5 Kasım 2026 Perşembe

Şule Gürbüz'ün roman ve hikâyelerinde yapı ve izlek - Notlar

Ecenur Aydın - Şule Gürbüz'ün roman ve hikâyelerinde yapı ve izlek - Notlar

Yüksek Lisans Tezi, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü

 

Önsöz

Gürbüz'ün romanlarında parçalı ve epizodik kurgu yapısı; bilinç akışı ve iç monolog gibi modern anlatı teknikleriyle birleşerek karakterlerin iç dünyasına, ruhsal çözümlemelerine ve varoluşsal sorgulamalarına alan açar. Olay örgüsü çoğunlukla geri plandadır.

Karakterlerin geçmiş ile şimdi arasında gidip gelen düşünce ve anıları döngüsel, doğrusal olmayan bir zaman algısı yaratır.

Sıradan nesneler; karakterin belleğinde çağrışımlar yaratarak geçmişle şimdi arasında bir köprü kurar

Yalnızlık, kimlik ve aidiyet arayışları, ölüm, kayıp, zaman, bellek ve toplumsal yabancılaşma bireyin ruhsal evreninden toplumsal çözülmeye uzanan çok boyutlu bir çizgide işlenir.

 

Tezde; yazarın metinlerinde klasik olay örgüsünün yerini alan parçalı/döngüsel yapı, bireyin yalnızlık, kimlik, aidiyet, zaman, bellek ve ölüm gibi varoluşsal temalarıyla biçimsel ve içeriksel bağlamda incelenmiştir.

 

 

Giriş

Modernist hareket; sanayileşme, kentleşme, savaşlar ve dine duyulan inancın sarsılması gibi tarihsel arka plan üzerinde yükselmiştir. Realizmin gözlemci anlayışı yerini bireyin iç dünyasına ve parçalanmış bilinç yapısına bırakmıştır.

 

Şule Gürbüz; Kambur, Kıyamet Emeklisi, Zamanın Farkında ve Coşkuyla Ölmek gibi eserlerinde klasik anlatı yapılarını kırarak bilinç akışı ve iç monolog teknikleriyle özgün bir yapı kurar. Eserlerde karakterler toplumdan soyutlanmış, içe kapanmış ve zamanla hesaplaşan bireylerdir.

 

Kambur romanında bir karakterin kendi cenazesine katılmaya gitmesi metaforu üzerinden yaşam ve ölüm, varlık ve yokluk, benlik ve öteki gibi felsefi ikilikler ustalıkla işlenmektedir.

 

Bu çalışmada, yazarın söz konusu türlerde ortaya koyduğu yapı ve izleklerin detaylı biçimde analiz edilmesi amaçlanmakta; böylece hem Şule Gürbüz’ün edebî kimliği hem de çağdaş Türk edebiyatındaki yeri daha net bir biçimde ortaya konmaktadır.

 

Şule Gürbüz’ün Hayatı ve Eserleri

Kitaplarımdan ve yazdıklarımdan ayrı, farklı bir kimse değilim, aramdan kılıç geçmez.

1974 İstanbul doğumlu yazar; İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi ve Cambridge Üniversitesi felsefe eğitimlerinin yanı sıra müzikle de ilgilenmiş; viyolonsel, kilise orgu ve konservatuvar eğitimi almıştır.

Saatçilik aklıma değil başıma gelen bir şeydi.

 

Üsküdar, Beykoz, Emirgan, Arnavutköy ve Yeniköy gibi İstanbul semtleri Gürbüz’ün edebi evreninde sadece fiziksel alanlar değil, kimlik inşasının ve aidiyetin merkezleridir.

 

Yazar için yazmak teknik bir süreç değil, varoluşsal bir haldir; yalnızlık ve tenhalık yazma sürecinin asli unsurlarıdır.

 

Metinlerde klasik olay örgüsü yerine öz benlik, iç monolog ve düşünce akışı merkezdedir.

 

Gürbüz'ün dili klasik musiki formlarıyla (beste, semai) şekillenir; Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa ve Edip Cansever gibi kadim isimlerin izinden gider.

 

18 yaşında kaleme aldığı ve 1992'de yayımlanan Kambur romanı, bedensel bir deformasyonun ruhsal krize dönüşmesini işleyerek yazarın yazarlık rotasının ön bildirisi olmuştur.

 

1993 tarihli Ağrıyınca Kar Yağıyor şiir kitabı ve aynı yıl yayımlanan Ne Yaştadır Ne Başta Akıl Yoktur adlı tek perdelik tiyatro oyunu yazarın çok yönlülüğünü gösterir.

 

Zamanın Farkında adlı eseriyle Oğuz Atay Öykü Ödülü'nü kazanır.

 

“Öyle Miymiş?” adlı eseri edebiyat, felsefe, tasavvuf, müzik gibi pek çok disiplini bir araya getirerek hem biçimsel hem de düşünsel anlamda sınırları aşmayı başarmıştır.

 

Kıyamet Emeklisi; Erzurumlu Aziz’in çocukluğundan yaşlılığına uzanan manevi serüvenini ve varlık felsefesini işler.

 

Romanlarda Yapı ve İzlek

Kambur

Roman, bedensel kamburluğu nedeniyle toplumsal normlara uyum sağlayamayan ve çevresinde "farklı" konumlanan bir anlatıcının iç dünyasındaki çelişkileri merkeze alır. Karakter, kendisini topluma yabancı ve bir gözlemci olarak tanımlar.

 

Size bana yakın bir insandan bahsedemeyeceğim; böyle biri hiç olmadı çünkü. Arkadaşlık diye bir şey yaşamadım şimdiye dek- her aklı başında her insan gibi.

Kayıtsızlık / Değilmişim gibi davrandığım durumlar, yaşıyormuşum gibi yapma zorunluluğumdandır.

Sonsuzluk / kaybolmak

 

Kambur, klasik başlangıç-gelişme-sonuç şemasını dışlar; klasik bir olay örgüsü yerine anların, anıların ve içsel çağrışımların birleşiminden oluşan epizodik bir kurgu sunar.

Zaman zaman araya giren günlük benzeri kısa notlar, metnin parçalı yapısını ve yaşamın bütünlüksüzlüğünü pekiştirir. Zaman, lineer bir kronolojiye değil; günlük pasajlarına, bilinç akışına, çocukluk hatıralarına ve üst üste binen zaman katmanlarına dayanır.

 

Roman boyunca hâkim olan birinci tekil şahıs anlatımı, esere otobiyografik bir monolog havası kazandırır.

 

Mekânlar; karakterin ruhsal eğriliğini, yalnızlığını ve yabancılaşmasını yansıtan birer simgeye dönüşür.

 

Yaşama hoyratça davranmaya alışkınım; çünkü bozuk para gibidir. Edepsizce değil ama, yine de harcamak gerekir; yoksa, tedavülden kalkabilir.

 

Metin boyunca hâkim olan alaycı ve mesafeli üslup, karakterin varoluşsal kaygılarıyla harmanlanarak trajikomik bir atmosfer yaratır.

 

Kambur, fiziksel farklılığını ve toplumsal uyumsuzluğunu bir dezavantaj olarak değil, yaşama ve ölüme daha yakın durmanın verdiği bir üstünlük biçimi olarak yorumlar.

 

Sanırım yaşayabilmenin bir yolu da kötü alışkanlık denilip yaka silkilen şeylerden kendinize uygun olan birine saplanmak, bir şeyin tiryakisi olmaktır. Yaşamınızı kolaylaştırdığı gibi ölümünüzü de yakınlaştırır.

 

Kendine inananın yaşayabilmesi, mümkün değil - kendine inanan, başka hiçbir şeye inanamaz.

Güvendiğim tek şey, bir gün ölecek olmam.

 

Kıyamet Emeklisi

Roman, klasik anlamda düz bir olaylar zincirine dayanmaz; Aziz’in, ailesinin ve çevresindekilerin gündelik yaşamları, geçmişe dönüşler, içsel gözlemler ve küçük kırılma anları etrafında sarmal bir formda ilerler.

Aile içi diyaloglar ve geçmişten gelen anılar metnin örgüsüne dahil edilerek modernleşme sancıları ve değer farklılıkları gözler önüne serilir.

 

Anlatıcı klasik bir dış gözlemci değildir.

Aziz beyhude konuştuğunu fark ediyor, konuştukça kendini beğenmeye ama beğeni sonunda seyre geçtiğinde beğendiklerinin kendinde de mevcut olmadığını görerek bir sendelemeye daha varacağını biliyordu.

 

İstanbul’un sokakları, mahalleleri, evler ve döküntü alanlar yalnızca fiziksel fonlar değil; aidiyet sorunlarının, geçmişle hesaplaşmaların ve varoluşsal yalnızlığın sahneleridir.

 

Romanda kronolojik bir akış yerine iç içe geçmiş, tekrarlarla pekişen ve anların bağımsızlığına dayanan bir zaman deneyimi hâkimdir.

 

Romanın merkezinde yer alan Aziz; dünyaya mesafeli, ironik ve geçmişin ağırlığı ile şimdiki zamanın sıradanlığı arasında sıkışmış bir anti-kahramandır.

 

Tevhide; toplumsal baskılar, ailevi beklentiler ve kadınlık rollerinin yükü altında kimliğini arayan, utanç ve aidiyet duygusunu aynı anda yaşayan dikkat çekici kadın karakterdir.

 

Adil, kuşaklar arası çatışmanın ve modernleşme sancısının temsilcisidir. Komşular ve akrabalar gibi yan figürler ise ana karakterlerin yalnızlığını pekiştiren sembolik birer arka plandır.

 

İyiye gerekeni yapmayan yapamayan herkes gibi kötüden nefret eder oldu. Böylece sanki kendisi de iyi oldu. Kolaylığına şaştı.

 

Zaman, hafızanın zayıflığı ve olayların sıradanlığı içinde eriyip giden varoluşsal bir sıkışmışlık alanıdır.

 

Ölüm, korkutucu bir sondan ziyade insanın geçiciliğini, faniliğini ve arayışın süreksizliğini vurgulayan bir gerçekliktir.

 

Aile içi kopukluklar, kuşaklar arası mesafeler ve toplumsal uyumsuzluk yalnızlığı hem bir kader hem de derin bir tefekkür zeminine dönüştürür.

 

Hikayelerde Yapı ve İzlek

Coşkuyla Ölmek

Ruhuna Fatiha

Hikâye, "vermek" ve "almak" eylemleri ekseninde insan ilişkilerini, toplumsal ahlakı ve bireysel psikolojiyi ironik bir dille ele alarak başlar.

Evdeki boya badana ve tadilat süreci, bireyin iç dünyasındaki dağınıklık ve huzursuzlukla özdeşleştirilir.

Bedenî hazlar ve modern lezzetler, geçmişin hatıraları ve nenesinin kavruk yüzü karşısında anlamsızlaşır.

 

Anlatıcı, toplumsal ahlaka ve geleneksel yargılara meydan okuyan, kendi zihinsel süzgecinden geçirdiği ironik bir ses kullanır.

 

Anlatıcı-karakter, toplumsal ahlaka ve normlara mesafeli, yalnızlığı ve aidiyet kaybını ironik bir dille deneyimleyen bir figürdür. Ustalar, cami cemaati ve pideci çalışanları ise toplumsal rolleri sorgulatan arka plan figürleridir.

 

Aslında vermeyi çok önemserim, o kadar önemserim ki kadını önemsemekten müzmin bekâra, hayrı önemsemekten hayırsızın birine, sanatı önemsemekten tık nefes bir kekemeye dönüveririm.

 

Anlatıcı, modern şehir hayatının anonim ortamında; toplumsal beklentilere, geleneksel ahlaka ve çıkarcı ilişkiler ağına mesafe koyarak kendi özgün kimliğini arar. Cami ve pideci sahneleri, toplumsal rollerin ve dışarıdan yüklenen kimliklerin birer parodisi olarak işlenir.

 

Akılsız Adam

“Akılsız Adam”da Refik İyisoy, oğlunun kendi dervişâne dünyasına uyum sağlamasını ister; ancak bu arzu boşa düşer ve baba-oğul arasında aşılmaz duvarlar örülür.

 

Zaman, karakterin zihinsel durağanlığı içinde akışını yitirmiş; mekânlar ise Refik’in sosyal hayattan geri çekilişini simgeleyen içe dönük alanlara dönüşmüştür.

Refik, kuşağının değerlerini aktaramamış olmanın hayal kırıklığıyla dünyaya küsmüş bir babadır; oğlu Sadullah ise doğrudan görünmeyen, babanın içsel çatışmalarını besleyen bir karşı figürdür.

 

Gençlik yıllarındaki ölüm arzusu, yaşamda kurulamayan bütünlüğü elde etme gayesidir.

İtiraf edeyim, gençken ölmeyi çok isterdim. Coşkuyla ölmek isterdim. Kendi gözümde kendim ancak böyle tam ve gerçek olabilirdim.

 

 

Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi

Sadullah, klasik filoloji mezunu babasının bencilliğini ve içe kapanıklığını kendi perspektifinden aktarır.

Babam anlayabildiğim kadarı ile kendinden başını kaldırmayan, kendine bir mezar gibi gömülü, kurtlarını ve böceklerini de kendisi besleyen bir adamdı.

 

Yurt dışındaki fiziksel mekân, aidiyetsizliği ve kültürel kopuşu derinleştirirken; zaman, bastırılmış geçmişin şimdiyle çatıştığı bir döngüdür.

 

Sadullah, babasının ölümünün ardından geçmişle yüzleşen; ancak benimsediği Batılı yaşam tarzında da huzuru bulamayarak derin bir boşluk yaşayan kırılgan bir bireydir.

 

 

Rüya İmiş

Teyzesinin eleştirileriyle evine ve eşyalarına yabancılaşan Hikmet, sıradan bir evlilik yaparak kurduğu rutini sorgulamaya başlar.

Hikmet’in çocukluk arkadaşı Eyüp ile yaptığı kıyaslamalar ve hayatın akışına dair duyduğu tatminsizlik, hikâyenin temel izleğini oluşturur.

 

Çocukluk ve şimdiki zaman arasındaki kıyaslamalar, zamanın geçiciliğini ve pişmanlıkları öne çıkarırken; ev ve mahalle gibi mekânlar artık ait olunamayan psikolojik sahnelere dönüşür.

 

Hikmet, çocukluk arkadaşı Eyüp’ün “yerleşik” hayatıyla kendi hayatını kıyaslayarak eksikliklerini fark eden; geçmişin gölgesinde sıkışmış biridir.

 

Yaşamın hızı karşısında mezarlıklar birer huzur alanı ve zamanın gürültüsünden kaçış eşiği olarak değerlendirilir.

Bireysellik, dış dünyayla bağını tamamen yitirmiş, yaşlılıkla birlikte toplumsal görünürlüğünü kaybetmiş bir bilincin kendi içinde yankılanmasıdır.

 

Zamanın Farkında

Klasik öykü geleneğinin kronolojik olay zincirlerini reddeden Şule Gürbüz; parçalı, döngüsel ve bireyin iç dünyasındaki dalgalanmalara dayanan bir kurgu kurmuştur.

 

Eserlerde büyük dramatik kırılmalar yerine mutfak, müzik odası ya da bir mezarlık yolu gibi sıradan alanlardaki içsel sorgulamalar ve anlık ruh hâlleri ön plandadır.

 

Hikâyeler ağırlıklı olarak birinci tekil şahıs ("ben") anlatıcıyla kurgulanmış; dış dünyadaki nesnel gerçeklik yerine karakterin zihinsel süzgeci ve öznel algısı merkeze alınmıştır.

 

Zaman, kronolojik bir ilerleyiş değil; hafızanın, alışkanlıkların ve geçmiş ile şimdi arasındaki ani sıçramaların sarmalında örülmüştür.

 

Anne, baba veya akrabalar belirgin birer tip olmaktan ziyade, anlatıcının zihnindeki anıların, hesaplaşmaların ve yabancılaşma hissinin belirsiz nesneleri olarak işlev görür.

 

İroni ve alaycılık metnin ana tonunu oluştururken; geçmişe dönüşlerde, kayıp duygusunda ve çocukluk anılarında lirizm öne çıkar.

 

Sıradan bir mutfak eşyası, bir yemek sahnesi veya bir enstrüman dersi, dilin esnekliği sayesinde varoluşsal birer metafora dönüşür.

 

Mutfak, ev, banyo ya da okul sınıfları gibi gündelik mekânlar aidiyet üretmek yerine eksiklik ve yabancılık hissini derinleştiren alanlara dönüşür.

 

Gürbüz’ün karakterleri, toplumun yerleşik kalıplarından, "başarı" ve "yeterlilik" tanımlarından uzaklaşan; kalabalıklar içinde kendi özgün sesini arayan uyumsuz bireylerdir.

 

Geçmişteki aile sıcaklığı ile modern dünyanın acımasızlığı arasındaki uçurum, karakterlerde kalıcı bir eksiklik hissi bırakır.

 

Müzik Hocası

Anlatıcı, müzikle kurduğu ilişki üzerinden kendini yetersiz bulma, başarı odaklı kalıpları reddetme ve yeteneklerini sürekli sorgulama hâlindedir.

 

Hiç hayatı olmamış gibiyim. Kendi olmayanın hayatı da olmuyor mu yoksa?

 

Ölüm, yalnızca biyolojik bir son değil; eski değerlerin, samimi ilişkilerin ve aidiyet hissinin yitimi anlamına gelir.

Öyle kırığım ki keşke bir yol olsa da dünyaya geldiğimi inkar etsem, yaşamamış gibi yapabilsem diye son bir gizli umut içindeyim.

 

 

Cansın

Karakterler geçmişin yükü, başaramamışlık duygusu ve değişen dünya ile uyumsuzluk arasında sıkışmıştır.

Kimsenin gözüne girememiş, hiç beğeni kazanamamış, ciddi bir hikâye kitabı bile okuyamamıştı.

 

Mezarlıktan Geçiş

 

Mutfak

 

Zamanın Farkında

 

Eserler Arası Karşılaştırmalı İnceleme

Kambur ve Kıyamet Emeklisi romanlarında "giriş-gelişme-sonuç" şeması yerine karakterlerin zihinsel dalgalanmalarına dayanan sarmal ve döngüsel bir akış hâkimdir.

 

Olaylar birbirine sıkı zincirlerle değil; anı parçaları, iç monologlar ve varoluşsal sorularla gevşek bağlarla tutturulmuştur.

 

Dış dünyadaki nesnel eylemler geri planda kalırken, karakterin belleğinde ve bilincinde bıraktığı izler anlatının omurgasını oluşturur. Mekân ve zaman da karakterin ruhsal durumuna göre esneyen psikolojik birer sahneye dönüşür.

 

Hikâyelerde klasik dramatik zirve noktaları bulunmaz; bunun yerine karakterin anlık duygulanımları, içsel kırılmaları ve toplumsal uyumsuzluğu vurucu, sembolik kesitlerle aktarılır.

 

Ölüm, karakterlerin geçmişle hesaplaşmasında ve varlığın anlamını sorgulamasında temel bir mihenk taşı, kişisel ve toplumsal bir tükeniş metaforudur.

 

Karakterlerin çevreleriyle kurduğu mesafe, toplumun diline ve normlarına duydukları yabancılaşma hem romanlarda (Kambur, Kıyamet Emeklisi) hem de hikâyelerde (“Cansın”, “Müzik Hocası”, “Mutfak”) merkezi bir çatışma alanıdır.

 

Roman ve Hikâyelerde Yapının İzlekle İlişkisi

Klasik "başlangıç-gelişme-sonuç" şemasının reddedilmesi, modern bireyin zihinsel dağınıklığını, kararsızlıklarını ve varoluşsal sıkışmışlığını yansıtmak için en işlevsel araçtır.

 

Olayların gevşek bağlarla ve içsel çağrışımlarla birbirine eklemlenmesi, ölüm ve geçicilik izleklerinin belirli bir bölüme hapsedilmeden metnin tamamına dalga dalga yayılmasına zemin hazırlar.

Karakterlerin hafızasında geçmiş ile şimdi arasında yaşanan ani geçişler, zamanın doğrusal olmadığını; aksine bireyin bilincinde sürekli yeniden üretilen sarmal ve döngüsel bir yapıya sahip olduğunu gösterir.

 

Olay örgüsünün zayıflığı, karakterin anlık duygu dalgalanmalarına, içsel kırılmalarına ve sıradan nesneler üzerinden derinlemesine bir varoluş sorgulamasına girişmesine olanak tanır.

 

Parçalı ve "tamamlanmamış" izlenimi veren yapı, okura hazır bir anlam sunmak yerine onu metnin içindeki devinimin, boşlukları doldurma çabasının ve estetik deneyimin aktif bir parçası hâline getirir.

 

Yalnızlık

Kambur ve Kıyamet Emeklisinde yalnızlık, karakterin toplumsal hayattan kopuşunu ve yaşamı "perdede seyrediyor gibi" algılayışını geniş bir zamana yayılan epizodik bölümlerle işler. Yabancılaşma, bireysel bir ruh hâlinden çıkıp toplumsal bir salgın hâlini alır.

"Mutfak" veya "Mezarlıktan Geçiş" gibi hikâyelerde ise yalnızlık, tek bir mekâna (evin mutfağına ya da mezarlık duvarına) sıkıştırılarak nesneler ve mekânsal sınırlar üzerinden sembolik bir yoğunluk kazanır.

 

Ölüm

Romanlarda ölüm, mutlak bir sondan ziyade karakterin varoluşundaki kapanmamış bir boşluk ve aidiyet probleminin sığınak arayışıdır. Anlatının yarım kalma izlenimi veren yapısı, ölüm düşüncesinin metnin tamamına dalga dalga yayılmasına zemin hazırlar.

Hikâyelerde ("Akılsız Adam") ölüm, yaşamın olağan akışı içinde ani ve sarsıcı bir gerçeklikle yüzeye çıkar; kısa, kesik ve şiirsel cümlelerle okurda derin bir eksiklik duygusu uyandırır.

 

Karakterler, çocukluk anılarına, aile kökenlerine ve geçmişin parçalı hatıralarına dönerek kimliklerini kurmaya çalışır.

Gürbüz’ün anlatılarında yaşamın tekdüzeliği ve döngüselliği, abartısız, kısa ve beklenmedik cümlelerle kurulan ironik bir dille ele alınır. Mezarlıktan geçişin ya da sıradan bir günün olağan bir olay gibi sunulması, bireyin anlam arayışındaki yetersizliğini alaycı ve mesafeli bir estetikle gözler önüne serer.

 

Ağırlıklı olarak birinci tekil şahıs (“ben”) anlatıcı veya karakterin öznel deneyimlerine odaklanan sınırlı üçüncü şahıs bakış açısı tercih edilir. Bu durum, anlatıcı ile karakter arasındaki mesafeyi eriterek okurun bireysel yalnızlık ve yabancılaşma hissini birinci elden deneyimlemesine yol açar.

 

Zaman, saatlerin ilerleyişi değil; hafızanın sarmalında daralan ya da uzayan öznel bir kriz alanıdır.

 

Mekânlar; karakterin aidiyetsizlik krizini, yalıtılmışlığını ve geçmişe özlemini somutlaştıran sembolik sahnelere dönüşür.

 

Sonuç

Zamanın akışkanlığı, ölüm ve kayıp bilinci, yalnızlık, yabancılaşma, kimlik ve aidiyet arayışı; yazarın hem romanlarında hem de hikâyelerinde ortak ve değişmeyen eksenlerdir.

Romanlarda, bu izlekler geniş bir zamana yayılan, epizodik ve iç monologlarla sarmalanmış uzun soluklu bir ruhsal yolculuk olarak işlenir.

Hikâyelerde ise aynı varoluşsal ağırlık; daraltılmış mekânlar (mutfak, mezarlık yolu, oda), sıradan nesneler ve anlık kırılmalar eşliğinde kısa, vurucu ve sembolik kesitlerle okura aktarılır.

 

Yapı, izleğin yalnızca taşıyıcısı değil, bizzat üreticisidir. Zamanın doğrusal olmayışı, parçalı kurguyla biçimsel bir karşılık bulur; belleğin kırılganlığı, zihinsel sıçramalarla metne yansır.

 

Şule Gürbüz, klasik romancılığın sınırlarını zorlayan yapısal yenilikleri ve felsefi yoğunluğu sayesinde, modern Türk edebiyatında bireyin içsel gerçekliğini en sarsıcı derinlikle işleyen ayrıksı ve kalıcı bir ses olmuştur. Yazarın eserleri, biçim ile içeriğin mükemmel uyumuyla, okura her okuma ediminde yeniden kurulan çok katmanlı bir estetik deneyim sunmaya devam eder.

…