Ecenur
Aydın - Şule Gürbüz'ün roman ve hikâyelerinde yapı
ve izlek - Notlar
Yüksek Lisans Tezi, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi,
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Önsöz
Gürbüz'ün romanlarında parçalı ve epizodik kurgu yapısı;
bilinç akışı ve iç monolog gibi modern anlatı teknikleriyle birleşerek
karakterlerin iç dünyasına, ruhsal çözümlemelerine ve varoluşsal
sorgulamalarına alan açar. Olay örgüsü çoğunlukla geri plandadır.
Karakterlerin geçmiş ile şimdi arasında gidip gelen düşünce
ve anıları döngüsel, doğrusal olmayan bir zaman algısı yaratır.
Sıradan nesneler; karakterin belleğinde çağrışımlar
yaratarak geçmişle şimdi arasında bir köprü kurar
Yalnızlık, kimlik ve aidiyet arayışları, ölüm, kayıp, zaman,
bellek ve toplumsal yabancılaşma bireyin ruhsal evreninden toplumsal çözülmeye
uzanan çok boyutlu bir çizgide işlenir.
Tezde; yazarın metinlerinde klasik olay örgüsünün yerini
alan parçalı/döngüsel yapı, bireyin yalnızlık, kimlik, aidiyet, zaman, bellek
ve ölüm gibi varoluşsal temalarıyla biçimsel ve içeriksel bağlamda
incelenmiştir.
Giriş
Modernist hareket; sanayileşme, kentleşme, savaşlar ve dine
duyulan inancın sarsılması gibi tarihsel arka plan üzerinde yükselmiştir.
Realizmin gözlemci anlayışı yerini bireyin iç dünyasına ve parçalanmış bilinç
yapısına bırakmıştır.
Şule Gürbüz; Kambur, Kıyamet Emeklisi, Zamanın
Farkında ve Coşkuyla Ölmek gibi eserlerinde klasik anlatı yapılarını
kırarak bilinç akışı ve iç monolog teknikleriyle özgün bir yapı kurar.
Eserlerde karakterler toplumdan soyutlanmış, içe kapanmış ve zamanla hesaplaşan
bireylerdir.
Kambur romanında bir karakterin kendi cenazesine katılmaya
gitmesi metaforu üzerinden yaşam ve ölüm, varlık ve yokluk, benlik ve öteki
gibi felsefi ikilikler ustalıkla işlenmektedir.
Bu çalışmada, yazarın söz konusu türlerde ortaya koyduğu
yapı ve izleklerin detaylı biçimde analiz edilmesi amaçlanmakta; böylece hem
Şule Gürbüz’ün edebî kimliği hem de çağdaş Türk edebiyatındaki yeri daha net
bir biçimde ortaya konmaktadır.
Şule Gürbüz’ün Hayatı ve Eserleri
Kitaplarımdan ve yazdıklarımdan ayrı, farklı bir kimse
değilim, aramdan kılıç geçmez.
1974 İstanbul doğumlu yazar; İstanbul Üniversitesi Sanat
Tarihi ve Cambridge Üniversitesi felsefe eğitimlerinin yanı sıra müzikle de ilgilenmiş;
viyolonsel, kilise orgu ve konservatuvar eğitimi almıştır.
Saatçilik aklıma değil başıma gelen bir şeydi.
Üsküdar, Beykoz, Emirgan, Arnavutköy ve Yeniköy gibi
İstanbul semtleri Gürbüz’ün edebi evreninde sadece fiziksel alanlar değil,
kimlik inşasının ve aidiyetin merkezleridir.
Yazar için yazmak teknik bir süreç değil, varoluşsal bir
haldir; yalnızlık ve tenhalık yazma sürecinin asli unsurlarıdır.
Metinlerde klasik olay örgüsü yerine öz benlik, iç monolog
ve düşünce akışı merkezdedir.
Gürbüz'ün dili klasik musiki formlarıyla (beste, semai)
şekillenir; Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa ve Edip Cansever
gibi kadim isimlerin izinden gider.
18 yaşında kaleme aldığı ve 1992'de yayımlanan Kambur
romanı, bedensel bir deformasyonun ruhsal krize dönüşmesini işleyerek yazarın
yazarlık rotasının ön bildirisi olmuştur.
1993 tarihli Ağrıyınca Kar Yağıyor şiir kitabı ve
aynı yıl yayımlanan Ne Yaştadır Ne Başta Akıl Yoktur adlı tek perdelik
tiyatro oyunu yazarın çok yönlülüğünü gösterir.
Zamanın Farkında adlı eseriyle Oğuz Atay Öykü
Ödülü'nü kazanır.
“Öyle Miymiş?” adlı eseri edebiyat, felsefe,
tasavvuf, müzik gibi pek çok disiplini bir araya getirerek hem biçimsel hem de
düşünsel anlamda sınırları aşmayı başarmıştır.
Kıyamet Emeklisi; Erzurumlu Aziz’in çocukluğundan
yaşlılığına uzanan manevi serüvenini ve varlık felsefesini işler.
Romanlarda Yapı ve İzlek
Kambur
Roman, bedensel kamburluğu nedeniyle toplumsal normlara uyum
sağlayamayan ve çevresinde "farklı" konumlanan bir anlatıcının iç
dünyasındaki çelişkileri merkeze alır. Karakter, kendisini topluma yabancı ve
bir gözlemci olarak tanımlar.
Size bana yakın bir insandan bahsedemeyeceğim; böyle biri
hiç olmadı çünkü. Arkadaşlık diye bir şey yaşamadım şimdiye dek- her aklı
başında her insan gibi.
Kayıtsızlık / Değilmişim gibi davrandığım durumlar,
yaşıyormuşum gibi yapma zorunluluğumdandır.
Sonsuzluk / kaybolmak
Kambur, klasik başlangıç-gelişme-sonuç şemasını
dışlar; klasik bir olay örgüsü yerine anların, anıların ve içsel çağrışımların
birleşiminden oluşan epizodik bir kurgu sunar.
Zaman zaman araya giren günlük benzeri kısa notlar, metnin
parçalı yapısını ve yaşamın bütünlüksüzlüğünü pekiştirir. Zaman, lineer bir
kronolojiye değil; günlük pasajlarına, bilinç akışına, çocukluk hatıralarına ve
üst üste binen zaman katmanlarına dayanır.
Roman boyunca hâkim olan birinci tekil şahıs anlatımı, esere
otobiyografik bir monolog havası kazandırır.
Mekânlar; karakterin ruhsal eğriliğini, yalnızlığını ve
yabancılaşmasını yansıtan birer simgeye dönüşür.
Yaşama hoyratça davranmaya alışkınım; çünkü bozuk para
gibidir. Edepsizce değil ama, yine de harcamak gerekir; yoksa, tedavülden
kalkabilir.
Metin boyunca hâkim olan alaycı ve mesafeli üslup,
karakterin varoluşsal kaygılarıyla harmanlanarak trajikomik bir atmosfer
yaratır.
Kambur, fiziksel farklılığını ve toplumsal uyumsuzluğunu bir
dezavantaj olarak değil, yaşama ve ölüme daha yakın durmanın verdiği bir
üstünlük biçimi olarak yorumlar.
Sanırım yaşayabilmenin bir yolu da kötü alışkanlık denilip
yaka silkilen şeylerden kendinize uygun olan birine saplanmak, bir şeyin
tiryakisi olmaktır. Yaşamınızı kolaylaştırdığı gibi ölümünüzü de yakınlaştırır.
Kendine inananın yaşayabilmesi, mümkün değil - kendine
inanan, başka hiçbir şeye inanamaz.
Güvendiğim tek şey, bir gün ölecek olmam.
Kıyamet Emeklisi
Roman, klasik anlamda düz bir olaylar zincirine dayanmaz;
Aziz’in, ailesinin ve çevresindekilerin gündelik yaşamları, geçmişe dönüşler,
içsel gözlemler ve küçük kırılma anları etrafında sarmal bir formda ilerler.
Aile içi diyaloglar ve geçmişten gelen anılar metnin
örgüsüne dahil edilerek modernleşme sancıları ve değer farklılıkları gözler
önüne serilir.
Anlatıcı klasik bir dış gözlemci değildir.
Aziz beyhude konuştuğunu fark ediyor, konuştukça kendini
beğenmeye ama beğeni sonunda seyre geçtiğinde beğendiklerinin kendinde de
mevcut olmadığını görerek bir sendelemeye daha varacağını biliyordu.
İstanbul’un sokakları, mahalleleri, evler ve döküntü alanlar
yalnızca fiziksel fonlar değil; aidiyet sorunlarının, geçmişle hesaplaşmaların
ve varoluşsal yalnızlığın sahneleridir.
Romanda kronolojik bir akış yerine iç içe geçmiş,
tekrarlarla pekişen ve anların bağımsızlığına dayanan bir zaman deneyimi
hâkimdir.
Romanın merkezinde yer alan Aziz;
dünyaya mesafeli, ironik ve geçmişin ağırlığı ile şimdiki zamanın sıradanlığı
arasında sıkışmış bir anti-kahramandır.
Tevhide; toplumsal
baskılar, ailevi beklentiler ve kadınlık rollerinin yükü altında kimliğini
arayan, utanç ve aidiyet duygusunu aynı anda yaşayan dikkat çekici kadın
karakterdir.
Adil, kuşaklar arası
çatışmanın ve modernleşme sancısının temsilcisidir. Komşular ve akrabalar gibi
yan figürler ise ana karakterlerin yalnızlığını pekiştiren sembolik birer arka
plandır.
İyiye gerekeni yapmayan yapamayan herkes gibi kötüden
nefret eder oldu. Böylece sanki kendisi de iyi oldu. Kolaylığına şaştı.
Zaman, hafızanın zayıflığı ve olayların sıradanlığı içinde
eriyip giden varoluşsal bir sıkışmışlık alanıdır.
Ölüm, korkutucu bir sondan ziyade insanın geçiciliğini,
faniliğini ve arayışın süreksizliğini vurgulayan bir gerçekliktir.
Aile içi kopukluklar, kuşaklar arası mesafeler ve toplumsal
uyumsuzluk yalnızlığı hem bir kader hem de derin bir tefekkür zeminine
dönüştürür.
Hikayelerde Yapı ve İzlek
Coşkuyla Ölmek
Ruhuna Fatiha
Hikâye, "vermek" ve "almak" eylemleri
ekseninde insan ilişkilerini, toplumsal ahlakı ve bireysel psikolojiyi ironik
bir dille ele alarak başlar.
Evdeki boya badana ve tadilat süreci, bireyin iç
dünyasındaki dağınıklık ve huzursuzlukla özdeşleştirilir.
Bedenî hazlar ve modern lezzetler, geçmişin hatıraları ve
nenesinin kavruk yüzü karşısında anlamsızlaşır.
Anlatıcı, toplumsal ahlaka ve geleneksel yargılara meydan
okuyan, kendi zihinsel süzgecinden geçirdiği ironik bir ses kullanır.
Anlatıcı-karakter, toplumsal ahlaka ve normlara mesafeli,
yalnızlığı ve aidiyet kaybını ironik bir dille deneyimleyen bir figürdür.
Ustalar, cami cemaati ve pideci çalışanları ise toplumsal rolleri sorgulatan
arka plan figürleridir.
Aslında vermeyi çok önemserim, o kadar önemserim ki
kadını önemsemekten müzmin bekâra, hayrı önemsemekten hayırsızın birine, sanatı
önemsemekten tık nefes bir kekemeye dönüveririm.
Anlatıcı, modern şehir hayatının anonim ortamında; toplumsal
beklentilere, geleneksel ahlaka ve çıkarcı ilişkiler ağına mesafe koyarak kendi
özgün kimliğini arar. Cami ve pideci sahneleri, toplumsal rollerin ve dışarıdan
yüklenen kimliklerin birer parodisi olarak işlenir.
Akılsız Adam
“Akılsız Adam”da Refik İyisoy, oğlunun kendi dervişâne
dünyasına uyum sağlamasını ister; ancak bu arzu boşa düşer ve baba-oğul
arasında aşılmaz duvarlar örülür.
Zaman, karakterin zihinsel durağanlığı içinde akışını
yitirmiş; mekânlar ise Refik’in sosyal hayattan geri çekilişini simgeleyen içe
dönük alanlara dönüşmüştür.
Refik, kuşağının değerlerini aktaramamış olmanın hayal
kırıklığıyla dünyaya küsmüş bir babadır; oğlu Sadullah ise doğrudan görünmeyen,
babanın içsel çatışmalarını besleyen bir karşı figürdür.
Gençlik yıllarındaki ölüm arzusu, yaşamda kurulamayan
bütünlüğü elde etme gayesidir.
İtiraf edeyim, gençken ölmeyi çok isterdim. Coşkuyla
ölmek isterdim. Kendi gözümde kendim ancak böyle tam ve gerçek olabilirdim.
Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi
Sadullah, klasik filoloji mezunu babasının bencilliğini ve
içe kapanıklığını kendi perspektifinden aktarır.
Babam anlayabildiğim kadarı ile kendinden başını
kaldırmayan, kendine bir mezar gibi gömülü, kurtlarını ve böceklerini de
kendisi besleyen bir adamdı.
Yurt dışındaki fiziksel mekân, aidiyetsizliği ve kültürel
kopuşu derinleştirirken; zaman, bastırılmış geçmişin şimdiyle çatıştığı bir
döngüdür.
Sadullah, babasının ölümünün ardından geçmişle yüzleşen;
ancak benimsediği Batılı yaşam tarzında da huzuru bulamayarak derin bir boşluk
yaşayan kırılgan bir bireydir.
Rüya İmiş
Teyzesinin eleştirileriyle evine ve eşyalarına yabancılaşan
Hikmet, sıradan bir evlilik yaparak kurduğu rutini sorgulamaya başlar.
Hikmet’in çocukluk arkadaşı Eyüp ile yaptığı kıyaslamalar ve
hayatın akışına dair duyduğu tatminsizlik, hikâyenin temel izleğini oluşturur.
Çocukluk ve şimdiki zaman arasındaki kıyaslamalar, zamanın
geçiciliğini ve pişmanlıkları öne çıkarırken; ev ve mahalle gibi mekânlar artık
ait olunamayan psikolojik sahnelere dönüşür.
Hikmet, çocukluk arkadaşı Eyüp’ün “yerleşik” hayatıyla kendi
hayatını kıyaslayarak eksikliklerini fark eden; geçmişin gölgesinde sıkışmış
biridir.
Yaşamın hızı karşısında mezarlıklar birer huzur alanı ve
zamanın gürültüsünden kaçış eşiği olarak değerlendirilir.
Bireysellik, dış dünyayla bağını tamamen yitirmiş,
yaşlılıkla birlikte toplumsal görünürlüğünü kaybetmiş bir bilincin kendi içinde
yankılanmasıdır.
Zamanın Farkında
Klasik öykü geleneğinin kronolojik olay zincirlerini
reddeden Şule Gürbüz; parçalı, döngüsel ve bireyin iç dünyasındaki
dalgalanmalara dayanan bir kurgu kurmuştur.
Eserlerde büyük dramatik kırılmalar yerine mutfak, müzik
odası ya da bir mezarlık yolu gibi sıradan alanlardaki içsel sorgulamalar ve
anlık ruh hâlleri ön plandadır.
Hikâyeler ağırlıklı olarak birinci tekil şahıs
("ben") anlatıcıyla kurgulanmış; dış dünyadaki nesnel gerçeklik
yerine karakterin zihinsel süzgeci ve öznel algısı merkeze alınmıştır.
Zaman, kronolojik bir ilerleyiş değil; hafızanın,
alışkanlıkların ve geçmiş ile şimdi arasındaki ani sıçramaların sarmalında
örülmüştür.
Anne, baba veya akrabalar belirgin birer tip olmaktan
ziyade, anlatıcının zihnindeki anıların, hesaplaşmaların ve yabancılaşma
hissinin belirsiz nesneleri olarak işlev görür.
İroni ve alaycılık metnin ana tonunu oluştururken; geçmişe
dönüşlerde, kayıp duygusunda ve çocukluk anılarında lirizm öne çıkar.
Sıradan bir mutfak eşyası, bir yemek sahnesi veya bir
enstrüman dersi, dilin esnekliği sayesinde varoluşsal birer metafora dönüşür.
Mutfak, ev, banyo ya da okul sınıfları gibi gündelik
mekânlar aidiyet üretmek yerine eksiklik ve yabancılık hissini derinleştiren
alanlara dönüşür.
Gürbüz’ün karakterleri, toplumun yerleşik kalıplarından,
"başarı" ve "yeterlilik" tanımlarından uzaklaşan;
kalabalıklar içinde kendi özgün sesini arayan uyumsuz bireylerdir.
Geçmişteki aile sıcaklığı ile modern dünyanın acımasızlığı
arasındaki uçurum, karakterlerde kalıcı bir eksiklik hissi bırakır.
Müzik Hocası
Anlatıcı, müzikle kurduğu ilişki üzerinden kendini yetersiz
bulma, başarı odaklı kalıpları reddetme ve yeteneklerini sürekli sorgulama
hâlindedir.
Hiç hayatı olmamış gibiyim. Kendi olmayanın hayatı da
olmuyor mu yoksa?
Ölüm, yalnızca biyolojik bir son değil; eski değerlerin,
samimi ilişkilerin ve aidiyet hissinin yitimi anlamına gelir.
Öyle kırığım ki keşke bir yol olsa da dünyaya geldiğimi
inkar etsem, yaşamamış gibi yapabilsem diye son bir gizli umut içindeyim.
Cansın
Karakterler geçmişin yükü, başaramamışlık duygusu ve değişen
dünya ile uyumsuzluk arasında sıkışmıştır.
Kimsenin gözüne girememiş, hiç beğeni kazanamamış, ciddi
bir hikâye kitabı bile okuyamamıştı.
Mezarlıktan Geçiş
Mutfak
Zamanın Farkında
Eserler Arası Karşılaştırmalı İnceleme
Kambur ve Kıyamet Emeklisi romanlarında
"giriş-gelişme-sonuç" şeması yerine karakterlerin zihinsel
dalgalanmalarına dayanan sarmal ve döngüsel bir akış hâkimdir.
Olaylar birbirine sıkı zincirlerle değil; anı parçaları, iç
monologlar ve varoluşsal sorularla gevşek bağlarla tutturulmuştur.
Dış dünyadaki nesnel eylemler geri planda kalırken,
karakterin belleğinde ve bilincinde bıraktığı izler anlatının omurgasını
oluşturur. Mekân ve zaman da karakterin ruhsal durumuna göre esneyen psikolojik
birer sahneye dönüşür.
Hikâyelerde klasik dramatik zirve noktaları bulunmaz; bunun
yerine karakterin anlık duygulanımları, içsel kırılmaları ve toplumsal
uyumsuzluğu vurucu, sembolik kesitlerle aktarılır.
Ölüm, karakterlerin geçmişle hesaplaşmasında ve varlığın
anlamını sorgulamasında temel bir mihenk taşı, kişisel ve toplumsal bir tükeniş
metaforudur.
Karakterlerin çevreleriyle kurduğu mesafe, toplumun diline
ve normlarına duydukları yabancılaşma hem romanlarda (Kambur, Kıyamet
Emeklisi) hem de hikâyelerde (“Cansın”, “Müzik Hocası”, “Mutfak”) merkezi
bir çatışma alanıdır.
Roman ve Hikâyelerde Yapının İzlekle İlişkisi
Klasik "başlangıç-gelişme-sonuç" şemasının
reddedilmesi, modern bireyin zihinsel dağınıklığını, kararsızlıklarını ve
varoluşsal sıkışmışlığını yansıtmak için en işlevsel araçtır.
Olayların gevşek bağlarla ve içsel çağrışımlarla birbirine
eklemlenmesi, ölüm ve geçicilik izleklerinin belirli bir bölüme hapsedilmeden
metnin tamamına dalga dalga yayılmasına zemin hazırlar.
Karakterlerin hafızasında geçmiş ile şimdi arasında yaşanan
ani geçişler, zamanın doğrusal olmadığını; aksine bireyin bilincinde sürekli
yeniden üretilen sarmal ve döngüsel bir yapıya sahip olduğunu gösterir.
Olay örgüsünün zayıflığı, karakterin anlık duygu
dalgalanmalarına, içsel kırılmalarına ve sıradan nesneler üzerinden
derinlemesine bir varoluş sorgulamasına girişmesine olanak tanır.
Parçalı ve "tamamlanmamış" izlenimi veren yapı,
okura hazır bir anlam sunmak yerine onu metnin içindeki devinimin, boşlukları
doldurma çabasının ve estetik deneyimin aktif bir parçası hâline getirir.
Yalnızlık
Kambur ve Kıyamet Emeklisinde yalnızlık,
karakterin toplumsal hayattan kopuşunu ve yaşamı "perdede seyrediyor
gibi" algılayışını geniş bir zamana yayılan epizodik bölümlerle işler.
Yabancılaşma, bireysel bir ruh hâlinden çıkıp toplumsal bir salgın hâlini alır.
"Mutfak" veya "Mezarlıktan Geçiş" gibi
hikâyelerde ise yalnızlık, tek bir mekâna (evin mutfağına ya da mezarlık
duvarına) sıkıştırılarak nesneler ve mekânsal sınırlar üzerinden sembolik bir
yoğunluk kazanır.
Ölüm
Romanlarda ölüm, mutlak bir sondan ziyade karakterin
varoluşundaki kapanmamış bir boşluk ve aidiyet probleminin sığınak arayışıdır.
Anlatının yarım kalma izlenimi veren yapısı, ölüm düşüncesinin metnin tamamına
dalga dalga yayılmasına zemin hazırlar.
Hikâyelerde ("Akılsız Adam") ölüm, yaşamın olağan
akışı içinde ani ve sarsıcı bir gerçeklikle yüzeye çıkar; kısa, kesik ve
şiirsel cümlelerle okurda derin bir eksiklik duygusu uyandırır.
Karakterler, çocukluk anılarına, aile kökenlerine ve
geçmişin parçalı hatıralarına dönerek kimliklerini kurmaya çalışır.
Gürbüz’ün anlatılarında yaşamın tekdüzeliği ve döngüselliği,
abartısız, kısa ve beklenmedik cümlelerle kurulan ironik bir dille ele alınır.
Mezarlıktan geçişin ya da sıradan bir günün olağan bir olay gibi sunulması,
bireyin anlam arayışındaki yetersizliğini alaycı ve mesafeli bir estetikle
gözler önüne serer.
Ağırlıklı olarak birinci tekil şahıs (“ben”) anlatıcı veya
karakterin öznel deneyimlerine odaklanan sınırlı üçüncü şahıs bakış açısı
tercih edilir. Bu durum, anlatıcı ile karakter arasındaki mesafeyi eriterek
okurun bireysel yalnızlık ve yabancılaşma hissini birinci elden deneyimlemesine
yol açar.
Zaman, saatlerin ilerleyişi değil; hafızanın sarmalında
daralan ya da uzayan öznel bir kriz alanıdır.
Mekânlar; karakterin aidiyetsizlik krizini, yalıtılmışlığını
ve geçmişe özlemini somutlaştıran sembolik sahnelere dönüşür.
Sonuç
Zamanın akışkanlığı, ölüm ve kayıp bilinci, yalnızlık,
yabancılaşma, kimlik ve aidiyet arayışı; yazarın hem romanlarında hem de
hikâyelerinde ortak ve değişmeyen eksenlerdir.
Romanlarda, bu izlekler geniş bir zamana yayılan, epizodik
ve iç monologlarla sarmalanmış uzun soluklu bir ruhsal yolculuk olarak işlenir.
Hikâyelerde ise aynı varoluşsal ağırlık; daraltılmış
mekânlar (mutfak, mezarlık yolu, oda), sıradan nesneler ve anlık kırılmalar
eşliğinde kısa, vurucu ve sembolik kesitlerle okura aktarılır.
Yapı, izleğin yalnızca taşıyıcısı değil, bizzat
üreticisidir. Zamanın doğrusal olmayışı, parçalı kurguyla biçimsel bir karşılık
bulur; belleğin kırılganlığı, zihinsel sıçramalarla metne yansır.
Şule Gürbüz, klasik romancılığın sınırlarını zorlayan
yapısal yenilikleri ve felsefi yoğunluğu sayesinde, modern Türk edebiyatında
bireyin içsel gerçekliğini en sarsıcı derinlikle işleyen ayrıksı ve kalıcı bir
ses olmuştur. Yazarın eserleri, biçim ile içeriğin mükemmel uyumuyla, okura her
okuma ediminde yeniden kurulan çok katmanlı bir estetik deneyim sunmaya devam eder.
…