romanın temel teması bir "aile faciası /
çöküşü"dür.
Romandaki aile yapısı bireylerin birbirini mutlu edemediği,
çatışmalı bir ortamdır.
Roman genelinde olaylar "gösterme" (sahneleme)
tekniğinden ziyade anlatıcının naklettiği "anlatma" tekniğiyle
aktarılır.
İlk bölümlerde cehalet ve hurafelerle çevrili mahalle
kadınlarının sokak ağzı, dedikodulu ve küfürlü dili hâkimken; sonraki
bölümlerde nispeten eğitimli karakterlerin dâhil olmasıyla dil biraz daha
sadeleşir ve doğallaşır.
Eser, Batılılaşma süreciyle birlikte Türk aydınları arasında
yayılan pozitivist ve materyalist zihniyetin kadın-erkek ilişkilerine ve toplum
yapısına yansımasını estetik bir düzlemde tartışır.
Hayattan Sahifeler
Tefrikası sansüre uğrayarak yarım kalan roman ilk olarak
1919 (1335) yılında basılmıştır.
Eserin olay örgüsü, kronolojik bir akış izler ve merkeze Sürtük
Hacer karakterini alır. Romanın çatışma ve karşılaşma ağı, ekonomik bakımdan
düşkün bireylerin kendi aralarındaki ilişkilerini ve maddi imkân sahibi
kişilerle olan çıkar odaklı etkileşimlerini sergiler.
Sürtük Hacer: Geçmişteki yosmalık günlerinin özlemini
çeken, ilerlemiş yaşına rağmen süslenerek ayakta kalmaya çalışan, paraya giden
her yolu meşru gören Machiavelist ve baskın bir dilenci tipidir.
Özet
Sürtük Hacer, kızı Hürmüz ve dostu Sabire, geçimlerini
cenaze sahiplerinin duygularını sömürerek sağlar. Hacer, kendi sefih hayatına
tezat olarak çocuklarını onurlu yetiştirmek isterken kocasını da çalışmayıp
dilenmeye zorlar.
Mahallede çıkan büyük bir kavga üzerine Hacer yardım için
yola çıkar. Yol üstünde kızının hamile olduğunu öğrenir ve mahalleye
ulaştığında kavgaya dahil olur.
Ayşe ile Hürmüz’ün akrabası olarak Sürtük Hacer arasında çok
canlı bir çingene kavgası sahnelenir.
Sekbanlar bayırına bir paşa karısının cenazesinin gelmesiyle
kavga bir anda biter. Dilenciler hızla cenaze alanında toplanır.
Ömer Ağa adındaki değnekçi dilencileri düzene sokar.
Cenazeden sonra dilenciler dualar okuyup su taşıyarak
birbirleriyle yarışır ve kavga ederler.
Bu sırada mezarlıkta türbeye benzer bir yerde kendisini
Mustafa’ya teslim eden Hürmüz ve Mustafa, kendilerine tam anlamıyla çekidüzen
vermeden gelirler. Hacer durumu fark etse de sessiz kalır.
Sürtük Hacer, merhumeyi tanıdığını iddia edip paşanın oğluna
duygu sömürüsü yaparak en fazla parayı ele geçiren dilenci olur.
Cenaze dönüşü Hacer, Hürmüz’le hamileliği hakkında konuşur
ve onu Manav Veli Ağa ile evlendirmek için harekete geçer.
Hacer, Veli’ye giderek Hürmüz’ün kendisine âşık olduğunu ve
ismini bile rüyada sayıkladığını söyler. Veli bu durumdan memnun kalır.
Veli Ağa, Eyüp’te birkaç dükkân ve hane sahibi bir manavdır.
Çocuklarını evlendirip Üsküdar'a yerleştirmiştir. Hovardalık yaparak mahallenin
körpe kızlarına aldıkları sebze karşılığı tacizde bulunmaktadır.
Sürtük Hacer ve Sabire, Hürmüz’ün doğum yapmasını sağlar.
Hürmüz’ün seslerinden rahatsız olan koca Abdullah, Hürmüz’ün diş ağrısı
bahanesiyle evden uzaklaştırılır.
Doğan çocuk Nevzat’ı Sürtük Hacer mendille boğarak öldürür
ve oğlu Hidayet’le önceden işaret ettikleri mezara gömerler.
Yapılan bu vahşetin ardından Sürtük Hacer pişmanlık duyar.
Sürtük Hacer’in evi Edirnekapı Mezarlığı bölgesindedir.
Ali Ağa’nın kahvehanesi, Sürtük Hacer ve Sabire’nin
Edirnekapı Kabristanı’nda mekân tuttukları, zengin cenazesi bekleyip vakit
öldürdükleri son derece bakımsız bir yerdir.
Romanın başındaki "Vak’a büyük harpten evveline
aittir." dipnotundan hareketle olayların I. Dünya Savaşı öncesinde geçtiği
anlaşılır.
Eserin ana teması açlık ve sefaletin, kişinin her türlü
etik/ahlaki değerine üstün gelmesidir.
Sürtük Hacer, paraya ulaşmak uğruna torunu Nevzat’ı kendi
elleriyle boğup öldürür.
Eser "bitmemiş" izlenimi verir; Hürmüz ile Veli
Ağa ilişkisinin sonu veya Paşa'nın hikâyesi gibi düğümler çözülmeden
bırakılmıştır.
İkinci Bölüm: Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın 1919 Yılına Kadar Olan Romanlarının
Ortak Yapı, Tema ve Anlatım Özellikleri
Romanın teşekkülü için olayı gerçekleştirecek kişi(ler),
olayın sahnesini oluşturacak bir mekân, olayın gerçekleşebileceği bir zaman ve
onu nakledecek bir anlatıcıya ihtiyaç vardır.
Olay örgüsü (vaka), romanı oluşturan tüm unsurları bir arada
tutan temel iskelettir.
Olay örgüsünün amacı sadece olay anlatmak değil, gerçek bir
öykü oluşturmak için olayları belirli bir amaç doğrultusunda, belirli bir
düzene sokmaktır.
Gürpınar'ın Romanlarındaki Giriş Yapıları
Mahalle Kadınlarının Diyalogları: Toraman,
Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, Tesadüf romanları mahalle kadınlarının
kendi şiveleriyle yaptıkları diyaloglarla başlar.
İffet, Şıpsevdi, Hayattan Sahifeler, Nimetşinas
romanları canlı mekân ve zaman tasvirleriyle açılır.
Âyine, Şık, Hakka Sığındık romanlarında karakterler
doğrudan blok halinde tanıtılarak başlar.
Metres ve Mürebbiye ileride yaşanacak bir
sahneyle; Sevdâ Peşinde, Gulyabani, Cadı, Bir Muâdele-i Sevdâ, Mutallaka
ise doğrudan olay parçalarıyla başlar.
Romanların Tematik Sınıflandırılması
Batılılaşma Teması
Alafranga züppe ile onu sömüren yozlaşmış Batılı kadın/çevre
arasındaki Doğu-Batı zihniyet çatışmasını işler.
Şık: Şöhret Bey - Madam Pötiş
Mürebbiye: Dehri Efendi - Matmazel Anjel
Metres: Hami Bey - Matmazel Parnas
Şıpsevdi: Meftun Bey - Kasım Efendi ve Beyoğlu’ndaki
Batılılar
Batıl İnanışlar Teması
Pozitivist aydın tipi ile hurafelerle hareket eden
muhafazakâr halk kütlesi arasındaki eski-yeni çatışmasıdır.
Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç: İrfan Galib Bey -
Mahalle Kadınları
Gulyabani: Muhsine Hanım - Köşkteki Hizmetkârlar
Cadı: Şükriye Hanım - Yalıdaki Hizmetkârlar
Aşk, Evlilik ve Aile Hayatı Teması
Bir Muâdele-i Sevdâ: Naki Bey - Bedia Hanım - Fatin
Bey
Sevdâ Peşinde: Ali İlhami Bey - Aynı Nûr Hanım -
Nezihi Bey
Toraman: Binnaz - Şuayb Efendi - Aziz (Toraman)
Bu üç romanda aslî kişinin mutsuz evliliği ile gizli aşkı
arasındaki sıkışmışlığın duygusal boyutunu işler.
İffet: Doktor "N" Bey - İffet - Sosyal
Çevre
Nimetşinas: Talat Hanım - Neriman - Nihat Bey
Hayattan Sahifeler: Veli Ağa / Paşa ve Oğlu - Sürtük
Hacer - Sabire / Hürmüz (Maddî İmkân vs. Maddî İmkânsızlık)
Hakka Sığındık: Hacı Ferhat Efendi - Nüzhet Ulvi Bey -
Safer Efendi / Nikoli Aileleri (Açlık-Sefalet vs. Tokluk)
Bu dört romanda ise ahlaki değerleri veya hayatta kalmayı
savunan kişinin, zıt değerlerle veya sosyal çevreyle çatışmasını işler.
Romanlarının Kurgusal Yapısı
İkili Çatışmaya Dayalı (Tek Vaka): Yanlış Batılılaşma
(Şık, Mürebbiye) ve batıl inanışlar (Gulyabani, Kuyruklu Yıldız
Altında Bir İzdivaç) temalı eserlerde iki farklı zihniyet tek bir hat
üzerinde karşı karşıya gelir.
Üçlü Çatışmaya Dayalı (İç İçe Vakalar): Aşk ve aile
temalı eserlerde (İffet, Mutallaka, Tesadüf, Nimetşinas) dışarıdan 3.
kişilerin (aile, kayınvalide, çevre) müdahalesiyle kurgu zenginleşir.
Çok Yönlü / Karmaşık Çatışmalı Eserler: Birden fazla
hikâyenin veya ailenin sürece dahil olduğu eserlerdir (Şıpsevdi, Metres,
Hakka Sığındık, Cadı).
Genel Kurgu Özellikleri
Genel Şablon: Canlı mahalle diyalogları/tasvirler -
Aslî kişinin ortaya çıkışı ve blok tanıtımı - Temel çatışmanın başlaması -
İkinci dereceden kişilerin katılımı - Tesadüflerle atılan düğümler - Düğümlerin
çözülmesi ve genellikle karamsar bir son.
Doğal diyaloglar okuma keyfi sunsa da çok uzadığında olay
örgüsünün takibini zorlaştırmaktadır. Aynı şekilde, metnin arasına giren
sayfalarca uzunluktaki ilave ahlâkî ve felsefî bilgiler de kurguyu
aksatmaktadır.
Kişiler
Kişilerin fiziksel, psikolojik ve davranışsal özellikleri
olaya dahil oldukları yerde blok halinde anlatılır. Hüseyin Rahmi Gürpınar bu
yöntemi sıklıkla kullanır.
Kişiler olay örgüsünün akışı içinde, diyaloglar veya
sergiledikleri tutum ve davranışlar vasıtasıyla dolaylı olarak tanıtılır.
Mehmet Kaplan, Gürpınar’ın karakterlerini Forster’ın "yalınkat"
(düz) tanımıyla açıklar. Yazar toplumsal görüşlerini aktarmak istediği için
kişilerini sabit şemalar etrafında oluşturmuştur. Bu tipler tek çekirdeklidir;
başlarına ne gelirse gelsin değişmezler ve farklı isimlerle diğer romanlarda
tekrar görünürler. Kaplan, Gürpınar’ın tiplerini 3 grupta toplar:
- Alafrangalar
ve onları istismar eden Fransız kadınlar.
- Batıl
inançlılar ve onları istismar edenler.
- Ahlak/namus
değerini savunanlar ile içgüdülerine göre yaşayanlar.
Gürpınar 19. yüzyıl İstanbul’unun sokak ve mahalle hayatını,
züppelerinden üfürükçülerine, konak çalışanlarından kabadayılarına kadar geniş
bir yelpazede yansıtmıştır. Eftal Sevinçli, yazarın tiplerine karakteristik
özelliklerine uygun hakiki veya mecazî isimler verdiğini belirtir (ör. Şık'taki
Şöhret Bey, İffet'teki İffet).
Mekân
Klasik ve romantik romanlarda dekoratif ve statik bir unsur
iken; realistlerde sanatın varlık sebebi sayılacak kadar ayrıntılı tasvir
edilir. Modernistlerde ise gerçeği birebir yansıtmaktan ziyade sezdirmeyi
amaçlayan soyut bir kimlik kazanır.
İnsan genellikle yaşadığı mekânla özdeşleşir. Mekân, kişinin
toplumsal statüsünü, karakterini ve iç dünyasını yansıtır.
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın romanlarında olaylar tamamen İstanbul’da
geçer. Mekânlar ideolojik ve sosyolojik tezatları yansıtır.
Beyoğlu ve Çevresi (Şişli, Taksim): Alafrangalığın,
yozlaşmanın ve metres hayatının merkezi.
Beyoğlu ve Şişli çevresindeki apartmanlar veya kiralık
odalar genelde Batılıların/yabancıların ikamet adresidir (Âyine Şık’ta
Madam Pötiş, Metres’te Matmazel Parnas, Şıpsevdi’de Makferlan
ailesi).
Konak, Yalı ve Köşkler: Aile içi yozlaşmanın
yaşandığı elit mekanlar.
Dehri Efendi Yalısı (Mürebbiye): Geleneksel, ataerkil
ve kalabalık Osmanlı ailesini temsil eder. Tüm olayların tek bir yalıda
geçmesi, Batılılaşmanın bir sonucu olan "mürebbiyelik" kurumunun
yozlaştırıcı etkisini odak noktası yapmaya hizmet eder.
Hami Bey’in Yalısı (Metres): Boğaziçi’ndeki bu yalı,
maddi gösterişi simgeler ancak sefahat uğruna bakımsız kalmıştır. Yalının
fizikî çöküşü ile sakinlerinin ahlaki yozlaşması paralellik gösterir.
Meftun Bey’in Köşkü (Şıpsevdi): Erenköy’deki bu köşk,
Meftun’un Batı zihniyetine uygun tefriş edilmiştir; içinde çıplak heykeller,
biblolar ve tablolar yer alır.
Eski İstanbul Mahalleleri (Fatih, Aksaray, Edirnekapı):
Yoksulluğun, geleneksel hayatın ve batıl inançların mekanı.
İrfan Galib’in Mahallesi (Kuyruklu Yıldız Altında Bir
İzdivaç): Aksaray’daki yosun tutmuş, kararmış, delikleri kargalara yuva
olmuş evler; mahalle halkının cehaletini ve köhnemiş zihniyetini temsil eder.
İrfan Galib bu mekânı aşmak ister.
Mezarlıklar (Edirnekapı, Rumelihisarı): Sefalet ile
ölümün iç içe geçtiği natüralist dekorlar.
Hayattan Sahifeler’de Edirnekapı Mezarlığı çocukların
oynadığı, satıcıların gezdiği bir yaşam alanına dönüşmüştür. Cadı’da ise
Rumelihisarı Mezarlığı üzerinden toplumsal bakımsızlık ve bakış açısı
eleştirilir.
Korku Kurgusunu Besleyen Yapı (Cadı):
Rumelihisarı-Baltalimanı arasındaki loş, nemli ve kasvetli yalı, arkasındaki
dik ve ürkütücü korulukla birlikte "cadı" söylentilerine uygun bir
zemin hazırlar.
Zaman
Olay zamanı, yazarın bizzat şahit olduğu dönemin toplumsal
yapısına dayanır. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başındaki Batılılaşma
sancıları, batıl inançlar ve kadın-erkek ilişkileri odak noktasıdır.
Dönemin büyük askeri/siyasi olaylarına (1897 Türk-Yunan
Harbi, Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı, Çanakkale Savaşları) –Hakka Sığındık
hariç– doğrudan yer verilmez. Yazar toplumsal değişimin sosyolojik
yansımalarına odaklanır.
Şıpsevdi: Abdülhamid devri saray
politikalarına ve Yıldız Sarayı'na atıflar yapılır.
Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç: Olaylar
doğrudan Halley Kuyruklu Yıldızı'nın Dünya'ya yaklaştığı Rumi 1326 / Miladi
1910 yılının Mayıs ayı etrafında kurgulanmıştır.
Cadı: Robert Kolej'in varlığından
bahsedilmesi, olayın kolejin kuruluş tarihi olan 1863 sonrasında geçtiğini
gösterir.
Hakka Sığındık: II. Abdülhamid devri ve
İttihat ve Terakki yönetimi, savaş zenginliği ve toplumsal bozulmanın tarihsel
arka planı olarak açıkça eleştirilir.
Hayattan Sahifeler: Başındaki dipnotta olayın "Büyük
Harpten (I. Dünya Savaşı) evvel" geçtiği belirtilir.
Tema Özellikleri
Tema, okurun eserden çıkardığı ana sonuç; olay örgüsü,
kişiler, mekân ve zaman gibi tüm fiktif unsurların etrafında toplandığı
çekirdektir.
Hüseyin Rahmi’nin Tematik Tasnifi
Yanlış Batılılaşma
Batıl İnanışlar
Aşk, Evlilik ve Aile Hayatı
Yanlış Batılılaşma
Tanzimat'tan itibaren Türk romanının ana sorunu olan yanlış
Batılılaşma, Gürpınar'ın eserlerinde iki farklı zihniyetin çatışması esasına
göre kurgulanır.
Doğulu Züppe: Ölçüsüz bir alafrangalık ve Batı hayranlığı
içindedir; kendi kültür ve ahlakına yabancılaşmıştır.
Batılı/Yabancı Kadın: Para ve cinselliği ön planda tutan,
aileyi ve kişileri sömüren bir tiptir.
Âyine Şık: Alaturka yaşayıp alafrangalığa
özenen Şatırzade Şöhret Bey ile Fransız Madam Pötiş arasındaki trajikomik
çatışmayı ve yanlış Batılılaşmayı konu alır.
Mürebbiye: Yalının çocuklarını eğitmek için
alınan fakat yalıdaki tüm erkekleri cinselliğiyle ağına düşüren Fransız sokak
kadını Anjel üzerinden, aydın Osmanlı ailesinin Batılılaşmayı yanlış kavraması
ve uğradığı felaket anlatılır.
Metres: Batı özentisi gençlerin, Fransız
fahişe Matmazel Parnas’ı elde etmek uğruna değerlerini hiçe saymaları ve
hayatlarına "metres" kavramını dahil ederek çöküşe sürüklenmeleri
işlenir.
Şıpsevdi: Pehlevizâde Meftun Bey
(alafranga/yozlaşmış) ile komşusu Kaşıkçılar Kâhyası Kasım Efendi
(alaturka/softa/hasis) ailelerinin çatışmasıdır. Meftun Bey, Kasım Efendi'nin
servetini ele geçirmek için kural tanımaz bir Makyavelci tavır takınır; aile
bireylerini yozlaştırarak sonunda felakete neden olur.
Batıl İnanışlar
Gulyabani: Şefika Hanım’ın mirasına konmak
isteyen yeğenleri, Çiftlik Köşkü'nde düzenekler ve kostümlerle gulyabani/cin
süsü vererek kadınları korkuturlar. Kadınlar korunmak için tütsü yakmak, muska
taşımak gibi batıl çarelere başvururken; roman en sonunda fantastik olayların
rasyonel/sahtekarlık boyutunu açığa çıkarır.
Cadı: Rumelihisarı'ndaki yalıda dönen
"cadı hortlaması" dedikoduları, pozitif bilimlere inanan, şüpheci
(septik) aydın karakterler (Şükriye’nin babası, Abdülkadir Bey) aracılığıyla
çözülür. Yazar, ispirtizma/ruh çağırma seanslarını bilimsel yöntemlerle
eleştirir.
Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç: 1910
yılında Halley Kuyruklu Yıldızı'nın Dünya'ya çarpacağı şayiası üzerine mahalle
kadınlarının sergilediği cehalet ve kıyamet alameti yorumları (Emeti Hanım,
Bedriye Hanım) ile astronomiyi ve bilimi temsil eden İrfan Galib Bey ve Feriha
Davut Hanım ("yeni kafa") karşı karşıya getirilir.
Tesadüf: Saibe Hanım gibi belirli bir eğitim
seviyesindeki kişilerin bile kocasıyla olan sorunlarını çözmek için Cinci
Nefise Hanım gibi üfürükçülere başvurması üzerinden cehalet eleştirilir.
Hakka Sığındık: Mahalle halkının Abdal Veli
adındaki kirli, meczup bir adama "evliyalık" atfetmesi; Nüzhet
Ulvi'nin bu durumu zengin ailelerin ölüm korkusuna karşı kullanması anlatılır.
Hurafeler, çaresizlik ve bilgisizliğin doğal bir sonucu olarak sunulur.
Aşk, Evlilik ve Aile Hayatı
Schopenhauer ve Nietzsche gibi filozofların karamsar dünya
görüşlerinden etkilenen yazar, evlilik kurumuna karşı bir tutum benimsemiş ve
bu düşüncesini kendi hayatında da tatbik ederek hiç evlenmemiştir.
Yazar aşkı yüce bir duygu olarak değil; geçici, hedonist
(hazcı), fizyolojik bir "cinnet" ve "maraz" (hastalık)
olarak görür. Cinsellikle eşdeğer tutulan aşk, doyuma ulaştıkça sönmeye
mahkûmdur.
Romanlarında mutlu sürdürülen bir evliliğe veya aşka
rastlanmaz. Evlilik, ömür boyu mutluluk sağlayan bir kurum değil; aksine cinsel
özgürlüğü kısıtlayan "meşum bir bağ" ve bir engel olarak sunulur.
Kadın Hakları
Gürpınar, Batılılaşma sürecinde kadının ataerkil toplum
yapısı içindeki ezilmişliğini, geride bırakılmışlığını ve hukuksal
eşitsizliğini ciddi şekilde eleştirir. Romanlarında sıklıkla kurgunun dışına
çıkarak aydın kadın karakterlerin ağzından uzun nutuklarla kadın haklarını
savunur.
Yazar romanlarında iki temel kadın tipi çizer:
Geleneksel / Cahil Kadınlar: Kenar mahallelerde yaşayan,
batıl inançların tutsağı ve erkeğin dünyasının dışında kalan çoğunluk.
Aydın / Başkaldıran Kadınlar: Okumuş, bilincinde ve
ezilmişliğe isyan eden kadınlar. Bunlar doğrudan Hüseyin Rahmi’nin
düşüncelerini aktaran sözcü karakterlerdir.
Erkeğin birden fazla kadınla evlenebilmesi (poligami),
metres tutabilmesi, istediği an boşanabilmesi "çapkınlık/başarı"
sayılırken; kadının en ufak bir özgürlük veya sadakatsizlik arayışının
"bağışlanamaz cinayet" sayılarak ölüme mahkûm edilmesi sertçe
eleştirilir.
Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç: Aydın ve
pozitivist Feriha Davut Hanım, kadının toplumdaki aşağı konumuna, sokaktaki
erkek tacizlerine ve kadınların sosyal/kültürel imkânlardan (spor, serbestçe
gezme vb.) soyutlanmasına karşı çıkar.
Bir Muâdele-i Sevdâ: Bedia Hanım, babasının
kendisine verdiği eğitimi sadece "el ne der" mantığıyla bir süs
olarak sunmasını eleştirir ve kendi iradesiyle evlilik kararı alarak ataerkil
aile baskısına başkaldırır.
Şıpsevdi: Rabia’nın gayrimeşru hamileliği
sonrası Lebibe, feminist bir tavırla ailenin mutaassıp erkeği Raci’ye karşı
kadını savunur. Erkeklerin şehvet odaklı hatalarının "eğlence"
görülüp kadınlarınkini "cinayet" sayılmasının büyük bir haksızlık
olduğunu vurgular.
Sevdâ Peşinde: Seza Hanım, erkeğin sınırsız
evlilik, boşanma ve kiralık kadın tutma haklarına karşılık; kadının
çaresizliğini ve toplumun erkeğe tanıdığı imtiyazlara karşı kadına uyguladığı
çifte standardı açıkça ifşa eder.
Eğitim
Hüseyin Rahmi’nin romanlarında eğitim teması, genel olarak
eski zihniyetin ve geleneksel toplumsal yapının sert bir eleştirisi olarak
karşımıza çıkar. Yazar, toplumun geri kalmışlığının temel sebeplerinden birini
bilimsellikten uzak, geleneksel, baskıcı veya yozlaşmış eğitim modelleri olarak
gösterir.
Yoksulluk / Sefahat
Gürpınar’ın romanlarında imkân-imkânsızlık çatışması
üzerinden yoksulluk, sefahat ve sosyal adalet temaları işlenir. Yazar, paranın
ve ekonomik şartların ahlak üzerindeki belirleyici rolünü vurgularken; harp
dönemlerinde (özellikle II. Abdülhamid ve İttihat-Terakki yıllarında)
karaborsacılıkla zenginleşen zümre ile yoksul halk arasındaki uçurumu sergiler.
Açlık ve sefalet, kişilerin her türlü etik ve ahlaki
değerlerinin önüne geçer. Maddi bağımsızlığın olmadığı yerde etik ilkelerden
söz etmek imkânsızdır.
Hakka Sığındık: Ana teması doğrudan
"sosyal adalet"tir. Yazar Nüzhet Ulvi (sosyal adaleti savunan cemiyet
havarisi), savaş ortamının ve siyasi iktidarın sunduğu fırsatlarla haksız
servet edinen Hacı Ferhat Efendi ve Hafız İshak Efendi aileleri ile çatışır.
Dil ve Anlatım Özellikleri
Hâkim / İlahî Bakış Açısı (Her şeyi bilen anlatıcı): Yazarın
en sık başvurduğu yöntemdir.
Örnek Eserler: Âyine Şık, Mürebbiye, Metres, Tesadüf,
Nimetşinas, Şıpsevdi, Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, Sevdâ Peşinde, Cadı,
Hakka Sığındık, Toraman, Hayattan Sahifeler.
Kahraman Anlatıcının Bakış Açısı: Olayların kahramanlardan
birinin bilgisiyle sınırlı aktarıldığı romanlardır.
Örnek Eserler: İffet, Mutallaka, Bir Muâdele-i Sevdâ,
Gulyabani.
Karma / Çoğulcu Bakış Açısı: İlahî bakış açısı ile kahraman
anlatıcının bakış açısı bir arada kullanılır.
Örnek Eserler: Sevdâ Peşinde, Cadı.
Sokak ve halkın doğal dili onunla edebiyata girmiştir.
Yazar, toplumun her kesiminden kişiyi kendi tabii çevrelerinde ve doğal
şive/ağız özellikleriyle konuşturur. Bu durum okurun eserle bağ kurmasını
sağlar.
Karakterler olay akışı içinde yavaş yavaş değil, genellikle
roman başında blok halinde ve özetlenerek okura tanıtılır; sonrasında bu
özellikler olaylar içinde somutlaştırılır.
İç ses: Anlatıcı aradan çekilerek karakterin
bilinçaltı veya izlenimleri "kendi kendine dedi ki" tarzı ifadelerle
doğrudan aktarılır.
Mektup, anlatıcıyı aradan çıkararak duyguların birinci
ağızdan, samimi aktarılmasına ve olaylardaki gizem/düğümlerin çözülmesine
hizmet eder.
Mutallaka: Tamamı Akile Hanım ve Mail Bey’in
karşılıklı mektuplarından oluşur.
Sevdâ Peşinde: Ayn-ı Nûr Hanım’ın
çocukluğundan intiharına kadar olan süreç, sırdaşı Seza’ya yazdığı 21 mektupla
anlatılır. Yaşadığı derin nevroz ve bunalım birinci ağızdan aktarılarak etkisi
artırılır.
Gürpınar, okuyucusunu "yüksek felsefeye çekmek" ve
halkı bilgilendirmek amacıyla olay akışını sık sık keserek sayfalarca süren
teorik/felsefi bilgiler verir. Bu durum teknik açıdan bir kusur sayılsalar da
yazarın eğitici tutumunun sonucudur:
Cadı: Hurafelerle mücadele etmek ve pozitif
bilimi savunmak amacıyla mezarlık sahnesinde "Ölüler dirilseydi..."
tartışması açılır; ruh, ispirtizma ve Doğu-Batı medeniyet karşılaştırması
yapılır.
Mürebbiye: Anjel-Baudelaire diyalogunda
natüralizm üzerine görüşler verilir; Dehri Efendi üzerinden Moliere, Racine
grameri ve botanik (mantarlar) hakkında gereksiz detaylar aktarılır.
Şıpsevdi: Alafranga sofrada yemek yeme adabı
ve Meftun Bey'in ağzından sayfalarca felsefi düşünceler sunulur.
Hüseyin Rahmi, Batılı roman formu ile yerli halk tiyatrosunu
(Karagöz, Meddah, Ortaoyunu) harmanlayarak özgün bir "ara-tür"
oluşturmuştur.
Yanlış Anlamalar ve Nükteler (Karagöz/Ortaoyunu):
Karakterlerin kültür çatışmasından doğan kelime oyunları ve yanlış anlamalar
komediyi doğurur (Şıpsevdi’de Meftun Bey ile Kasım Efendi veya Bakkal
arasındaki konuşmalar; Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç ve Bir
Muâdele-i Sevdâ’da cahil halkın okumuş tipleri yanlış anlaması).
Meddah Tipi Taklitler: Şıpsevdi’nin başındaki
tramvay durağı sohbetleri ve mahalle kadınlarının kendilerine has ağız
taklitleri meddah geleneğini yansıtır.
Parantez İçi Rejissör Notları (Tiyatro Tekniği):
Roman diyaloglarında kişilerin jest, mimik ve ruh halleri parantez içinde
tiyatro metni gibi verilir (Örn: Tesadüf romanında: "Avaz avaz
haykırarak", "Gözlüğü takarak her kelimeyi kesik telaffuz
ederek").
Romanların büyük çoğunluğu diyaloglara dayanır. Bu durum
anlatıma canlılık ve günlük hayat gerçekliği kazandırır.
Karakterler eğitim seviyelerine göre konuşturulur. Cahil
tipler mahalle ağzıyla konuşurken, alafranga tipler konuşmalarının arasına
Fransızca kelimeler serpiştirerek mizahi ve eleştirel bir unsur haline
getirilir.
Sonuç
üseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944), hiçbir edebî topluluğa
dâhil olmadan bağımsız bir çizgi izlemiştir. Ahmed Midhat Efendi geleneğini
sürdüren yazar, estetik kaygılardan ziyade halkı eğitmeyi ve onları “yüksek bir
felsefeye” ulaştırmayı temel gaye edinmiştir. Batılı romancı ve filozofların
birikimini geleneksel tahkiye unsurlarıyla harmanlayan Gürpınar, toplumun
Batılılaşma sancılarını hicvederek roman düzlemine taşımıştır.
Olay örgüleri, toplumsal ayrışmanın getirdiği ikili
zıtlıklar ve çatışmalar üzerine inşa edilmiştir.
Yanlış Batılılaşma: Alafrangalık ile geleneksel
yaşamın karşı karşıya geldiği kurgulardır (Şık, Mürebbiye, Metres, Şıpsevdi).
Pozitivizm / Hurafe: Aydın/pozitivist zihniyet ile
cehalet/batıl inançların çatıştığı kurgulardır (Tesadüf, Kuyruklu Yıldız
Altında Bir İzdivaç, Gulyabani, Cadı).
İktisadi Eşitsizlik: II. Meşrutiyet ve I. Dünya
Savaşı yıllarında türeyen harp zenginleri ile yoksul halk arasındaki maddi
imkân-imkânsızlık zıtlığını işleyen kurgulardır (İffet, Hakka Sığındık,
Hayattan Sahifeler).
Aşk, Evlilik ve Kadının Statüsü: Asli kişinin,
toplumsal zorunluluklar/görücü usulü evlilik ile gönülden sevdiği kişi arasında
kaldığı kurgulardır. Kadının bireyleşme sancıları ve ataerkil yapının getirdiği
sorunlar işlenir (İffet, Mutallaka, Bir Muâdele-i Sevdâ, Tesadüf,
Nimetşinas, Sevdâ Peşinde, Toraman).
İstanbul’un her sosyal sınıfından, meslekten ve yaştan insan
tipine yer verilmiştir. Roman kişileri, sokağın doğallığını yansıtan birer ayna
işlevi görür.
Kişiler kendi ağız, şive ve sosyal statülerine uygun biçimde
konuşturulmuş; bu doğallık geniş halk kitlelerince benimsenmesini sağlamıştır.
Yazar, tüm eserlerinde mekân olarak İstanbul’u seçmiştir.
Mekânlar, toplumsal ayrışmayı ve zihniyet çatışmalarını somutlaştıran bir unsur
olarak kullanılır:
Beyoğlu ve Çevresi: Kozmopolit yapısıyla alafranga
züppelerin, gayrimüslimlerin ve Batı tarzı yaşamı benimseyenlerin alanıdır
(apartmanlar, kiralık odalar).
Eski İstanbul (Fatih, Aksaray, Suriçi vb.):
Geleneksel yaşamın, muhafazakâr halk kitlelerinin, fakirliğin ve batıl
inançların hüküm sürdüğü derme çatma, bakımsız sokak ve evlerdir.
Konak, Yalı ve Köşkler: Varlıklı Osmanlı-Türk
ailelerinin yaşadığı, yanlış Batılılaşmanın getirdiği kültür bunalımının ve
ailevi yıkımların (kâbusla biten sonların) sahnelendiği mekânlardır.
Olay anlatımı ön planda olduğu için kesin tarih zarfları
yerine "bir gün, ertesi akşam, o gece" gibi esnek zaman
ifadeleri tercih edilmiştir. Zaman, asli kişinin yaşam seyrine göre genişler
veya daralır.
Diyalog, iç konuşma, geriye dönüş ve mektup tekniğinden
geniş ölçüde yararlanılmıştır. Mektuplar, kişilerin duygularını aracısız
aktarmasını sağlar.
Ahmed Midhat geleneğinin bir devamı olarak, okuyucuyu
bilgilendirmek ve eğitmek amacıyla olayın akışı sık sık kesilerek felsefi, ilmi
veya genel kültür içerikli uzun açıklamalara yer verilir.
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın 1919 öncesi eserleri; Batılılaşma
sürecinin toplumda yarattığı travmaları, yozlaşmayı ve zihniyet ikiliklerini
hicveden toplumsal birer vesikadır. Doğu-Batı sentezini kendi özgün tarzıyla
harmanlayan yazar, halkın estetik ve düşünsel seviyesini yukarı çekmeyi (yüksek
bir felsefeye ulaştırmayı) başat gaye edinmiş müstakil bir romancıdır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder