Alpay
Kabacalı - A’dan Z’ye Yaşar Kemal -
Notlar
Yapı Kredi Yayınları, 2004
Sunu
Okura Yaşar Kemal’i tanımak için bir "koordinat"
ve "rehber" sunmak amacıyla hazırlanmıştır.
Ağıtlar
Kemal Sadık Göğceli adını kullanırken, 1939-1942 yılları
arasında Çukurova ve Toroslar'daki köyleri, Avşar obalarını yaya gezerek
kadınlardan ağıtlar derlemiştir. Abidin Dino’nun desteği ve Ferit Celal
Güven’in aracılığıyla ilk cildi Adana Halkevi tarafından basılmış; ancak
kurumların ilgisizliği nedeniyle devamı o dönem kitaplaşamamıştır. Bu
derlemeler genişletilerek ancak 1991 yılında kitap halinde toplu olarak
basılabilmiştir.
Aşık Kemal
Yaşar Kemal'in çocukluğu, geleneksel halk şairlerinin ve
destancıların dinlendiği Çukurova ortamında geçmiştir. Ailesinin evinde Kürt
destancısı Abdale Zeyniki'nin efsanesi anlatılırken kendisi de 6-7 yaşlarında
şiir söylemeye başlamış ve adı "Aşık Kemal"e çıkmıştır. İlkokul son
sınıfta ünlü ozan Aşık Rahmi ile sabaha kadar atışmış (çakışmış) ve ondan bir
saz hediye almıştır.
Çocuk
Yaşar Kemal’in eserlerindeki iki ana insan tipinden biri
çocuklardır (diğeri yaşlılar). Çocuklara ayrı veya eksik bir yaratıkmış gibi
bakılmasını ve ebeveynlerin onlara uyguladığı baskıyı ya da aşırı şımartmayı
büyük bir zulüm olarak değerlendirir. Yaptığı gözlemlere dayanarak her çocuğun
evden kaçmak istediğini ve dünyadaki kötülüklerin temelinde çocuklukta yaşanan
travmaların yer aldığını savunur.
Çocukluk
Yaşar Kemal’in Kadirli’ye bağlı kayalık Hemite köyünde geçen
çocukluğu; doğanın masalsı güzellikleri ile ağır insani trajedilerin iç içe
geçtiği bir yerdir.
3,5 yaşındayken kurban kesimi sırasında sağ gözünü
kaybetmiş; 4,5 yaşındayken babası Sadık Bey’in camide namaz kılarken evlatlığı
Yusuf tarafından öldürülmesine tanık olmuştur. Bu travma üzerine 12 yaşına
kadar süren bir kekemeliğe müptela olmuş ve uzun yıllar babasının öldüğüne
inanmayarak ona küsmüştür. Zalanın Oğlu adlı eşkıyanın öldürülmesine yaktığı
ağıt annesinin takdirini kazanmış; unutmamak için yazmak gerektiğine karar
vererek 9 yaşında Burhanlı köyü ilkokuluna yürüyerek gidip 3 ayda okuma yazmayı
öğrenmiştir.
Çukurova
Yaşar Kemal için Çukurova sadece doğup büyüdüğü yerel bir
coğrafya değil, dünya edebiyatının evrensel klasiklerinde olduğu gibi baştan
ayağa yeniden kurduğu "romanının vatanı" ve özgün bir "roman
ülkesidir". İstanbul'da veya dünyanın başka bir yerinde tanık olduğu bir
olayı dahi roman yazarken Çukurova'nın iklimine ve şartlarına taşır. Yıllarca
yaya dolaşarak topladığı folklor malzemesiyle bu toprakların tarihini,
coğrafyasını ve köklü insan psikolojisini eserlerinin merkezine yerleştirmiştir.
Folklor
Folkloru donmuş ve ölü bir araçlar yığını olarak görmeyen
Yaşar Kemal; halkın, yozlaşmadığı sürece her çağda ve her teknolojik aşamada
(radyo, televizyon, traktör vb. dahil) kendi dilini, türkülerini ve masallarını
kesintisiz olarak yaratmaya devam ettiğine inanır. Anadolu'yu Nasreddin
Hoca'dan Homeros'a, Gilgamış'tan Binbir Gece Masalları'na uzanan devasa bir
kültür denizi olarak tanımlar ve kendi edebiyat dilini bu zengin kaynaktan
beslenerek inşa ettiğini ifade eder.
Gelenek
Gelenekten yararlanmayan yazar, müzisyen veya ressamın
"gariban zıpçıktı" olduğunu belirten Yaşar Kemal, sanatta ve bilimde
atlamaların olmadığını, her yeni yaratımın zincirin son halkası olduğunu
savunur. Halk sanatlarını özümsemek ve kaynak bellemek ile ona sığ bir şekilde
öykünmek arasındaki farka dikkat çeker. Kendisinin Stendhal ve Çehov gibi dünya
ustalarıyla akraba olduğunu, epik anlayışının onlara yakın düştüğünü ifade
eder.
Doğa
Doğanın en küçük parçasının bile (bir çiçeğin, kar
tanesinin, karıncanın veya Savrun Çayı'nın) kendine has bir kimliği ve kişiliği
olduğunu vurgular. Traktörün ve kapitalist tarımın gelmesiyle Çukurova'nın
bataklıklarının, ormanlarının ve kuş cennetlerinin (Flamingoların) yok olup
birer tarım çölüne dönüştüğünü üzüntüyle anlatır. Doğadan uzaklaşmanın insanda
yabancılaşmaya ve ruhsal dengesizliklere yol açtığını, bunun en büyük tehlike
olduğunu belirtir.
Göç
Yaşar Kemal'in ailesinin İran sınırındaki Van Gölü
kıyısından (Ernis) başlayıp Çukurova'nın Hemite köyüne uzanan 1915 I. Dünya
Savaşı dönemindeki facia dolu göç yolculuğudur. Rus ordusunun top sesleriyle
yola çıkan aile, Mezopotamya çöllerinde açlık ve hastalık yüzünden büyük
kayıplar (Aco, Salih) vermiştir. Sadık, hasta anası Hırde Hatun'u bir buçuk yıl
boyunca sırtında taşımıştır. Çölde ölümün eşiğinde buldukları yetim Yusuf'u
evlat edinmişler, Hemite köyüne varıncaya kadar büyük acılar ve yokluklar yaşamışlardır.
İlk Çalışmalar
Yazar, ilk kötü şiirini 16 yaşında yayımladığını, ilk uzun
öyküsü Pis Hikâye’yi ise 23 yaşında (1946) yazdığını belirtir. Arif,
Abidin ve Güzin Dino’larla kurduğu dostluk, Ramazanoğlu Kitaplığı’nda gece
gündüz demeden yaptığı okumalar yazarlık bilincini bilinçli olarak
hazırlamıştır. Kadirli’de su bekçiliği yaparken aldığı daktiloyla Bebek,
Dükkâncı ve Hüyükteki Nar Ağacı gibi eserlerini kaleme almış;
polisin ev basmaları sırasında en güzel roman taslağının da aralarında olduğu
birçok yazısının ele geçirilip yok edildiğini acıyla kaydetmiştir.
İlk Okumalar
Hayatında okuduğu ilk roman Alphonse Daudet’nin Le Petit
Chose’u ve ardından yasaklı ortaçağ hikâyesi Kerem ile Aslı
olmuştur. Kendisini en çok etkileyen klasik ise 17 yaşındayken Arif Dino’nun
hediye ettiği Cervantes’in Don Kişot’udur (Arif Dino ona ömrü boyunca
okusun diye tam üç adet Don Kişot hediye etmiştir). Askerlik yaptığı iki
yıl boyunca Dostoyevski, Çehov, Tolstoy, Gogol (Ölü Canlar), Zola ve
Balzac gibi dünya klasiklerini yutarcasına okumuş; özellikle bir Çehov ve
Charlie Chaplin tutkunu haline gelmiştir.
İnce Memed
1953 kışında Beşiktaş Serencebey’deki soğuk bir evde, Thilda
Serero ile birlikte yaşarken ellerine geçirdiği eldivenlerle sadece üç ayda
tamamladığı başyapıtıdır. Cevat Fehmi Başkut’un denetiminden geçen roman, Çağlayan
Yayınları tarafından plastik kapaklı cep romanı formatında yayımlanmış ve
kısa sürede tükenmiştir. 1955 yılında Varlık Roman Armağanı’nı kazanan eser,
Nazım Hikmet’in öncülüğünde Bulgarca ve Rusçaya, ardından Edouard Roditi
tarafından İngilizceye çevrilmiş; dünyada 40’a yakın dile aktarılarak küresel
bir efsane haline gelmiştir. Yazar romanı 35-40 yıllık bir süreçte 4 cilt
olarak tamamlamıştır.
Mit Yaratma
Yaşar Kemal, edebiyatındaki temel amacın "direnç"
olduğunu belirtir. İnsanlığın açlıktan, kıtlıklardan ve kırımlardan günümüze
kadar gelmesini sağlayan şey bu dirençtir. İnsanlar maddi gerçekler karşısında
sıkıştığında, Yer Demir Gök Bakır olduğunda çareyi bir düşe, bir mit dünyasına
sığınmakta bulurlar (örneğin Ortadirek, Yer Demir Gök Bakır ve Ölmez Otu
üçlemesindeki alegoriler gibi). Yazar, insanoğlunun çaresiz kaldığında Hitler
veya Stalin gibi diktatörleri ya da mitleri yaratmak zorunda kaldığını söyler.
Kendi realizm anlayışını, içinde bulunduğumuz gerçek dünya ile insanın
yarattığı düş/mit dünyasının iç içeliğini vermek üzerine kurmuştur. Homeros’tan
Gılgamış’a uzanan bu köprüde, insanın yarattığı düş dünyasından kopmasının
yabancılaşma ve yozlaşma getireceğini savunur.
Roman
Her çağın kendi romanını ve anlatım biçimini getirdiğini,
roman kurgularının gökten inmeyip sıkı sıkıya topluma bağlı olduğunu ifade
eder. Yaşar Kemal, sözle yeni bir roman dünyası kurmaya çalıştığını; romanın,
insanoğlunun yüzyıllardır kurduğu düş ve mit dünyasının bir parçası olduğunu
söyler. Eserlerinde ayrıntılara (örneğin kırk sayfada bir yaprak düşürmeye)
büyük önem verir. Hayatın ne kadar acılı ve trajik olursa olsun insanda
yarattığı o büyük yaşama sevincini, İlyada ve Budala
referanslarıyla irdeler. Karacaoğlan'dan, İlyada'dan, Faulkner'dan ve Sait
Faik'ten öğrendikleriyle doğaya ve insan psikolojisine yeni bir bakış
getirdiğini, doğa ile insanın kan bağının hiçbir zaman kopmayacağını vurgular.
Roman Dili
Roman dilinin kendi biçimini kendiliğinden yarattığını
belirten yazar, edebiyatta halkın konuştuğu dili, sözlü edebiyatı, destanları,
türküleri ve masalları kaynak almaktan başka umar olmadığını söyler. Anadolu
dilinin ve Türkçenin İngilizce veya Fransızcadan çok daha zengin bir epope ve
masal dili barındırdığını ifade eder. Nazım Hikmet’in şiirde yaptığı devrimi
kendisinin bir romancı olarak gerçekleştirmeye çalıştığını; her romanın
anlattığı konuya göre kendi özgün dilini ve anlatım biçimini yaratmak zorunda
olduğunu savunur.
Sinema
1938 yılında ilkokulu bitirip Adana’ya yürüyerek gittiğinde
hayatında ilk kez elektrik görmüş ve hemen ardından bir sinemaya girerek Mücrim
Çocuk adlı filmi gece yarısına kadar izlemiştir. Sinemayla kurduğu bu ilk
temas sonradan senaryo yazarlığıyla (sansürden geçtiği için Yusuf Karataylı
gibi takma adlarla) ve eserlerinin filme uyarlanmasıyla (örneğin Alageyik,
Ağrıdağı Efsanesi, Yılanı Öldürseler) sürmüştür. Sinemayı insanı
dört koldan etkileyen, destanı, şiiri ve resmi birleştiren devasa bir sanat
dalı olarak nitelendirse de, yolunun en çok sömürüye uğrayan sanat dallarından
biri olduğunu vurgular.
Stendhal
Yaşar Kemal’in en sevdiği romancı Stendhal’dir; ayrıca
Çehov’un dünyaya bakışından ve yakın bir akrabalık duyduğu William Faulkner’ın
epik gerçekçiliğinden derinlemesine etkilenmiştir. Faulkner'ı çağımızın en
büyük epiği ve Homeros'un günümüzdeki karşılığı olarak görür. Cervantes'ten bu
yana Stendhal’in anlatım alanında en büyük yenilikçi olduğunu, bilinçli olarak
kendi çağının epopesini yarattığını ve yapıtlarının İlyada gibi
erişilmez bir dünya olduğunu belirtir.
Yabancılaşma
İnsanoğlundaki yabancılaşmanın makinayla başlamadığını, daha
önce de var olduğunu ve olmaya devam edeceğini belirten yazar, buradaki temel
sorunun yabancılaşmanın yoğunlaşması olduğunu söyler. Bu süreçte en
büyük etkenin makina olduğunu, ancak makinanın sömürme aracı olmaktan
çıkarıldığı takdirde bu durumun azalacağını ifade eder. İlk başta teknolojinin
getirdiği heyulanın yazarları korkuttuğunu, ancak kendisinin teknoloji baskısını
hiç hissetmediğini, aksine onu sevindirici bir mucize ve büyü olarak gördüğünü
belirtir. İnsanlığın yaratma gücünü engelleyen yabancılaşma ve yozlaşma gibi
olumsuzlukların yine teknik ve insan ortaklığıyla aşılacağına inanır.
Yargılanma
Yaşar Kemal’in yargılanma serüveni gençlik yıllarında
Çukurova’da başlar. 1950’de Kadirli’de komünizm propagandası yaparken yakalanan
bir çocuğun adını vermesi üzerine "Komünist Partisi kurucusu"
suçlamasıyla tutuklanır. Kasabada düzenlenen miting sonrasında linç edilmekten
Jandarma komutanının kurnazlığıyla kurtarılır ve Kozan Cezaevi’ne sevk edilir.
Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Fevzi Boran, üzerindeki ağır baskılara rağmen
beraat kararı verir ve yazarın öldürülmemesi için Çukurova'yı terk edip
İstanbul'a gitmesini öğütler.
İlerleyen yıllarda Ant dergisindeki yazıları (Kanlı
İktidarın Ortakları, Camiler Kışla Oldu) nedeniyle Ağır Ceza
Mahkemesi'nde uzun süre yargılanıp aklanır. Askerde olan gerçek çevirmeni
korumak amacıyla Emile Burns’ün Marksizmin Temel Kitabı çevirisini
üstlendiği için 12 Mart döneminde 18 ay hapse mahkûm edilse da karar
Yargıtay'ca bozulur.
1990’larda ise Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye kitabı
ile Der Spiegel’de yayımlanan yazıları ("Türkiye'nin Üstündeki
Kara Gökyüzü", "Zulmün Artsın") nedeniyle DGM'lerde
yargılanır. TCK 312/2 maddesinden 1 yıl 8 ay hapis cezası ertelenir. Karar
açıklandığında mahkeme kapısından dönüp yargıçlara söylediği "Ben de
sizi mahkum ediyorum" sözü tarihe geçer. Yargıtay’ın kararı
onamasından sonra AİHM’e başvuran yazar, davayı kazanır.
Zilli Kurt
Yaşar Kemal’in gençliği Çukurova’da polis ve jandarma
takibatı altında geçmiştir. Adana’daki sosyalist çevrelerle, sürgündeki Dino
kardeşlerle ve Orhan Kemal’le dostluğu "mimlenmesine" yetmiştir.
Otuzdan fazla işten çıkartılmış, evi defalarca basılarak folklor derlemeleri ve
Demir Kazık adını taşıyan ilk roman taslağı polislerce yok edilmiştir.
Kozan Cezaevi’nde yatarken eşkıya Hilmi tarafından bıçaklanmıştır.
Devletin muhalif şahsiyetleri yalnızlaştırma, işsiz ve
ekmeksiz bırakarak çürütme politikasını Doğu Anadolu’da köylülerin koyunlara
saldıran kurtların boğazına zil takarak açlıktan ölmelerine sebep olduğu
"Zilli Kurt" geleneğiyle özdeşleştirir. Türkiye Cumhuriyeti
hükümetlerinin bu yöntemi kullanarak muhaliflerin boynuna bir zil takıp onları
toplum içinde çaresizliğe mahkûm ettiğini belirtir.
…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder