Ramazan
Çiftlikçi - Yaşar Kemal Yazar, Eser, Üslup -
Notlar
Doktora Tezi, İnönü Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,
Malatya, 1993
Önsöz
Yaşar Kemal’in siyasi kimliği, edebiyattaki yeri, hâlen
yazmaya devam etmesi ve hakkında devasa bir külliyatın bulunması çalışmayı
başlangıçta zorlaştırsa da yazar onun tek bir yönünü ayırmak yerine bütüncül
bir yaklaşımla (roman, hikâye, röportaj, halk bilimi ve gazete yazıları) ele
almayı tercih etmiştir.
Araştırma dört ana kaynağa dayanmaktadır: Yaşar Kemal'in tüm
eserleri, kendisiyle/çevresiyle yapılan görüşmeler, hakkında yazılan
tez/yazılar ve teorik eserler. Çalışma; Giriş, üç temel bölüm (1. Sanatçı ve
Eserleri, 2. Eserlerin Yapı ve Muhtevası, 3. Üslup), Sonuç ve Bibliyografya
kısımlarından oluşmaktadır.
Giriş
Sanatçı, 1940'lı yıllarda Halkevleri bünyesinde (Ramazanoğlu
Kütüphanesi görevi, Görüşler, Ülkü, Başpınar dergileri)
şiir ve folklor derlemeciliğiyle edebiyata adım atmıştır. İlk kitabı Ağıtlar
(1943) Adana Halkevi tarafından yayımlanmış, 1945-1950 arasında hikâyeye
yönelmiş, 1951'de İstanbul'a gelerek gazetecilik ve röportaj yazarlığına
başlamıştır. İlk hikâyeleri Sarı Sıcak (1952) adıyla kitaplaşmıştır.
Tanzimat’tan itibaren başlayan köy/kasaba teması; Refik
Halid, Halide Edip, Reşat Nuri, Yakup Kadri gibi isimlerce "İstanbullu
aydın" gözüyle işlenmiştir. 1930'larda Sabahattin Ali ile ivme kazanan,
1950'lerde Mahmut Makal'ın Bizim Köy eseriyle somutlaşan Köy Enstitülü
yazarlar akımı edebiyatın coğrafyasını ve dilini değiştirmiştir.
Yaşar Kemal şiir, folklor, röportaj, gazete yazısı (köşe
yazıları), tiyatro ve senaryo gibi pek çok türde eser verse de asıl ağırlık
noktası romancılığıdır. Araştırmada "eserden yazara gitme" yöntemi
benimsenmiş; yazar, eser ve üslup çerçevesinde Yaşar Kemal’in yarım asrı aşan
sanat serüveni çözümlenmeye çalışılmıştır.
BİRİNCİ BÖLÜM: YAŞAR KEMAL’İN SANATÇI KİŞİLİĞİ, ESERLERİ, HAYATI
Hayatı, Aile ve Kültür Çevresi
Yaşar Kemal, 1925 yılının Ekim sonlarında Adana’nın Osmaniye
ilçesine bağlı Hemite (Gökçeli / Gökçedam) köyünde doğmuştur. Asıl adı Kemal
Sadık Göğceli'dir. Babası Sadık Efendi, annesi Nigar Hanım'dır. Küçük yaşta
geçirdiği bir kaza sonucu sağ gözünü kaybetmiş, sekiz yaşındayken babasının
camide öldürülmesine tanık olarak ağır bir travma yaşamış ve kekeme olmuştur.
Sekiz yaşında köye gelen çerçinin defterinden yazıyı öğrenmiş, aynı dönemde saz
çalmadan "Âşık Kemal" mahlasıyla şiirler söylemeye başlamıştır.
Toroslardan gelen Âşık Ali kendisini dinledikten sonra şöyle
demiştir:
“Sen bu yaşta bu kadarsan sonunda Karacaoğlan gibi
olacaksın.” / s. 18
Dokuz yaşında Burhanlı köyü ilkokuluna yürüyerek gidip okuma
yazmayı üç ayda öğrenmiş, öğrenimini Kadirli'de sürdürmüştür. Yaz aylarında
kunduracı çıraklığı, ırgatlık, pirinç tarlalarında su bekçiliği, kavun karpuz
bekçiliği ve arzuhalcilik yapmıştır.
1939'da 16 yaşındayken ilk şiiri "Seyhan," Adana
Halkevi dergisi Görüşler’de yayımlanmıştır. İlk folklor derlemesi kitabı
Ağıtlar 1943'te basılmıştır. Ramazanoğlu Kütüphanesi'nde çalıştığı dönemde
binlerce klasik eseri okuyarak kendini yetiştirmiş; Arif, Abidin ve Güzin Dino
ile yakın dostluk kurmuştur.
1944-1946 yılları arasında askerliğini yapmıştır.
1951’de İstanbul’a gelerek Cumhuriyet gazetesinde
röportaj yazarı ve muhabir olarak çalışmaya başlamıştır. Bu dönemden itibaren Yaşar
Kemal imzasını kullanmıştır. 1952'de ilk hikâye kitabı Sarı Sıcak
yayımlanmış, aynı yıl Thilda Serrero ile evlenmiştir. Evlilik sürecindeki
yaklaşımı şu sözle ifade edilmektedir:
“Çukurova'da Karacaoğlan'ı bilmeyene kız vermezler.” /
s. 28
1955’te İnce Memed I tefrika edilip kitaplaşmış, 1956 Varlık
Roman Ödülü’nü kazanarak dünya çapında üne kavuşmuştur. Gazetecilik, Türkiye
İşçi Partisi bünyesindeki aktif politika ve TYS (Türkiye Yazarlar Sendikası)
başkanlığı gibi görevleri bir arada yürütmüştür.
Sanatçı Kişiliği, Edebiyat, Sanat ve Kültürle İlgili Bazı Görüşleri
Tam anlamıyla otodidakt (kendini eğitmiş) bir yapıya
sahiptir. Kişiliğinin oluşumunda doğa, insan ve toplum gözlemleri, sözlü kültür
birikimi ("halk aşısı"), Ramazanoğlu Kütüphanesi'ndeki okumaları ve
Dino ailesi gibi aydın çevreler belirleyici olmuştur.
“Benim temelimde ne kadar bir Balzac, Dostoyevski, Gogol,
Çehov varsa o kadar da Köroğlu olduğunu sanıyorum...” / s. 43
Şiirle başlayıp folklor derlemelerine, ardından hikâye ve
romana yönelmiştir. Edebiyata getirdiği temel yenilik epos ile mitos geleneğini
çağdaş roman kurgusu içinde birleştirmek ve kendine has destansı bir roman dili
yaratmaktır.
Eser yazma sürecinde tam bir disiplin ve adanmışlık göze
çarpar.
“Bir kitaba başladım mı her gün çalışırım. Yazarken içki,
sigara içmem. Kadınların peşinden koşmam. Keşişler gibi yaşarım. Bu durum
hoşuma gidiyor. Çalışmamı bitirdiğimde altı ay hiçbir şey yapmam.” / s. 83
Çanağında balın olsun arısı Bağdat'tan gelir.
Yürürken roman kurgulama alışkanlığına sahiptir;
müsveddeleri elle yazar, karalama yapmaz ve yanlış yaptığında sayfayı atıp
yeniden başlar.
Ceyhun Atuf Kansu eserin üç direğini “yaşanmış hayat,
folklor ve şiir” olarak tanımlar.
“Masalcı olmak yeryüzünün en büyük yazarı olmak demektir.
Oysa onlar beni kötülemek için 'Masalcı' diyorlar. Masala en ufak bir biçimde
yaklaşabilseydim, en büyük onurum olurdu bu benim.” / s. 81
Yazılı edebiyatı sözlü edebiyatın bir devamı olarak görür.
Eserleri
Şiir, folklor derlemesi, hikâye, roman, röportaj, oyun,
fıkra/deneme/makale ve söyleşi türlerinde 40'a yakın eser vermiştir. Bunların
23'ü romandır.
Eserleri 40'tan fazla dile çevrilmiş, yurt dışında yüzlerce
baskı yapmıştır. En çok çevrilen eseri İnce Memed serisidir.
İKİNCİ BÖLÜM: ESERLERİNİN İNCELENMESİ
Şiirleri
İlk yayımlanan şiiri 1939 tarihli "Seyhan"dır. İlk
döneminde "Âşık Kemal" adıyla geleneksel koşmalar söylemiş, daha
sonra Garip ve 1940 kuşağı şiirinin etkisine girmişse de asıl gücünü düzyazıda
bulmuştur.
Seyhan
Ey Seyhan karışarak beyaz köpüklerine
Suyundan bir damlacık gönlüm almak istiyor
Şen kalbim katlanarak en büyük yüklerine
Ruhum koynunda bir an düşe dalmak istiyor
Kekikli yamaçlardan süzülerek içime
Ruhumda çağlayanlar yaratıyorsun
Seyhan Her gün bir yeni neş'e katarak sevincime
Ölmeyen varlığını aratıyorsun Seyhan
Kopan kar yığınları Torosun zirvesinden
Bak sana yeni yeni müjdeler fısıldıyor
Geçerken bir çınarın,bir çamın gölgesinden
Tatlı göğsün mehtapta ne güzel ışıldıyor.
…
Hikâyeleri
Hikâyeleri Sarı Sıcak Bütün Hikayeler başlığıyla toplanmış
olup toplam 22 (eklerle 24) metinden oluşur. Temalar dört ana grupta toplanır:
Çocuğun Dünyası (Sarı Sıcak, Yatak, Beyaz Pantolon,
Yeşil Kertenkele, Kalemler)
Köylülerin Gurbet Macerası (Keçi, Süpürge, Bana Bak
Kardaş, Turnalar)
Köy İnsanının Gerçeği (Bebek, Hançer, Sinek, Halis
Serkisof, Kavun Karpuz, Yolda, Avcı, Ekin, Pis Hikâye, Dükkâncı, Şahan Ahmed)
Kent İnsanının Gerçeği (Hırsız, Ağır Akan Su)
Yaşar Kemal ilk hikâyelerini 1946-1947 yıllarında yazmaya
başlamıştır. İlk yazdığı "Pis Hikâye" ile daha sonra
gönderdiği "Bebek" ve "Dükkâncı" metinleri,
Varlık Dergisi sahibi Yaşar Nabi Nayır tarafından sanatsal açıdan çok beğenilip
övülmüş; ancak dönemin siyasi baskıları nedeniyle dergide yayımlanamamıştır.
Olay Örgüsü
Yaşar Kemal'in hikâyelerindeki kurgu oldukça basit ve
yalındır. 22 hikâyenin 12'si giriş, gelişme ve sonuç bölümleri olan Maupassant
(olay) tarzında; 10'u ise kesit olayı sunan Çehov (durum) tarzındadır.
Sennur Sezer'in tespitine göre "Beyaz Pantolon,"
Türk masallarındaki "Sabır Taşı" masalının motiflerini ve kurgusunu
(sınav, uyuya kalma, emeğin çalınması) çağdaş biçimde işler.
Hikâyelerde 1940-1970 yılları arasındaki 30 yıllık bir
toplumsal zaman dilimi kullanılır.
Kesit hikâyelerinde olay zamanı oldukça kısadır (birkaç
saat/gün). Sadece "Şahan Ahmed" ve "Ağır Akan Su"da
birkaç yıllık, "Hırsız"da bir yıllık zaman dilimi özetlenir.
Çukurova'nın kavurucu sıcağı (Sarı Sıcak, Beyaz
Pantolon, Sinek) zamanın olayla bütünleştiği temel ögedir.
Mekân olarak ağırlıklı biçimde Çukurova ve Toroslar'daki
köy/kasaba çevresi seçilmiştir (Yeşil Kertenkele’de Ege süngerci köyü; Kalemler,
Hırsız ve Ağır Akan Su’da ise şehir/Menekşe).
Açık/geniş mekânlara kapalı mekânlardan daha fazla yer
verilir. Doğa adeta insana karşı duran, aşılması gereken çetin bir güç (karşı
güç/canavar) olarak yer alır (Şahan Ahmed’de ormanı tarlaya çevirme, Beyaz
Pantolon’da tuğla ocağı sıcağı).
17 Hikâyede hakim bakış açısını kullanır. Anlatım 3. kişili
yazar-anlatıcı tarafından yürütülür (Sarı Sıcak, Bebek, Pis
Hikâye vb.). Yazar zaman zaman araya girerek doğrudan açıklama yapar.
4 Hikâyede kahraman bakış açısını kullanır. Anlatım 1. tekil
kişi (yazarın kendisi/öznel bakış) ağzından yapılır (Yatak, Kalemler,
Hırsız, Ağır Akan Su). Yeşil Kertenkele’de ise her iki
bakış açısı bir arada kullanılmıştır.
Hikâyelerde erkeklere kadınlardan, köylü/işçi kesimine ise
aydınlardan çok daha geniş yer verilmiştir. Hikâyelerin %22'sinde (5 hikâyede: Sarı
Sıcak, Yatak, Beyaz Pantolon, Yeşil Kertenkele, Kalemler)
eksen kişi çocuklardır.
Romanları
Roman dizileri
İnce Memed Dörtlüsü: İnce Memed I, II, III, IV
"Çukurova Gerçekleri": Teneke, Yılanı
Öldürseler, Hüyükteki Nar Ağacı
Dağın Öte Yüzü Üçlüsü: Ortadirek, Yer Demir Gök
Bakır, Ölmez Otu
"Anadolu Efsaneleri": Üç Anadolu
Efsanesi, Ağrıdağı Efsanesi, Binboğalar Efsanesi, Çakırcalı Efe, Filler Sultanı
ve Kırmızı Sakallı Topal Karınca
Akçasazın Ağaları Üçlüsü: Demirciler Çarşısı
Cinayeti, Yusufçuk Yusuf
"İstanbul" Dizisi: Al Gözüm Seyreyle
Salih, Deniz Küstü, Kuşlar da Gitti
Kimsecik Üçlüsü: Yağmurcuk Kuşu, Kale Kapısı,
Kanın Sesi
İnce Memed 1
Yazar, ilk cildini 1947'de yazmaya başlamış ve 1986'da (39
yılda) dört cildi tamamlamıştır.
İlk cilt 1954-1955'te Cumhuriyet gazetesinde tefrika
edildikten sonra 1955'te kitap olarak basılmış ve 1956 Varlık Roman Ödülü'nü
kazanmıştır.
30'dan fazla dile çevrilen roman, dünyada en tanınmış 100
roman arasına girmiş, 1983'te Peter Ustinov yönetmenliğinde sinemaya
uyarlanmıştır.
Yaşar Kemal 1947-1948 yıllarında Safiye Memed, Şahin'in
kardeşi Memed ve okumuş eşkıya Remzi Özdemir gibi gerçek kişilerden esinlenerek
eseri kurgulamıştır. İstanbul'da zor şartlar altında (1955 elverişsiz kış
koşullarında, 3 ayda) kaleme almıştır.
İnce Memed yayımlandıktan sonra halk tarafından o
kadar benimsenmiştir ki romandan yaşama geçmiş (efsaneleşmiş) bir halk
kahramanına dönüşmüştür.
Anadolu'daki başkaldırı geleneğinin mirasçısı olan Memed,
kişisel öcünün ötesinde köylünün ezilmesine, haksızlığa ve otorite boşluğuna
karşı durmaya halk tarafından "mecbur" bırakılmış bir kahramandır.
Romanın temel felsefesini "mecbur olmak"
oluşturur.
Ana tema Abdi Ağa'nın zulmüne, ağalık düzenine ve köylünün
sömürülmesine karşı kişisel bir öçle başlayan, ardından toplumsal bir kurtuluş
ve bolluk arayışına dönüşen başkaldırıdır.
37 bölümden oluşan eser, geleneksel eşkıya romanı
kalıplarına uygun olarak dört ana bölüme ayrılır:
Serim (1-6. Bölümler): Memed'in 11 yaşından sonraki
çocukluk yılları, Abdi Ağa'nın zulmü ve Kesme Köyü'ne kaçışı.
Düğüm (7-10. Bölümler): 18 yaşına basması, Hatçe'yi
kaçırması, Veli'yi öldürüp Abdi Ağa'yı yaralaması ve dağa çıkışı.
Çözüm (11-35. Bölümler): Eşkıyalık günleri, Deli
Durdu çetesinden ayrılışı, Abdi'nin evini yakması, toprakları köylülere
dağıtması, Hatçe'yi kaçırması ve Alidağı günleri.
Kapanış (36-37. Bölümler): Hatçe'nin ölümü, Abdi
Ağa'nın öldürülmesi ve Memed'in izini kaybettirmesi ("imi timi
bellisiz" olması).
Roman boyunca sömürünün ve karşı gücün sembolü olan çakırdikeni, Memed'in çocukluğundan beri yalınayak
çektiği çileleri temsil eder. Her cildin sonunda dikenlerin yakılması ve
toy/düğün kurulması halkın arınma ritüelidir.
Başlangıçta köyünden dışarı çıkmamış saf bir delikanlı olan
Memed, kişisel öç ve Hatçe'yi kurtarma saikiyle yola çıkmışken; zamanla
"Abdi ölürse her şey düzelir" düşüncesinden, sömürü düzeninin tek bir
kişiyle bitmeyeceğini, Hamza'ların ve Ali Safa'ların hep var olacağını
kavradığı bir bilinç düzeyine erişir. Ancak çaresiz ve "mecbur"
olduğu için başkaldırıyı sürdürecektir.
Eserin ilk basımındaki nota göre olaylar 1924/25-1933
yılları arasında geçer.
Toplam olay zamanı 9 yıldır. Memed 11 yaşındayken
başlayan süreç 6-7 yıllık bir zaman atlamasından sonra Memed’in 18-20 yaş
aralığına odaklanır ve 1933'te sona erer.
Kadroya yeni katılan kişilerin geçmişi geriye dönüşlerle
verilir. Kafa içinde parlayan "pirinç parıltısı" ve gözlerdeki
"çelik parıltısı" leitmotif olarak sıkça kullanılır.
Romanın mekanı geniş anlamda Çukurova ve Toroslar; dar
anlamda Dikenlidüzü (Değirmenoluk köyü), Kadirli kasabası, Vayvay köyü, Aktozlu
ve Kesme köyleridir.
Açık mekânlara (dağlar, koyaklar, mağaralar, bostanlar)
geniş yer verilmiş ve doğa yüksek bir tasvir gücüyle betimlenmiştir. Kapalı
mekânlar (köy evleri, dükkânlar) ise işlevsel ve sadedir.
Dağlar başkaldıran "mecbur" insanın sığınağı ve
özgürlük alanıdır; kasaba ve binalar ise Abdi Ağa gibi baskıcı/korkak güçlerin
sığındığı korunaklı alanlardır.
Anlatım 3. tekil kişi yazar-anlatıcı tarafından yürütülür.
Yazar-anlatıcı araya girerek doğrudan yargı ve açıklamalarda bulunur.
Anlatıcı, Memed ve Kerimoğlu’nu destekleyen tutumunu
gizlemez. Köylülerin tepkileri, Yunan trajedilerindeki "koro"
tekniğine benzer şekilde ("alt alta sıralanan tek tek cümleler")
kolektif bir ses olarak sunulur.
Memed idealize edilmiş, olumlu ve erdemli bir halk
kahramanı; Abdi Ağa ise bencil, zalim ve çıkarcı bir karşı güç tipidir. Romanda
psikolojik derinliği en belirgin çizilen kişi Topal Ali’dir.
İnce Memed 2
İnce Memed II, ilk cildin yayımlanmasından 13 yıl sonra,
1968'de Hürriyet gazetesinde tefrika edilmiş, 1969'da ise kitap olarak
basılmıştır.
Birinci cildin sonunda ortadan kaybolan İnce Memed yeniden
Toroslar ve Çukurova'ya döner.
İlk ciltte "Abdi ölürse her şey düzelir"
sığlığına sahip olan Memed, ikinci ciltte "Abdi gitti, Hamza geldi. Ağa
öldürmekle bir yere varılmaz, başka çare bulmalı" düşüncesine ulaşır.
Devletin, bürokrasinin ve yerel kolluk kuvvetlerinin
ağalarla/beylerle iş birliği yapması karşısında çaresiz kalan köylü, sığınacak
bir "düş" olarak Memed efsanesine bel bağlar.
Olay örgüsü Vayvay köyü (Ali Safa Bey baskısı), Değirmenoluk
/ Dikenlidüzü (Hamza Ağa zulmü) ve Akmezar (Arif Saim Bey'in Çerkes
topraklarına el koyma girişimi ve İdris Bey'in başkaldırısı) olmak üzere üç
odak çevresinde gelişir.
Ali Safa Bey, Vayvay köyünü ele geçirmek için Yobazoğlu
Hasan'ın 17 dönümlük toprağına göz koyar. Tapu karşılığında Yobazoğlu'na
verilen yağız at, Vayvay halkının direnişini ve kaderini sembolize eder. At
roman boyunca kaçar, Adem dâhil kimse onu vuramaz; sonunda Seyran'ın yardımıyla
Memed'in eline geçer.
Ali Safa harmanları yaktırır, suları kestirir, jandarmayı
kullanarak köylüyü hapse attırır. İdris Bey dağa çıkarak "sarışın
kurt" olur ancak kalleşçe öldürülür. Kulaksız İsmail, Memed'i korumak
uğruna can verir.
Köylünün tamamen çaresiz kaldığı anda Memed harekete geçer:
Önce Ali Safa Bey'i ardından Değirmenoluk'a gidip yalvarmalarına bakmadan Hamza
Ağa'yı öldürür.
Memed ilk ciltte 1933’te
20 yaşındayken dağa çıkmıştır. 4 yıl sonra döndüğünde yaşı 24, sosyal zaman ise
1937 olur. Sonraki ciltlerde geçen zaman eklendiğinde yıl 1939’a gelmekte,
ancak roman genelinde hâlâ Atatürk’ün sağ olduğundan bahsedilmektedir. Yazarın
söyleşilerinde Memed’in yaşına dair farklı rakamlar vermesi (20, 21, 24, 25),
romanın zaman kurgusundaki küçük tutarsızlıkları/dalgınlıkları gösterir.
Ana olaylar Vayvay köyünde bir ilkbahar gecesi (Nisan/Mayıs)
başlar ve güz mevsiminde Ali Safa Bey ile Hamza Ağa’nın öldürülmesiyle
noktalanır. Olay zamanı yaklaşık 6-7 aydır.
Mekân geniş anlamda Çukurova (Anavarza Ovası, Vayvay,
Dikenlidüzü, Akmezar) ve Toroslar; dar anlamda Kadirli kasabası, bostanlar,
değirmenler ve dağlardır. Romanın açılışında Anavarza Ovası’nın renkli, canlı
ve yüksek bir sinematografik dille tasviri yapılır. Bu cildin simgesel dikeni
ise karaçalıdır.
Karşı gücün temsilcisi Murtaza Ağa, Memed’i “kurdun
ağzına değen kan” ve “yılanın gövdesindeki iğne ucu kadar yara”
olarak tanımlar. Memed öldürülse bile köylünün (sarıca karıncaların) bir kere
uyandığını ve düzenin iflah olmayacağını söyler.
İnce Memed 3
1983 yılında yazılmış, 1984'te Hürriyet gazetesinde tefrika
edildikten bir yıl sonra kitaplaştırılmıştır. Eser Sedat Simavi Vakfı 1985
Edebiyat Ödülü'nü almıştır.
Konur Ertop’un belirttiği üzere, bu ciltte yazarın tutumuna
kara yergicilik (satirik, grotesk) boyutu eklenmiştir. Keloğlan masallarını
andıran bir biçimde Murtaza Ağa, Topal Ali ve yerel yöneticiler karikatürize
edilerek mizahi bir çeşni katılmıştır. Yazar, hamaset gösterilerini ve sahte
kahramanlıkları bıyık altından gülümseyen bu hicivci tavırla eleştirir.
Eserde yer alan, kimsesiz Kel Eşkıya’nın cesedinin çukura
atılması ve çocukların ona sahip çıkması olayı, yazarın 1950-1951 yıllarında
bizzat tanık olduğu gerçek bir anısından romana aktarılmıştır.
Ağa, eşraf, yoksul köylü ve yerel yöneticiler arasındaki
sömürü çarkı bu ciltte de merkezdedir. Her ağanın dağda beslediği bir eşkıya
vardır (Murtaza Ağa; Bayramoğlu ve Kürt Rüstem’i; Ali Safa ise Kalaycı ve Kara
İbrahim’i besler).
Halk, güçlü görünenin yanındadır. Ali Safa vurulduğunda veya
Mahmut Ağa Memed’i yakaladığında Memed aleyhine döner, beddualar ederler;
tehlike geçip Memed güçlendiğinde ise onu yeniden efsaneleştirip ağıtlar
yakarlar.
Millî Mücadele’de kan dökmüş dürüst kişiler (Sarı Çavuş,
Kürt Rüstem) yeni devlette kenara itilirken; savaşta düşmanla iş birliği yapan
asker kaçakları ve vurguncular (Tapucu Zülfü, Arif Saim, Molla Duran, Ali Safa)
Çukurova’nın en verimli topraklarına el koymuşlardır.
Yazar bu ciltte Sarıkeçili obasının ve Battal Ağa’nın
şahsında Çukurova’daki yörüklerin, yeni yetme ağalar (Molla Duran) tarafından
kışlaklarından edilip haraca kesilmesini işler.
Ali Safa Bey’in ölümünden sonra Vayvay köylüleri ve
Dikenlidüzü üzerindeki baskıyı, bu kez Mahmut Ağa devralır.
Jandarma komutanı Yüzbaşı Faruk, yanına aldığı bir çobanın
ifadesiyle ormanda pusu kurar; vurulan dokuz eşkıyadan birinin İnce Memed
olduğu sanılarak kasabada büyük törenler ve sahte hamaset gösterileri
düzenlenir. Ancak vurulanın Memed değil Kara Osman olduğu anlaşılınca Yüzbaşı
yıkılır.
Köylülerin haklarını savunan aydın imam Ferhat Hoca, Ali
Safa’nın oyunlarıyla hapse atılmak istenince dağa çıkar ve Memed’in en yakın
yoldaşı olur.
Memed, Anacık Sultan’ın bulunduğu Kırkgöz Ocağı’na giderek
kurşun geçirmesini önlediğine inanılan manevi yüzüğü takar. Seyran’la evlenme
hayalleri kurar.
Mahmut Ağa, Vayvaylıların suyunu keser, köylüyü zulümle
ezmeye devam eder. Yüzbaşı Şevket ve Mahmut Ağa Memed’i yakalamak için köyleri
kuşatsa da köylü kadınlar Memed’i ellerinden alır. Son bölümde Memed, Topal
Ali’nin kılavuzluğunda Mahmut Ağa’yı Murtaza Ağa’nın konağında göğsünden
vurarak cezalandırır.
Memed izini kaybettirirken, Çiçeklideresi köylüleri her
cildin sonunda olduğu gibi kurumuş keven dikenlerinden bir tepe yığıp ateşi
yakarak toy/düğün ederler.
Olaylar birkaç ay içinde (güz başından kışın başlangıcına
kadar) olup biter.
Sosyal zaman 1936-1937 yılları (Atatürk’ün hayatta olduğu
dönem) civarındadır.
700 sayfalık bu eserde yazar zamanı atlamadan, gün gün
işlemiştir. Olayın bir cephesi işlenip bitirildikten sonra diğer cephesine
geçildiğinde zaman kronolojik olarak aynı noktadan yeniden başlatılır (eş
zamanlı kurgu).
Bu ciltte Çiçeklideresi, Sakızlı, Yalnızyurt, Çamlıyol ve
Kırkgöz Ocağı'nın bulunduğu köyler olay örgüsüne katılmıştır. Değirmenoluk ve
Vayvay ise daha az yoğunlukla yer almıştır.
Çukurova’nın ilkbahardaki görünümü canlı bir dille tasvir
edilmiş; cildin simgesel dikeni olarak çobanyastığı da denilen "keven" seçilmiştir.
Eserde hâkim bakış açısı ve yazar-anlatıcı yöntemi
sürdürülmüş, ancak önceki ciltlere kıyasla kişilerin psikolojik derinliklerine
ve mizahi unsurlara daha çok yer ayrılmıştır.
Halk hekimliği, inanç ve ocak motifini temsil eden Anacık
Sultan ile yazarın kendine özgü yarattığı Onbaşı Kertiş Ali, bu cildin en
orijinal tipleri arasında yer alır.
İnce Memed 4
1985-1986 yıllarında yazılmış, 1987’de Hürriyet gazetesinde
tefrika edildikten hemen sonra aynı yıl kitaplaştırılmıştır.
Dizinin dört cildinde de epigramlar, açılış tasvirleri, bir
karşı gücün (ağa/bey) cezalandırılması, her cilde özgü bir "diken"
sembolü, Memed'in her cildin sonunda izini kaybettirmesi ve köylülerin
dikenleri yakarak toy/düğün kurması ritüeli ortak olarak yer alır.
Memed'in eylemleri devlete veya Atatürk'e değil, zalim yerel
yöneticilere ve ağalara yöneliktir.
Üçüncü ciltte başlayan bıyık altından gülümseyen
hicivci/mizahi tavır (ağaların korkuları, kaymakamın rüşvetleri, Murtaza
Ağa'nın halleri) bu ciltte de sürdürülmüştür.
Memed, Akçasaz bataklığında bir süre bekledikten sonra
eşkıyalığı bırakıp Akyalı'da Seyran ve Hürü Ana ile birlikte portakal bahçeleri
içinde bir evde sakin bir yaşam kurmak ister. Ancak kasabada Fakir Bey ve Şakir
Bey gibi ağaların kanunsuz çeltik ekerek köylüleri sıtmaya ve ölüme mahkûm
etmesi, ayrıca Öğretmen Zeki Nejad'ı öldürtmeleri Memed'i yeniden dağlara iter.
Yöneticiler, Memed'in atını bulup getirene büyük ödüller
vaat eder. Sonunda getirilen sıradan bir at, halkın gözü önünde resmî bir
törenle kurşuna dizilir; ancak ertesi gün atın ortadan kaybolması halk arasında
"dağlara geri kaçtı" efsanesine dönüşür.
Memed, sıtmadan ölen çocuklar ve Öğretmen Zeki Nejad'ın
intikamını almak için kasabaya inip Şakir Bey'i halkın gözü önünde vurur.
Eserin ilerleyen bölümünde ise Vayvay köylülerini ve bölgeyi sömüren Arif Saim
Bey cezalandırılır.
Arif Saim Bey'i vurduktan sonra köyüne dönüp Hürü Ana'yla
helalleşen Memed, atını dağlara doğru sürüp gözden kaybolur. Köylüler her
cildin sonunda olduğu gibi bu kez dört dağın doruğunda keven dikenlerini
yakarak üç gece süren toy/düğün yaparlar.
Akçasaz bataklığı, Akyalı, Çiçeklidere, Menekşeli ve kasaba
çevresi ana mekânlardır.
Ferhat Hoca çetenin lideri olarak "zenginden alıp
fakire verme" misyonunu sürdürürken; Kertiş Ali zulüm yapan jandarma
tipini, Anacık Sultan ise inanç ve ocak kültürünün simgesini temsil eder. Memed
ise bilinç basamağının en üstünde, tek bir ağayı öldürmekle düzenin
değişmeyeceğini, ancak halkın içindeki "mecbur kurt" (isyan ruhu) var
olduğu sürece başkaldırıların hiç bitmeyeceğini idrak etmiş bir halk kahramanı
olarak konumlanır.
Ağaların baskısıyla İnce Memed'in peşine düşen eski eşkıya
Bayramoğlu, halk tarafından dışlanır. Memed ile yüz yüze geldiğinde onun safına
geçer ve Memed'in kaçmasını sağlamak için kendini feda ederek jandarmalarca
öldürülür.
Arif Saim Bey ve Onbaşı Kertiş Ali'nin hakaretlerine ve
baskılarına dayanamayan Anacık Sultan kahrından ölür. Onu kurtarmaya gelen
Bünyamin ise Yüzbaşı Faruk ile Kertiş Ali'yi bıçaklayarak öldürür.
Karafırtına Albay Azmi Bey ve Binbaşı Nafiz Bey gibi sert
komutanlar köyleri boşaltıp köylüyü ölesiye döverek Memed'i yalnız bırakmaya
çalışır. İlyas Çavuş, Azmi Bey'i pusuya düşürüp vurur.
Memed, Dikenlidüzü'ne dönüp Binbaşı Nafiz'i ayağından
yaralar, ardından Topal Ali'nin yardımıyla Arif Saim Bey'in konağını basarak
onu öldürür. Köylülerle vedalaşıp atını dağlara sürer ("imi timi
bellisiz" olur). Köylüler o günden sonra her cildin sonunda olduğu gibi
çakırdikenini, kara çalıyı, keveni ve deve dikenini yakıp toy/düğün ederler;
dört dağın doruğunda üç gece boyunca ışık patlar.
Çukurova Gerçekleri
Teneke
1954'te yazılmış, Cumhuriyet gazetesinde tefrika edildikten
sonra 1955'te basılmıştır.
Nurer Uğurlu'nun Orhan Kemal'in anılarından aktardığı
bilgilere göre kaymakam Fikret Irmaklı tipi; Adana'da Orhan Kemal ve Yaşar
Kemal'in dostu olan, Beethoven hayranı "Beethoven Şaban" lakaplı bir
kişiden esinlenilerek kurmacaya dahil edilmiştir. Ayrıca kasaba arzuhalcisi Kör
Cemal tipi de bizzat Yaşar Kemal'in gençlik yıllarındaki arzuhalcilik
deneyiminden izler taşır.
Kendi haksız kazançları ve kârları için kanunsuz çeltik
ekerek Sazlıdere köyünü sular altında bırakan ve binlerce köylünün sıtmaya
yakalanmasına yol açan çeltik ağaları (Okçuoğlu, Murtaza Ağa vb.) ile Sazlıdere
köylülerinin (Zeyno Karı, Memed Ali) mücadelesi işlenir.
Kaymakam Fikret Irmaklı, başlangıçta ağaların Adana gezileri
ve konukseverlikleriyle kandırılsa da gerçeği anlayınca köylünün tarafına
geçer. Ancak ağalar bürokratik nüfuzlarını kullanarak kaymakamı Kars'ın
Kağızman ilçesine sürdürürler ve kasabadan ayrılırken arkasından teneke
çaldırırlar.
Kaymakam bu mücadeleyi kaybetmiş gibi görünse de halk
gerçeğini anlamış, bilincini kazanmış ve kasabadan mutlu bir şekilde, ıslıkla
Beethoven'ın 9. Senfonisi'ni çalarak ayrılmıştır.
Üç aydır kaymakamsız olan Kadirli'de vekil Resul Efendi
ağaların çeltik ruhsatı baskısına dayanmaya çalışırken yeni kaymakam Fikret
Irmaklı gelir. Ağalar kaymakamı törenlerle karşılayıp Adana'da ağırlayarak
kandırır ve Okçuoğlu ilk ruhsatı kapar.
Okçuoğlu suları Sazlıdere köyünün üzerine salar. Çamura
batmış köylüler kaymakamlığa dayanır. Resul Efendi'nin uyarısıyla kanunu okuyan
Kaymakam aldatıldığını anlar, ağaların hazırladığı evi terk eder ve su
bentlerini kestirir. Ağalar kaymakama rüşvet vermeye çalışır, başaramayınca
Ankara'ya telgraflar çekerek tayinini çıkartırlar.
Sıtmaya yakalanan Kaymakam Kağızman'a sürülür. Ağaların
tuttuğu çocuklar arkasından teneke çalarken, onu sadece eski eşkıya Memed Ali
uğurlamaya gelir. Kaymakam yeni mücadeleler için umutla kasabadan ayrılır.
Olay zamanı nisan ayında başlayıp çeltik ekiminin yapıldığı
mayıs/haziran aylarına kadar süren 2-3 aylık bir dönemi kapsar. Sosyal zaman,
Atatürk'ün ölümünden sonraki (1940-1950 arası) döneme denk gelir.
Kişiler
Zeyno Karı: Yaşar Kemal romanlarındaki (Hürü Ana, Irazca
Ana) inatçı, başeğmez yaşlı köylü kadını tipinin ilk örneklerindendir.
Memed Ali: Ağaların karşısında çaresiz kalan ancak kaymakama
sonuna kadar sahip çıkan eski eşkıya.
Resul Efendi: Emekliliğini pürüzsüz getirmeye çalışan,
ağalardan korkan ama dürüst pısırık bürokrat tipi.
Yılanı Öldürseler
Yaşar Kemal’in 1950'li yıllarda Kozan Hapishanesinde tutuklu
olduğu günlerde karşılaştığı, annesini av tüfeğiyle vuran 12 yaşındaki bir
çocuğun gerçek macerasından esinlenerek 1976 yılında kaleme aldığı bir
romandır. 1976 yılında Abidin Dino'nun çizgileriyle Cumhuriyet gazetesinde
tefrika edilmiş, aynı yıl kitaplaşmıştır.
1983 yılında Marianik Revillon tarafından oyunlaştırılarak
Paris'te sahnelenmiş; 1982'de ise Türkan Şoray'ın yönetmenliğinde sinemaya
uyarlanmıştır.
Ataol Behramoğlu eserin yazarın dev boyutlu romanlarıyla
yarıştığını, hatta onları aştığını savunur.
Jacques Lacarrier ve Yenakis gibi yabancı eleştirmenler eserin
yabanıl, yoğun ve ölümün kaçınılmaz bir rastlantı gibi işlendiği trajik
yapısını övmüşlerdir.
Eser, bireysel bir dramdan (Hasan’ın annesini öldürmesinden)
yola çıkarak Çukurova’da Anavarza yakınlarındaki bir köyde aşiret yapılarını,
ilkel inançları, kan davası törelerini ve toplumsal baskıyı sosyolojik ve
psikolojik boyutlarıyla ele alır.
Hasan, babasının katili olan Abbas’ı değil, babasının
ölümüne sebep olduğu söylenen kendi annesi Eşme’yi öldürmek zorunda bırakılır.
Büyükana ve amcaların kışkırtmaları, çocuk yaştan itibaren öç alma fikriyle
şartlandırılması (çift kişilikli insan yaratılması), Hasan'ı içinden çıkılmaz
bir trajediye sürükler.
Olaylar kronolojik sırayla değil, çerçeve tekniğiyle
verilmiştir. Roman iki ana düzleme dayanır: Hasan’ın başından geçen olaylar ve
yazarın Kozan Hapishanesinde Hasan’la tanışıp yıllar sonra yeniden
karşılaşması.
Güzelliğiyle tanınan Eşme'yi Halil zorla kaçırır. Eşme'nin
eski âşığı Abbas, bir gece Eşme'nin evini basıp Halil'i öldürür; Halil'in
akrabaları da hemen ardından Abbas'ı öldürür.
Büyükana, oğlunun ölümünden Eşme'yi sorumlu tutarak onun da
öldürülmesini ister. Amcalar (Ali, Mustafa) Eşme'ye olan aşkları veya korkuları
yüzünden bunu yapamazlar. Bunun üzerine bütün köy ve aile, küçük Hasan'ı
annesini öldürmesi için psikolojik baskı altında tutar, ona hediyeler (tüfek,
at) alır ve babasının yılan donunda dolaştığını söyleyerek kışkırtır.
Çevrenin baskısına dayanamayan Hasan, evin hayvanlarına ve
samanlıklarına zarar verir; sonunda tandıra eğilmiş çalışmakta olan annesi
Eşme'yi amcasının verdiği tabancayla vurarak öldürür.
Üç gün sonra yakalanıp hapse atılan Hasan, hapishanede
yazarla tanışır. Yıllar sonra yazarı bulduğunda ise evlenmiş, üç biçerdöver,
beş traktör ve konak sahibi zengin bir adam olmuştur; ancak içindeki kırgınlık
ve yabancılaşma hiç geçmemiştir.
1950'de Anavarza köylerinde yaşanan gerçek bir olaydan
hareket eden romanda kronolojik zaman parçalanmıştır. Yazar, gerilimi artırmak
için geçmişteki olayları, hapishane günlerini ve yıllar sonraki buluşmayı iç
monologlar ve geriye dönüşlerle iç içe vermiştir. Olaylar Hasan'ın 6-7
yaşlarından 12 yaşına kadar olan dönemi ile otuzlu yaşlarına kadarki uzun bir
zaman dilimini kapsar.
Olaylar Çukurova'da Anavarza kayalıkları ile Ceyhan ırmağı
kıyısında, uygarlığın nimetlerine kapalı, ilkel inançların ve aşiret düzeninin
hüküm sürdüğü adı belirtilmeyen bir köyde geçer. Mekân ile insan (Hasan'ın
doğayla bütünleşmesi) arasındaki uyum kusursuzdur.
Eserde iki anlatıcı vardır. Yazar, hapishane tanışmasını ve
son yıllardaki buluşmayı birinci kişi ağzından (kahraman-anlatıcı olarak
kendisini de katarak); Hasan'ın annesini öldürmesine giden süreci ise üçüncü
kişi ağzından (hâkim bakış açısıyla) aktararak çift bakış açısı kullanmıştır.
Hüyükteki Nar Ağacı
Yaşar Kemal'in İstanbul'a gelmeden önce Kadirli'de yazdığı ilk
romanlarındandır. Demir Çarık gibi uzun süre kayıp kalan eser, 1966'da
anasının sandığında bulunmuş; eksik olan son beş sayfası yeniden yazılarak
1982'de Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmiş ve aynı yıl
kitaplaştırılmıştır.
Romanın yazılma nedeni 1949-1950 yıllarında Marshall Planı
ile Çukurova'ya giren traktör ve tarımda makineleşme olayıdır. Yarıcıların
işsiz kalması, köylülerin ve mevsimlik ırgatların iş bulamayıp sıtmadan
kırılması, makinelere karşı duydukları kin romanda doğa-insan ilişkileriyle
işlenir.
1940'ların sonunda Çukurova'da traktör ve biçerdöver
kullanımının yaygınlaşmasıyla insan gücüne ihtiyaç kalmamış; Toroslar'dan inen
yoksul ırgatlar çaresizlik ve açlıkla baş başa kalmıştır. (Bu tema Orhan
Kemal'in Bereketli Topraklar Üzerinde ve Talip Apaydın'ın Emmioğlu
eserleriyle paralellik gösterir).
Çaresiz kalan köylüler, sıtmaya yakalanan arkadaşları
Yusuf'un iyileşmesi ve iş bulabilmek için umutlarını Cennet Kadın'ın söylediği
efsanevi "Hüyükteki Nar Ağacı"na bağlarlar. Nar ağacı, kaybolan
dostlukların, konukseverliğin ve sığınılan son insani umudun simgesidir.
Sonunda nar ağacını bulurlar fakat ağaç kurumuştur. Yine de
dualar edip ağacın dibinde uyurlar. Sabah uyandıklarında Memet Çocuk'un,
Hösük'ün hançerini çalarak kaçtığını görürler. Bütün umutları yıkılmış olarak
köylerinin yolunu tutarlar.
Olay zamanı yazın ilk günlerinde başlayıp köye dönüş
kararıyla sona eren 2-3 aylık bir dönemi kapsar. Sosyal zaman, Marshall Yardımı
ile traktörlerin Çukurova'ya girdiği 1949-1950 yıllarıdır.
Dağın Öte Yüzü / Ortadirek, Yer Demir Gök Bakır, Ölmez Otu
On beş yılda (1952-1967) tamamlanan bu ırmak roman üçlüsü; Ortadirek
(1960), Yer Demir Gök Bakır (1963) ve Ölmez Otu (1968)
romanlarından oluşur. Yaşar Kemal’in tamamladığı ilk nehir roman dizisidir.
Yer Demir Gök Bakır, 1977 yılında Fransa’da
"Edebiyat Eleştirmenleri Sendikası Yılın En İyi Yabancı Romanı"; Ölmez
Otu ise 1978'de yine Fransa'da "Yılın En İyi Yabancı Romanı"
seçilmiştir.
İnsanoğlu gerçeklerin katılığı ve ağır yaşam koşulları
altında sıkıştığında, "yer demir gök bakır" olduğunda kendisini
ayakta tutacak bir düş, bir mit, bir efsane ya da evliya/peygamber dünyası
yaratır.
Mit yaratma yeteneği bir kaçış veya zayıflık değil,
insanoğlunun hayatta kalmasını sağlayan yaratıcı gücü ve yaşama direncidir. Düş
dünyası olmasaydı insanoğlu intihar etmek ya da yok olmak zorunda kalırdı.
Yaşamın ortadireği, insanlığın kırımlara, açlıklara,
salgınlara ve doğanın çetin şartlarına karşı sergilediği bitmeyen dirençtir.
Ortadirek: İnsanlığın kolektif direncinin
alegorisidir.
Yer Demir Gök Bakır: Bir toplumun/köyün çaresizlik
içinde kendi eliyle sıradan bir insanı (Taşbaşoğlu) zorla evliyalaştırması ve
toplumsal bir mit yaratmasıdır.
Ölmez Otu: Bireysel düzeyde haksızlığa ve zulme
uğrayan tek bir kişinin (Memidik) bir öldürme/öç mitine sığınmasıdır.
Yaşar Kemal, bu üçlünün hareket noktasını 1930'lu yıllarda
Çukurova'da yaşanan 3 yıllık korkunç kuraklık dönemine bağlar. O yıllarda
köylerindeki Ali adlı bir adamın köylülerce çaresizlikten "evliya"
ilan edildiğini; ancak 1953'te büyük yağmurlar yağıp ekinler coşunca Ali'nin
unutulduğunu, alay edildiğini, en sonunda Ali'nin kendisini ırmağa atarak
intihar ettiğini anlatır. Üçlü, bu Ali'nin anısından ve toplumsal psikolojiden
doğmuştur.
Ortadirek
Ortadirek: Yaşamın ortadireği, insanoğlunun direnci ve
ayakta kalma gücüdür.
Uğur Böceği: Meryemce’nin başörtüsünde taşıyıp Çukurova’ya
ulaştığında öldüğünü gördüğü uğur böceği, doğayı yenen ancak sosyal düzen/açlık
karşısında naçar kalan yoksul köylünün simgesidir.
Çukurova Yolu: İnsanoğlunun aşması gereken engellerle dolu
zorlu yaşamın simgesidir.
Yalak köylülerinin tek giyeceği telis (çuval) ve araba
lastiğidir; yiyecekleri ise bulgur, tarhana, çam yalabığı ve ağaç özsuyudur
(bal).
Seksenindeki Meryemce ve Koca Halil gibi yaşlılar dâhil,
köylüler pamuk toplamak için 10-15 günlük çileli bir yaya yolculuğu
gerçekleştirirler. Tabiatı yenseler de sömürücü Muhtar Sefer ve Belice Bekir’in
kurduğu sosyal düzen karşısında çaresiz kalırlar.
Muhtar Sefer, aldığı avanta karşılığında köylüyü her yıl
kimsenin istemediği verimsiz tarlalara götürür. Köylünün sefaleti ve
çaresizliği Muhtar’ın çıkar çarkını besler.
Pamuk toplamak ve kasabadaki tüccar Adil Efendi’ye olan
borçları ödemek için Çukurova'ya göç hazırlıkları yapılır.
Uzunca Ali, yaşlı anası Meryemce’yi ve atı olmayan Koca
Halil’i bir ata bindirir. At ölünce Ali hem yükünü hem de anasını sırtında
taşımak zorunda kalır. Meryemce, Koca Halil’e acıdığı için oğluna küser ve yol
boyunca konuşmaz.
Binbir güçlükle Çukurova’ya varılır. Ancak Muhtar Sefer’in
entrikaları sonucu köylüler yine çalı çırpı içindeki verimsiz bir tarlaya
sürülürler. Meryemce tülbentindeki uğur böceğinin öldüğünü görerek çiçeğin
üzerine bırakır.
Olay zamanı yaz sonu ile güzün ilk günlerini (Temmuz-Ağustos-Ekim)
kapsayan 1-2 aylık bir süredir. Sosyal zaman, geriye dönüşlerle (1916 Yemen
Cephesi, 1923 Cumhuriyet’in ilk yılları) derinleşir. Genelde İncirlik Üssü
jetlerinin geçtiği 1954-1960 (Demokrat Parti) dönemi esas alınmıştır.
Romanın mekanı Maraş/Göksun/Elbistan çevresindeki
"dağın öte yüzü" (Yalak köyü), Çukurova yolları ve pamuk
tarlalarıdır. Eski nar bahçesi ve kara yılanların sevişmesi tasviri canlı mekân
örneklerindendir.
Kişiler:
Uzunca Ali: Anasını sırtında taşıyan, insan direncinin ve
evlat sorumluluğunun simgesi.
Meryemce: Türk edebiyatındaki (Irazca, Zeyno Karı, Hürü Ana)
inatçı, başeğmeyen yaşlı köylü kadını tipi.
Koca Halil: Meryemce'nin zıddı; kurnaz, işbilir, eski avcı
ve yaşlı tilki tipi.
Muhtar Sefer: Köylünün sırtından geçinen, çıkar çarkını
döndüren karşı güç.
Yer Demir Gök Bakır
Romanın adını aldığı "Yer Demir Gök Bakır"
deyimi, hiçbir yerden yardım görme umudunun kalmadığı, tüm kapıların kapandığı
en koyu umutsuzluk halini ifade eder.
Romanın ilk yarısı lirik şiir özellikleri (korku ve
uğursuzluk teması) taşırken, ikinci yarısında mitos özellikleri ağır basar.
Yalak köylülerinin kasabalı tüccar Adil Efendi’ye borçlarını
ödeyememe korkusu, yaşadıkları ağır kıtlık ve yoksulluk, onları çaresizlik
içinde bir mitos (Taşbaşoğlu efsanesi) yaratmaya iter.
Muhtar Sefer'in iç monologlarında vurgulandığı gibi, tari
boyunca tüm ermişler kıtlık, salgın ve savaş dönemlerinde ortaya çıkmıştır.
Köylü dalsız edemediği için sağlam sandığı bir dala sarılır; bulamazsa o dalı
kendi yaratır.
Öksüz Recep ile Hüsne’nin lanetlenmiş köyden kaçma girişimi
ve aylar sonra donmuş cesetlerinin bulunması, köyden kurtuluş umudunun ne kadar
zayıf olduğunu gösteren trajiktir.
Köylüler, Adil Efendi’nin gelip hesap soracağı korkusuyla
yiyeceklerini mağaralara saklar; Koca Halil köyden kaçar. Kimi köylüler
(Meryemce, Recep ve Hüsne) kaçma girişiminde bulunur.
Vurgun Ahmet ve Memidik’in tanıklıklarıyla köylüler yavaş
yavaş Taşbaş’ı ermiş kabul etmeye başlar. Köyün üzerine çöken kabustan
kurtulmak için ona sığınırlar.
Muhtar Sefer, otoritesini sarsan Taşbaş’ı gözden düşürmeye,
karakola ihbar etmeye çalışır. Adil Efendi geçici olarak borçları ertelese de
sonradan cayınca köylü kadınlar Meryemce öncülüğünde Muhtar'ın evini taşlar.
Karakola götürülen Taşbaş, Yüzbaşı tarafından serbest
bırakılsa da Muhtarın ikinci ihbarıyla yeniden tutuklanır. Köyden ayrılırken
Muhtar'a en büyük darbeyi vurarak köylülere "Ölünceye kadar hiç kimsenin
onunla (Muhtar'la) konuşmamasını ve onu muhtar yapmamasını" vasiyet eder
(Alevi-Bektaşi geleneklerindeki düşkünlük/aforoz müessesesi).
Jandarmalarla birlikte yola çıkan Taşbaş fırtınadan
yararlanarak kaçar ve bir mağaraya sığınır. Roman, kışın bitip Hasan’ın evinin
önünde üç renkli çiçeğin açmasıyla (baharın müjdesiyle) sona erer.
Olaylar kış mevsiminin en sert günlerinde başlar, karların
erimesi ve baharın (Hasan'ın çiçeklerinin açmasıyla) gelmesine kadar geçen birkaç
aylık kış dönemini kapsar. Sosyal zaman olarak Demokrat Parti dönemi (1950'ler)
esastır.
Romanın mekanı "Dağın öte yüzü"ndeki Yalak köyü,
aşıkların donup öldüğü Uzundere, Taşbaş'ın duvarları Mustafa Kemal resmi ve
turna/geyik nakışlarıyla süslü küçük evi ile Uzunca Ali'nin hayvanların
soluğuyla ısınmaya çalışan mağara-evidir.
Kişiler:
Taşbaşoğlu: Köylünün zorla evliya yaptığı, okuryazar, sömürü
çarkını fark edip köylüyü kurtarmaya çalışırken mit haline gelen dirençli
figür.
Muhtar Sefer: Köylünün sırtından geçinen, iktidar partisine
dayanan sivil ve dünyasal otorite temsilcisi, işbirlikçi.
Adil Efendi: Kasabada borç veren, köylünün korku sembolü
olan tefeci/tüccar.
Ölmez Otu
Yaşar Kemal'in en çok beğendiği romanı olarak tanımladığı Ölmez
Otu, efsanelerde yok edilemeyen, kökünün kazınmasına imkân olmayan (ayrık
otuna benzer) bir efsane otudur.
Yazar, insanoğlunun yarısının gerçekte, yarısının ise düşte
yaşadığını vurgular. Gerçeğin katı ve yıkıcı koşulları (ölüm, açlık, yoksulluk,
kıtlık) karşısında insanın ayakta kalmasını sağlayan şey yarattığı mit, efsane
ve düş dünyasıdır.
Pamuk o yıl çok bereketlidir. Yalak köylüleri bol ürün
toplayıp Adil Efendi'ye olan borçlarını ödeme umuduna kavuşunca, açlık ve ölüm
korkusunu geride bırakırlar. Sıkıntı bitince Taşbaş’ı ermiş yaptıkları için
utanırlar ve köye dönen Taşbaş’a düşman kesilip onu döverler.
Memidik, Muhtar Sefer’den yediği ölesiye dayağın ezikliğini
yaşar. "Adamlığını" geri almak, kendini topluma ve sevdiği Zeliha’ya
ispatlamak için Muhtar Sefer’i öldürmeyi saplantı haline getirir.
Memidik’in Delice Bekir’in karısıyla olan ilişkisi,
Zeliha’ya olan tutkulu aşkı ve Meryemce’nin köyde tek başına bir horozla
yaşayarak insan yalnızlığının ve hümanizmin doruğuna ulaşması işlenir.
Köylüler pamuk toplamak için Çukurova’dadır. Meryemce yola
dayanamayacağı düşüncesiyle köyde yalnız bırakılmıştır. Ali, anasına bir şey
olduğu korkusu ve suçluluk duygusuyla gece gündüz pamuk toplar.
Memidik, Sefer sanarak yanlışlıkla Şevket Bey’i vurur ve
cesedini çukura saklar. Yaşadığı halüsinasyonlar ve suçluluk krizlerinden
sonra, romanın sonunda gerçek hasmı Muhtar Sefer’i bıçaklayarak öldürür. Hapse
atılsa da "adamlığını" kazandığı için mutludur.
Taşbaş aralarına döner ancak köylü onu tanımaz, "bu
Taşbaş’ın suretidir" der ve döver. Çaresiz kalan Taşbaş kendisini ırmağa
atarak intihar eder. Sefer’in kışkırttığı Ömer ise köyde yalnız kalan
Meryemce’yi öldürür. Ali köye döndüğünde anasının kokmuş cesediyle karşılaşır.
Olay zamanı yaz sonundan başlar, pamuk toplamanın bittiği ve
yağmurların başladığı güz aylarına kadar devam eder (2-3 aylık bir zaman dilimi).
Sosyal zaman Demokrat Parti iktidarı dönemidir.
Romanın mekanı Çukurova’daki pamuk tarlaları, İncecik ve
Yerlicik köyleri ile terk edilmiş Yalak köyüdür. Doğanın detaylı peyzajları
(gece, ay, sıcak, leylekler, kara yılanlar) tablo gibi çizilmiştir.
3. kişili hâkim bakış açısı ve yazar-anlatıcı yürütücüdür.
Memidik’in iç dünyasını, sanrılarını ve halüsinasyonlarını aktarmak için iç
diyalog, iç monolog ve bilinç akımı teknikleri yoğun olarak kullanılmıştır.
Kişiler:
Memidik: Yediği dayağın ezikliğini Muhtar'ı öldürerek aşmaya
çalışan, psikolojik derinliği en yüksek dinamik karakter.
Meryemce: Yalnızlığın ve ölmez otu gibi direnmenin sembolü
olan yaşlı kadın.
Kuttalip Bey: Türk romanındaki kalıplaşmış zalim ağa tipinin
aksine köylüye hakkını fazlasıyla veren olumlu ve sevecen ağa tipi.
Koca Halil: Aleyhine olan her durumu kurnazlıkla lehine
çevirmeye çalışan ancak pamuk hırsızlığı yaparken yakalanıp cezalandırılan
yaşlı tilki.
Anadolu Efsaneleri
Üç Anadolu Efsanesi
Köroğlu
Yaşar Kemal’in halk hikâyeciliği çizgisine en yakın olduğu
kümedir. Kümedeki üç eser; Köroğlu’nun Meydana Çıkışı (1956), Karacaoğlan
(1956) ve Alageyik (1953-54) yazılış/tefrika tarihlerinin ardından ilk olarak
1967 yılında kitaplaştırılmıştır.
Köroğlu 7-8. yüzyıllara (Köktürklere) kadar uzanan, Türk
dünyasında dilden dile yayılan geniş bir destandır. Yaşar Kemal, gençliğinde
dinlediği anlatılardan hareketle bu eseri geleneksel anlatım tarzına tam
bağlılıkla, adeta bir halk hikâyecisi ağzıyla yeniden biçimlendirmiştir.
Bolu Beyi'nin atlarına bakarken gözlerine mil çektiği
seyisbaşı Koca Yusuf’un oğlu Ruşen Ali’nin (Köroğlu) babasının intikamını
almak, Çamlıbel’e çıkmak ve Bolu Beyi'nin kardeşi Telli Nigâr’ı kaçırmak
suretiyle eşkıyalığa başlamasını anlatır. Koca Yusuf’un Bingöllerde içtiği
köpüklerle oğluna ölümsüzlük ve âşıklık gücü geçirmesi motifi yer alır.
Karacaoğlan
Yazar, Köroğlu’nda uyguladığı geleneksel halk hikâyecisi
tavrından farklı olarak burada çağdaş bir romancı gibi hareket etmiştir.
Gurbetteki Karacaoğlan, Türkmen obasında Deli Hüseyin’le
dost olur; sazının gücüyle bey kızının çökmüş devesini ayağa kaldırarak Elif’in
gönlünü kazanır. Ancak beyin yeğeni Halil’in tuzakları ve Elif’in bu tuzağa
mecbur kalması sonucu aşıklar ayrılır. Karacaoğlan kayıplara karışır; Elif onun
yolunu gözleyerek ölür.
Alageyik
Gökdere ve Sarıcalı köyleri arasındaki kan davası ile
başkahraman Halil’in nişanlısı Zeyneb’e göz koyan Sarıcalı Karaca Ali ile
mücadelesi işlenir. Halil geyik avına olan tutkusundan vazgeçmez. Karaca
Ali’nin kurduğu tuzaklarla ve geyik sesleriyle Halil’i ava çekmesi sonucu
gergeh gecesi bile tüfeğe sarılan Halil, Ali’yi öldürür. Yaralı dişi geyiği
takip ederken geyiğin tekmesiyle uçuruma yuvarlanır; Zeynep de arkasından
kendini atarak can verir.
Ağrıdağı Efsanesi
Yaşar Kemal’in 1952 yılında Ağrı'da yaptığı "Nuhun
Gemisi Peşinde" başlıklı röportajından ve dağda dinlediği efsanelerden
esinlenerek uzun aralıklarla tasarlayıp 1970 yılında kaleme aldığı bir eserdir.
Hürriyet gazetesinde tefrika edilmiş, aynı yıl Abidin Dino'nun çizgileriyle
kitaplaşmıştır.
Yaşar Kemal bu eserini klasik anlamda bir halk destanı
olarak değil, "bir halk romanı denemesi" ve destan atmosferini çağdaş
romanda deneme çabası olarak tanımlamıştır.
Eser, Ahmet’le Gülbahar’ın büyük aşkı ve "hak
yadigârı" atın (Mahmut Han’ın atının Ahmet’in kapısına gelmesi) geri
verilip verilmemesi ekseninde, halkın adaletsiz ve zalim bir yöneticiye (Baydız
Paşası Mahmut Han) karşı sergilediği toplumsal başkaldırıyı işler.
Yöre kültürü ile sonradan yozlaşmış Mahmut Han’ın temsil
ettiği merkezi Osmanlı saray kültürü ve katı töreler çatışır. Atın verilmemesi
ve aşk birer "bahane"dir; asıl temel altındaki sınıf çatışması ve
asırlık halk öfkesidir.
Ahmet, tam amacına ulaşıp Gülbahar’a kavuşacakken kafasına
saplanan "Gülbahar Memo’nun canını hangi karşılıkta satın aldı?"
kuşkusuna (namus kavramına) yenik düşer. Gülbahar'ı reddederek Küpgölü'nün
sularına atlar; t
Beyazıt Paşası Mahmut Han’ın atı gelip dağlı Ahmet’in
kapısına durur. Ahmet atı geri vermez. Mahmut Han köyü basar; köylüler dağlara
kaçar. Ahmet ve onu korumak isteyen Musa Bey zindana atılır.
Zindanda gizlice Ahmet’le buluşan Gülbahar, Demirci Hüso ve
Kervan Şeyhi’nin aracılığıyla atı getirtir. Gülbahar’a karşılıksız bir aşkla
bağlı olan zindancı Memo, onları zindandan kaçırır ve kalenin burcundan
atlayarak intihar eder.
Yusuf’un durumu babasına anlatması üzerine Gülbahar zindana
atılır. Halk ayaklanıp sarayı basarak Gülbahar’ı kurtarır ve Hoşap Beyi’ne
sığınırlar. Uzun pazarlıklar ve savaş tehditleri sonucunda Mahmut Han, Ahmet’in
Ağrı Dağı’nın zirvesine çıkıp dönmesi şartıyla kızını vermeyi kabul eder.
Ahmet dağa gidip dörty gün sonra zirveden döner ve halkın
baskısıyla affedilir. Ancak Ahmet, Gülbahar’a duyduğu namus kuşkusu yüzünden
onu reddeder; Gülbahar’ın gözü önünde Küpgölü’nün sularına bırakarak yaşamına
son verir.
Olay zamanı bir ilkbaharda başlar, kışın zorluklarından
geçerek ertesi bahar zirvede düğümlerin çözülmesiyle (yaklaşık 1 yıllık bir
süre) sona erer.
Anlatının mekanı Ağrı Dağı, Ağrı eteklerindeki lanetli Küpgölü,
Sorik köyü, İshakpaşa Sarayı, Demirci Hüso’nun dükkânı, Kervan Şeyhi'nin evi,
Ahmedi Hani Türbesi ve Hoşap Kalesi'dir.
Binboğalar Efsanesi
Adında "efsane" geçmesine rağmen halktan derlenmiş
bir efsane değil, son temsilcileri 1940-1950 döneminde Çukurova’da tükenen bir
yörük obasının (Karaçullu obası) göçebelikten yerleşik hayata geçiş sürecindeki
acılarını, çözülüşünü ve yok oluşunu işleyen 1971 yapımı bir romandır.
1971'de Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmiş, aynı yıl
kitaplaşmıştır. 1979'da Fransa’da yirmi eleştirmenden oluşan büyük jüri
tarafından "Yılın En İyi Kitabı" seçilmiş; 1984'te Avignon’da sahneye
uyarlanmıştır.
Yaşar Kemal, bu romanda göç meselesinin ötesinde
"eşyanın koşullarla ve insana göre değerinin değişmesi" sorunsalını
işlediğini belirtmiş; Gogol’ün Kaput’u ile Vittorio De Sica’nın Bisiklet
Hırsızı eserlerinden esinlendiğini ifade etmiştir. Roman, otuz yıl çalışıp
yaptığı kılıcı İsmet İnönü’ye verip karşılığında obasına toprak alabileceğini
zanneden ve başaramayınca kılıcını yok edip ölen Demirci Haydar Usta’nın
trajedisi etrafında örülmüştür.
Yüzyıllardır göçebe yaşayan Toros yörüklerinin (Karaçullu
obası), 1865’ten beri süren mecburi iskân politikaları ve 1940-1950 yıllarında
Çukurova’nın tamamen ekilip biçilmesiyle kışlaksız kalışları, sömürülmeleri ve
yok olmaları anlatılır.
Demirci Haydar Usta’nın emeğinin ve kılıcının çağın gözünde
hiçbir değer ifade etmemesi, modernleşen devlet karşısında geleneksel
değerlerin ve doğaüstü sığınakların (Hızır-İlyas) iflasını simgeler.
Karaçullu obası Hıdrellez gecesinde kışlak diler. Geriye
dönüşlerle 1876'daki mecburi iskân süreçleri ve obanın geçmişi özetlenir.
Obanın kışlak bulamaması, yerli halkın ve ağaların (Derviş
Hasan, Fehmi Ağa, Köse Ali Ağa, Cennetoğlu) yörüklerden sürekli para ve toprak
kirası sızdırması anlatılır. Kerem şahinini onbaşının elinden geri almaya
çalışırken; Muştan ve Halil dağlarda maceralar yaşar.
Demirci Haydar Usta kılıcını İsmet İnönü’ye sunar, ancak
sadece "Çok güzel" karşılığını alır. Obaya dönüp kılıcını kırarak
(anlamsız bir demir parçası haline getirip) ölür; Hemite dağına gömülür.
Çadır sayısı giderek azalır. Ceren, Halil’e sevdalı olmasına
rağmen obaya kışlak sağlamak için Oktay’a verilmek zoruyla karşı karşıya kalır.
Halil ve Ceren obadan kaçar. Aladağ’a dönüşte Ceren ile Halil’i sıkıştıran
obadakiler Halil’i vurur. Süleyman Kahya obanın beylik çadırını, davulunu ve
tuğunu yakarak Karaçullu obasını tarihe gömer.
Olay zamanı 1 yıllık kronolojik bir döngüyü kapsar.
Çakırcalı Efe
1956 yılında kaleme alınmış bir eşkıya biyografisidir. Yazar
tarafından "biyografik roman" olarak nitelendirilmiştir. 1956'da
Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmiş, ardından genişletip derinlemesine
araştırma yapma arzusu (ve son kızanı Koca Mustafa Efe’nin anılarını alamaması)
nedeniyle uzun bir gecikmeyle 1972 yılında kitaplaştırılmıştır.
Çakırcalı Mehmet Efe (1872-1912), on bir yaşındayken kolluk
kuvvetlerince kalleşçe öldürülen babası Ahmet Efe’nin öcünü almak için dağa
çıkar. On beş yıllık şakilik döneminde (1897-1912) zenginden alıp yoksul
köylülere dağıtması, halkı koruması ve adaleti kendi sağlamaya çalışmasıyla bir
efsane kahramanına dönüşmüştür.
Yaşar Kemal, Çakırcalı’nın bin civarında insanı öldürmekten
zevk almadığını, onu bu duruma padişahın, ağaların ve merkezi otoritenin
zulmünün (eşkıyalığa zorlayan koşulların) ittiğini vurgular.
Babasının öldürülmesinden sonra Hacı Eşkıya ve tütün
kaçakçılarının yanında yetişen Memed, katıldığı bir olay yüzünden İzmir
hapishanesine yatar. Çıktıktan sonra babasının katili Hasan Çavuş'u ve Mustafa
Ağa'nın çiftliğini basarak öcünü alır; altınları fakir gençlere dağıtarak
halkın sevgisini kazanır.
İzmir Valisi Kamil Paşa ile anlaşarak kırserdarı unvanıyla
bir süre düze inip evlenip çiftçilik yapsa da, ağa ve eşrafın kışkırtmaları
(Çamlıcalı Hüseyin ile çatışmalar) yüzünden yeniden dağa çıkar. İkinci kez
affedilip Ayasurat köyüne yerleşse de, kardeşi Teğmen Hüsnü'nün öcünü almak
isteyen Binbaşı Rüstem'in köyü basması üzerine tekrar dağa çıkar.
Çeşitli müfrezeler (Kara Sait Paşa, Kuşçubaşı Eşref,
Bayındırlı Mehmet) onu yakalayamaz. Kitabın son kısmı Albay Rüştü Kobaş’ın
anılarına dayanarak, Çakırcalı'nın 1912 yılında müfreze çatışmasında (Rüştü
Kobaş'ın kardeşi Osman tarafından) vurulmasıyla sona erer. Köylüler onun
mezarına varmadan saygıyla bağırarak geçerler: "Çakırcalı Efe! Yol ver
geçelim, yaban değiliz."
Olaylar II. Abdülhamit dönemi ile II. Meşrutiyet'in ilk
yıllarında (1897-1912 arasındaki 15 yıllık eşkıyalık döneminde) geçer.
Mekân, Ege Bölgesi'nin dağları ve yöreleridir. Ayasurat
köyü, Ödemiş, Tire, Kula, Turgutlu, İzmir, Madran, Beşparmak, Babadağı,
Karıncalıdağ ve Konya Ermenek mekânlar arasındadır.
Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca
1979 Birleşmiş Milletler "Çocuk Yılı" ilan
edildiğinde çocuk edebiyatına duyulan ilgiyle, Yaşar Kemal’in daha önce
derlediği küçük bir fablden hareketle 1977 yılında kaleme aldığı ve aynı yıl
tefrika edilip kitaplaştırılan çağdaş bir masaldır.
Bu eseri yalın bir anlatımla sömürü gibi evrensel bir temayı
işlemek için çocuklara yönelik yazsa da, eleştirmenler eserin içindeki soyut
kavramlar ve derin politik/felsefi alt metinler nedeniyle aslında büyüklere
hitap eden bir destan olduğu konusunda birleşmiştir.
Eserdeki bazı mısra ve pasajların Nazım Hikmet’in Kuvâyi Milliye destanı ve Şeyh Bedreddin Destanı ile
gösterdiği birebir benzerlikler dikkat çekicidir.
Fillerin karıncalar ülkesini istila edip onları sömürmesi,
aralarında çıkar ilişkileri kurması, fil okulları açarak karıncaları
yabancılaştırması ve asimilasyon politikaları işlenir.
Sömürüye karşı dağlara çekilen Topal Karınca önderliğindeki
karıncaların ulusal kurtuluş ve bağımsızlık savaşı anlatılır.
Filler Sultanı’nın ordusu karıncalar ülkesini işgal eder.
Bazı karıncalar boyun eğip işbirliği yaparken, Ulukepez gibi hüdhütler
sömürücülere yaranmaya çalışır.
Kırmızı Sakallı Topal Karınca ve ona inanan emekçi
karıncalar dağlara çekilerek uzun soluklu bir bağımsızlık mücadelesi için
hazırlanır, demirci ocaklarında silahlar (aletler) üretir.
Uzun süren direniş ve bilinçlenme sürecinin sonunda
karıncalar ortak bir akılla filleri alt ederek ülkelerini ve özgürlüklerini
yeniden kazanırlar.
Akçasazın Ağaları
Yaşar Kemal’in en geniş roman dizisidir. Tefrika edildikten
sonra gözden geçirilip kitaplaştırılmıştır.
Demirciler Çarşısı Cinayeti, 1973
Yusufçuk Yusuf, 1975
Anavarza adıyla planlanan 3 cilt planlama aşamasında
kalmıştır.
İki cildin toplamı 1350 sayfayı bulmaktadır. Tarık Dursun K.
ve Cemil Meriç gibi eleştirmenler eserde gereksiz uzatmalar olduğunu ileri
sürse de Yaşar Kemal bu iki cildi kendisinin "şaheseri" olarak
nitelendirmiş ve “Bugün yazsam yine aynısını yazardım. Hiçbir yerini atmam
ve çıkarmam” diyerek eserini savunmuştur.
Yaşar Kemal, babasının öldürülmesinden sonra çocukluğunda
"kan gütme eğitimi" gördüğünü belirtir. Kadirli'de tanıştığı ve
ailesi gözünün önünde katledilen Kürt köylünün acısını, babasının dostu Mehmet
Ağa’nın (Candarma Memet) pusuya düşmemek için at üstündeki tedirgin hâllerini
ve Arif Keskiner’in ailesinin kan davasını bu romana aktarmıştır. Eser, can
çekişen bir feodalizmin romanı olduğu kadar can çekişen bir kan gütmenin de
romanıdır.
Feodal düzenden kapitalist düzene geçilirken sadece insanlar
ve gelenekler değil, doğa da değişmektedir.
Feodal düzenin doğası başkadır; talancı, yağmacı ve
kapitalist düzenin doğası başkadır. Kapitalizm insan emeğini sömürürken doğayı
da yok etmekte, ölüme sürüklemektedir.
Demirciler Çarşısı Cinayeti
1972 yılında yazılmış, 1973 yılında kitaplaştırılmış ve 1974
Madaralı Roman Ödülü'ne layık görülmüştür.
Yazar, eseri kaleme alırken "daireler çizerek"
(psikoloji, doğa, insan ilişkileri vb.) planlı çalıştığını ve dünyayı anlatmak
için yeni bir dil bütünlüğü/senfonisi yaratmaya çalıştığını belirtmiştir.
Eserin merkezinde Akyollu Mustafa Bey ile Sarıoğlu Derviş
Bey arasındaki kan davası yer alır. Yaşar Kemal, feodal düzen çözülüp
kapitalist tarım düzeni gelirken bu üst yapı kurumunun da (kan davasının) nasıl
değiştiğini, komikleştiğini ve tükenen beylerin birer "çağın Don
Kişot'u" haline geldiğini gösterir.
Çukurova’da feodal beyler çökerken yerini tarımda
makineleşmeye (traktör, biçerdöver) ve "yeniyetme ağalar" sınıfına
(Ala Temir, Hacı Kurtboğa, Rüştemoğlu vb.) bırakır. Bu yeni sınıfın tek hırsı
bataklık topraklarını yağmalamak ve zenginleşmektir.
Kartalla cerenin (kartal ile kekliğin) savaşı (güçlüyle
güçsüzün, eski düzenin yıkılışının sembolü) ve çukurdan ölü böceği sürükleyen
karınca (direnç ve sabır) gibi alegoriler romana derinlik katar.
Akyollu Mustafa ile Derviş Bey arasındaki köklü kan davası,
kasaba eşrafının ve yeniyetme ağaların araya girmesine rağmen durmaz. Mustafa
Bey'in adamlarının yanlışlıkla kaçakçıları vurması ve Murtaza Bey'in
öldürülmesi çatışmayı tetikler.
Mustafa Bey'in oğlu Memet Ali tarım makinelerine yatırım
yaparken, yıllardır çalışan yarıcılara ve ırgatlara yol vererek yeni kapitalist
düzenin sinyallerini verir.
Paraya sıkışan Derviş Bey, Kurtkulağı'ndaki tarlalarını Ala
Temir'e satmak zorunda kalır. Derviş Bey, Mustafa Bey'i bataklıkta pusuya
düşürüp yakalar ve ona işkence yaptıktan sonra ata yükleyip konağına gönderir.
Murtaza'yı öldüren Kürt Mahmut, polisin işkencelerine rağmen
konuşmayarak zindanda ölür. Derviş ve Mustafa Bey'lerin sürgün edileceği
söylentileri üzerine, Mustafa Bey'in anası Karakız Hatun Sarıoğlu konağını
basarak Derviş’in oğlu İbrahim’i vurur ve roman bu dramatik olaylarla
noktalanır.
Olaylar 14 Mayıs 1950 (Demokrat Parti'nin iktidara gelişi)
ile 2 Mayıs 1954 yılları arasındaki dönemi kapsar. Eserde Hitler’in ölümü
(1945), Menderes'in başbakanlığı (1950) gibi tarihi referanslar yer alır. Olay
zamanı Murtaza Bey'in öldürüldüğü ilkbahardan, Karakız Hatun'un İbrahim'i
vurduğu sonraki yıla kadar yaklaşık 1 yıllık bir kronolojik döngüyü izler.
Mekân, feodaliteden kapitalist ilişkilere geçişin yaşandığı
Çukurova’dır.
Murtaza Bey ağıtı, Yemen ağıtı ve Hz. İbrahim-Nemrut
efsanesi metne monte edilmiştir.
Yusufçuk Yusuf
İlk basımı 725 sayfa olan bu eser, Yaşar Kemal’in bugüne
kadar yazdığı romanların hacim bakımından en büyüğüdür.
1961'de tefrikasına başlanan eser yarım kalmış, 1964-1965'te
Milliyet’te yayımlanmış ve 1972'de elden geçirilerek 1975'te kitaplaşmıştır.
Yaşar Kemal, bu eserde Marksist sosyoloji (1844 Elyazmaları) ve Mübeccel
Kıray’ın görüşlerinden esinlenerek "Feodalizmin bitişiyle Akçasaz'ın
kurumasının (doğanın sınıflarla birlikte değişmesinin)" paralel olduğunu
savunmuştur.
Eser, tarıma dayalı kapitalizmin temsilcileri olan yeniyetme
ağaların (Mahir Kabakçıoğlu vb.) feodal Türkmen beylerini (Derviş Bey ve
Akyollu Mustafa Bey) nasıl acımasızca tasfiye ettiğini anlatır.
Feodal düzenin sembolü olan "kartallar" yerini
kapitalist düzenin getirdiği "sivrisinekler"e ve at vebasına
bırakmıştır. Feodaliteden kapitalizme geçişte beylerin kan davası bile komik
birer oyuncak haline gelmiş; sonunda iki düşman bey (Derviş ile Mustafa)
yalnızlaşarak birbirine sığınmak zorunda kalmıştır.
Eser, bir çeşit Çukurova Don Kişot’u olan Derviş Bey’in
şahsında yabancılaşmanın, onursuzlaşmanın ve bir ortaçağ düzeninin çöküşünün
büyük trajedisini işler.
Yeniyetme ağalar çıkarları uğruna kasabada ırkçılığı ve
Turancılığı körüklemiş (Kandaş dergisi vb.), halkı çıkar ilişkileri
doğrultusunda kullanmıştır.
Derviş Bey, Oğuz töresine göre barışma oyunuyla Mahir’i
aşağılayınca; Mahir kasabada Oğuzculuk kampanyaları başlatır, Deli Hacı’yı
parayla satın alarak Derviş Bey’e hakaret ettirir ve İstanbul’daki kızını
kasabaya getirterek haksız yere azarlamasını sağlar.
Kasabada gerilim tırmanır. Kambur Tellal hürriyetine
kavuştuktan sonra Hacı Kurtboğa’yı öldürür; Mestan, Süleyman Aslansoypençe’yi
öldürür. Murtaza’yı daha önce öldüren Mahmut’un oğlu Yusuf, Mahir’in planları
doğrultusunda Deli Hacı’yı ortadan kaldırır.
Mahir, Yusuf’un cinayeti Derviş Bey’in işlettiğini
kanıtlayarak onu köşeye sıkıştırır. Çaresiz kalan Derviş Bey, kendisini
kurtarmak ve töreyi korumak adına, annesine Van’a göndereceğini söylediği masum
Yusuf’u Akçasaz bataklığında kendi elleriyle vurarak öldürür.
Yusuf’un öldürüldüğü anda Akçasaz bataklığını kurutacak
kanal açılır; yıllanmış su boşanırken bir düzen yıkılıp yerini kapitalist
düzene bırakır. Akyollu Mustafa ise Akçasaz bataklığına yürüyerek intihar eder.
Olay zamanı Demirciler Çarşısı Cinayeti’nin bittiği yerden
başlar ve geriye dönüşler dışında yaklaşık iki yıllık bir dönemi (ilkbahar, yaz
ve güz ayları) kapsar.
Al Gözüm Seyreyle Salih
1976 yılında yazılmış, aynı yıl Vatan gazetesinde tefrika
edildikten sonra kitaplaştırılmıştır.
Yaşar Kemal, önceki romanlarındaki Çukurova ve Toroslar
mekânını terk ederek olayları bir Karadeniz kasabasına (Şile) taşımıştır.
İnsan-toprak ilişkisinin yerini insan-deniz ilişkisi
almıştır.
Zaman dilimi geçmişten (1950'ler) güncele (1970'li yıllara)
getirilmiştir.
Çukurova derebeylerinin/ağalarının yerini holding sahipleri
ve şehir burjuvazisi (Mustafa Kaval gibi tipler) almıştır.
Düşle gerçek iç içe işlenerek roman bütünüyle on bir
yaşındaki bir çocuğun (Salih) algı ve algılama dünyası/bakış açısı üzerine
kurulmuştur.
Yazar, "insan mit yaratan bir mahluktur"
yargısından hareketle, Salih'in yoksulluk ve şiddet dolu gerçek dünyadan kaçıp
sığındığı düş dünyasını işler. Salih'i hayata bağlayan iki temel unsur kanadı
kırık martı (Akçakuş) ve oyuncak kamyondur.
1970'li yılların siyasal çatışmaları romana yansır. Salih,
bir turist kızın hediye ettiği ve üzerinde Che Guevara resmi bulunan gömlek
yüzünden komşu gençlerden ölesiye dayak yer. Yazar, çocuğu "Türklük
adına" döven bu kişilerin Arnavut, Boşnak ve Çerkes kökenli olduğunu
belirterek Türkiye'deki ırkçılığı kara mizahla eleştirir.
Kaval Holding’in sahibi Mustafa Kaval'ın züppe oğlu Yusuf,
kimsesiz Halo Şamdin'in oğlu Selim'i arabasıyla ezerek zevk için öldürür ve
hiçbir ceza almaz. Yazar, bu olayı "Yusuflar için bu ülkede yasalar
yoktu" diyerek egemen sınıfların cezasızlığını vurgulamak için kullanır.
Salih, sahilde bulduğu kanadı kırık martıyı (Akçakuş)
iyileştirmek için kasabadaki baytar, doktor, eczacı ve büyükanası dâhil herkese
başvurur. Kendisine düşmanlık besleyen büyükanası Dilber Hatun en sonunda
martının kafasını kopararak öldürür.
Salih'in bir oyuncak kamyona sahip olma tutkusu anlatılır.
Parasını bulamayınca arkadaşı Bahri ile birlikte zengin bir çocuğun kamyonunu
çalar; ancak hevesi geçince kamyonu kırıp atar.
Salih’in kaçakçı Metin’le, Balıkçı Temel Reis’le, Demirci
İsmail Usta’yla ve ailesiyle olan karmaşık ilişkileridir. Metin öldürülür,
Salih’in babası kaçakçılara katılmaya karar verir, Salih ise Temel Reis'in
teknesini kaçırınca Demirci İsmail Usta’nın yanına çırak girer.
Sosyal zaman 1970'li yıllardır (güncel dönem). Olay zamanı
kronolojik değildir; Salih'in 7 yaşındaki anılarıyla (kamyon sevdası) 11
yaşındaki mevcut durumu iç içe geçer.
Deniz Küstü
1978 yılında tamamlanmış, Abidin Dino’nun çizgileriyle
Milliyet gazetesinde tefrika edildikten sonra aynı yıl kitaplaştırılmıştır.
Yaşar Kemal’in daha önceki röportajlarında (Denizler Kurudu,
Süngerciler vb.) işlediği deniz ve balıkçılık teması bu romanda zirveye
taşınmıştır. Yazarın bu eseri yazarken Sait Faik'in anılarıyla hesaplaştığı ve
Hemingway’in İhtiyar Adam ve Deniz eseriyle bir yarışma/esinlenme ilişkisi
içinde olduğu bilinmektedir.
Romanın merkezinde Marmara’nın hırslı insanlar tarafından
kirletilmesi, balıkların kurutulması ve doğanın dengesinin bozulması yer alır.
Rize’den kan davası yüzünden İstanbul’a kaçan Zeynel,
Menekşe’de kabadayı İhsan’ı öldürerek kayıplara karışır; şehirde başıboş
gezileri ve "Zeynel Çelik Efsanesi" başlar.
Kafkasya göçmeni Selim, 25 yıldır dişinden tırnağından
artırdığı parayla Menekşe’de bir arsa alıp ev yaptırma ve geçmişte Ağrı'da
tanışıp sevdiği hemşireyle evlenme hayali kurmaktadır. Ancak arsa spekülatörü
Veziroğlu onu sürekli oyalayarak parasını yetersiz bulur.
Zeynel, Limni’ye kaçmak için Selim’den yardım ister. Tekne
yolculuğunda korkudan Selim’e saldıran Zeynel, boğuşma sırasında Selim
tarafından istemeyerek boğularak öldürülür.
Hayalindeki evi yaptıran ancak mutlu olamayan Selim, bütün
bu ekolojik ve toplumsal felaketlerin simgesi olarak gördüğü Halim Bey
Veziroğlu'nu konağında vurarak öldürür. Ardından teknesiyle denize açılan
Selim, yıllardır göremediği yunus sürüsünü görünce büyük bir coşkuyla yeniden
hayata bağlanır.
Romanın mekanı İstanbul'un kıyı semtleri (Florya, Menekşe,
Eminönü, Kumkapı, Unkapanı) ve Marmara Denizidir (Açıklar, adalar).
Kuşlar da Gitti
1978 yılında, Yaşar Kemal'in önceden herhangi bir gazetede
tefrika edilmeden doğrudan kitap olarak basılan tek romanıdır.
Roman, İstanbul'da yüzyıllardır süregelen "azat
buzat" etme (kafesteki kuşu satın alıp salarak sevap işleme) geleneğinin
yok oluşunu işler. Toplumun sevgiden, dostluktan, merhametten uzaklaşarak
yozlaşması kuş avcısı çocukların gözünden verilir.
İstanbul’un kuruluşundan beri ormanlık olan Florya
düzlüğünün beton apartmanlarla kaplanması ve kuşların sığınacak tek bir çalılık
alan bulamaması çevresel bir yıkım olarak vurgulanır.
Florya düzlüğünde Semih, Süleyman (Uzun) ve Hayri adında üç
çocuk, azat buzat ettirmek üzere kuş avlarlar. Yazar, yanlarına gelerek kendisi
için bir şahin yakalamalarını ister ve çocuklara para vererek onlarla dostluk
kurar.
Süleyman, anasının kilimini çalıp kaçmış, parasıyla kafes
almıştır; amacı kuş satıp kilimi geri alarak hasta annesine götürmektir. (Ancak
Eminönü'nde bir Hacı kafeslerini tekmeler).
Çocuklar ve eski kuşçu Balıkçı Mahmut, yakaladıkları
yüzlerce kuşu satmak için Kazlıçeşme, Eminönü, Eyüp ve Taksim’i gezerler. Ancak
duyarsızlaşan kent insanı kuşları almaz; hatta Kazlıçeşme'de dayak yemekten zor
kurtulurlar.
Yazar bir süre sonra çadırların olduğu yere döndüğünde,
satamadıkları kuşların hepsinin kafasını koparıp bir anıt gibi üst üste yığmış
olan çocuklarla karşılaşır. Bu vahşet, acımasızlaşan kentin ve yitip giden
insanlığın bir anıtıdır.
Sosyal zaman 1970'li yıllardır. Olay zamanı Eylül ayının
başından sonbahar poyrazlarının estiği Ekim ayına kadar uzanan yaklaşık 1
yıllık (birkaç haftalık-aylık) kronolojik bir dilimdir.
Kimsecik Üçlüsü
Üç cildi yaklaşık 1500 sayfa tutarındaki Kimsecik üçlemesi,
12 yıllık bir sürede (1978-1989 arasında) tamamlanmıştır.
Yazarın babasının (Sadık Yaşar - İsmail Ağa), evlat edinip
büyüttükleri bir genç (Yusuf - Salman) tarafından öldürülmesi olayına dayanır.
Yaşar Kemal, bu eserin bir otobiyografi olmadığını, aile yaşamından ve
tanıklıklarından yararlanarak yaratılmış bir roman ve psikolojik bir sorgulama
olduğunu defalarca vurgulamıştır.
Yağmurcuk Kuşu
Romanın merkezi korku temasıdır. Salman'ın köyde yarattığı
korku iklimi herkesi sarmıştır.
Arka planda 1915 Sarıkamış bozgunu, tifüsten kırılan
askerler, göçler, Ermeni, Süryani ve Yezidi topluluklarının dramı, Panosyan
çiftliğinin ele geçirilmesi ve yörüklerin yerleşik hayata geçiş süreçleri
işlenmiştir.
İsmail Ağa ailesinin 1915'te Van'dan Çukurova'ya zorlu göçü,
yolda karşılaştıkları zorluklar, Ermenilerden kalan konakları reddetmeleri ve
kayalıklı bir köye yerleşmeleri anlatılır.
İsmail Ağa'nın yıllar sonra Mustafa adında bir oğlu olur
(adı Atatürk'ten esinlenilerek verilmiştir). Salman, Mustafa'yı kıskanmaya ve
onunla bağını sorgulamaya başlar.
Salman, yakaladığı bir kafes dolusu yağmurcuk kuşunu
Mustafa'ya hediye eder; ancak Mustafa kafesi açıp kuşları özgür bırakır.
Çukurova'da yedi yıl kök sökerek ırgatlık yapan Halil'in,
emeğini ödemeyen Memik Ağa'yı konakla birlikte yakarak öldürmesi paralel bir
halka olarak işlenir.
Salman, köyden ayrılıp Panosyan çiftliğinde çalıştıktan bir
süre sonra köye döner ve İsmail Ağa'yı kayalıklarda hançerleyerek öldürür.
Olay zamanı yaklaşık 1 yıllık bir dönemi kapsar.
Romanın mekanı Doğu/Güneydoğu Anadolu, Van göç yolları,
Çukurova ve Ceyhan ırmağı kıyısındaki Hemite (Gökçeli) köyüdür.
Kale Kapısı
1980-1983 yılları arasında İsveç'te yazılmış, 1985'te
tefrika edilip kitaplaştırılmış ve 1986 Orhan Kemal Roman Ödülü'nü kazanmıştır.
Olay zamanı, İsmail Ağa'nın öldürülmesinden sonra geçen
yaklaşık altı aylık bir dönemi kapsar; zaman yoğunlaştırılmış ve
daraltılmıştır. Mekân olarak Hemite (Gökçeli) köyü, mağaralar ve Çukurova
çevresi yer alır.
Kanın Sesi
Dizinin 1989'da tamamlanan ve 1991'de yayımlanan son
cildidir.
Kale Kapısı'nda işlenen yoğun korku teması, bu ciltte korku
kaynaklarının (Salman, mağara, kara atlı, bükcük) birer birer kurutulması ve
üstüne yürünmesi suretiyle işlenir. Yaşar Kemal, insanoğlunun en büyük
zaferinin korkunun üzerine gitmek olduğunu vurgular.
Yazar, sadece ölenin değil, asıl öldürenin (Salman'ın)
yaşadığı korku ve trajedinin çok daha büyük olduğunu işlemiştir.
Korkudan kaçan karakterlerin (Mustafa'nın hayvanlara,
tabancaya ve Dal Emine'ye sığınması; Haşan Ağa'nın Van'a duyduğu sıla özlemi)
ruh hali işlenir. Çocukların tüm sıkıntılardan kurtulmak için Düldüldağı ve Van
Gölü (düş ülkesi) ekseninde gerçekleştirdikleri kaçış motifi eserin
merkezindedir.
Mustafa, mağaraya ve kara atlıya giderek korkularını sınar.
Kasabadaki akrabalarının yanına gönderildiğinde Kerem'in eziyetleriyle pişer ve
kendine güveni artar.
Mustafa, Dal Emine'ye sığınarak hem korkularından sıyrılır
hem de çocukluk aşkı ve cinsellikle tanışarak bir anlamda tedavi olur.
Emine'nin köyden ayrılması Mustafa'yı derinden sarsar.
Salman çetesiyle birlikte köylere baskınlarını sürdürür;
ancak sonunda Sultanoğlu'nu öldüren Salman, Çobanbaşı Eyüp tarafından
öldürtülür ve kesik başı köye getirilip yanık bir ağaca asılır. Mustafa bu
korku kaynağının da üstüne giderek ağacı kurşunlar.
Bütün sıkıntılardan ve korkulardan bunalan Mustafa, Kuş
Memet ve köyün diğer çocukları, bir sabah hiçbir şey söylemeden Düldüldağı'na
doğru yola çıkarak düş ülkelerine kaçarlar.
Oyun ve Senaryoları ile Eserlerinden Uyarlamalar
Teneke (1965)
2 perdelik, göstermeci (epik) biçimde düzenlenmiş bir
komedidir.
1965-1966 sezonunda Gülriz Sururi - Engin Cezzar Topluluğu,
1968'de ise Ankara Halk Oyuncuları tarafından sahnelenmiştir. Yazarın bu
oyunuyla 1966 İlhan İskender Armağanı ve Ankara Sanatseverler Derneği Ödülü'nü
kazanmıştır. Ayrıca Erden Kıral tarafından "Kanal" adıyla sinemaya da
uyarlanmıştır.
Uzundere - Yer Demir Gök Bakır
Nihat Asyalı tarafından önce tek perde (Önce Uzundere),
daha sonra Yaşar Kemal’in denetimiyle 3 perde olarak uyarlanmıştır.
1966'da 14. Uluslararası Nancy Tiyatro Şenliği'nde
birincilik ödülünü paylaşmıştır. Zülfü Livaneli tarafından sinemaya da
aktarılmıştır.
Ovadan Esen Rüzgar (Ortadirek) (Alan Seymour
tarafından uyarlanmış, Finlandiya ve İsveç'te sahnelenmiştir.)
Ağrı Dağı Efsanesi (Ali Taygun ve Macit Koper
tarafından uyarlanmıştır.)
Bebek (Tuncel Kurtiz yönetmenliğinde Göteborg
Üniversite Tiyatrosu'nda oynanmıştır.)
Filler Sultanı, Yılanı Öldürseler (Paris ve
İsveç'te sahnelenmiştir.)
Binboğalar Efsanesi (Avignon'da Theatre de Chene
Noir'da sahnelenmiştir.)
Beyaz Mendil (1955) & Kara Çalı (1956): Lütfi Ö.
Akad’ın yönettiği, iki düşman köyün çatışmasını ve aşk hikâyelerini işleyen ilk
sinema uyarlamalarıdır.
Alageyik (1959) & Karacaoğlan'ın Kara Sevdası (1959):
Atıf Yılmaz'ın yönettiği, yazarın başlangıçta Y.K. veya Yusuf
Karataylı rumuzlarıyla imza attığı filmlerdir.
Ölüm Tarlası (1966) & Muradın Türküsü (1965):
Atıf Yılmaz yönetmenliğinde çekilen, Güneydoğu'daki kaçakçılık, çıkar çevreleri
ve birey-toplum çatışmasını irdeleyen filmlerdir.
Yılanı Öldürseler (1982): Türkan Şoray'ın yönettiği,
annesinin baskılarla öldürülmesine yol açan Hasan'ın trajedisini işleyen film,
1982 Sinema Yazarları Ödülü'nü almıştır.
İnce Memed (1984): Peter Ustinov'un senaryosunu yazıp
yönettiği, Yugoslavya'da çekilen uluslararası uyarlamadır.
Yer Demir Gök Bakır (1987): Zülfü Livaneli'nin
senaryolaştırıp yönettiği, Cannes Film Festivali'nde "Belirli Bir
Bakış" bölümünde Türkiye'yi temsil eden en beğenilen sinema uyarlamasıdır.
Menekşe Koyu (1991): Barbro Karabuda'nın yönettiği
Türk-İsveç ortak yapımı son sinema uyarlamasıdır.
Röportajları
Yaşar Kemal, romancı kimliğinden önce gazeteci ve röportaj
yazarı olarak tanınmıştır. 1955’te Gazeteciler Cemiyeti Röportaj Başarı
Armağanı'nı kazanmıştır. Anadolu’yu adım adım dolaşarak sorunları yerinde
incelemesi, onu modern Türk röportajcılığının kurucularından biri yapmıştır.
Yazar, röportajı şiir, hikâye ve roman gibi yaratmaya dayalı
edebi bir tür olarak görür. Ona göre haber gerçeğin yüzeyi (kabuğu) iken,
röportaj gerçeğin derinliğidir.
Röportajlarını asla not alarak değil, olayları yaşayıp
benliğine sindirerek kaleme aldığını belirtmiştir.
Bu Diyar Baştan Başa
1951-1954 yılları
arasında yayımlanan ilk röportajlarını (Van, Diyarbakır, Gaziantep, Erzurum vb.
Anadolu izlenimleri ile Sait Faik, Balaban, Füreya gibi sanatçılarla
görüşmeleri) kapsar.
Bir Bulut Kaynıyor
1955-1973 yılları arasında yayımlanan röportajları içerir.
İçerisinde Anadolu sorunlarının yanı sıra İstanbul'daki gecekondular, sabahçı
kahveleri, süngerciler, ekolojik sorunlar (Denizler Kurudu) ve yurtdışı
izlenimleri (İsrael'de 10 Gün) yer alır.
Konularına Göre Son Düzenleme: Bu külliyat Peri
Bacaları (yöreler ve yolculuklar), Denizler Kurudu (ekolojik
sorunlar), Nuhun Gemisi (gün yüzü görmemiş olaylar) ve Bir Bulut
Kaynıyor (İstanbul dönemi) olmak üzere dört cilt halinde yeniden
sınıflandırılmıştır.
Çocuklar İnsandır / Allahın Askerleri
1975'te Cumhuriyet’te tefrika edilip 1978'de basılan
bu eser, çocuk bürosunda ve sokaklarda tanıştığı kimsesiz, yoksul çocukların
hikâyelerini anlatan röportaj-hikâye türünün ilk örneğidir.
Röportajların yarısına kadarı Orta, Doğu ve Güneydoğu
Anadolu'nun geriliği, işsizlik, yoksulluk, din sömürüsü, toprak sorunları ve
ilkel yaşam koşulları üzerine kurulmuştur. Yazar, tabanın sesini duyurmaya özen
göstermiştir.
Röportajlar, yazarın romanlarına doğrudan kaynaklık
etmiştir. Örneğin Nuhun Gemisi Peşinde romanı Ağrı Dağı Efsanesi’ne;
Denizler Kurudu ise Deniz Küstü romanına altyapı oluşturmuştur.
Fıkra, Deneme ve Makaleleri
Yaşar Kemal, şiir ve folklor derlemeleriyle başladığı
yazarlık serüveninde gazeteciliğe ve 1951'den itibaren Cumhuriyet başta
olmak üzere Yön, Ant, Yeni Halkçı gibi 50 civarında süreli
yayında fıkra, deneme ve makaleler yazmaya devam etmiştir.
Taş Çatlasa (1961)
Cumhuriyet’teki "Bu Pazar" ve "Bu
Çarşamba" başlıklı köşe yazılarının toplandığı ilk derlemedir.
Baldaki Tuz (1974), Ağacın Çürüğü (1980)
Alpay Kabacalı tarafından taranarak hazırlanan bu kitaplar,
yazarın 1959-1977 yılları arasındaki fıkra, deneme ve makaleleri ile
röportaj/söyleşilerini kapsar.
Yazar, ilk gençlik yıllarından (1943 Adana karakol süreci,
1950 tutukluluğu) itibaren düşüncelerinden dolayı sürekli gözaltı, arama ve
dava süreçleriyle (örn. "Kanlı İktidarın Ortakları", "Camiler
Kışla Oldu" ve "Meydan Okuma" yazıları davaları)
karşılaşmıştır. Edebiyatın egemen sınıfları rahatsız etmesini, azgelişmiş
ülkelerde edebiyatın gücüne ve işe yararlılığına bağlayarak bundan gurur
duyduğunu belirtmiştir.
Yaşar Kemal, 17-18 yaşlarından itibaren benimsediği
sosyalizmi tek bir kalıba/modele indirgemeyi Marksist diyalektiğe aykırı görür.
Ona göre her ülkenin sosyalizmi kendi tarihi, kültürel ve coğrafi koşullarından
doğmalıdır.
Romanlarındaki tekrarlı, kıvrak ve zengin dil gücü bu
yazılarında da egemendir; güncel olayları en derin ve can alıcı yönleriyle ele
alıp toplumcu bakış açısıyla işleme başarısı göstermiştir.
Halkbilim Derleme ve Araştırmaları
Yaşar Kemal’in çocukluğu ve gençliği halkbilim ürünlerinin
canlı olarak yaşandığı Çukurova’da geçtiği için bu ürünler onun sanatında temel
bir "köken kültürü" oluşturmuştur.
Küçük yaşlardan itibaren "Aşık Kemal" mahlasıyla
türküler ve ağıtlar söylemiş, çevredeki halk şairleriyle (Âşık Ali, Mecit,
Rahmi) atışmalara girmiş, köy köy dolaşan Köroğlu destan anlatıcılarını taklit
etmiştir.
Dört-beş yaşlarındayken babasının öldürülmesi ve sonrasında
köyde günlerce süren ağıt yakma törenleri, çocuk ruhunda derin izler bırakmış;
ağıtlara duyduğu ilginin temelini atmıştır. Yazar, yazarlığa atılmasaydı asıl
mesleğinin folklorculuk olacağını belirtmiştir.
Ağıtlar
1939-1942 yılları arasında Çukurova’dan derlediği 32 ağıttan
oluşan ilk kitabı, Kemal Sadık Göğceli imzasıyla yayımlanmıştır (P. Naili
Boratav tarafından övgüyle karşılanmıştır). 1992’de bu sayı 100 ağıda
çıkarılarak genişletilmiştir.
Gökyüzü Mavi Kaldı
Sabahattin Eyuboğlu ile birlikte (Ahmet Hamdi Tanpınar ile
yapılan bir halk şiiri/divan şiiri ezber yarışmasının ardından) uzun yıllar
süren titiz bir çalışma sonucu hazırladıkları halk edebiyatı seçmeleridir.
Yunus Emre’den Âşık Veysel’e kadar pek çok halk şairinin şiirleri, maniler,
bilmeceler, ağıtlar, türküler ve halk tiyatrosu örneklerini kapsar.
1941’den itibaren Görüşler, Varlık ve Türk
Folklor Araştırmaları dergilerinde Karacaoğlan, tekerlemeler ve halk
türküleri üzerine pek çok incelemesi yayımlanmıştır.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: DİL VE ÜSLUBU
Yaşar Kemal’in dili üzerine üniversitelerde bitirme tezleri
hazırlanmış; Ali Püsküllüoğlu, yazarın 21 eserini tarayarak Yaşar Kemal
Sözlüğü’nü (646 madde başı ile) yayımlamıştır.
Feridun Andaç: Yazarın yöresel sözcükleri, deyimleri,
ikilemeleri, pekiştirmeleri ve imgesel öbekleri ustalıkla kullanan bir söz
ustası ve çağdaş bir söylence yaratıcısı olduğunu vurgular.
N. Ziya Bakırcıoğlu: İnce Memed I’in dili ve
üslubunda bazı aksamalar (rastgele seçilmiş kelimeler, bozuk cümle yapıları ve
argoya kaçan ifadeler) bulduğunu belirtir.
İlhan Berk: Halk dilinin arı ve yalın olduğunu, ancak
gelişmeye, ayrıntılara ve iç konuşmalara kapalı bir yapısı bulunduğunu ileri
sürerek yazarın halk diline fazlaca yaslanmasını eleştirmiştir.
Galina Gorbatkina ve Konur Ertop: Yazarın dilinin
halk folklorundan derinden beslendiğini; tekrarlara dayanan, ağıt havasındaki
sayıklama cümlelerinin şiirli bir üslup yarattığını belirtmişlerdir.
Yaşar Kemal, İstanbul Türkçesinin üç-beş yüz sözcüklük
yoksul ve donmuş bir dil olduğunu savunmuş; büyük edebiyat diline ulaşmak için
Anadolu’nun yüzyıllardır süregelen zengin halk Türkçesinden ve sözlü kültür
kaynaklarından beslenmek gerektiğini vurgulamıştır (Nâzım Hikmet’i bu kaynağa
başvurduğu için övmüştür). Bu görüşleri basında büyük tartışmalara yol
açmıştır.
Yaşar Kemal, roman dilinin günlük konuşma dilinden ya da
halk dilinden farklı, üzerinde çalışılarak kurulan bambaşka bir yapı olduğunu
belirtmiştir. Binbir Gece Masalları, Homeros, Karacaoğlan, Dadaloğlu ve Evliya
Çelebi gibi büyük birikimlerden beslendiğini ifade etmiştir.
Her romanın kendi konusuna, içeriğine ve yapısına uygun
farklı bir üslup ve dil yarattığını söylemiştir (İnce Memed, Akçasazın
Ağaları ve Demirciler Çarşısı’nın dilleri birbirinden tamamen
farklıdır).
Çehov’un "hikâyede geçen tüfek patlamalıdır"
ilkesine bağlı kalarak, Köroğlu anlatılarından öğrendiği üzere romanda hiçbir
gereksiz betimlemeye yer vermediğini, her anlatının işlevsel olması gerektiğini
vurgulamıştır.
Yaşlandıkça daha büyük bir yalınlığa (sözcüksüz yazabilme
idealine) doğru gittiğini ifade etmiştir.
Kelime Serveti ve Dilde Değişmeler
Memet Fuat, 1952’de yazarı uyararak Sarı Sıcak’taki
kırık dökük köylü konuşmalarının (şive taklidinin) edebiyata zarar verecek
sakat bir yöntem olduğunu ileri sürmüştür. Halil Aytekin ve Ö. Faruk Toprak da
mahalli dilin anlaşılmayı zorlaştırdığını ve Çukurova dışındaki okurlar için
yadırgatıcı olduğunu savunmuşlardır.
Yazar, 1956’da verdiği cevapta "şive taklidi"
yapmadığını, romanlarındaki insanları kendi bölgelerinin gerçeğine ve
renklerine uygun olarak konuşturduğunu (bütünsel gerçekçilik) belirtmiştir.
Yurdun her yerindeki kişileri İstanbullu gibi konuşturmanın "düzmecilik"
olduğunu vurgulamıştır.
Yaşar Kemal, ilk dönem eserlerinde diyaloglarda yerel ağza
yoğun biçimde yer verirken (edicin, itiyin, babaym, geliciydi, oluksun vb.),
zamanla ortak yazı diline yönelmiş ve eserlerinin sonraki basımlarında bu yerel
ifadelerin çoğunu düzeltmiştir.
Yazar, Sarı Sıcak’ı 1967’de Bütün Hikâyeler
adıyla yeniden yayımlarken metinler üzerinde kapsamlı dil, imla ve üslup
düzeltmeleri yapmıştır.
Yazar, ortak yazı dilinde bulunmayan veya az bilinen
sözcükleri yoğun olarak kullanmıştır (devineksizlik, devinim, dinginlemek,
ışışlaşan, sevecenlik, tutak, yinelemek). Ayrıca "hatırlamak"
anlamında angılamak, ansılamak ve ansımak biçimlerini bir
arada kullanmıştır.
Adnan Benk, Yaşar Kemal’in kantarma, belleme, klaptan
işleme, savatlı gibi okuyucuya yadırgatıcı gelen özel yöresel/mesleki
sözcükleri, üzengi, eyer, som gümüş gibi bilinen "sürükleyici"
sözcüklerin arasına yerleştirerek cümlenin anlam akışını bozmadan zengin bir
atmosfer yarattığını belirtir.
Yazar, pekiştirme amacıyla aynı cümle içinde yakın anlamlı
sözcükleri yan yana kullanmış (çürümüş-ulmuş, kılavladı-keskinleştirdi,
havakmış-şişmiş); kimi zaman da terimin hemen ardından açıklamasını
yapmıştır (narı beyza yani beyaza kesmiş ateş, çeti yani çok bodur
bir çalı yavrusu).
Yaşar Kemal’in anlatımı ortak dilin yanı sıra Çukurova ve
Toros yöresine ait zengin halk deyimleri (alloş çekmek, imi timi bellisiz
olmak, pampal pampal açmak, konurlu konurlu bakmak) ve atasözleriyle (aba
altında er yatar, ta ezelden kurt eniği kurt olur, yel kayadan ne anlar)
örülmüştür.
Eserlerinde argo ögelere aşırıya kaçmamak kaydıyla,
kişilerin doğal konuşma ortamlarını yansıtmak amacıyla yer vermiştir.
Cümle
Yazarın farklı dönemlerde yazdığı beş romanı (İnce Memed
I, Ağrı Dağı Efsanesi, Demirciler Çarşısı Çalışkusu, Deniz
Küstü, Kanın Sesi) üzerinden yapılan istatistiksel örneklem
sonuçları şöyledir:
Fiil Cümlesi: %80 (İsim cümlesi %15, Kesik cümle %5)
Kurallı Cümle: %87 (Devrik cümle %13)
Basit Cümle: %64 (Bileşik cümle %36)
Olumlu Cümle: %82 (Olumsuz cümle %13, Soru cümlesi
%5)
Zaman İçindeki Değişim: İnce Memed I’den Kanın
Sesi’ne doğru gidildikçe basit cümle oranı (%72'den %51'e) düşmüş, bileşik
cümle oranı (%28'den %49'a) artmıştır. Devrik cümle oranı ise %15'ten %6'ya
gerileyerek yerini kurallı cümlelere bırakmıştır.
Görülen geçmiş zaman (%41) ve Şimdiki zamanın hikâyesi
(%19). Bu iki kiple kurulan cümlelerin toplamı %60'ı bulmaktadır.
Bu oranlar, Yaşar Kemal’in anlatımında tahkiye (hikâye etme)
üslubunun hâkim olduğunu ve daha çok yaşayıp tanık olduğu durumları aktardığını
göstermektedir.
Edebî Sanatlardan Yararlanma
Yaşar Kemal’in anlatımını özgün ve güçlü kılan temel
unsurlardan biri asker, doğa ve insan tasvirlerinde edebî sanatları yoğun
olarak kullanmasıdır:
Benzetme (Teşbih): "Yağmur at kuyruğu gibi
iniyordu.", "Marmara kar yağmış dümdüz bir ovaya
benzeyecekti."
Eğretileme (İstiafe) & Mecaz: "Deniz
ağarmıştı.", "Yalın ayaklarının izleri ak topraklı yolu
nakışlıyordu."
Kişileştirme (Teşhis): Doğa unsurlarının ve dağların
canlı birer varlık gibi tasvir edilmesi (Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı
Topal Karınca tümüyle kişileştirme üzerinedir).
Abartma (Mübalağa): Yazar abartılı anlatımı çok
sever; ancak bunu coşkun ve gerçekçi bir atmosfer içinde sunduğu için okuyucuya
yapay gelmez (silahlı çatışmalar, kaval sesinin dağı taşı eritmesi vb.).
Yazarın devasa külliyatı içinde gözden kaçan bazı dil, imla
ve anlatım pürüzleri de dikkat çekmektedir:
İmtiyaz anlamına gelen "ayrıcalık"
kelimesinin "fark, ayrım" anlamında kullanılması; beddua/küfür
anlamına gelen "kargış" yerine dua anlamına gelen "alkış"
kelimesinin seçilmesi ("Sultan Karı... ona alkış tuttu").
Karakter-Dil Uyumsuzluğu: Karadenizli bir kasaba
çocuğunun Çukurova çocukları gibi "Alloş" çekmesi veya küçük
yaştaki Salih'in "bilameccani" gibi ağdalı bir Osmanlıca
kelimeyi kullanması.
Sonuç
1923 Ekim'inde Hemite/Gökçeli'de doğan Yaşar Kemal; 4-5
yaşlarında babasını kaybetmiş, zorlu bir çocukluk geçirmiştir. Ortaokul 3.
sınıftan ayrılarak ayakkabı çıraklığından vekil öğretmenliğe kadar 40'a yakın
işte çalışmış, halkın içinde pişen bu yaşam deneyimi eserlerinin temel
biyografik altyapısını oluşturmuştur.
Şiir, hikâye, roman, röportaj, oyun, senaryo, görüşme, anı
ve folklor derlemeleri dahil 10'dan fazla türde eser vermiştir. Külliyatındaki
33 temel kitabın 23'ü roman, 1'i hikâye, 3'ü röportaj, 1'i oyun, 1'i görüşme,
2'si fıkra/deneme/makale ve 2'si folklor derlemesidir. Eserleri 30'dan fazla
ülkede 200'e yakın baskı yapmış ve birçok ulusal/uluslararası ödüle layık
görülmüştür.
Beslendiği Dört Kaynak:
- Anadolu
halk kültürü ve sözlü edebiyatı
- Günlük
yaşam ve gözlemler (biyografik öğeler)
- Uzak
ve yakın tarihsel olaylar
- Dünya,
özellikle Batı kültür ve edebiyatı (“Benim bir ayağım Anadolu’daysa
diğeri dünyada.”)
Başlıca Temalar: Başkaldırı, ekonomik/sosyal değişim
ve yozlaşma, aşk ve töreler, kan davası, yoksul köylülerin problemleri,
Yörüklerin iskânı, sömürü, korku, cinayetler ve çocukların problemleri. Yazarın
temel formülü "Direnç" ve "Değişme"dir.
Tarihsel Zaman: XVI. yüzyıldan 1970'li yıllara kadar
uzanan geniş bir zaman dilimini kapsar.
Mekân: Genellikle Çukurova ve çevresi, Doğu/Güneydoğu
Anadolu, Batı Anadolu ve son dönemde İstanbul üçlemesiyle büyük şehir. Açık
mekânlar (doğa) ağırlıktadır.
Bakış Açısı ve Teknikler: Hâkim bakış açısı ve
yazar-anlatıcı temel alınmış; iç diyalog, iç monolog, bilinç akımı ve halk
kültüründen montaj teknikleri kullanılmıştır.
Çocuklar ve yaşlılar yazarın insan galerisinde merkezi bir
yer tutar.
Sosyal Durum ve Fonksiyon: Köylüler, Yörükler,
işçiler, eşraf, aydınlar, bürokratlar ve eşkıyalar yer alır. Çatışma ekseni
genellikle Tematik Güç (gençler/mazlumlar) ile Karşı Güç (ağalar/bencil
çevreler) üzerine kurulmuştur.
Sanatçı Kişiliğinin Dönemleri
1939-1950: Yetişme ve folklor derlemeleri dönemi (Kemal
Sadık Göğceli imzası).
1951-1971: Gazetecilik, röportaj, ilk hikâye ve
romanlar (Yaşar Kemal imzasıyla çıkış).
1972-1981: Demirciler Çarşısı Cinayeti ile
başlayan dönüm noktası ve uluslararası tanınırlık.
1982-1993: Cino del Duca Ödülü sonrası olgunluk
dönemi (Kimsecik dizisi).
Türk Romancılığına Getirdiği 5 Temel Yenilik
Kendine özgü bir roman dili kurması.
İnsanın, toplumun ve kentlerin yabancılaşmasını/yozlaşmasını
işlemesi.
Romancılığımıza yeni psikolojik ufuklar ve derinlikler
kazandırması.
Romancılığımıza lirizmi getirmesi.
Yerelden evrensele ulaşma başarısı göstermesi.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder