6 Ekim 2023 Cuma

Alpay Kabacalı - A’dan Z’ye Yaşar Kemal - Notlar

Alpay Kabacalı - A’dan Z’ye Yaşar Kemal - Notlar

Yapı Kredi Yayınları, 2004

 


Sunu

Okura Yaşar Kemal’i tanımak için bir "koordinat" ve "rehber" sunmak amacıyla hazırlanmıştır.

 

Ağıtlar

Kemal Sadık Göğceli adını kullanırken, 1939-1942 yılları arasında Çukurova ve Toroslar'daki köyleri, Avşar obalarını yaya gezerek kadınlardan ağıtlar derlemiştir. Abidin Dino’nun desteği ve Ferit Celal Güven’in aracılığıyla ilk cildi Adana Halkevi tarafından basılmış; ancak kurumların ilgisizliği nedeniyle devamı o dönem kitaplaşamamıştır. Bu derlemeler genişletilerek ancak 1991 yılında kitap halinde toplu olarak basılabilmiştir.

 

Aşık Kemal

Yaşar Kemal'in çocukluğu, geleneksel halk şairlerinin ve destancıların dinlendiği Çukurova ortamında geçmiştir. Ailesinin evinde Kürt destancısı Abdale Zeyniki'nin efsanesi anlatılırken kendisi de 6-7 yaşlarında şiir söylemeye başlamış ve adı "Aşık Kemal"e çıkmıştır. İlkokul son sınıfta ünlü ozan Aşık Rahmi ile sabaha kadar atışmış (çakışmış) ve ondan bir saz hediye almıştır.

 

Çocuk

Yaşar Kemal’in eserlerindeki iki ana insan tipinden biri çocuklardır (diğeri yaşlılar). Çocuklara ayrı veya eksik bir yaratıkmış gibi bakılmasını ve ebeveynlerin onlara uyguladığı baskıyı ya da aşırı şımartmayı büyük bir zulüm olarak değerlendirir. Yaptığı gözlemlere dayanarak her çocuğun evden kaçmak istediğini ve dünyadaki kötülüklerin temelinde çocuklukta yaşanan travmaların yer aldığını savunur.

 

Çocukluk

Yaşar Kemal’in Kadirli’ye bağlı kayalık Hemite köyünde geçen çocukluğu; doğanın masalsı güzellikleri ile ağır insani trajedilerin iç içe geçtiği bir yerdir.

3,5 yaşındayken kurban kesimi sırasında sağ gözünü kaybetmiş; 4,5 yaşındayken babası Sadık Bey’in camide namaz kılarken evlatlığı Yusuf tarafından öldürülmesine tanık olmuştur. Bu travma üzerine 12 yaşına kadar süren bir kekemeliğe müptela olmuş ve uzun yıllar babasının öldüğüne inanmayarak ona küsmüştür. Zalanın Oğlu adlı eşkıyanın öldürülmesine yaktığı ağıt annesinin takdirini kazanmış; unutmamak için yazmak gerektiğine karar vererek 9 yaşında Burhanlı köyü ilkokuluna yürüyerek gidip 3 ayda okuma yazmayı öğrenmiştir.

 

Çukurova

Yaşar Kemal için Çukurova sadece doğup büyüdüğü yerel bir coğrafya değil, dünya edebiyatının evrensel klasiklerinde olduğu gibi baştan ayağa yeniden kurduğu "romanının vatanı" ve özgün bir "roman ülkesidir". İstanbul'da veya dünyanın başka bir yerinde tanık olduğu bir olayı dahi roman yazarken Çukurova'nın iklimine ve şartlarına taşır. Yıllarca yaya dolaşarak topladığı folklor malzemesiyle bu toprakların tarihini, coğrafyasını ve köklü insan psikolojisini eserlerinin merkezine yerleştirmiştir.

 

Folklor

Folkloru donmuş ve ölü bir araçlar yığını olarak görmeyen Yaşar Kemal; halkın, yozlaşmadığı sürece her çağda ve her teknolojik aşamada (radyo, televizyon, traktör vb. dahil) kendi dilini, türkülerini ve masallarını kesintisiz olarak yaratmaya devam ettiğine inanır. Anadolu'yu Nasreddin Hoca'dan Homeros'a, Gilgamış'tan Binbir Gece Masalları'na uzanan devasa bir kültür denizi olarak tanımlar ve kendi edebiyat dilini bu zengin kaynaktan beslenerek inşa ettiğini ifade eder.

 

Gelenek

Gelenekten yararlanmayan yazar, müzisyen veya ressamın "gariban zıpçıktı" olduğunu belirten Yaşar Kemal, sanatta ve bilimde atlamaların olmadığını, her yeni yaratımın zincirin son halkası olduğunu savunur. Halk sanatlarını özümsemek ve kaynak bellemek ile ona sığ bir şekilde öykünmek arasındaki farka dikkat çeker. Kendisinin Stendhal ve Çehov gibi dünya ustalarıyla akraba olduğunu, epik anlayışının onlara yakın düştüğünü ifade eder.

 

Doğa

Doğanın en küçük parçasının bile (bir çiçeğin, kar tanesinin, karıncanın veya Savrun Çayı'nın) kendine has bir kimliği ve kişiliği olduğunu vurgular. Traktörün ve kapitalist tarımın gelmesiyle Çukurova'nın bataklıklarının, ormanlarının ve kuş cennetlerinin (Flamingoların) yok olup birer tarım çölüne dönüştüğünü üzüntüyle anlatır. Doğadan uzaklaşmanın insanda yabancılaşmaya ve ruhsal dengesizliklere yol açtığını, bunun en büyük tehlike olduğunu belirtir.

 

Göç

Yaşar Kemal'in ailesinin İran sınırındaki Van Gölü kıyısından (Ernis) başlayıp Çukurova'nın Hemite köyüne uzanan 1915 I. Dünya Savaşı dönemindeki facia dolu göç yolculuğudur. Rus ordusunun top sesleriyle yola çıkan aile, Mezopotamya çöllerinde açlık ve hastalık yüzünden büyük kayıplar (Aco, Salih) vermiştir. Sadık, hasta anası Hırde Hatun'u bir buçuk yıl boyunca sırtında taşımıştır. Çölde ölümün eşiğinde buldukları yetim Yusuf'u evlat edinmişler, Hemite köyüne varıncaya kadar büyük acılar ve yokluklar yaşamışlardır.

 

İlk Çalışmalar

Yazar, ilk kötü şiirini 16 yaşında yayımladığını, ilk uzun öyküsü Pis Hikâye’yi ise 23 yaşında (1946) yazdığını belirtir. Arif, Abidin ve Güzin Dino’larla kurduğu dostluk, Ramazanoğlu Kitaplığı’nda gece gündüz demeden yaptığı okumalar yazarlık bilincini bilinçli olarak hazırlamıştır. Kadirli’de su bekçiliği yaparken aldığı daktiloyla Bebek, Dükkâncı ve Hüyükteki Nar Ağacı gibi eserlerini kaleme almış; polisin ev basmaları sırasında en güzel roman taslağının da aralarında olduğu birçok yazısının ele geçirilip yok edildiğini acıyla kaydetmiştir.

 

İlk Okumalar

Hayatında okuduğu ilk roman Alphonse Daudet’nin Le Petit Chose’u ve ardından yasaklı ortaçağ hikâyesi Kerem ile Aslı olmuştur. Kendisini en çok etkileyen klasik ise 17 yaşındayken Arif Dino’nun hediye ettiği Cervantes’in Don Kişot’udur (Arif Dino ona ömrü boyunca okusun diye tam üç adet Don Kişot hediye etmiştir). Askerlik yaptığı iki yıl boyunca Dostoyevski, Çehov, Tolstoy, Gogol (Ölü Canlar), Zola ve Balzac gibi dünya klasiklerini yutarcasına okumuş; özellikle bir Çehov ve Charlie Chaplin tutkunu haline gelmiştir.

 

İnce Memed

1953 kışında Beşiktaş Serencebey’deki soğuk bir evde, Thilda Serero ile birlikte yaşarken ellerine geçirdiği eldivenlerle sadece üç ayda tamamladığı başyapıtıdır. Cevat Fehmi Başkut’un denetiminden geçen roman, Çağlayan Yayınları tarafından plastik kapaklı cep romanı formatında yayımlanmış ve kısa sürede tükenmiştir. 1955 yılında Varlık Roman Armağanı’nı kazanan eser, Nazım Hikmet’in öncülüğünde Bulgarca ve Rusçaya, ardından Edouard Roditi tarafından İngilizceye çevrilmiş; dünyada 40’a yakın dile aktarılarak küresel bir efsane haline gelmiştir. Yazar romanı 35-40 yıllık bir süreçte 4 cilt olarak tamamlamıştır.

 

Mit Yaratma

Yaşar Kemal, edebiyatındaki temel amacın "direnç" olduğunu belirtir. İnsanlığın açlıktan, kıtlıklardan ve kırımlardan günümüze kadar gelmesini sağlayan şey bu dirençtir. İnsanlar maddi gerçekler karşısında sıkıştığında, Yer Demir Gök Bakır olduğunda çareyi bir düşe, bir mit dünyasına sığınmakta bulurlar (örneğin Ortadirek, Yer Demir Gök Bakır ve Ölmez Otu üçlemesindeki alegoriler gibi). Yazar, insanoğlunun çaresiz kaldığında Hitler veya Stalin gibi diktatörleri ya da mitleri yaratmak zorunda kaldığını söyler. Kendi realizm anlayışını, içinde bulunduğumuz gerçek dünya ile insanın yarattığı düş/mit dünyasının iç içeliğini vermek üzerine kurmuştur. Homeros’tan Gılgamış’a uzanan bu köprüde, insanın yarattığı düş dünyasından kopmasının yabancılaşma ve yozlaşma getireceğini savunur.

 

Roman

Her çağın kendi romanını ve anlatım biçimini getirdiğini, roman kurgularının gökten inmeyip sıkı sıkıya topluma bağlı olduğunu ifade eder. Yaşar Kemal, sözle yeni bir roman dünyası kurmaya çalıştığını; romanın, insanoğlunun yüzyıllardır kurduğu düş ve mit dünyasının bir parçası olduğunu söyler. Eserlerinde ayrıntılara (örneğin kırk sayfada bir yaprak düşürmeye) büyük önem verir. Hayatın ne kadar acılı ve trajik olursa olsun insanda yarattığı o büyük yaşama sevincini, İlyada ve Budala referanslarıyla irdeler. Karacaoğlan'dan, İlyada'dan, Faulkner'dan ve Sait Faik'ten öğrendikleriyle doğaya ve insan psikolojisine yeni bir bakış getirdiğini, doğa ile insanın kan bağının hiçbir zaman kopmayacağını vurgular.

 

Roman Dili

Roman dilinin kendi biçimini kendiliğinden yarattığını belirten yazar, edebiyatta halkın konuştuğu dili, sözlü edebiyatı, destanları, türküleri ve masalları kaynak almaktan başka umar olmadığını söyler. Anadolu dilinin ve Türkçenin İngilizce veya Fransızcadan çok daha zengin bir epope ve masal dili barındırdığını ifade eder. Nazım Hikmet’in şiirde yaptığı devrimi kendisinin bir romancı olarak gerçekleştirmeye çalıştığını; her romanın anlattığı konuya göre kendi özgün dilini ve anlatım biçimini yaratmak zorunda olduğunu savunur.

 

Sinema

1938 yılında ilkokulu bitirip Adana’ya yürüyerek gittiğinde hayatında ilk kez elektrik görmüş ve hemen ardından bir sinemaya girerek Mücrim Çocuk adlı filmi gece yarısına kadar izlemiştir. Sinemayla kurduğu bu ilk temas sonradan senaryo yazarlığıyla (sansürden geçtiği için Yusuf Karataylı gibi takma adlarla) ve eserlerinin filme uyarlanmasıyla (örneğin Alageyik, Ağrıdağı Efsanesi, Yılanı Öldürseler) sürmüştür. Sinemayı insanı dört koldan etkileyen, destanı, şiiri ve resmi birleştiren devasa bir sanat dalı olarak nitelendirse de, yolunun en çok sömürüye uğrayan sanat dallarından biri olduğunu vurgular.

 

Stendhal

Yaşar Kemal’in en sevdiği romancı Stendhal’dir; ayrıca Çehov’un dünyaya bakışından ve yakın bir akrabalık duyduğu William Faulkner’ın epik gerçekçiliğinden derinlemesine etkilenmiştir. Faulkner'ı çağımızın en büyük epiği ve Homeros'un günümüzdeki karşılığı olarak görür. Cervantes'ten bu yana Stendhal’in anlatım alanında en büyük yenilikçi olduğunu, bilinçli olarak kendi çağının epopesini yarattığını ve yapıtlarının İlyada gibi erişilmez bir dünya olduğunu belirtir.

 

Yabancılaşma

İnsanoğlundaki yabancılaşmanın makinayla başlamadığını, daha önce de var olduğunu ve olmaya devam edeceğini belirten yazar, buradaki temel sorunun yabancılaşmanın yoğunlaşması olduğunu söyler. Bu süreçte en büyük etkenin makina olduğunu, ancak makinanın sömürme aracı olmaktan çıkarıldığı takdirde bu durumun azalacağını ifade eder. İlk başta teknolojinin getirdiği heyulanın yazarları korkuttuğunu, ancak kendisinin teknoloji baskısını hiç hissetmediğini, aksine onu sevindirici bir mucize ve büyü olarak gördüğünü belirtir. İnsanlığın yaratma gücünü engelleyen yabancılaşma ve yozlaşma gibi olumsuzlukların yine teknik ve insan ortaklığıyla aşılacağına inanır.

 

Yargılanma

Yaşar Kemal’in yargılanma serüveni gençlik yıllarında Çukurova’da başlar. 1950’de Kadirli’de komünizm propagandası yaparken yakalanan bir çocuğun adını vermesi üzerine "Komünist Partisi kurucusu" suçlamasıyla tutuklanır. Kasabada düzenlenen miting sonrasında linç edilmekten Jandarma komutanının kurnazlığıyla kurtarılır ve Kozan Cezaevi’ne sevk edilir. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Fevzi Boran, üzerindeki ağır baskılara rağmen beraat kararı verir ve yazarın öldürülmemesi için Çukurova'yı terk edip İstanbul'a gitmesini öğütler.

İlerleyen yıllarda Ant dergisindeki yazıları (Kanlı İktidarın Ortakları, Camiler Kışla Oldu) nedeniyle Ağır Ceza Mahkemesi'nde uzun süre yargılanıp aklanır. Askerde olan gerçek çevirmeni korumak amacıyla Emile Burns’ün Marksizmin Temel Kitabı çevirisini üstlendiği için 12 Mart döneminde 18 ay hapse mahkûm edilse da karar Yargıtay'ca bozulur.

1990’larda ise Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye kitabı ile Der Spiegel’de yayımlanan yazıları ("Türkiye'nin Üstündeki Kara Gökyüzü", "Zulmün Artsın") nedeniyle DGM'lerde yargılanır. TCK 312/2 maddesinden 1 yıl 8 ay hapis cezası ertelenir. Karar açıklandığında mahkeme kapısından dönüp yargıçlara söylediği "Ben de sizi mahkum ediyorum" sözü tarihe geçer. Yargıtay’ın kararı onamasından sonra AİHM’e başvuran yazar, davayı kazanır.

 

Zilli Kurt

Yaşar Kemal’in gençliği Çukurova’da polis ve jandarma takibatı altında geçmiştir. Adana’daki sosyalist çevrelerle, sürgündeki Dino kardeşlerle ve Orhan Kemal’le dostluğu "mimlenmesine" yetmiştir. Otuzdan fazla işten çıkartılmış, evi defalarca basılarak folklor derlemeleri ve Demir Kazık adını taşıyan ilk roman taslağı polislerce yok edilmiştir. Kozan Cezaevi’nde yatarken eşkıya Hilmi tarafından bıçaklanmıştır.

Devletin muhalif şahsiyetleri yalnızlaştırma, işsiz ve ekmeksiz bırakarak çürütme politikasını Doğu Anadolu’da köylülerin koyunlara saldıran kurtların boğazına zil takarak açlıktan ölmelerine sebep olduğu "Zilli Kurt" geleneğiyle özdeşleştirir. Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin bu yöntemi kullanarak muhaliflerin boynuna bir zil takıp onları toplum içinde çaresizliğe mahkûm ettiğini belirtir.

…

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder