15 Ağustos 2012 Çarşamba

Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatı 1


Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatı 1

Ünite 1
Tanzimat Edebiyatının Arka Planı

1440 yılından itibaren Roma ve Floransa’da başka bir dünya algısı peşindeki insanlar klasik metinlerin çevirilerine başladılar. İlerleyen yıllarda bu eserler hakkında çok çeşitli tartışmalar ve yorumlar ortaya atıldı.
1456 yılında Gutenberg’in matbaasında kitaplar basılmaya başlandı.
1519 yılında Martin Luther İncil’i Almancaya çevirerek Roma Kilisesine savaş açtı.
15. yüzyıl boyunca Avrupa’da 1700 civarında matbaa kuruldu ve yaklaşık 15-20 milyon kitap basıldı.
Bütün bu gelişmeler 17. Yüzyıldan itibaren başta İngiltere olmak üzere Avrupa ülkelerinde meyvelerini vermeye başladı.
F. Bacon, T. Hobbes, Voltaire, Montesquieu ve Kant gibi düşünürler ön yargılar, dogmalar ve batıl inançlara karşı aklı yüceltmeye başladılar.
Aklın yükselişi 1750 yılından sonra başlayan Sanayi Devrimi’nin dayandığı temeldir. Pragmatizmin gelişimi de aynı dönemdedir. Avrupa insanı bu dönemde dünyayı işlenebilir hammadde olarak görmeye başlar.
Rasyonelleşmenin yaygınlaşmasıyla birlikte pozitivizm adeta bir din hüviyetine bürünür.
Sanayileşmenin getirdiği teknik imkânları ordularını modernize etmede de kullanan Avrupalı ülkeler dünya siyasetini yönetecek konuma eriştiler.
Avrupa’daki bu ilerleme Osmanlı topraklarındaki gayrı Müslimlerin iktidara karşıt bir tutuma girmeleri ve Avrupa ülkelerinin güdümüne girmeleri sonucunu doğurmuştur.
16. yüzyıla kadar Batıdaki gelişmeleri dikkatle takip eden Osmanlı Devleti bu tarihlerden itibaren yeniliklere ilgisi kaybederek Avrupa karşısında teknolojik bakımdan gerilemeye başlamıştır.
III. Selim döneminde Fransız Devrimi’nin neme nem bir şey olduğunun anlaşılması için sultana rapor sunan hariciyeci Atıf Efendi, Muvazene-i Politike adlı raporunda Aydınlanmacıları fısk-ı fücur cümbüşü olarak tasvir eder. Çağın olaylarına bakışımız işte bu minvaldedir.

1821-1825 yılları arasında Mora’da çıkan Rum isyanından mütevellit tercüme işlerinde Rumlara güvenemeyeceğini idrak eden Osmanlı, 1821 yılında Tercüme Odası ihdas ederek hariciyeci yetiştirmeye başladı. Tercüme Odası’nın Tanzimat aydınlarının Batıya açılmasındaki önemi çok fazladır.

Osmanlı’daki derileme 1683 tarihli Viyana bozgunu ve buna müteakip devam eden savaşların sonunda imzalanan Karlofça Antlaşması (1699) ile ayyuka çıkar. Batı bu tarihten sonra Türkleri Avrupa’dan çıkarmak üzere hareket etmeye cesaretlenir.

Kapitülasyonların ilerleyerek Osmanlı ekonomisini bitirme noktasına gelmesi gerilemenin bir diğer nedenidir. Ekonomideki gerilemeyle birlikte Batıdan borç almaya başlayan Osmanlı ekonomisi kısa zamanda vesayet altına girmiştir.

Osmanlı’nın gerileyişinin en güçlü ayaklarından biri de düzeni bozulan Yeniçerilerdir.


Ünite 2

Osmanlı Devletinde Çağdaşlaşma

Modernleşme çalışmalarına cesaretlenmemize sebep Büyük Petro’nun Rusya’da, Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’da elde ettiği başarılardır.
İlk girişimler Damat İbrahim Paşa döneminde başlar. Avrupa ülkelerine elçiler gönderiyoruz bu dönemde. 1719’da Viyana’da, 1921 yılında da Paris’e elçiler gönderilir.
Lale Devri’nde başlayan bu çalışmalar Osmanlı ordusunun İran hükümdarı Nadir Şah karşısında aldığı yenilgiyle (1730) galeyana gelen halkın Frenk tarzına nefreti iyi kullanan Patrona Halil’in başını çektiği isyanla sona erer.
Dini eserlerin basılmaması şartıyla kurulmasına izin verilen matbaada 1729 yılında Vankulu Lügati basılır.

Halil Hamit Paşa’nın gayretleriyle 1773’te Mekteb-i Riyaziye, 1776’da Handese Odası adıyla mühendislik okulu ve 1783’te de Mühendishane-i Bahr-i Hümayun açıldı.
1827’de Mekteb-i Tıbbiye, 1831’de Mızıka-yı Hümayun Mektebi, 1834’te Mekteb-i Ulum-ı Harbiye açıldı.

Çeviriler
1660’lı yılların başında Tezkereci Köse İbrahim Efendi, Fransız astronom Noel Duret’nin 1651’de Paris’te basılmış eserini Secencel el Eflak fi Gayet el-İdrak adıyla önce Arapçaya sonra da Türkçeye çevirir.
İbrahim Müteferrika, Kâtip Çelebi’nin Cihannüma ve Andreas Cellarius’un Atlas Celestis adlı eserlerini Türkçeye çevirdi.
Şanizade Ataullah Efendi, 1812 yılında Baron von Storck’un Miyar’ül-etibba adlı eserini, Hekimbaşı Behçet Efendi, İtalyan Antonio’dan Çiçekaşısı, Kolera Risaleleri ve Ruhiyyat Risaleleri’ni çevirir.
Münif Paşa’nın Volter, Fenelon ve Fontenel’den seçilmiş felsefi parçalar içeren eseri Muheverat-ı Hikemiyye (1859) ve Yusuf Kamil Paşa’nın Fenelon’dan Telemaque çevirileri (1859) yenileşme hareketlerinin düşünsel zeminin oluşturur.
Aynı yıl (1859) Ceride-i Havadis’te Victor Hugo’nun Sefiller’i Hikâye-i Mağdurin adıyla tefrika edilir.
Ahmet Lütfi Efendi, Daniel Defoe’nun Robenson Cruzoe adlı eserini (1864), Teodor Kasap, Monte Cristo’yu (1871-1873) ve Lesage’dan Topal Şeytan’ı (1872) çevirir.
Ziya Paşa, Rousseau’nun Emil (1870) ve Moliere’in Riyanın Encamı (1881) adlı eserlerini çevirir.
Ahmet Vefik Paşa, Moliere’in Tartuffe, İnfial-i Aşk, Don Juan, Adamcıl adlı eserlerini çevirir. Yine Moliere ait olan Zor Nikâh, Zoraki Tabip, Tabip-i Aşk, Dekbazlık adlı oyunlarını uyarlar.
Recaizade Mahmut Ekrem, Chateaubriand’ın Atala (1873) ve Bernard de Saint Pierre’in Pol ve Virjini’ini çevirir.  

Gazeteler
İlk gazete II. Mahmut döneminde çıkar; Takvim-i Vekayi (1831). Başyazarı Esat Efendi idi.
İlk özel gazeteyi William Churchill Ceride-i Havadis adıyla çıkarır (1840). Gazetenin amacı Osmanlı topraklarındaki İngiliz çıkarlarını belirlemek ve bunun propagandasını yapmaktı.
Agâh Efendi’nin Tercüman’ı Ahval’i 1860’da yayına başlar. Şinasi’nin yönettiği bu gazetede ilk tiyatro eserimiz Şair Evlenmesi tefrika edilmiştir. Şinasi daha sonra bu gazeteden ayrılarak Tasvir-i Efkâr adıyla kendi gazetesini çıkarmaya başlar (1862).
Ali Suavi’nin Muhbir (1867), Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın Londra’da kurdukları Hürriyet (1868), yine Namık Kemal’in İstanbul’da çıkardığı İbret (1871), Ahmet Mithat’ın Devir (1872), Bedir (1872) ve pek çok romanını tefrika ettiği Tercüman-ı Hakikat (1878) dönemin diğer gazeteleridir.

Tanzimat Fermanı
Reşit Paşa tarafından 3 Kasım 1839’da okunmuştur.
Özünde tüm Osmanlı yurttaşlarına eşitlik vaat eden bu ferman Müslüman kesim tarafından yadırganmıştır.
Fermanda vaat edilen yenilikleri gerçekleştirecek düşünsel altyapıya sahip olmayan Osmanlı, bu iyi niyetli girişiminden zararlı çıkmıştır. Ağırlıkla gayrı Müslim kitlelerin haklarını gözeten ferman, ilerleyen yıllarda Avrupa ülkelerinin Osmanlı’nın iç işlerine müdahale etmeye başlamalarına zemin hazırlamıştır.
Tanzimat’ın asıl müspet etkileri edebiyat alanında gözlenmiştir.

Tanzimat dönemi aydınlarından Şinasi, akılcı bir kavrayışı, din ve Tanrı algısına kadar taşımak isteyen modernist bir öncüdür.
Reşit Paşa için yazdığı Kaside ve Münacat’ı yenilik düşüncelerinin edebiyatımızdaki ilk ve en ileri örneklerindendir.
Kuvvetler ayrımını meclis-i meşveret kavramı ile sürekli gündemde tutmaya çalışan Namık Kemal, demokrasi yanlısı tutumu ile Tanzimat döneminin en önemli aydınlarındandır.
Tasvir-i Efkâr’da 1866’da yayımlanan Lisan-ı Osmaninin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir adlı makalesi Türkçenin yazı dili olarak Arapça ve Farsçadan ayrılması gerektiğinin önemine işaret eder.
Osmanlı-Rus savaşı dolayısıyla yazdığı Murabba’da hürriyet, vatan, devlet ve millet kavramlarını işler.
Ziya Paşa’nın Şiir ve İnşa adlı makalesi, modernleşme çalışmaları açısından önemlidir.
Sadullah Paşa, şair kimliğinden ziyade pozitivizm düşüncesiyle palazlanan Batıdaki teknolojik gelişmeleri görmesi bakımından dikkate değer bir aydındır. 19. Asır adlı manzumesi bu gözlemleri içerir.
Beşir Fuad, Büchner, Jean Masse ve Claude Bernard’dan yaptığı çevirilerle realizmi hakikuyyun sözcüğüyle karşılamış ve aşkın metafizik görüşleri reddetmiştir.  

Özetleyelim; yeni Türk edebiyatının ortaya çıkışını 3/5 kitabın dilimize çevrilmiş olması hadisesine bağlamış bulunmaktayız.


Ünite 3

Tanzimat Döneminde Şiir: 1. Kuşak

Tanzimatla birlikte Batı tesirinde eserler verilmeye başlanması klasik edebiyat geleneğimizin bir anda terk edildiği anlamına gelmemelidir. Bazı şairler ve yazarlar klasik tarzda eserler vermeye devam etmişlerdir (Osman Şems Efendi, Kâzım Paşa, Leskofçalı Galip, Hersekli Ârif Hikmet). Bununla beraber Tanzimat döneminin birinci kuşak edebiyatçılarından Şinasi, Ziya Paşa ve Namık Kemal’in de biçim bakımından klasik tarza sadık kaldıkları eserleri mevcuttur.
Yenileşme hareketleri çerçevesinde Şinasi, konuşulan Türkçeyi yazı dili yapmak ister. Şair Evlenmesi adlı eserini bu düşünceyle kaleme almıştır.
Müntehabat-ı Eş’ar adlı eserindeki şiirlerinde de bu konuya dikkat etmiştir.
Namık Kemal ve Ziya Paşa, Şinasi kadar radikal davranamazlar ancak Ahmet Mithat Efendi tam manasıyla Şinasi’nin çizgisinde, halk dilinde eserler vermeye gayret etmiştir.

Gazetelerin günlük hayata dahil olmasıyla birlikte edebi eserler yüksek zümreye değil ağırlıkla halka yönelmiş ve bu, edebi eserlerde halk dilinin tercih edilmeye başlamasında etkili olmuştur.

Türkçe ile ilgili çalışmalara Şinasi, Türk atasözlerini derlediği eseri Durub-i Emsâl-i Osmaniye adlı eseriyle katkı yapar (1863).

Türk dili hakkında ilk ciddi çalışma Şemseddin Sami’nin Lisan-ı Türkî “Osmanî” başlıklı makalesidir (1881). Türkçenin sadeleşmesi gerektiğine dikkat çeken yazar, düşünceleriyle Ömer Seyfettin’i etkilemiş ve Yeni Lisan hareketine öncülük etmiştir.
Türkçenin sadeleşme yönündeki çalışmalara Ahmet Vefik Paşa da katkı yapmıştır (doğu lehçelerinden sözcük almak teklifini dışarıda tutmak kaydıyla).

Klasik tarzda eserler kaleme alan ve bunun yanında içerik bakımından edebiyatımıza yeni temalar getirmesi bakımından Âkif Paşa, dönemin dikkat edilmesi gereken edebiyatçılarındandır. Kaside-i Adem adlı eserinde varlığa karşı yokluk temasını yüceltmesi şiirimiz açısından daha önce benzeri olmayan bir örnektir. Eserlerinde kötümser ruh hali hakimdir.

Tanzimat’ın ilk yıllarında klasik tarza bağlı edebiyatçılar Encümen-i Şuara adıyla bir meclis teşkil ederler (1861).
Hersekli Ârif Hikmet’in Aksaray’daki evinde toplanan meclis, şiire hevesli gençlere yardımcı olmaya çalışır.
Leskofçalı Galip, Osman Şems, Hersekli Ârif Hikmet, Kâzım Paşa, Nevres, İbrahim Halet Bey, Üsküdarlı Hakkı Bey, Recaizade Celal, Salih Faik Bey, İrfan Paşa, Salih Naili, Ziya Paşa ve Namık Kemal bu meclise devam etmişlerdir.
Sebk-i Hindi ekolüne bağlı kalan meclis, şiirlerine başlık koymaları, ortak şiirler kaleme almaları, yeni tema arayışına girmeleri ve bazılarının dilde sadeleşemeye gitmeleri bakımından dikkate değer işler yapmıştır.

Şinasi
Şiirde ilk değişim içerikte gözlenir; bu dönüşümün ilk örneklerini İbrahim Şinasi’nin eserlerinde görebiliriz. Maliye eğitimi almak üzere 1849-1854 yılları arasında Fransa’da bulunan Şinasi, bu dönemde aralarında Lamartine’in de bulunduğu çeşitli sanatçılarla dostluklar kurar. Şinasi’nin Fransız sanat çevreleriyle olan bu dostluğun etkileri, şiirlerinde alışagelmediğimiz yeni sözcükleri kullanmasıyla kendini gösterir. Şiirlerinde vatan, hürriyet, devlet, medeniyet gibi sözcükler kullanan Şinasi’nin şiirimize dahil ettiği kavramlardan biri de akıldır.  
Reşit Paşa için yazdığı kasideler ile de devrine yeni görüşler, düşünceler katmak/aşılamak istediğini görüyoruz.
Batı edebiyatından yaptığı çevirilerde yeni şekil denemelerinde bulunmuştur. Yazdığı kasidelerde nesib kısmını kaldırıp doğrudan medihte bulunmuştur. Klasik şiirin mazmunlarla dolu kapalı anlatımını çözüp, yaşanan hayatı anlatan canlı ve halkın iştirak edebileceği bir dile ulaşmak istiyordu.

Namık Kemal
Klasik tarz şiir zevkiyle yetişmiş ve çok sayıda klasik tarz şiiri bulunan Namık Kemal, 1862 yılında Şinasi ile tanıştıktan sonra sanatı ve edebi kişiliği tümüyle değişir.
Leskofçalı Galip’in etkisini uzun süre üzerinden atamayan Namık Kemal, Şinasi’yle tanıştıktan sonra da içerik ve biçim bakımından eski tarza bağlı eserler yazmıştır.
Namık Kemal’in şiirlerinde hürriyet, eşitlik, meşruti yönetim, hak, adalet, hamiyet, millet ve halk kavramları sıkça karşımıza çıkar. Bu kavramlar bir şekilde vatan temasına bağlanırlar.
Namık Kemal’in şiirimize katkıları ağırlıkla içerik yönündedir.

Ziya Paşa
Sanatı biçim bakımından klasik tarzın zevkini koruyan Ziya Paşa’nın şiirlerinde yenilikçi fikirler ve temalar, içerik olarak karşımıza çıkar.
Eski ile yeni arasında kalmış olan Ziya Paşa, aklıyla yenilikçiliğe destek olurken gönlüyle eskinin güzelliklerine sahip çıkmaktadır.
Klasik İslam felsefesiyle modern Batı bilimlerini, özellikle astronomiyi başarılı bir şekilde birleştirdiği şiiri Terci-i Bent ile edebi şöhrete kavuşmuştur. Şiirde hayata ve kâinata sorular yöneltir. Hayata pek de iyimser bir gözle bakmayan Ziya Paşa, şiirinde de sürekli olarak kötü olanın galip gelmesi ve iyinin kaybetmesi üzerinde durur.
Ziya Paşa’nın karamsar atmosferi, 1870 yılında İsviçre’deyken Bağdatlı Ruhi’nin Terkib-i Bent’ine nazire olarak kaleme aldığı Terkib-i Bent’te durulmuş görülür.
Harâbât Mukaddimesi’nde çocuk yaşta halk şiiriyle karşılaştığı bilgisini veren Ziya Paşa, Şiir ve İnşa makalesinde halk edebiyatını asıl edebiyatımız olarak kabul eder.

Sadullah Paşa (1838-1891)
Eserlerinin çoğu günümüze ulaşmamış olan pozitivist Sadullah Paşa, Batı hayranı, yenilikçi bir devlet adamıdır. Eserleri edebi içerikten ziyade fikri içeriğiyle dikkat çeker. On Dokuzuncu Asır isimli manzumesiyle döneminin aydınlarının yöneldiği Batı dünyasının temel değerlerini ortaya koymuştur. İnsan aklının gücü ve kudretinin öne çıkarıldığı şiirde, Ortaçağ karalığından aklın kılavuzluğunda kurtulan Batı medeniyetinin ilerlemesi etraflıca işlenir. Şiirde Osmanlı toplumuna da bu yolu izlemesi salık verilmektedir.


Ünite 4

Tanzimat Döneminde Şiir: 2. Kuşak

İkinci kuşak Tanzimat şairleri ilk kuşakta başlayan değişim ve yenilikleri ilerletirler. Birinci kuşağın akla dayalı toplumsal içerikli sanat anlayışı yerini, insanın iç dünyasındaki duygu durumların anlatımına bırakmaya başlar. Şiirde bireysel içerik ağırlık kazanır. Güzelliği esas alan sanat anlayışı bu döneme hakim olur.
II. Abdülhamit döneminin baskıcı uygulamalarının dönemin sanatçılarının romantizme bağlanmasına yol açtığı ve bunun sanatta güzeli yüceltmelerine, kurguda bireysel konulara öncelik vermelerine neden olduğu görüşü savunulabilir.
Dönemin isimleri; Recaizade Mahmut Ekrem (1847-1914), Abdülhak Hamit (1852-1937) ve Muallim Naci (1849-1893).
İkinci kuşağın hemen ardından çok sayıda genç şairden oluşan ara nesil de denilen üçüncü kuşak gelir ki bunlar devraldıkları yenilikleri daha geniş alanlara yayarak Servet-i Fünun dönemine taşırlar.
Şiirin içeriğiyle birlikte şeklinde de önemli değişikler deneyen ikinci kuşak, toplumsal konulardan ziyade bireysel konulara ve temalara yer vererek emeklemekte olan yeni edebiyatımızın içe kapanmasına neden oldular. İkinci kuşağın şiirlerinde aşk, ölüm, tabiat temaları, metafizik ve mistik arayışlar yer alır.
Kelime seçiminde titiz davranmalarına karşın dilin sadeleşmesine katkı yapamamışlardır.
Klasik tarzın klişeleşmiş mazmunlarının yerine yeni imgeler/semboller aranmıştır. Soyut mazmunların yerine tabiattan esinlenerek kurgulanmış görülebilir hayaller, tasvirler edebiyatımıza girmeye başlar.
Şiirin şekli üzerinde de değişik teknikler denenir.

Recaizade Mahmut Ekrem
İkinci kuşağın öncüsü Recaizade Mahmut Ekrem’dir. Şiirden başka, öykü, roman, eleştiri ve kuramsal yazılar neşretmiştir. Hariciye nezaretine memur olarak giren yazar burada Namık Kemal ile tanışır. Tasvir-i Efkâr’da yazıları çıkmaya başlar. 1867 yılında Namık Kemal’in Avrupa’ya kaçmasından sonra gazetenin idaresini üstlenir. Şurâ-yı Devlet üyeliği yapmak kaydıyla devlet adamlığı da yapan yazar, Mekteb-i Mülkiye-i Şahane ve Mekteb-i Sultanî’de dersler vermiştir.
Recaizade Mahmut Ekrem, ara nesil ve sonrasındaki Servet-i Fünun hareketi üzerinde etkili olmuştur. Onun bu etkisini edebiyat hakkındaki kuramsal yazılarında aramak gerekir. Servet-i Fünun hareketini başlatan aynı adlı dergiyi çıkaran ve derginin başına Tevfik Fikret’i getiren Ahmet İhsan, Recaizade Mahmut Ekrem’in öğrencilerindendir.
Talim-i Edebiyat adlı eseriyle yeni bir şiir anlayışını savunan yazar, klasik edebiyattan uzaklaşarak Batılı anlayışının gençlere yerleşmesine katkı yapmıştır.
Recaizade Mahmut Ekrem, şiirde güzelliği esas alır. Şiirde fayda ve ahlakı öne çıkaran birinci kuşak edebiyatçılardan bu yönüyle ayrılmaktadır. Güzel olan her şeyin şiire konu olabileceğini söyleyerek şiirin alanını genişletir.
Edebi eserde ve dolayısıyla şiirde üç tür güzellik görür;
Düşünce güzelliği,
Hayal güzelliği,
Duygu güzelliği…
Ona göre şiirin ölçülü ve kafiyeli olması gerekmez.

Abdülhak Hamit Tarhan
Şiir sanatındaki gücüyle öne çıkan ve yenilikçi edebiyatçıları etkileyen Abdülhak Hamit Tarhan, dil kurallarını ihlali, üslûp endişesi taşımaması, klasik tarzın estetik anlayışından uzaklaşması, metafizik endişeleri ve çok çeşitli imgeleriyle yenilikçi edebiyatçılar arasında sivrilir.
Fransız ekolüyle yetiştirilmiş olması, yenilikçi yanının beslenmesinden etkilidir.
Sanatı geniş ölçüde serbest çağrışımlara ve ilhama dayalıdır. Ağırlıkla ölüm ve metafizik içerikli şiirler yazmıştır.
Eşi Fatıma Hanım’ın ölümü üzerine yazdığı Makber (1885), ölüm ve metafizik konularında derinleşmesine sebep olur. Onun bu dönemdeki şiirleri felsefi şiir olarak kabul edilir.

Muallim Naci
Ziya Paşa gibi klasik şiiri çok iyi bilen, şekil ve zevk bakımından klasik edebiyata dayanan Muallim Naci, klasik şiiri sürdürmez. Klasik şiiri yenileme çabası içine girer. Yenileşmeye açık olan şair, klasik edebiyatla olan bağını sürdürür. Bu bakımdan neo-klasik kimliği kazanır. İlk şiirlerini henüz 18 yaşında Varna’dayken yayınlayan şair kısa zamanda üne kavuşur.
Mes’udi ve Mes’ud Harabatî mahlaslarıyla klasik biçimde aşk ve şarap eksenli şiirler yazar. Hayata tepeden bakma ve boş vermişlik hakimdir bu dönem şiirlerinde.  
Eski ve yeni tarzı şiirlerinde görebildiğimiz Muallim Naci, daha çok klasik şiirin temsilcileri arasında kabul edilir. Bunun nedenleri, yenilikçilerin klasik tarzdan keskin biçimde uzaklaşmış olmalarına karşın Muallim Naci’nin klasik edebiyat zevkini yeni tarzda yazdığı şiirlerde de kullanmak istemesi, eski ve yeni tarzı savunan kutupların çekişmeye başladıkları dönemlerde klasik edebiyatı savunanların onun yakınında kümelenmeleri sayılabilir.

Yenileşmenin ikinci kuşağı, biçim yönünden şiirde arayışlarına devam ederler; hece ölçüsü ve Batı edebiyatından alınan nazım şekillerinde şiirler yazılır. Birinci kuşak şairlerden Ziya Paşa, hece ölçüsüyle şiirler yazmıştı. Namık Kemal ve onun isteği üzerine Abdülhak Hamit de hece ölçüsüyle eserler vermiştir.

Yenileşmenin Üçüncü Kuşağı: Ara Nesil
Şiirin şekil, üslûp ve içeriği üzerinde süregelen yenilikleri arttırarak devam ettirirler. Birinci ve ikinci kuşakta sayılı isim tarafından savunulan yenilik hareketleri bu dönemde sayılamayacak kadar çok genç kalemin elinde geniş bir yaşam alanı bulur.
Ara nesil döneminde öne çıkan isimler;
Menemenlizade Mehmet Tahir (1862-193)
Nabizade Nazım (1864-1893)
Mehmet Celal (1867-1912)
Nigâr Hanım (1862-1918)
Mustafa Reşit (1861-1936)
Recep Vahyi (1867-1923)
Fazlı Necip (1863-1932)
Müstecabizade İsmet (1868-1917)

Birinci ve ikinci kuşak edebiyatçıları daha ziyade gazetecilik faaliyetleri çerçevesinde seslerini duyuruyorlardı bu ara nesilde ise gazetelerin yerini dergicilik almaya başlamıştır.
Dönemin belli başlı dergileri;
Âfâk, Âsâr, Berk, Gayret, Gülşen, Güneş, Hâver, Hazine-i Fünun, Hizmet, Maarif, Malûmat, Mekteb, Mir’at-i Âlem, Muhit, Musavver, Nilüfer, Resimli Gazete
Eser verdikleri yıllar II. Abdülhamit’in istibdat dönemine denk geldiği için, memleket meseleleri ve politik konularda yayın yapamayan edebiyatçılar, eserlerinde insanın iç dünyasına yönelmişlerdir. Mehmet Celal ve Mustafa Reşit Servet-i Fünuncularda doruğa ulaşacak olan santimantalizmin öncüleridir bu dönemde.  
Sosyal ve faydacı içerikten uzaklaşarak estetik kaygılarla şiirler yazmaya başlamışlardır.
Ara Nesil edebiyatçılarının tamamının yenilikçi olduğunu iddia etmek gülünç olur. Muhafazakâr aydınlar, bu dönemde klasik edebiyat zevkini devam ettirme gayretinde olmuşlardır. Şeyh Vasfi, Elhac İbrahim Efendi, Hoca Hayrettin Efendi, Mehmet Salahi, Muallim Feyzi ve Ali Ruhi eskiyi sürdürmek isteyen isimler arasındadır.  
Klasik edebiyat yanlılarının eski edebi geleneği sürdürmekteki ısrarları ileride Servet-i Fünuncuların öncüsü olarak anılacak olan Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin gibi isimleri de etkilemiş ve bu isimler ilk dönem eserlerinde klasik tarza bağlı kalmışlardır.
Eski ve yeninin kutuplaşmaya başlaması kaçınılmaz olarak bir ara bölge/ara gurup oluşması sonucunu doğurur. İntihâle karşı çıkan, Batılı gibi düşünüp Türk gibi yazmayı, sosyal şartlarımıza, adet ve geleneklerimize uygun bir edebiyat üretmeyi savunan Ahmet Rasim bu gurupta değerlendirilir. Ali Kemal ve Recep Vahyi de aynı çizgidedirler.

Ara nesil döneminde dikkat çeken bir diğer husus çeviri faaliyetleridir. Sadece Batı dilleri değil Doğu dillerinde de çok çeşitli türlerde eserler bu dönemde dilimize kazandırılmıştır.
Çeviri faaliyetlerinde titizlikle üslûp üzerinde durulması şiirimizde konuşma sentaksının gelişmesini sağlamıştır.
Yine şiirde anjambantlı cümlelere bu dönemde rastlanır.
Kafiyede şekil birliği bırakılıp fonetik benzerliğe önem verilmeye başlandı. Kafiyenin göze değil de kulağa göre tanzim edilmesi yüzyıllardır süre gelene klasik anlayışın sona ermesi anlamına gelmektedir.
Aşk ve ölüm, bu dönemin şiirindeki hakim temalardır. Verem, hüzün, gözyaşı, ev hayatı ve yaşama sevinci de tema ve konu olarak karşımıza çıkar. Ölüm temi o denli popülerdir ki mezarlığı keşfeden şairler, sevgilinin varlığının somutlaştığı yer olarak işlenene mezarlıklarla ilgili olarak Kitabe-i Seng-i Mezar başlıklı şiirler yazılmaya başlanır.

İlk örneklerine Mir’at-i Âlem dergisinde rastlanan Recaizade M. Ekrem’in Kelebek ve Hüseyin Haşim’in Kocakarı ve Kedi şiirleriyle başlayan tablo için şiir / tablo altı şiir modası bu dönemde rağbet görmüştür. Tablo şiirleri ağırlıkla tabiat tasvirleri ve bu yolla şairin kendi iç dünyasını ifadesi şeklindedir. Muallim Naci ve M. Faik’in de tablo altı şiirler yayınlamasıyla birlikte bu tür yaygınlık kazanmıştır.
Servet-i Fünun döneminde özellikle Cenap Şahabettin ve Tevfik Fikret’in yazdığı resim gibi şiirlerin gelişmesinde bu tablo şiirlerinin katkısı olduğu aşikârdır.
Recaizade M. Ekrem’in nesr-i muhayyel terkibiyle karşıladığı düzyazı şiir (mensur şiir) de ara nesil edebiyatçılarının rağbet ettiği bir türdür.
Mustafa Reşit, mensur şiirlerini Gözyaşları (1887/8) adlı bir kitapta, Halit Ziya ise Mensur Şiirler (1891) ve Mezardan Sesler (1891) adlı kitaplarda toplayıp yayımlar.
Mensur şiirler yazan bir başka şairimiz Mehmet Celal, Muallim Naci’nin bir şiirinin etkisinde kalarak aynı tem ve içerikle İstifâza başlığı altında mensur bir şiir yazmıştır.
Mensur şiir yazmaya şairleri cesaretlendiren, Recaizade M. Ekrem’in Takdir-i Elhan’daki mensur şiiri öven yazılarıdır (bu, elbette tek sebep değildir).


Ünite 5

Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatında Roman: 1. Kuşak

1605 yılında yayınlanan Don Kişot Batı’daki ilk roman olarak kabul edilir. Sanayi devrimi ve modernleşmeyle birlikte roman türü Batı edebiyatının lokomotifi konumuna gelir. Tanzimat’la birlikte başlayan yeni Türk edebiyatında roman türünün ilk örneklerine de ancak bu modernleşme döneminde rastlarız.
Ahmet Hamdi Tanpınar, bizde roman ve öykü türünün başlamasını çevirilere bağlar. Hakikaten de öyledir; 19. Yüzyılda yapılmaya başlayan çeviri eserlerden hemen sonra öykü, roman ve tiyatro türünde eserler neşredildiği gözlenmektedir.
İlk örnekler; Ahmet Mithat Efendi’nin 1870 yılında yayımlanmaya başlayan Kıssadan Hisse ve Letaif-i Rivayat serilerinde yer alan romanlar, Şemsettin Samî’nin 1872/1873 yıllarında çıkan Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat ve Namık Kemal’in İntibah ve Cezmi adlı romanlarıdır.
Birinci kuşak edebiyatçıların romanları ağırlıkla sosyal konulara eğilir;
Görücü usulüyle evlenme,
Batılılaşmanın yanlış anlaşılması,
Köy hayatı ve köy halkı,
Kölelik,
Tarihi dönemleri konu alan eserler,
Fen bilileri ve tekniğe bağlı gelişmeleri ele alan eserler…

Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat
Batılı anlamda ilk romanımız Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’dır. İlk eser olması bakımından teknik anlamda kusurları vardır.
Romanın esas karakteri Talat, Aksaray’daki evinde annesi Saliha Hanım ve Arap dadı Ayşe Kadın ile birlikte yaşamaktadır. Kocasıyla mektepte tanışarak evlenmiş olan Saliha Hanım, oğlunun da görüp beğeneceği bir kızla evlenmesini arzulamaktadır.
Bir kalemde memur olarak çalışan Talat, tütün satıcısı Hacı Baba’nın üvey kızını (Fitnat)evin cumbasında görür ve âşık olur. Tutucu bir adam olan Hacı Baba, kızını sokağa çıkartmamaktadır. Evinde dikiş dikerek zaman geçiren Fitnat’da Talat’ı görmüş ve beğenmiştir. Fitnat’ı görebilmek için kadın kılığına giren Talat, Fitnat’ın dikiş öğretmeni Şerife Hanım’ın evine gider. Şerife Hanım’ın Fitnat’a okuma yazma öğretme teklifini kabul eden Talat, Râgıbe adıyla Hacı Baba’nın evine gidip gelmeye başlar. Finat’ı gizli kimliğiyle görmeye başlayan Talat halinden memnundur. Fitnat bir gün Râgıbe Hanım’a cumbadayken gördüğü ve beğendiği genç bir adamdan söz eder. Fitnat bu genci Râgıbe Hanım’a benzetmiştir. Râgıbe Hanım’da Fitnat’a bir erkek kardeşi olduğunu söylemiştir.
Romanın bundan sonraki bölümünde Üsküdar’da büyük bir konakta yaşayan Ali Bey olaylara dahil olur. Boşadığı karısını geri çağırmak isteyen Ali Bey, eski eşinin öldüğü haberini alır ve kahrolur. Şerife Hanım, Ali Bey’in konağında bir cariyeye nakış dersleri vermektedir. Ali Bey’e eş arayan Şerife Hanım namzet olarak Fitnat’ı düşünür. Hacı Baba bu teklifi uygun bulur. Fitnat istemese de nikâh kıyılır. Râgibe’ye içini açan Fitnat, Talat’ı sevdiğini söyler. Kıyafetlerini çıkaran Râgıbe’de Talat olarak Fitnat’ın karşısına çıkar. Üvey kızının üzüntüsünü gören Hacı Baba, kızını dinlenmesi için Üsküdar’daki bir yakınının yanına yollar. Bu teklife çok sevinen Fitnat kendini Ali Bey’in konağında bulur. Yaşadığı entrika karşısında büsbütün yıkılan Fitnat’ı olaylardan habersiz olan Ali Bey kendi haline bırakır, ona yaklaşmaz. Fitnat’ın boynundaki muskayı ele geçirip okur; muskada ölen annesinin Fitnat’a vasiyeti yazılıdır. Fitnat’ın annesi Ali Bey’in boşadığı karısıdır. Tabiatıyla Fitnat’ta Ali Bey’in öz kızıdır. Bütün olayları öğrenen Ali Bey, Fitnat’ı Talat ile evlendirmeye karar verir. Ali Bey’in düşüncelerinden habersiz olan Fitnat bu sırada intihar eder (bıçakla bileklerini keser). Fitnat’ın başucunda gam ve kedere gömülen Talat da bu acıya katlanamaz ve ölür. Yaşanan bu olaylardan sonra Ali Bey’de çıldırır.
Görücü usulü evliliklerin doğru olmadığı mesajını yüklenen kurgusuyla bu eser sosyal içerikli bir roman olarak kabul edilmelidir.
Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ta evlilik dışında kız çocuklarına eğitim verilmemesi, kölelik gibi konuların da eleştirisi yapılmaktadır (Arap asıllı Ayşe Kadın romandaki köledir).
Romandaki tesadüflerin aşırılığı romanı gerçekçilikten uzaklaştırmaktadır.
Roman, otuz altı bölümden oluşmaktadır. Her bölümün başında bölümün içeriğine uygun başlık kullanılmıştır.
Roman, Aksaray’daki evle başlar ve önce Saliha Hanım sonra da Talat’ın hikâyesi anlatılır.
Laleli’deki Hacı Baba’nın dükkânıyla anlatının ikinci bölümü başlar. Burada da Fitnat’ın hikâyesine yer verilmiştir.
Romanın üçüncü ayağı Üsküdar’daki konakta başlar. Önce Ali Bey’in hikâyesi verilir. Şerife Hanım aracılığıyla Konak, olay örgüsüne bağlanır. Fitnat’ın konağa gelişiyle kurgu bağlanmış olur. Fitnat’ın muskasıyla romandaki düğümler çözülür.

Ahmet Mithat Efendi
Yaşadığı yıllarda hâce-i evvel sıfatıyla anılan yazar, halka yönelik öğretici eserlerinde sade dil kullanmaya gayret eder.
Çok sayıda roman yazmış olan Ahmet Mithat Efendi’nin eserlerinde olay örgüsü bir tek kahramanın etrafında kurulmaz, çok sayıda kahramanın serüveni çevresinde örülür. Kahramanlarının yetiştiği çevre ile karakterleri arasında ilgi kurar. Genellikle gerçekçi tiplere yer verir (olağanüstü kahramanlara yer verdiği eserleri de vardır).
Romanlarında iyi karakterleri mutlu, kötü karakterleri ise kötü bir sona sürükler.
Sevip beğendiği romanların benzerlerini yazma hevesiyle çok sayıda eser vermiş olan yazar kendisinden sonra gelen Hüseyin Rahmi Gürpınar’ı da bu bakımdan (popülizm)etkilemiştir.
Değişik sanat anlayışları ve edebiyatçıların etkisinde kalan Ahmet Mithat Efendi, farklı akımların etkisinde farklı türlerde eserler vermiştir:
Hasan Mellah (Monte Cristo’ya alternatif gibidir), Hüseyin Fellah, Dünyaya İkinci Geliş, A. Dumas tarzında yazılmış macera romanlarıdır.
Acaib-i Âlem, Ahmet Metin ve Şiraz, Jules Verne etkisinde yazılmış gezi ve bilimkurgu romanlarıdır.
Çengi, fantastik bir romandır, Ahmet Mithat Efendi’nin, çok beğendiği Don Kişot’un bir benzerini yazmak isteyerek kaleme aldığı eserdir.
Bahtiyarlık, köy romanıdır.
Yeniçeriler, Arnavutlar – Solyotlar, tarihi romandır.
Yeryüzünde Bir Melek, romantik; Henüz On Yedi Yaşında, realist; Müşahedat ve Taaffüf ise natüralist tarzda yazılmış romanlardır.
Bunca romana rağmen tekrara düştüğü pek görülmez. Eserlerinde yeni kurgular ve karakterler üretmekte hiç sıkıntı yaşamaz (bilgi birikiminin yanında hayal gücünün kuvvetli olduğunu da dikkate almak lazım).
Romanlarında kahramanlarının psikolojilerinden, duygu ve düşüncelerinden de söz eder. Romanlarının bazılarında kendisi/yazar kimliğiyle okuyucuya hitap eder (“Ey kâri!”, “Ey kârie!” gibi sözlerle okuyucuya seslenir), diyalog kurmaya çalışır, olaylara ve kahramanlara müdahale eder. Okurlarına yeni bilgiler vermek ve bir bakıma okurlarını eğitmek isteyerek kurguladığı hikâyeye müdahale eden Ahmet Mithat Efendi, bazı eserlerinde de kendi kendine konuşur. Bu müdahaleleri, hikâyesini anlattığı kahramana acımak yahut ona kızmak şeklindedir.
Eserlerinde ders vermeyi amaç edindiği için, eser sonlarında kıssadan hisse bölümleri yer alır.
Eserlerinde meddah tarzı anlatım yolunu seçtiği için laubali söyleyişi dikkat çeker. Üslûp kaygısı gütmemiştir.
Değişik konularda farklı tekniklerde eserler vermiş olması bakımından Ahmet Mithat Efendi’yi edebiyatımız için yol açıcı olarak kabul etmek yanlış olmaz.
Bahtiyarlık ve Bir Gerçek Hikâye adlı eserlerinde köy hayatından söz etmiştir.
Bahtiyarlık
Bahtiyarlık; köy hayatıyla şehir hayatını kıyasladığı bir eserdir. Öyküden ziyade roman tekniğiyle yazılmış bir eserdir. Eserde köy hayatı şehir hayatına üstün tutulmuştur. Dönüşümlü olarak şehir ve köy hayatından sahnelere yer verilirken anlatılan hikâyelerden köy hayatının şehir hayatına üstün geldiği sonucuna ulaşılır.
Mekteb-i Sultani’de yatılı okuyan iki öğrenci Senai ve Şinasi eserin tipleridir.
Senai, varlıklı bir köylü çocuğudur. Şinasi ise İstanbullu bir memur çocuğudur. Senai’nin hayali okulu bitirip şehirde kalmak, Şinasi’nin hayali ise okulu bitirip bir köye yerleşmek ve köy hayatı yaşamaktır.
Okulu bitirdikten sonra Şinasi, Senai’nin köyüne gider ve orada çiftlik kurar. Modern tarıma dayalı yaşam alanı inşa eder. Kısa süre içinde mutlu ve huzurlu olduğu kadar getirisi de yüksek bir standarda ulaşır.
Senai ise okulu bitirir bitirmez kendini Beyoğlu’nun eğlencesine bırakır. Rizette adlı Fransız şarkıcıyla ilişki kurar. Babasının gönderdiği paralarla bu hayata devam eder. Fransa’ya gidip orada hukuk tahsili yapmak hayali kuruyorsa da bu amacına ulaşamaz. Romantizmin etkisinde yazılmış olan eserde tabiatla iç içe, köy hayatı idealleştirilmiştir.
Eserde çiftlik dışında köy hayatına dair detaya inilmez. Yerel konuşmalara da yer verilmez. Bu olumsuzluklara karşın Yamalı Musa Ağa tiplemesi oldukça başarılı bir köy ağası tiplemesidir. Yazar, köy ağası aracılığıyla o dönemde uygulanmakta olan iltizam usulünü de eleştirmiştir.
Felatun Bey ile Rakım Efendi
1875 tarihli bu eserin Ahmet Mithat Efendi’nin eserleri arasında önemli bir yeri vardır. Tanzimat’tan sonra başlayan batılılaşmanın yanlış anlaşılmasını ele alan ilk eserdir. Birbirine zıt tiplemelerle Osmanlı toplumsal hayatı sade ve gerçekçi bir dille anlatılmaktadır.
Kutupluluk üzerine kurulu roman, çift zincirli olay örgüsüne sahiptir.
Felatun Bey, alaturkadan alafrangaya bir anda geçen, öğrenim düzeyi düşük bir babanın çocuğudur. Felatun Bey de babası gibi tahsili zayıf bir kimsedir. Babasının izinde alafranga bir hayat yaşamaktadır. Büyük bir kalemde çalışan Felatun Bey, eğlence ve gezmelerden zaman buldukça kaleme gidebilmektedir. Ancak Çarşamba günleri gidebildiği kalemde arkadaşlarında bütün bir hafta yaptıklarını anlatarak vakit geçirir. Kendini Eflatun’dan daha akıllı zanneden, kibirli ve kendini beğenmiş biridir. Babasının yirmi bin kuruşluk gelirine güvenen Felatun Bey’in kitaplara karşı özel bir merakı vardır; yeni çıkan kitapları aldırtır ve üzerlerine Ahmet Plâtun isminin A. P. harflerini bastırtıp kütüphaneye koyar ama asla okumazdı. Zaten okuyabilecek kadar birikimli biri değildir. Lüks yerlerde eğlenmek ve para harcamaktan mürekkep bir hayata sahiptir. Kız kardeşi Mihriban da Felatun Bey gibi şımarık ve sorumsuz biridir.
Romanın ikinci bölümünde karşımıza çıkan Râkım Efendi, Felatun Bey’den tamamen farklı, onun zıttı bir kişiliktir. Kavas olan babasını henüz bir yaşındayken kaybetmiş olan Râkım Efendi’yi annesi ve Arap dadısı yetiştirmiştir. Delikanlılık çağında annesini kaybeden Râkım Efendi, Hariciye kaleminde kendine bir iş bulur. Bulduğu her işe koşan Râkım Efendi, bir yandan da öğrenimine devam eder. Ermeni bir dostunun kütüphanesinde kitap okur. İlerlettiği Fransızcasıyla yaptığı çevirilerle para kazanmaya başlar. Yabancıların çocuklarına Türkçe ders verir. Felatun Bey’i aksine kendi kültürüyle barışık birisidir.
Râkım Efendi, Felatun Bey’de gördüğümüz olumsuzlukların giderildiği kişidir. Ahmet Mithat Efendi, Râkım Efeni tiplemesiyle, insanın kendi emeğiyle hayatını sürdürmesi, kendi kültürel değerlerine sahip çıkması gerektiğini anlatmaya çalışır.
Müşahedat (1891) adlı romanı yazılış tekniği ve de olay örgüsü bakımından dünya edebiyatı kapsamında ilk olma iddiasındadır. Ahmet Mithat Efendi, bu romanıyla Emile Zola’nın natüralizmine karşı bir natüralist tarz ortaya koymuştur. Avrupa’da örnekleri görülen natüralist romanlarda hakim olan kötümser havaya karşı, iyimser bir tarzda roman yazmak istemiş ve bunu da başarmıştır.
Müşahedat, takip adlı bir bölümle başlar. Anlatıcı, Beykoz’daki evinden İstanbul’daki matbaasına gitmek üzere Şirket-i Hayriye’nin vapuruna biner. Yolculuğun detaylı bir şekilde anlatıldığı bu bölümde anlatıcı kimliğiyle Ahmet Mithat Efendi karşımıza çıkar. Anlatıcı, her gün bindiği vapurda tanınmış bir yazar olarak itibarlı bir kişidir.
Yolculuk sırasında yaşlı bir kadının yanında biri sarışın diğeri esmer iki kadının Fransızca konuştuklarına şahit olur. Konuşulanlara kulak verir; yazmak istediği roman için bu kadınların anlattıkları hikâyeyi kullanmaya karar verir. Vapur yolculuğundan sonra da kadınları takip eder. Beyoğlu’ndaki evlerine kadar sürer bu takip. Tereddüt etse de kapıyı çalar. Kapıyı açan hizmetçi kadına kendini tanıtarak kadınlarla görüşmek istediğini bildirir. Avagni ve Siranuş isimli kadınlardan Siranuş, Ahmet Mithat Efendi’yi yazılarından tanımaktadır ve bu nedenle onunla görüşmeyi kabul eder.
Siranuş yazara, Avagni’nin hikâyesini anlatır. Anlatılanlarda bahsi geçen Refet’i bulur ve onun öyküsünü dinler. Bu şekilde Seyit Numan ve Siranuş’u da dinler. Anlatılanları bir kurgu içerisinde bir araya getiren yazarın yazdıklarını anlatan kişiler okuyup düzeltmeler yaparlar. Böylelikle Müşahedat, hem roman kişilerinin serüvenlerinin anlatıldığı hem de romanın yazılışının anlatıldığı bir romana dönüşmüş olur.
Roman, şimdi ve geçmiş’e ait iki metnin iç içe örülmesiyle vücuda getirilmiş olur.

Namık Kemal
Çok yönlü bir aydın olan Namık Kemal, bazı eserlerinin ön sözünde ve makalelerinde edebiyat ve roman hakkındaki görüşlerini dile getirir. Realist yazarlardan fazlaca etkilenmiş olan Namık Kemal, edebiyata meraklı kişilere Batı edebiyatını referans gösterir.
İntibah ve Cezmi adlarında iki roman yazmıştır. Konusunu sade tuttuğunu söylediği İntibah’la roman türünde bir örnek ortaya koymak istemiştir. İsmi Son Pişmanlık olan eser sansür tarafından İntibah’a çevrilmiş ve bu adla 1876 yılında yayınlanabilmiştir.
Realist tasvirlere yer verilmesi, psikolojik çözümlemelere gidilmesi bakımından Türk edebiyatının ilk edebi romanı olarak kabul edilen eser, sosyal içerikli romantik ekole bağlı olarak yazılmıştır. Mehmet Kaplan’ın ifadesiyle İntibah, aşk, kıskançlık ve intikam duygularını işleyen psikolojik bir eserdir.
Geniş bahar tasvirleriyle başlayan romanda gerçek hayattan uzakta özenle yetiştirilmiş bir gencin uygun olmayan bir kadına ilk görüşte âşık olması anlatılır. Gencin cariyelerinden birinin bu gence tek taraflı aşkıyla olay örgüsü dramatikleşir. Romanın başkişisi Ali Bey, Mehpeyker’e olan aşkı nedeniyle hayatını mahveder. Sahip olduğu varlıkları bu kadının uğrunda harcar. Annesinin ölümüne neden olur. Kendisine karşı düzenlenen bir suikasttan son anda kurtulur. Cariye Dilaşup, Ali Bey uğruna kendini feda eder. Kurtulan Ali Bey, olayları ancak idrak eder. Ne var ki son pişmanlık fayda getirmemektedir.
Romanın mesajı, hayatı yeterince tanımayan gençlerin karşılaşabilecekleri durumlar ve yapabilecekleri hatalar üzerinedir.
Annesi tarafından babasız büyütülmüş olan Ali Bey, arkadaşlarıyla birlikte gittiği Çamlıca’da Mehpeyker’le karşılaşır. Bu kadın yüzünden evini ve işini ihmal etmeye başlar. Annesi, Dilaşup’u yanına alarak oğlunun Mehpeyker’den uzaklaştırmak ister. Ali Bey’in arkadaşı Âtıf Bey’in amcası Mesut Efendi, Ali Bey’i Mehpeyker hakkında uyarır. Ali Bey, Mehpeyker’den uzaklaşmayı dener. Gururu incinen Mehpeyker Ali Bey’in peşini bırakmaz. Amacına ulaşamayan Mehpeyker, Dilaşup’a iftira atarak satılmasına sebep olur. Dilaşup’u satın alan Mehpeyker, Ali Bey’i öldürmeye karar verir. Suikast planını öğrenen Dilaşup Ali Bey’i uyarır. Ali Bey’in kılığına giren Dilaşup, Mehpeyker’in adamları tarafında Ali Bey zannedilerek öldürülür. Suikasttan kurtulan Ali Bey, kolluk kuvvetlerine haber verir. Mehpeyker’i öldürür. Dilaşup’u ve annesini kaybeden Ali Bey hapse girer. Hapishanede pişmanlıklar içerisinde altı ay kalabilen Ali Bey, burada ölür.
Roman genelinde Namık Kemal’in ahlakçı tavrı ve mekân tasvirlerindeki yetersizliği romanda hemen göze çarpan teknik zaaflardır. Romanın hemen başındaki oldukça uzun bahar tasvirleri, kasidelerde gördüğümüz nesip bölümlerinden alınmış gibi durmaktadır. Edebi dil kullanmak kaygısındaki yazarın bazı bölümlerde fazlaca ağdalı dil kullanması romanın zayıf taraflarıdır.
Tarihi roman olan Cezmi (1880), konusunu II. Selim devrinde başlayıp yaklaşık yüz yıl devam eden Osmanlı İran savaşlarını konu edinir.  
Yazarın 1877’de Midilli’ye gittikten sonra kaleme aldığı eserin birinci fasıl’ının ilk alt bölümünde 16. Yüzyıl Asya ve Avrupa’sının genel panoraması verilir. Batı’daki gelişmeler karşısında Osmanlı’nın tutumu anlatılır.
Roman, idealize edilen Cezmi’nin savaşlarda gösterdiği kahramanlıklar ve savaş sırasında tanışıp dost olduğu Adil Giray’ı esaretten kurtarma çabaları üzerine kuruludur.
Cezmi, Osmanlı İran savaşları sırasında Kırım Ordusu kumandanı Adil Giray ve kardeşi Gazi Giray ile tanışıp dost olmuştur. Bir başka muharebede esir edilen Adil Giray, Kazvin Sarayında tutulmaktadır. Romanda Adil Giray’a âşık olan Şahın karısı Şehriyâr ile kız kardeşi Perihan’ın serüvenlerine de yer verilir.
Adil Giray, Perihan’a âşık olmuştur. Perihan Sünnî’dir. Şehriyâr Adil Giray’ın gönlünü fethe çalışırken Adil Giray, İran tahtını Şiilerin elinden almanın hesaplarını yapmaktadır. Tahtı ele geçirmeyi planlayan Adil Giray yardımcı olması için Cezmi’yi saraya getirtir. İran’a yolunu tutan Cezmi türlü tehlikeleri atlatarak Adil Giray’a ulaşır. Hazırlıklara başlarlar ancak Şehriyâr ve Vezir Mirza Süleyman durumdan haberdar olup, Perihan ve Adil Giray’ı öldürmek üzere harekete geçerler. Çıkan çatışmada Şehriyâr, Perihan ve Adil Giray ölürler. Çatışmalardan yaralı olarak kurtulan Cezmi, Adil Giray ve Perihan’ı defnederek İran’dan ayrılır.
Namık Kemal, bu romanında İntibah’a kıyasla daha başarılıdır. Diyalogların ve hareketlerin az oluşu, tasvirlerin öznel ve abartılı oluşu, psikolojik çözümlemelere yeterince yer verilmemesi göze çarpan kusurlardır. Romantizmin etkisiyle romanın acıklı bir sonla kapatılması eserin zayıf yanıdır.
Romantik bir eser olan Cezmi ile Namık Kemal, genç edebiyatçılara konu seçimi için Türk tarihini işaret etmektedir.
Şemsettin Sami ve Ahmet Mithat Efendi halka yakın ve popülist oldukları halde Namık Kemal, edebi kaygıları daha fazla olan bir edebiyatçıdır.  

(Kitap Bitti)








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder