Cevdet
Kudret - Fuzuli -
Notlar
Divan Şiirinde Üç Büyükler
İnkılap Yayınları, 1985
Hayatı
Fuzuli’nin nerede ve ne zaman doğduğu kesin olarak
belgelenememektedir. Tezkirelerde ve tarihi kaynaklarda Bağdatlı, Hilleli veya
Kerbelalı olduğu yönünde farklı rivayetler bulunur. Bununla birlikte, Türkçe
divanının önsözünde ifade ettiği, "Doğduğum yer Irak-ı Arap olup bütün
ömrümde başka memleketlere seyahat kılmadım... Kerbela toprağının başka
memleketlerin iksirinden daha şerefli olduğu bilinmektedir..." sözleri ile
Farsça divanındaki "Fuzuli, benim toprağım Kerbela toprağıdır, şiirlerim
nereye giderlerse onlara saygı göstermek gerektir; altın değil, gümüş değil,
inci değil, la'l değil, bu kölenin şiiri topraktır, fakat Kerbela
toprağıdır." mısraları şairin Kerbelalı olduğunu açıkça kanıtlamaktadır.
Doğum yılı kesin olarak bilinmemekle birlikte, Beng ü Bade
mesnevisini Şah İsmail’e 1510-1514 yıllarında sunduğu dikkate alınarak
1490-1495 yılları arasında doğduğu kabul edilmektedir.
Asıl adı Mehmet, babasının adı Süleyman’dır; bu bilgi Katip
Çelebi’nin Keşf-üz Zünun adlı eserinde "Muhammed bin Süleyman"
şeklinde geçmektedir. Sadıki tezkiresine göre Oğuzların eski ve büyük
aşiretlerinden biri olan Bayat boyundandır. Farsça divanı ve Hadikat-üs Süada
önsözlerinde ana dilinin Türkçe olduğunu ve Türk soyundan geldiğini, "Kimi
zaman tabiatımın atını Türkçe alanında koşturdum ve Türk zariflerine Türkçenin
güzellikleriyle fayda verdim; bu da benim için o kadar zor olmadı, çünkü benim
asıl selikama uygun düştü." cümleleriyle dile getirir.
Çok iyi bir öğrenim görmüştür. Türkçe divanının önsözünde,
"Bilimsiz şiirin temelsiz duvar gibi olduğunu ve temelsiz duvarın çok
değersiz olduğunu, bilimsiz şiirden ruhsuz kalıp gibi nefret ettiğini" belirterek
geometri, fizik gibi akli bilimler ile hadis ve tefsir gibi nakli bilimleri
öğrenmiş; Türkçe, Farsça ve Arapça olmak üzere üç dilde nazım ve nesir
yazabilecek düzeye ulaşmıştır. Çağdaş kaynaklarda kendisine "Mevlana
Fuzuli" ve "Molla Fuzuli" denmesi bilgisinin derinliğini
gösterir.
Şiire başladığı ilk zamanlarda aldığı takma adların
başkalarınca da kullanıldığını görünce, şiirlerinin başkalarınınkiyle
karışmasını önlemek amacıyla hiç kimsenin benimsemeyeceği "boşboğaz, her
şeye burnunu sokan" anlamına gelen "Fuzuli" kelimesini mahlas
olarak seçmiştir. Bu seçimi yaparken, sözcüğün "bilgi ve fazilet"
anlamındaki "fazl" kelimesinin çoğulu olan "fuzul" ile olan
bağını da gözetmiştir.
Şii mezhebine mensuptur. Yaşamının uzun bir dönemini
Necef’te Hz. Ali’nin türbesinde hizmetçilik ("hadimlik") yaparak
geçirmiş ve bu hizmeti karşılığında "ratibe" adı verilen bir aylık
almıştır.
Safeviler döneminde Zülfikar Han zamanında kesilen aylığını
yeniden alabilmek için girişimlerde bulunmuştur. 1534 yılında Bağdat’ın Kanuni
Sultan Süleyman tarafından Osmanlı yönetimine geçmesi üzerine, makam ve ün
kazanmak, değerini duyurmak amacıyla Bağdat’a gitmiştir.
Osmanlı devlet adamlarına sunduğu kasideler karşılığında
kendisine Evkaf gelirlerinden günlük 9 akçalık bir emekli maaşı bağlanmışsa da
vakıf memurlarının engelleri nedeniyle bu parayı alamamış ve ünlü Şikayetname
mektubunu yazarak yeniden yalnızlık köşesine çekilmiştir.
Yaşamı boyunca hak ettiği değeri görememekten ve geçim
sıkıntısından yakınmış, "Ben kimim? Başsız ayaksız bir yoksul, en aşağı
bir kul, güçsüz bir dilenciyim; çekilge köşesinde yoksulluk ile
mahvolmuşum..." sözleriyle durumunu tarif etmiştir. Zamandan ve şiire
değer verilmemesinden yakınarak, "Bir devirdeyim ki, nazım hor görülüp
şiirlere değer biçme kıtlığı vardır; nazmın değeri öylesine aşağı görülüyor ki,
vezinli söz küfür diye okunuyor..." ifadelerini kullanmıştır.
1556 (Hicri 963) yılında Irak’ta baş gösteren büyük veba
("taun") salgınında ölmüştür. Mezarının Kerbela’da olduğu
sanılmaktadır. Fazlı adında Türkçe, Farsça ve Arapça şiirler yazan, tarih
düşürmede usta bir oğlu bulunmaktadır.
Sanatı
Şiiri her şeyden önce bir yetenek işi olarak görmüş, ancak
bilimsiz yazılan şiirin kalıcı olamayacağını savunmuştur.
Şiirlerini Azeri Türkçesiyle kaleme almıştır. Bununla
birlikte Çağatay Türkçesi edebiyatının (Nevai, Lütfi) etkisinde kalmış ve
Türkiye Türkçesi ile Çağatayca arasında özgün bir üslup yakalamıştır. Türkçede
ince şiir söylemenin zorluğunu, "Farsça ile söylenmiş şiir çoktur, Türkçe
ile ince şiir söylemek güç olur; Türk dili nazma girince, çoğu sözler
bağlantısız ve düzensiz kalıyor; Tanrı yardım ederse bu güçlüğü
kolaylaştıracağım, nasıl ki ilkbahar olunca dikenden gül yaprağı çıkar" şeklinde
ifade etmiştir.
Sanat gücünün doruğuna gazellerinde ve Leyli vü Mecnun
mesnevisinde ulaşmıştır. "Şairin gücünü gazel
bildirir, nazımın ününü gazel arttırır; ey gönül! gerçi şiirin bir çok
çeşidi vardır, sen hepsinin içinden gazeli seç." diyerek gazele verdiği
önemi vurgular. Gazellerinde açık, anlaşılır ve genel kitleye ulaşan bir dil
kullanmayı ilke edinmiştir: "Gazelin etkisi genel olmalı, safa ve neşeye
düşkün kimselerin diline dolanmalı, anlamı zevk verici ve çabuk meydana çıkar
olmalı..." Buna karşılık kasidelerinde ve muammalarında daha kapalı,
mazmunlu ve güç anlaşılır bir üsluba yönelmiştir.
Şiirlerinin temel kaynağı aşktır. Şiir anlayışını,
"Benden Fuzuli isteme eş'ar-ı medh ü zem / Ben aşıkam hemişe sözüm
aşıkaanedir" ve "Aşk imiş her ne var alemde / İlm bir kil ü kaal imiş
ancak," mısralarıyla özetler. Bu aşk, sevgiliye kavuşma (vuslat) gayesi
taşımayan, aksine ayrılık acısını ve çekilen cefayı zevk sayan manevi bir
aşktır: "Aşıkın maksadı, ancak sahip olmadan seyretmektir," Hekimden
iyileşme istemez: "Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib / Kılma
derman kim helakim zehr-i dermanındadır." Sevgiliden gelen cefanın
kesilmemesini diler.
Divan edebiyatının geleneklerine uygun olarak, biçimsel
dindarlığı savunan "zahid", "fakih" ve "vaiz"
tiplerini, ikiyüzlülükleri nedeniyle sertçe eleştirmiştir. Enis-ül-Kalb
eserinde bu durumu, "Zahidlikten ikiyüzlülük doğdukça, onu taklit
etmektense ondan tiksinmek hayırlıdır. Zahid, mescidi Tanrı için tamir etmez:
dükkanını süslemesi, kendisini satmak içindir; ikiyüzlü kişiyi tespih çekiyor
sanma, dünyayı satın almak için imanının parasını sayıyor," cümleleriyle
ifade eder.
Şiirlerinde dünya malına değer vermediğini söylemekle
birlikte ("Menem ki kaafile-salar-ı karban-ı gamem..."), gerçek
yaşamında darlık çekmiş, sunulan kasidelerde açıkça yardım istemiştir.
Toplumdaki bozulmaları, rüşvetçiliği, kadıların haksız kararlarını ve
yöneticilerin zulmünü dile getirmiştir. Zalim hükümdarlara karşı halkın hakkını
savunmuş, "Zalim padişahın devrinde halkın huzura kavuşma olanağı yoktur;
çobanın kurt oluşu, koyunlar için bir beladır..." ifadelerini
kullanmıştır.
Soyut Divan şiiri kalıpları içinde yer yer halkın yaşamını
ve geleneklerini yansıtmıştır. Leyli vü Mecnun’daki ilkokul sahnesi, seher
vakti hamama giden güzeli anlatan Hammamiyye gazeli ve kadınların giyim-kuşam
gelenekleri buna örnektir. Şiirlerinde sözcüklerin ses ve anlam uyumu o kadar
güçlüdür ki dizelerdeki kelimelerin yeri değiştirildiğinde bütün şiirsel büyü
kaybolur.
Şöhreti daha yaşarken Türk, Moğol ve Anadolu coğrafyasına
yayılmıştır. Baki, Nedim, Şeyh Galip gibi Divan şairlerini, Alevi-Bektaşi
edebiyatını ("Yedi Ulu Ozan"dan biridir), saz şairlerini ve Tanzimat
edebiyatı yazarlarını (Abdülhak Hamit) derin bir biçimde etkilemiştir.
Eserleri
Şiir (Nazım) Eserleri
- Türkçe
Divan: Çok sayıda yazma nüshası bulunan ve defalarca basılan ana şiir
kitabıdır.
- Farsça
Divan: Farsça yazılmış şiirlerini içerir.
- Arapça
Divan: Şairin Arapça şiirlerinin toplandığı, tek nüshası Leningrad’da
bulunan eserdir.
- Leyli
vü Mecnun: Türk edebiyatındaki en başarılı Leyla ve Mecnun
mesnevisidir.
- Beng
ü Bade: Esrar (beng) ile şarap (bade) arasındaki tartışmayı (münazara)
anlatan, Şah İsmail’e sunulmuş Türkçe mesnevidir.
- Cümcüme-name:
Şah Tahmasb zamanında yazılmış Türkçe kasidedir.
- Çağatayca-Farsça
Manzum Sözlük: Manzum sözlük çalışmasıdır.
- Terceme-i
Hadis-i Erbain: Cami’nin Kırk Hadis eserinin her hadis bir kıta olacak
şekilde yapılan Türkçe çevirisidir.
- Heft
Cam (Sakiname): Farsça yazılmış mesnevidir.
- Enis-ül-Kalb:
Farsça kasidedir.
- Risale-i
Muammeyat: Farsça ve Türkçe bilmeceleri (muamma) içerir.
- Şah
ü Geda: Mesnevi türündeki eseridir.
Nesir Eserleri
- Hadikat-üs
Süada: Peygamber ailesinin çilelerini ve Kerbela olayını anlatan,
Hüseyin Vaiz’in Ravzat-üş Şüheda eserinden yararlanılarak secili nesirle
yazılmış en ünlü Türkçe eseridir.
- Rind
ü Zahid: Farsça yazılmış münazara risalesidir.
- Sıhhat
ü Maraz (Hüsn ü Aşk): Ruh ile beden ilişkisini ve tıp bilgilerini
içeren Farsça tasavvufi risaledir.
- Matla-ül-İ'tikaad:
Arapça kelam risalesidir.
- Türkçe
Mektuplar (Şikayetname): Başta Nişancı Celal-zade Mustafa Çelebi’ye
yazılan mektup olmak üzere mektuplarının toplandığı metinlerdir.
Şiirler
Kaside
Na't
Saçma, ey göz, eşkten gönlümdeki odlara su
Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çare su
…
Gazeller
Canımın cismimle zevk-ı ittisali kalmadı
Ah kim sensiz dirilmek ihtimali kalmadı
…
Beni candan usandırdı cefadan yar usanmaz mı
Felekler yandı ahımdan muradım şem'i yanmaz mı
…
Bende Mecnun'dan füzun aşıklık isti'dadı var
Aşık-ı sadık benem Mecnun'un ancak adı var
…
Musammatlar
…
Rubailer
Her dil ki esîr-i gam-ı hicrân olmaz
Şâyeste-i zevk-i vasl-ı cânân olmaz
Her derd ki var, var dermânı velî
Bî-derdlerin derdine dermân olmaz
…
Mesnevi
Leyli vü Mecnun
Arap halk söylencesine dayanan eser, Fuzuli’nin elinde İlahi
aşka dönüşen tasavvufi bir derinlik kazanmıştır.
Kanuni’nin 1534 Bağdat seferinde şehre gelen İstanbullu
şairlerin ("Rum zarifleri") ricası üzerine yazılmıştır. Eserin
sonundaki ebced hesabından Hicri 942 (Miladi 1535) yılında, bir yılda
tamamlandığı anlaşılmaktadır.
Bağdat Beylerbeyi Veys Paşa’ya sunulmuştur.
Ben bilmez idim bela imiş aşk
Bir derdli macera imiş aşk
…
Öyle ser-mestem ki idrâk etmezem dünyâ nedir
Ben kimem sâki olan kimdir mey ü sahbâ nedir
Gerçi cânândan dil-i şeydâ için kâm isterem
Sorsa cânân bilmezem kâm-ı dil-i şeydâ nedir
Vasldan çün âşıkı müstağni eyler bir visâl
Âşıka mâ'şuktan her dem bu istiğnâ nedir
Hikmet-i dünyâ vü mâfîhâ bilen ârif degül
Ârif oldur bilmeye dünyâ vü mâfîhâ nedir
Âh u feryâdun Fuzûlî incidübdür âlemi
Ger belâ-yı ışk ile hoşnûd isen gavga nedür
…
Seçilmiş Parçalar
Ger derse Fuzuli ki güzellerde vefa var
Aldanma ki şair sözü elbette yalandır
…
Hayal ile tesellidir gönül meyl-i visal etmez
Gönülden taşra bir yar olduğun aşık hayal etmez
…
Nesir
Şikâyetnâme
Bağdat’ın 1534 yılında Kanûnî Sultan Süleyman tarafından
fethedilmesinden sonra şaire bağlanan günlük 9 akçelik maaşın Evkaf (vakıflar)
memurlarının yolsuzlukları ve rüşvet çarkı yüzünden ödenmemesi üzerine yazılmış
bir yakınma mektubudur.
Ebüzziya Tevfik’in Nümûne-i Edebiyyât-ı Osmaniyye
adlı eserinde Şikâyetname adıyla ün salan bu mektup, zamanın nişancı paşasına
gönderilmiştir.
Çağının bürokratik aksaklıklarını, rüşvet düzenini ve
memurların yozlaşmış zihniyetini ustaca yansıtan, Fuzûlî’nin keskin yergi
gücünü en üst düzeyde gösteren şaheser niteliğinde bir nesir örneğidir.
…
Selam verdim, rüşvet değildir deyü almadılar.
Hüküm gösterdim, yararsızdır deyü mültefit olmadılar
…
Dedim: - Ey memurlar! bu ne yanlış iş ve çin-i ebrudur? (kaş
çatıklığıdır). Dediler: - Her zaman bizim adetimiz budur.
Dedim: - Beratımın içindekiler ne için yapılmaz? Dediler:
- Zevaiddir (gelir fazlasıdır), yapılması mümkün olmaz.
Dedim: - Böyle evkaf zevaidsiz olur mu? Dediler: -
İstanbul'un giderlerinden arta kalsa bile bizden kalır mı?
Dedim: - Vakıf malını çok kullanmak vebaldir (günahtır). Dediler:
- Akçamız ile satın almışız, bize helaldir.
Dedim: - Hesap isteseler bu tuttuğunuz yolun bozukluğu
görülür. Dediler: - Bu hesap kıyamette sorulur.
Dedim: - Dünyada dahi hesap olur, haberini işitmişiz. Dediler:
- Ondan dahi korkumuz yoktur, katipleri razı etmişiz.
Gördüm ki, soruma yanıttan başka nesne vermezler ve bu berat
ile isteğimi yerine getirmeğe gerek görmezler. İster istemez uğraşmayı bıraktım,
yaslı ve yoksun
olarak yalnızlık köşeme
çekildim.
…
