Berna
Moran - Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3 -
Notlar
Sevgi Soysal'dan Bilge Karasu'ya
İletişim Yayınları, 1994
Önsöz
12 Mart ve 12 Eylül darbeleri toplumsal sarsıntılar
yaratarak edebiyatı doğrudan etkilemiştir.
12 Mart romanları, o dönem yaşananları, hapis ve işkence
olgularını gerçekçi yöntemle işleyen siyasal, devrimci ve toplumsal nitelikli
yapıtlar olarak öne çıkar.
1980 sonrası Türk romanında en belirgin köktenci değişiklik,
gerçekçiliğin terk edilerek postmodernist çizgide yeni bir anlatı türünün
doğmasıdır.
1. 12 Mart Romanı'nın Amacı ve Yapısı
12 Mart dönemi romanları, toplumsal ve siyasal sorunsallar
bakımından Anadolu romanının bir devamı ve kent boyutuna transpoze edilmiş
halidir. Anadolu romanındaki haksız düzene isyan ve sömürü temaları, 1960 ve
1970'li yılların büyük kentlerinde yaşanan toplumsal patlamalara uyarlanmıştır.
Anadolu romanında sömürülen köylünün yerini kentte halk, sömüren toprak
ağasının yerini kapitalist burjuvazi, kurtarıcı köylü figürünün yerini ise
devrimci gençlik almıştır.
27 Mayıs Anayasası'nın sağladığı özgürlük ortamı; basın,
sendika, üniversite özerkliği ve sol yayınların yaygınlaşmasıyla toplumsal hak
uyanışını hızlandırmıştır. 16 Haziran işçi yürüyüşü ve devrimci gençliğin şehir
gerillası hareketleri, halk tabanından kopuk kalması nedeniyle başarısızlığa
uğramış ve 12 Mart darbesinin getirdiği baskı rejimiyle sonuçlanmıştır.
Yaralısın (Erdal Öz), Bir Avuç Gökyüzü (Çetin Altan),
47'liler (Füruzan), Gün Doğdu (Tarık Dursun K.), Şafak (Sevgi Soysal), Tartışma
(Samim Kocagöz) ve Bir Düğün Gecesi (Adalet Ağaoğlu) gibi yapıtlarda iki ayrı
dünya kurgulanır: Cezaevlerinin, karakolların, kontr-gerillanın kapalı dünyası
ile bunun dışında kalan günlük dış dünya.
Bu romanların başkişileri, egemen güçlerce yakalanmış
devrimcilerdir. Önemli olan kahramanların geçmiş eylemleri veya ne yaptıkları
değil, kendilerine ne yapıldığıdır. Kahramanlar olaylara yön veren etkin
kişiler değil, başlarına gelen baskı, sorgu ve işkencelere katlanmak zorunda
kalan edilgen (pasif) figürlerdir.
Anadolu romanı ideale ve kurmacaya yöneliktir; destan, masal
ve efsane kalıplarından yararlanarak sanatsal/estetik biçimi öne çıkarır. İnce
Memed örneğinde olduğu gibi, gerçekliği değil insanların özlemlerine yanıt
veren idealize edilmiş bir dünyayı sergiler. 12 Mart romanı ise sanatsal biçim
kaygılarını ikinci plana iterek doğrudan doğruya yaşanmış belgesel gerçekliği
aktarma peşindedir. Estetik boyutun ihmal edilmesi, bu romanları belli bir
dönem ilgiyle okunan ancak sonrasında tarihsel ve sosyolojik değeriyle anılan
yapıtlar sınıfına sokmaktadır.
2. Şafak
Sevgi Soysal'ın Şafak romanı bir gecelik zaman
diliminde ve üç temel mekânda geçer: Adana'da bir işçi evi, Emniyet Müdürlüğü
ve şafak vakti Adana sokakları. Bir evdeki masum yemek toplantısının basılması,
gözaltına alınanların sorgulanıp salıverilmesi şeklinde gelişen olay örgüsü,
toplanma ve dağılma hareketleriyle anlatıya ritm kazandırır. Yemek masasında
toplananlar toplumsal yelpazeyi temsil eder: Alevi işçi Ali, devrimci gençler
Oya ve Mustafa, eski TİP'li avukat Hüseyin, Bozkurtçu Zekeriya ve apolitik
komşu Ekrem. Dış dünyada ise fabrika müdürü emekli albay Muzaffer Bey ve
Emniyet Müdürü Zekai Bey yer alır.
Metinde iki ana çatışma işlenmektedir: Dış çatışma
(devrimciler ile egemen güçler arasındaki çatışma) ve iç çatışma (Oya ile
Mustafa'nın küçük burjuva kimlikleri ile devrimci kimlikleri arasında
yaşadıkları bunalım). Dış çatışmada zorbalığı ve devrimcilerin edilgenliğini
vurgulayan temel öge "kapı motifidir". Kapının tekmeyle açılması,
dışarıdaki polisin keyfi egemenliğini ve içeridekilerin çaresizliğini simgeler.
Abdullah gibi polis figürleri basmakalıp tipler olarak çizilmişse de Ali'yi
döverken evdeki balıklarını anımsaması gibi ayrıntılarla insani çelişkileri
sergilenir.
Siyasi baskının ötesinde kadın sorunu cinsel boyutuyla ele
alınır. Ataerkil düzende devrimci kadın cinsel bir nesneye indirgenir; polis
gözünde siyasi suçlu değil "orospu" muamelesi görür. İşkence cinsel
niteliktedir (copla tecavüz). Cop, kötülük ve siyahlıkla egemen güçleri
simgelerken; beyazlık (Çiğdem'in alçıları) ezilen devrimcilerin masumiyetini
simgeler. Ayrıca Firdevs, Menekşe, Güler gibi figürler üzerinden kadınların
toplumdaki ezilmişliği ve solcu aydınların evlerindeki kadınlara bakışı
eleştirilir.
Romanın ana temasını Oya ve Mustafa'nın küçük burjuva
geçmişleriyle hesaplaşmaları oluşturur. İki devrimci de "işçi"
karşısında sürekli özeleştiri verip suçluluk duyar. Geriye dönüşler ve cezaevi
anıları üzerinden (Ahmet, Doğan, Nuri tartışmaları) ideolojik netleşme aranır.
Oya küçük burjuva kökenli bir yazardır. Mustafa ise işçi ailesinden gelmiş
ancak sınıf değiştirmeye özenerek öğretmen olmuştur.
Son bölümde Adana kentinin şafak vakti tablosu üzerinden
zengin-yoksul ve ezen-ezilen zıtlığı görünür kılınır. "Şafak" simgesi
iki anlama gelir: Birincisi vakitsiz çalınan bir saattir ki başarısız silahlı
devrim eylemini simgeler. İkincisi, salıverilen Oya ve Mustafa için özgürlüğü
ve yeni bir başlangıcı ifade eder. Karakterler süreç içinde değişime uğramaz,
durum başta ve sonda aynıdır. Şafak bir çözümleme değil, toplumsal kesimleri
sergileme romanıdır ve sonu açık bırakılmıştır. İşlediği sorunsal güncelliğini
yitirdiği için estetik değerinden çok tarihsel değeriyle öne çıkar.
3. Bir Düğün Gecesi
Adalet Ağaoğlu'nun Bir Düğün Gecesi yapıtı, 1980 öncesi
toplumcu-gerçekçi roman ile 1980 sonrası modernist/biçimci roman arasında bir
geçiş romanıdır. Hem toplumsal belgesel niteliği korur hem de romanı sanatsal
bir amaç olarak ele alır. Anadolu Kulübü'nde geçen düğün (26 Kasım 1972),
1970'li yıllar Türkiye'sinin minyatür bir panoramasıdır. Düğünde askeri
bürokrasi (Tümgeneral Hayrettin Özkan), sermaye/burjuvazi (İlhan Dereli),
devrimci aydınlar (Ömer, Tezel, Ayşen), polis ve kapıda bekleyen işçi sınıfı
temsilcisi Ali Usta yan yana gelir.
Yazar ve üçüncü kişi anlatıcı metinden tamamen silinmiştir.
Türk romanında ilk kez özgün bir biçimde "bağımsız iç konuşma"
(autonomous monologue) tekniği uygulanmıştır. Düğün salonu bir tiyatro sahnesi
gibi kurgulanmış; karakterlerin iç konuşmaları sahnedeki kendi kendine
konuşmalara (soliloquy) dönüştürülmüştür. İktisat profesörü Ömer sunucu ve
değerlendirici işlevini üstlenir; tüm bölümler Ömer'in iç konuşmasıyla başlar
ve spottan seçilen diğer karakterin iç konuşmasına devredilir.
Gericiler (İlhan, Ertürk) yüzeysel tip olarak çizilirken,
ilericiler (Tezel, Ömer, Ayşen) psikolojik derinlikle karakter olarak
işlenmiştir. Bu üç burjuva aydını radikal devrimci gençlik tarafından
dışlanmış, yaralı ve küskün bireylerdir:
Ayşen: Babasının torpiliyle gözaltından kurtulduğu
için solcu arkadaşlarınca dışlanmış, sevgisizlik yüzünden sırf intikam olsun
diye Tümgeneralin oğluyla evlenmiştir. Devrimci çevredeki katılık ve
sevgisizlik eleştirilir.
Ömer: Bilgiye değil eyleme tapan, gerilla
romantizmine kapılan öğrencileri tarafından amfide "in aşağı" diye
aşağılanmıştır. Devrimci gençliğin bilime ve aydına karşı yanlış tutumu
eleştirilir.
Tezel: Fabrika resmi yapmadığı gerekçesiyle keskin
devrimci bir kızdan tokat yemiş, yüzüne tükürülmüş ve nihilizme/alkole
sığınmıştır. Sanat ile sosyalizm arasında kurulan sığ ilişki eleştirilir.
Karakterler arasında derin bir iletişimsizlik egemendir;
söylemek istediklerini ancak sessiz iç konuşmalarında dile getirebilirler.
Dışarıdan bakıldığında neşeli bir düğün görünürken, iç konuşmalar bunun
"iki yüzlü bir düğün" ve Ayşen'in "cenaze töreni" olduğunu
gösterir. Roman sonunda Ömer ve Tezel'de beliren umut kırıntıları bireysel
direnişe ilişkindir; birey, "ben"i yutmaya çalışan toplumsal baskıya
karşı kendi onuruna sahip çıkarak ayakta kalacaktır.
4. 12 Eylül ve Yenilikçi Roman
12 Eylül askeri müdahalesi, sol ideolojiyi temelden
çökertmeyi, üniversite ve basını denetleyerek toplumu depolitize etmeyi
hedeflemiştir. İdealizm, eşitlik ve dayanışma gibi değerlerin yerini bireysel
çıkar, başarı ve "köşeyi dönme" felsefesi almıştır. Solun yenilgiye
uğraması ve alternatif üretememesi romancıları bir boşlukta bırakmış, toplumsal
konulardan ve gerçekçilikten uzaklaşmalarına zemin hazırlamıştır.
Hans-Robert Jauss'un alımlama estetiğine göre okurun
tarihsel ve kültürel bir "beklentiler ufku" bulunmaktadır. Radikal
yenilik getiren yapıtlar bu ufku sarsarak yeni estetik ölçütler yaratır. Klasik
ve toplumcu gerçekçi yöntem zamanla kanıksanmış ve aşınmıştır. 1970'lerde Oğuz
Atay döneminin ilerisinde bir haberci olarak anlaşılamamışken, 1980'lerde Nazlı
Eray, Latife Tekin, Orhan Pamuk, Bilge Karasu ve Pınar Kür gibi yazarlar
gerçekçilikten kaçarak yenilikçi (postmodern) anlayışı egemen kılmışlardır.
19. yüzyıl gerçekçiliği dilin dış
dünyayı saydam bir pencere gibi yansıttığı varsayımına dayanıyordu. Bu anlayış
ilk kez 20. yüzyıl başında modernizmle, ikinci kez 1960'larda postmodernizmle
kökten sarsılmıştır. Saussure'ün Yapısal Dil Kuramı, dilin var olan nesneleri
etiketlemediğini, aksine dünyayı birimlere bölerek anlamı bizzat ürettiğini
ortaya koymuştur. Gerçeklik dilden bağımsız değildir, zihinsel bir kurmacadır.
Postmodern roman kronolojik zamanı, nedenselliği ve her şeyi bilen anlatıcıyı
reddederek romanın kendi dilini ve konvansiyonlarını anlatının ana teması
yapar.
5. Türk Romanında Fantastiğin Serüveni
Tzvetan Todorov fantastiği "olağandışı" (doğaüstü)
ile "garip" (doğa yasalarıyla açıklanan) arasında kararsızlık durumu
olarak tanımlar. Türk edebiyatında bu tür kararsızlık örnekleri bulunmadığından
"geniş anlamda fantastik" tanımı benimsenmektedir: Gerçekçiliğin
zaman, mekân ve karakter sınırlarını tanımayan, alternatif dünyaları anlatıya
katan yapıtlar.
Tanzimat öncesinde Aziz Efendi'nin Muhayyelât'ı (1796)
cinli, perili "olağandışı" anlatının tipik örneğidir. Tanzimatçılar
(Namık Kemal, Şemsettin Sami) doğaüstünü "çocukça ve kocakarı masalı"
olarak eleştirmiş; Ahmet Mithat Çengi'de Muhayyelât'ın parodisini yapmıştır.
Hüseyin Rahmi Gürpınar Gulyabani'de (1912) doğaüstü olayları "garip"
türüne sokarak sonunda hile olduğunu açıklar; amacı Batı pozitivizmini
savunmaktır. Peyami Safa Matmazel Noraliya'nın Koltuğu'nda (1949) Ferit'in
maddecilikten Doğu mistisizmine geçişini işleyerek "olağandışı"
türüne yaklaşır ve Batı maddeciliğine karşı Doğu mistisizmini savunur.
Nazlı Eray'ın Arzu Sapağında İnecek Var romanı
"fantezi için fantezi" anlayışının örneğidir; politik bir amacı
yoktur, okuru oyun oynamaya davet eder. Fotomontaj tekniğiyle Semra Özal, Marie
Antoinette, Robespierre, Danton ve Mozart 1989 Ankara'sında buluşturulur.
Zamanda ve mekânda sıçramalar öpüşme motifiyle gerçekleşir. Cinci Celil Hoca
bölümünde masal motifleri (uçan post) ile bilimkurgu motifleri (robotlar,
ekranlar) birleştirilir; cin Mermuş'un "sigortasız çalışıyoruz, greve
gideceğiz" demesi masal ile güncel gerçekliği mizahi biçimde kaynaştırır.
Türk romanı başlangıçta fantastikten kurtulup gerçekçi olmak isterken, 1980
sonrasında gerçekçilikten kaçıp fantastiği yakalamak istemektedir.
6. On Yıl Sonra Sevgili Arsız Ölüm Üzerine Bir Değerlendirme
Latife Tekin, klasik burjuva roman kalıplarını reddederek
halk edebiyatı geleneğinden (Battal Gazi, Dede Korkut, masal, efsane)
yararlanan yeni bir biçim geliştirmiştir. Zaman ve mekân bulanık bırakılmıştır.
Olay örgüsünde nedensellik bağı yok denecek kadar zayıftır; yapıt Huvat
ailesinin birbirinden kopuk küçük episodlarından oluşur. Karakterlerin
psikolojik derinliğine inilmez, sadece eylemleri ve davranışları betimlenir.
Metinde iki ana tema işlenir: Huvat ailesinin yoksul ve
baskıcı yaşamı ile Dirmit'in aydınlanarak aileden kopuşu. Akçalı Köyü halkı ve
Huvat ailesi kutsal (cin, peri, büyü, tılsım) ile dünyevi düzlemin iç içe
geçtiği "ikili gerçeklik" içinde yaşarlar. Dirmit okuma ve
bilinçlenme süreciyle dinsel ideolojiden koparak maddeci-pozitivist "tek
gerçeklikli" dünya görüşüne geçer. Romanın sonunda ailesini reddederek
yazarlığın eşiğine gelir.
Anlatıcı karakterlere hem yakındır (onların dilini konuşur,
ormanın içinden bakar) hem de uzaktır (boş inançlarını alayla sergiler).
Gecekondu ortamındaki trajik olaylar (yoksulluk, dayak, cinayetler, kanser) iki
yöntemle eğlenceli bir komediye dönüştürülür: 1) Psikolojiden ve duygulardan
arındırma, 2) Karikatürleştirme. Seyit'in bıçaklanması ve Elmas'ın
evlendirilmesi tragedyası duygulardan arındırılarak aktarılır. Atiye'nin
kanserden ölümü bile öte dünyada Tanrı ile yapacağı pazarlık tartışmalarıyla komikleştirilir.
7. Üstkurmaca Olarak Kara Kitap
Orhan Pamuk'un Kara Kitap yapıtı Şehrikalp apartmanı, Galip
ve Celâl isimleriyle Şeyh Galip'in Hüsn ü Aşk'ına ve Mevlânâ'ya açık
göndermeler yapar. Doğu anlatı geleneğinden iki biçimsel öge kullanılır: 1)
Yolculuk kurgusu (Galip'in Rüya ve Celâl'i aramak için İstanbul sokaklarında
dolaşması / Diyar-ı Kalp'e yolculuk), 2) Öykü içinde öykü yöntemi (Celâl'in
köşe yazıları). Galip'in çilesi yazabilmek ve yaratabilmek uğrunadır. Celâl
yazarlığı temsil eder; Galip Şehrikalp apartmanında Celâl'in kişiliğine bürününce
yazmaya başlar.
Kara Kitap hikâyenin kendisinden çok hikâye anlatma üzerinde
duran bir üstkurmacadır. Kurmaca ve gerçeklik, kopya ve asıl, taklit ve otantik
gibi edebiyat sorunlarını tartışır. Yazar özgünlüğün imkânsız olduğunu, var
olan metinleri yeniden kaleme aldığını belirtir. Metinlerarası göndermeler
mevcuttur: Mesnevi öykülerinin uyarlanması, Dante'nin İlahi Komedya'sındaki
Inferno/Vergilius kurgusunun Merih Manken Atölyesi'ne uygulanması ve
Boccaccio'nun Dekameron'u.
"Şehzadenin Hikâyesi" ve "Bedii Usta'nın
Mankenleri" bölümleri Batı taklitçiliğine karşı bir uyarıdır. Kendi
hikâyelerini anlatamayan toplumlar yıkılmaya mahkûmdur. Oğuz Atay'ın
Tutunamayanlar'ı Batı yazınsal bağlamına dayanırken, Kara Kitap Doğu/yerli
kültür bağlamını arkasına alarak "kendi olmak" sorununa çözüm
getirir.
8. Bir Cinayet Romanı ve Postmodern Polisiye
Pınar Kür'ün Bir Cinayet Romanı, Akın Erkan adlı yazarın
Ölümün Vazgeçilmez Çekiciliği adlı polisiye romanı yazma sürecini konu alan bir
üstkurmacadır. Klasik dedektif romanı konvansiyonlarının (Poe, Christie, Doyle)
parodisini yaparak bu mekanizmanın anatomisini gözler önüne serer. Anlatı
karakterlerin (Yıldız, Levent, Yeşim, Yasemin, Emin Köklü) günlüklerinden
oluşur. Kadın karakterlerin hepsinin "Y" rumuzuyla yazması dedektifi
ve okuru şaşırtmaya yöneliktir.
Yapıt üç katmanlı gerçeklik sunar: 1) Gerçek dünya, 2) İş
çevrelerinin kurmaca dünyası, 3) Akın'ın yazacağı iç-romanın dünyası. Okur
cinayetin gerçek mi yoksa iç-romanda mı işlendiği konusunda kararsız bırakılır.
Son bölümde dedektif Emin Köklü ile yazar Akın Erkan arasında bir yazarlık
savaşı yaşanır. Emin Köklü cinayeti çözer: Akın ortaokulda Levent'in cinsel
saldırısına uğramış ve yıllar sonra öç almak için bu cinayeti kurgulamıştır.
Roman yaşamdan çok matematiğe yakındır; keyfi ama kurallı
bir kurgudur. Olay örgüsü dondurularak roman sonuçsuz bırakılır; Emin Köklü
şantaj yapar ve kesin karar okura devredilir.
9. Bilge Karasu'nun Kılavuz'u
Bilge Karasu'nun Kılavuz romanı, Uğur adlı gencin yaşlı
Mümtaz Bey'e refakatçi olarak gittiği tatil kasabasındaki on beş gününü
anlatır. "Perili köşk" motifi (Gulyabani ve Matmazel Noraliya
çizgisi), garip kasetler, kedi Gümüş ve Goya'nın tablosu gotik korku atmosferi
yaratır. Üç turistin ölümü ise anlatıya polisiye boyut katar. Uğur'un şüpheleri
yapıtı bir korku/polisiye parodisine dönüştürürken, çözülemeyen video kaseti
olayı rasyonel açıklama sınırlarını aşar.
Popüler türler taze kan getirmek ve düş/gerçeklik ile
kurmaca/akıl ilişkisini sorgulamak amacıyla kullanılmıştır. Uğur'un günce
tutması ve uydurduğunu itiraf etmesi metni üstkurmacaya dönüştürür. Yakup
Kadri'nin Yaban'daki gerçekçilik ilüzyonunun aksine, Kılavuz kurmaca olduğunu
açıkça belirterek yabancılaşma etkisi yaratır. Karakterler ve olaylar belirsiz
bırakılmış, roman bir düş atmosferine büründürülmüştür.
İkinci ana tema iki erkek arasındaki eşcinsel sevgidir.
Uğur, ölen sevgilisi Bülent'e karşı duyduğu suçluluk duygusunu İhsan ile
kurduğu yeni bağ ve gösterdiği şefkatle aşar. Üçüncü ve birleştirici tema
"öğrenme"dir. Toy ve çocuksu Uğur, yolculuk sonunda hayal gücü ile
gerçeklik arasındaki dengeyi bulmuş, sevgiyi ve sorumluluğu öğrenmiş olgun bir
yazar adayı olarak evine döner.
…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder