21 Mayıs 2013 Salı

17. Yüzyıl Türk Edebiyatı


XVII. YÜZYIL TÜRK EDEBİYATI


Ünite 1
17. Yüzyılda Tarihi ve Sosyo-Kültürel Hayat

Dönemin en belirgin özelliği siyasi ve sosyal istikrarsızlıklardır. Bu dönemde dokuz padişah tahta çıkmış, vezirlik makamında da 62 farklı isim yer almıştır.
Hâile-i Osmaniyye olarak adlandırılan II. Osman’ın katli, yönetimdeki bozulmanın en net göstergesidir.
Celali isyanları sosyal hayatı olumsuz yönde etkiledi.
IV. Murat, yaşanan olumsuzluklar karşısında 1634’ten itibaren çok sert tedbirler almaya başladı.
IV. Murat’tan sonra tahta çıkan Sultan İbrahim, asabi, müsrif ve kararlarında tutarsız biriydi. Samur merakı nedeniyle hazineyi çarçur etmiştir. Halkın rahatsızlığı artınca Sultan İbrahim tahttan indirilip yerine henüz yedi yaşındaki IV. Mehmet tahta çıkarılmıştır.
Kösem Sultan’ın başını çektiği saray entrikaları bu dönemde çığırından çıktı. Padişahı zehirlemeye çalışan Kösem Sultan yakayı ele verince çetesiyle birlikte katledildi.
Bu dönemin sadrazamları Köprülü Mehmet Paşa ve oğlu Fazıl Ahmet Paşa istikrar yönünde ivme kazandırmışlardır. 1683 tarihli Viyana bozgunu ile birlikte iyi günler tarih sayfalarında yâd edilir hale geldi.
Avrupa’da yüzyıldır devam eden uzak deniz seferleriyle birlikte sömürgecilik faaliyetleri kıtanın zenginleşmesini sağlamış, buna paralel olarak bilim ve düşünce alanında önemli isimler ortaya çıkmıştır. Sanat ve edebiyatta da Cervantes ve Shakespeare bu yüzyılın öne çıkan isimleridirler.
1609’da ilk süreli yayın (Strassburg Zeitung) yayın hayatına başladı.
1621’de ilk İngilizce gazete basılmış; 1631’de ilk resmî gazete sayılan “Gazzette de France” çıkarılmıştır. 1666’da ilk bilimsel dergi kabul edilen “Journal des Savants of the Parisian Academie” yayımlanmıştır.
Köle ticaretiyle genişleyen tarım ekonomisi ve Katoliklerle Protestanlar arasında başlayan “Otuz Yıl Savaşları” (1618-1648) bu yüzyıla damgasını vuran önemli olaylardır.

Kadızadeliler, XVII. yüzyılda sosyal, kültürel ve dinî alanda gittikçe alevlenen ve devletin bünyesini de sarsan bir düşünce akımının temsilcileri idiler. “Kadızadeliler hareketinin amacı, İslam’ı Kur’ân-ı Kerim ve Resul-i Ekrem’in sünneti dışındaki bidat sayılan unsurlardan arındırmak ve bu anlayışı devletin bütün kademelerine yaymak olarak nitelendirilebilir”.
IV. Murat’ın tütün yasağı getirmesi ve kahvehaneleri yıktırması gibi kararlarının arkasında da Kadızadelilerin etkisi vardır.
Naima, Kadızadelilerin elde ettiği bu gücün zamanla rüşveti meşrulaştırma, haksız kazanç sağlama ve makamları parayla satmaya kadar varan bir duruma geldiğini yazmaktadır.
1656’daki Çınar Vakası (veya Vaka-i Vakvakiyye) adı verilen hadise ile pek çok kişi katledilerek çıkarcı, rüşvetle servet biriktiren ve devlette kargaşa çıkaran çevrelere gözdağı verilir.
Köprülü Mehmet Paşa Kadızadelilerin bir fitne grubu haline geldiğini tespit ederek bu hareketin önün almıştır.

Sebk-i Hindî; Hint düşüncesi ile İran şiir geleneğinin sentezinden oluşan bu yeni üslup, Türk edebiyatı üzerinde de etkili olmuştur.
Bu yüzyılda özellikle klasik edebiyat şairlerinin musikiye yönelmeleri ve güfte yazmaları dikkat çekici bir durumdur.
Bu yüzyılda musiki mecmualarının yazılması da önemli bir gelişme olarak kaydedilmelidir. Bilhassa, asıl ismi Alberto Bobowsky olan Leh asıllı Ali Ufkî Bey’in pek çok saz ve söz eserini eski Batı notası ile kayıt altına alması çok sayıda eserin kaybolmasını önlemiş ve günümüze hazine değerinde eserlerin ulaşmasını sağlamıştır.

XVII. YÜZYILDA TÜRK EDEBİYATI
Bahtî mahlasıyla daha çok dinî nitelikli şiirler söyleyen I. Ahmet, atlara olan özel ilgisinden dolayı “usta binici” anlamındaki Farisî mahlasını kullanan Genç Osman, Muradî mahlaslı IV. Murat, Vefayî mahlaslı IV. Mehmet hem padişah hem de şair olarak sanat hayatında yer almışlardır.
Bu dönemde, eserlerindeki farklı üslup ve söyleyiş kudretiyle öne çıkanlar şunlardır: Ganizade Nadirî, Azmizade Haletî, Nefî, Nevizade Atayî, Şeyhülislam Bahayî, Şeyhülislam Yahya, Riyazî, Fehim-i Kadîm, Cevrî, Nailî-i Kadîm, Nedîm-i Kadîm, Neşatî, Mezakî, Sükkerî, Nazım, Fasih Ahmet Dede, Rasih, Ramî Mehmet Paşa, Nabî, Sabit.
Bu dönemde başlıca dört önemli üslup ve bunların temsilcilerinden bahsedilebilir:
1. Bakî Tarzını Devam Ettiren Gelenekçiler
2. Yeni Üslup Arayışındaki Şairler
3. Hikemî ve Mahallî Tarzın Temsilcileri
4. Tasavvufi Şiir Mensupları

Bakî Tarzını Devam Ettiren Gelenekçiler
Bakî’nin zarif, ahenkli ve nükteli gazel tarzı, XVII. yüzyılda Şeyhülislam Yahya, Bahayî,
Mezakî ve Nedîm-i Kadîm gibi şairler tarafından sosyal bir içerikle de zenginleştirilerek sürdürülmüştür.

Yeni Üslup Arayışındaki Şairler
Sebk-i Hindî, XVII. yüzyılda Fehim-i Kadim, Şehrî, İsmetî, Nailî ve Neşatî gibi divan şairlerini etkilemiştir. Özellikle Nailî ve Neşatî, Hint üslubunun XVII. yüzyıldaki en önemli temsilcileri olarak tanınır.

Hikemî ve Mahallî Tarzın Temsilcileri
Hikemî tarzın en büyük ustası sayılan Nabî’den (1642-1712) önce Azmizade Haletî (1570-1631), “hakimane şiir söyleme” anlayışını rubai tarzındaki ısrarıyla benimsemiş görünür.
Hakîmâne şiir söyleme anlayışı, İran edebiyatında Şevket-i Buharî ve Saib-i Tebrizî tarafından temsil edilmiştir.
XVII. yüzyılda Erzurum’da Şanî ve Abî; Urfa’da Reşîd ve Faik; Edirne’de Cahidî, İbrahim
Gülşenî ve Abdülhay Celvetî gibi şairler, klasik kültürle beslenen ve aruz veznini ustaca kullanan popüler şairlerdendir. Bu şairlerden bir kısmı İstanbul’a gelerek eserlerini burada verdiği hâlde birçoğu, kendi muhitinde yaşamayı yeğlemiştir.
Nazire mecmuası düzenleme geleneği, XVII. Yüzyılda Budinli Hisalî tarafından devam ettirilmiştir. Onun Metaliü’n-Nezair’i (y. 1652) ve derleyeni bilinmeyen nazire mecmuaları ile bu gelenek devam etmiştir.

Tasavvufi Şiir Mensupları
Halvetiliğin XVII. yüzyılda pek çok şöhretli halife yetiştiren temsilcisi Elmalılı Ümmî Sinan, Kutbü’l-Meani’si ve Divan’ıyla sufi şiirin önde gelen temsilcileri arasına girmiştir.
Niyazî-i Mısrî, Ümmî Sinan’dan aldığı feyzi İbn Arabî’nin görüşleriyle yorumlayarak tasavvuf edebiyatı içinde müstesna bir konum elde etmiştir.
İsmail Hakkı Bursevî (1653-1725) de bir divan tertip etmiştir (Yurtsever 2000).
XVII. yüzyıl mutasavvıf şairlerinden Sunullah Gaybî de ilahilerinde hece veznini tercih etmekle birlikte, aruz vezniyle de şiir kaleme almıştır.

Bu dönemde pek çok mensur eser de kaleme alınmıştır. Kâtib Çelebi’nin Düsturü’l-Amel ile Mizanü’l-Hakk adlı eserleri dikkat çekicidir.
Koçi Bey’in, Sultan IV. Murat’a sunduğu Koçi Bey Risalesi de devlet teşkilatındaki bozulmaları ve bunlara karşı alınacak tedbirleri konu edinmiştir.
Yüzyılın en ilgi çekici eseri, Evliya Çelebi’nin on ciltlik Seyahatname’sidir.
Devrin seyahat türünde yazılmış eserlerinden biri de Nabî’nin Tuhfetü’l-Harameyn adlı eseridir.
Kâtib Çelebi’nin Cihannüma adlı coğrafya kitabı, türün bu yüzyıldaki önemli örneklerindendir
Peçevî İbrahim Efendi, Tarih-i Peçevî adlı eserinde 1520-1639 yılları arasındaki tarihî olayları anlatmıştır.
Naima’nın kaleme aldığı Naima Tarihi’nde 1591 ile 1659 yılları arasında geçen tarihi olaylar anlatılmaktadır. Naima Tarihi, XVII. yüzyılın sosyo-ekonomik durumunu tahlil etmesi ve çözülme dönemiyle ilgili değerlendirmeleri bakımından önemli bir eserdir.
Kâtib Çelebi Fezleke adlı eserinde, 1591 ile 1655 yılları arasındaki tarihî olayları nakletmektedir.
Dönemin ünlü nasiri Veysî’nin, Sultan I. Ahmet’e sunduğu Hâbname’si ve Siyer-i Veysî adlı eseriyle Nergisî’nin Nihalistan’ı ve Münşeat’ı genel olarak süslü ve estetik nesir örnekleri olarak kabul edilmektedir.

Ünite 2
17. Yüzyılda Şeyhülislam Şairler
Osmanlı toplumunda şeyhülislamlık makamına erişen yüz otuz bir bilginden kırk dördünün şiirle meşgul olduğu söylenir.
Divan sahibi şeyhülislamlardan Kemal Paşazade, Yahya Efendi, Bahayî Efendi, Esat Efendi, İshak Efendi ve Ataullah Efendi divan şiiri geleneğine çok önemli katkılar sağlamış ve iz bırakabilmişlerdir.

ŞEYHÜLİSLAM YAHYA (1553-1644)
Babası Zekeriya Efendi, şeyhülislam makamına erişmiş bilginlerdendir. Meylî mahlasıyla şiirler söylemiştir.
1603 tarihinde İstanbul kadılığına getirilmiştir. 1622 yılından itibaren üç kez şeyhülislamlık makamına atanmış, arada üç yıl süren kesinti sayılmazsa ölene kadar bu makamda kalmıştır (1644).
Yahya, gazel şairidir
Divan şiirindeki yerlilik arzusu XVII. yüzyılda Şeyhülislam Yahya tarafından temsil edilir. Şiirlerinde mahallî unsurlara yer verir. İstanbul ve Edirne’yi anlatır. Tabiat tasvirlerine bahar, kış ve nevruz manzaraları ekler.
Şeyhülislam Yahya’nın en önemli eseri divanıdır. Şeyhülislâm Yahyâ Divanı geçen asrın başında İbnülemin Mahmut Kemal’in sunuşuyla eski harflerle (İstanbul 1334), daha sonra iki kez yeni harflerle basılır (Ertem 1995; Kavruk 2001). Divandan başka Yahya Efendi’nin fetvaları, Kaside-i Bürde’ye yazdığı Arapça tahmisi ve Kemal Paşazade’den tercüme ettiği
Nigaristan adlı bir eseri vardır.

ŞEYHÜLİSLAM BAHAYÎ (1595-1654)
Aile kökeni, babası yoluyla Hoca Sadettin’e, annesi tarafından ise Ebussuut Efendi’ye dayanan Mehmet Bahayî, kazasker Abdülaziz Efendi’nin oğludur.
1631’de Selanik, 1633’te Halep kadısı oldu. Ancak keyif verici maddelere düşkünlüğünden dolayı Kıbrıs’a sürüldü. 1649’da şeyhülislamlığa getirilen Bahayî, bu görevde uzun süre kalamamıştır.
Şeyhülislam Bahayî şairliği yanında latifeleriyle de tanınır. Şiirde Şeyhülislam
Yahya’nın etkisinde kalmış ve Yahya tarafından ona Bahayî mahlası verilmiştir.
Bahayî Divançesi, çok beğenilmiş ve zevkle okunmuştur. Divançesinde altı kaside, “Sakiname” ve “Niyazname” başlıklı iki küçük mesnevi, dört kıta, iki tarih kıtası, kırk gazel ve on sekiz rubai vardır.

Ünite 3
17. Yüzyılda Yenilik Arayışları ve Nefî
Sebk-i Hindî, dönemin şairlerinin eserlerinde belirginleşen hayal inceliği, terkipli söyleyişlere dayalı paradoksal imgeler ve alışılmamış bağdaştırmaların kullanımı gibi özellikleriyle bu üslubun temsilcisi olmayan şairleri de etkiler.
Mustafa Haletî’nin rubai söylemede, Nefî’nin ise kaside tarzındaki ısrarı ve yenilik arayışları daha sonra yetişen şairler tarafından fark edilerek nazire geleneği içinde karşılığını bulur.

NefÎ
Pasinler sancakbeyi Mirza Ali’nin torunu, Sarıkamış sancakbeyi Mehmet’in oğludur. Adı, Ömer; ilk kullandığı mahlası “zararlı, zarara ait” anlamındaki Darrî’dir.
Gelibolulu Mustafa Âlî, şaire, Nefî (yararlı, faydaya ait) mahlasını verdi.
Şöhretinin zirvesine IV. Murat (1623-1640) zamanında ulaştı.
Hicivleri hayatına mal oldu.
Nefî, kaside nazım şeklinde ulaştığı söyleyiş ve anlatım ustalığıyla çağdaşlarını olduğu kadar kendisinden sonra gelenleri de etkilemiştir. Öyle ki ondan sonra kaside söyleyen her şair Nefî Divanı’nı, hicve meyledenler de Siham-ı Kaza’yı dikkate almak zorunda kalmıştır. Nefî Divanı’nda 62 kaside yer alır.
Eserlerini hep mizacının anahtarı sayılabilecek ilk mahlasının etkisi altında yazmıştır.
Eserleri:
Türkçe Divan: Nefî’nin en önemli eseridir. Kahire’de ve İstanbul’da eski harflerle basılmış, çeşitli antolojilere Nefî Divanı’ndan örnekler alınmıştır.
Farsça Divan: Fazla hacimli bir eser değildir. Şairin rubailerini (171 adet) ve “Tuhfetü’l-
Uşşak” başlıklı uzun bir mazumesini (97 beyit) ihtiva etmesi bakımından önemlidir.
Siham-ı Kaza: Nefî’nin en ünlü eseridir. Hicivlerinin bir araya getirildiği bu eserde, hicvin ve mizahın bütün çeşitlerine örnek bulunabilir.

Ünite 4
Sebk-i Hindi ve Nailî
Arapça bir sözcük olan sebk, lügatlarda “altın veya gümüşü eritme, yayılmış hâle getirme, arıtma, süzme, akıtma ve kalıba dökme” anlamlarıyla yer almaktadır. Bundan türetilen sebike sözcüğü de “eritilerek kalıba dökülmüş bir parça altın veya gümüş” anlamına gelmektedir. Sebk kelimesinin edebî terim olarak anlamı ise “ibarenin tarz ve tertibi; tarz, üslup, şive, gidiş, yol, biçim ve usül”dür.
Hindistanlılar, Farsça vasıtasıyla İslam dinini tanımışlardır. Fars edebiyatı, Hindistan’daki altın çağını Türk hanedanlarının egemenliğinde yaşamıştır. Bu da tarihsel olarak İran’da Safeviler, Hindistan’da Babürlüler dönemlerine (1526-1858) rastlar.
Sebk-i Hindî tek koldan değil üç koldan gelişmiştir. Bu kollar; İran Kolu, Isfahan Kolu ve İfrati Kol olarak isimlendirilmiştir.
İran Kolu, şiirin günlük hayat tecrübelerinden faydalanması ve bütüncül bir aşk ile mutlak bir sevgiliden yararlanması düşüncesindedirler. Bu tarzla yazan önemli isimler Hindistan’da Urfî ve Nazirî; İran’da ise Muhteşem ve Şifayî’dir.
İsfahan Kolu, İran’dan Hindistan’a göçen şairlerce oluşturulmuştur. Bu kol, karışık ve müphem ifadelerde aşırılığa kaçmadan aşk konusunu daha heveskâr ve sevgiliyi daha soyut anlatımla ele almıştır. Urfî ve Saib en önemli temsilcileridir.
Sebk-i Hindî’nin İfrati Kolu ise Hindistan’da yetişen şairlerce oluşturulmuştur. Aşırı hayalcilik ve mazmunlarda derinleşme bu tarzın en belirgin özelliğidir. Şah Cihan zamanında Celal Esir tarafından geliştirilmiş ve Şevket-i Buharî, Bîdil-i Dehlevî gibi şairler tarafından devam ettirilmiştir. İfrati kolunun Türk edebiyatını daha çok etkilediği kabul edilmektedir.
Sebk-i Hindî’nin Türk edebiyatına etkisi XVII. yüzyılda başlar. Bunda da Nailî, Fehim, Nefî ve Nabî’nin rolü vardır. Fuat Köprülü, bu üslubun tesirinin, özellikle XVIII. Asırda Şevket ve Saib’in etkisiyle iki kol hâlinde yayıldığını belirtmektedir. Nedîm ve Şeyh Galip üzerinde Şevket’in; Nabî, Koca Ragıp Paşa ve takipçilerinin üzerinde ise Saib’in etkisi olduğunu söyler (Köprülü 2006: 379).
Türk şairlerini en çok etkileyen ve örnek alınan şairler Saib-i Tebrizî, Şevket-i Buharî, Urfî-yi Şi razî, Talib-i Amulî ve Kelîm-i Kâşanî’dir. Hatta Şevket-i Buharî, İran ve Hindistan’dan çok, Osmanlı toprakların da tanınmıştır.

Sebk-i Hindî’nin Özellikleri
Şiirin temelinde söz ve anlam vardır. Arap edebi yatında genellikle söz güzelliğine önem verilirken İran edebiyatında dönem dönem sözün veya anlamın ön planda yer aldığı görülmektedir.
Hint üslubunun temsilcileri genellikle toplumun orta sınıfından insanlardır. Mevlevilik, birçoğunun ortak paydasıdır.

Anlam Özellikleri
Sebk-i Hindî’de diğer üsluplara göre daha girift bir anlam söz konusudur. Bu giriftlik ise anlamdaki derinlik ve genişlikten kaynaklanmaktadır.
Hint üslubundaki bu anlam derinliği ve giriftliği çoğu zaman, anlaşılması zor ifadeler ortaya çıkarmıştır.
Sebk-i Hindî şiirinde anlam bu derece genişleyip derinleştikçe hayal unsurları önem kazanmıştır.
Bu üslupta, yaşanılan çevreden ve günlük hayattan uzaklaşılmış; insanın dış dünyasından çok, iç dünyasına yönelinmiştir.
Sebk-i Hindî şiirinin konusu ıstıraptır.
Hint üslubundaki anlam derinliği ve hayal enginliği eskiden beri kullanılagelen mazmunları yetersiz kılmıştır. Şiirin konusu değişip insan ruhunun derinliklerine inildikçe, muhayyile genişledikçe yeni mazmunlara ihtiyaç duyulmuştur.
Hint üslubunun en önemli özelliklerinden biri de şiirde tasavvufun çok geniş bir şekilde yer almasıdır.
Soyut kavramlar ile somut nesneler ve varlıklar arasında ilişki kurarak imgeler oluşturmak, Hint üslubunun önemli özelliklerindendir.
İnsan mantığını zorlayan hayal genişliği ve sınırsızlığı, şairlerin mübalağa sanatını çok kullanmalarına sebep olmuştur.
Sebk-i Hindî şairlerinin, mübalağa sanatının yanı sıra en çok kullandıkları sanatlardan biri de tezattır.
Sebk-i Hindî şiirinde mübalağa ve tezat sanatının yanı sıra istiare, hüsn-i talil, telmih gibi anlama dayalı edebî sanatlar daha sık kullanılmıştır. Böylece sözün az, anlamın yoğun olması sağlanmıştır.
Mananın çok büyük önem kazandığı Sebk-i Hindî şiirinde söz ikinci planda kalmıştır.
Hint tarzı şiirlerde dil; ince, nazik ve süslüdür.
Yeni hayalleri dillendirmek için şairler zincirleme tamlamalar kullanmayı tercih etmişlerdir. Özellikle Farsça kelimelerle yapılan zincirleme tamlamalar çok kullanılmıştır. Dil kullanımındaki bu tercihlerin anlamın bulanıklaşmasına neden olduğu da bir gerçektir.

Nailî
Asıl adı Mustafa’dır. Babası maden kalemi kâtiplerinden Pirî Halife’dir. Bu nedenle, Nailî’den kaynaklarda “Pîrîzade” diye söz edilir. Nâilî, küçük yaşta anne ve babasını yitirmiş, bütün ömrü maddi ve manevi sıkıntılarla geçmiştir.
Dönemin şair tezkirelerinde ve biyografi kitaplarında onun şair olarak yenilikçi kişiliği ve tasavvuf konusundaki yetkinliği vurgulanır.
Nailî’nin edebî kişiliğinin bileşenleri şu sözcüklerden oluşur: Gazel, Sebk-i Hindî, ıstırab ve tasavvuf.
Kasidelerinde, Nefî gibi nesip yerine fahriyeyle şiirlerine başlar.
Türk şiirinin ilk şarkı şairi kabul edilir.
Eserleri:
Tek eseri mürettep divanıdır. Şair, Divan’ını hayattayken kendisi tertip etmiştir.
Divanı-ı Nailî, ilk defa Mısır Bulak Matbaasında basılmıştır (1253). Haluk İpekten tarafından Nailî Divanı’nın yazma nüshaları karşılaştırılarak hem bilimsel neşri (1970) hem de popüler baskısı (1990) yapılmıştır.

Ünite 5
Hikemî Tarz ve Nabî
Hikemî tarz ya da hakîmane tarz düşünceyi esas alan, amacı düşündürmek ve öğüt vermek olan şiir tarzıdır. Şiirdeki hikemî tarz, edebiyat açısından bakıldığında düşünceye dayalı hikmetli söz söyleme olarak da tanımlanır.
Bir toplumun hayata bakışını, yaşama biçimini belirleyen davranışlarla ilgili olan ahlak anlayışı, hikmetin öncelikle ilgilendiği ana konulardandır.
Hikmet; felsefenin de ötesinde, nedenlerin bilgisi olarak düşünüldüğünde bunun ilahî bilgi ya da nedenlerin gerçek bileninin Allah olduğu inancıyla yakından ilgilidir.
Nabî ve tarzın diğer şairleri hikmeti daha çok Kur’an’da kullanıldığı gibi “derin kavrayış ve bilgi, sır, ilahî sır, öğüt” vb. olarak anlamış ve bu anlamlarda kullanmışlardır.
Telmih, tevriye, kinaye gibi özlü anlatımda önemli olan söz sanatlarıyla birlikte irsal-i mesel kullanımı hikemî şiirde revaçtadır. Bu bağlamda hikemî şiir için atasözü, deyim ve halk söyleyişi kullanımı önemlidir.
Hikemî şiir kavramını önce İran’da Feridüttin Attar ortaya atmıştır. XVII. yüzyılda, hikemî şiirin İran’daki temsilcileri Şevket-i Buharî ve Saib-i Tebrizî’dir.
Ramî Mehmet Paşa, dönemin Nabî takipçilerindendir. Başka bir şair de Sabit’tir. Sabit’in şiirleri çoğunlukla hikemî tarzda olup öğretici olma amacıyla söylendiği izlenimini bırakmaktadır.
Nabî yolunda yürüyenler: Seyyid Vehbî, Raşid, Samî, Asım, Münif, Koca Ragıp Paşa,
Haşmet, Fıtnat Hanım, Sünbülzade Vehbî, Sürurî, Keçecizade İzzet Molla.
Azmizade Haletî de rubaileriyle şiirde düşünce yolunu izlemiştir. Onun rubai türünü bu dönemde geliştirmesinde, dönemin düşünce ağırlıklı şiir anlayışının etkisi vardır.
Nabî’den sonra onun yolunda yürüyenler arasında en güçlü şair, on sekizinci yüzyılda yaşamış olan Koca Ragıp Paşa’dır.

Nabî
Hayriyye adlı ünlü mesnevisinden öğrendiğimize göre Nabî’nin asıl adı Yusuf olup 1642 yılında eski adı Ruha olan Urfa’da doğmuş; çocukluğunu ve ilk gençliğini memleketinde geçirmiştir.
İstanbul’a gelişinden bir süre sonra, çeşitli devlet görevlerinde bulunmuştur. IV. Mehmet’in de yakınlığını elde eden Nabî, Mustafa Paşa’yla birlikte IV. Mehmet’in Lehistan (Polonya)
Seferi’ne katılmış ve orada Kamaniçe Kalesi’nin fethinde bulunmuştur. Fethinden sonra Fetihname-i Kamaniçe adlı eserini yazdığını biliyoruz. Surname adlı mesnevisini yine İstanbul’da bulunduğu dönemde yazmıştır. Hac yolculuğu izlenimlerini Tuhfetü’l-Harameyn adlı eserinde anlatmıştır.
Görevinden ayrıldıktan sonra etrafındaki insanların tavır değiştirmelerinden etkilenen sanatçıya bu durum ünlü Azliyye kasidesini yazdırmıştır.
Nabî’nin yaşadığı yerler arasında en uzun süre kaldığı şehir Halep’tir. Oğlu Hayrullah için ünlü eseri Hayriyye adlı mesnevisini ve Hayrabad’ı Halep’te yazmış ve divanını düzenlemiştir.
Eserleri:
Nabî’nin, altısı manzum dördü mensur olmak üzere on eseri vardır. Ancak ününü daha çok manzum eserleri yani şairliğiyle yapmıştır. Manzum eserleri şunlardır: Türkçe Divan, Farsça Divançe, Hayriyye, Hayrabad, Terceme-i Hadis-i Erbain ve Surname.
Türkçe Divan:
Divanın başındaki yüz beyitlik tevhid kasidesi, şairin geniş din ve edebiyat kültürünün izlerini taşır.
Nabî, kasidelerinin çoğunun nesip bölümlerinde alışılmış tasvir konularından farklı olarak kasideyi sunduğu kişinin tasviri ya da tarihi bilgi ve hikemî anlatıma yer verir. Medhiyye bölümleri daha samimi bir anlatımla yazılmış, fahriye bölümleri ise oldukça kısa tutulmuştur.
Farsça Divançe:
Yirmi altı sayfalık divançede Farsça gazelleri, başta Mevlana, Yavuz Sultan Selim, Hafız ve Camî olmak üzere bazı şairlerin gazellerine yazılmış tahmisler izler. Divançede yirmi dolayında tahmis bulunmaktadır.
Hayriyye:
Halep’te 1701 tarihinde yazılmıştır. Nasihatname türünde yazılmış olan bu didaktik mesneviyi Nabî, oğlu Ebulhayr Mehmet için, onun hayatta izlemesi gereken yolu göstermek, ona öğüt vermek amacıyla yazmıştır.
Hayriyye, klasik dönemdeki nasihatname türünün, edebiyatımızda bilinen en başarılı örneği olarak tanınmıştır.
Hayrabad:
Nabî’nin Halep’te 1705 yılında yazdığı ikinci mesnevisidir. Âşıkane konulu eser, İranlı şair Feridüttin Attar’ın İlahîname’sinden etkilenilerek yazılmıştır.
Surname:
IV. Mehmet’in şehzadelerinin 1675 yılında Edirne’de yapılan sünnet düğününü anlatmak için yazılmış bir mesnevidir. Edebiyatımızdaki surname türünün önde gelen örneklerindendir.
Terceme-i Hadis-i Erbain:
İranlı şair Molla Camî’nin Kırk Hadis Tercümesi’nin Türkçe manzum tercümesidir.
Fetihname-i Kamaniçe:
Gazavatname türünde yazılmış mensur bir eser olup IV. Mehmet’in 1671’de yaptığı ve sefere Musahip Mustafa Paşa’yla birlikte Nabî’nin de katıldığı Lehistan (Polonya) Seferini, bu sefer sırasında Kamaniçe Kalesi’nin alınışını anlatır.
Tuhfetü’l-Harameyn:
Nabî’nin hac ziyareti sırasındaki yolculuk izlenimlerini konu edinir.
Zeyl-i Siyer-i Veysî:
Veysî’nin, Hz. Muhammed’in doğumundan Bedir Savaşı’na kadar geçirdiği dönemde yaşadığı olayları anlattığı siyerine Nabî, Mekke’nin alınış bölümünü eklemiştir.
Münşeat:
Nabî’nin yazmış olduğu özel ve resmî mektupları içinde bulunduran mensur eseridir. Dili, başka münşeatlarda olduğu gibi oldukça sanatlıdır.

Gelenekselin dışında yeni şiir tarzı için gözlerini önce İran’a çeviren Nabî, orada kendi durgun ve akılcı mizacına uygun olan ve düşünmeyi, düşündürmeyi ön plana alan şiiri bulmuştur. O zamanda bu tarzın İran’daki temsilcisi Tebrizli Saib’dir. Nabî, Saib’in etkisinde kalır.
Nabî’nin şiirine en çok yakışanı ariflik ya da hakîmlik, bilgelik; yani basiretle, aklıselimle düşünme, düşündürme ve görüneni, olup biteni değerlendirmedir.
Onun savunduğu ve değer verdiği insan tipi, hakîm yani bilge insan tipidir. Bu tipin belirgin özellikleri ise ilahî düzeni anlamak için gereken basirete, sağduyuya, karar ve ölçüye sahip olmaktan geçer.
Ahlak, insanın davranışlarında kendini gösterir. Davranışların kaynağı ise karakterdir. Davranışlar iyi ve doğru davranışlar olduğu takdirde onların kaynağı olan karakter de güzeldir.

Ünite 6
17. Yüzyıl Türk Edebiyatında Mesnevi
Siyasi bakımdan oldukça hareketli olan bu dönemdeki eserlerde siyasal gerginlikler yankı bulur. Mesnevilerde bir yanda dini içerikler bir yanda da açık-saçık, eğlencelik içerikler işlenir.
Nevizade Atayî bu dönemin hamse sahibi ismidir. Hamsesinde Sakiname (Âlemnüma), Nefhatü’l-Ezhar, Sohbetü’l-Ebkâr, Heft-Hân ve Hilyetü’l-Efkâr isimli mesneviler yer alır.
Nergisî de mensur eserleriyle bir hamse tertip etmiştir.
Bu yüzyılda Nabî, Sabit, Simkeşzade Feyzî ve Nadirî de mesnevileriyle tanınır.

Sabit, Ethem ü Hüma adlı eserinin dışındaki mesnevileriyle gündelik hayatın her türlü ayrıntısını açık saçık anlatımlarla manzum hikâyelere dönüştürür.

XVII. yüzyıl mesnevileri:
a. Aşk konulu mesneviler
b. Temsilî mesneviler
c. Eğitici ve öğüt verici mesneviler
d. Yerli ve realist mesneviler
e. Tarihî ve destanî nitelikli mesneviler şeklinde tasnif edilmelidir.

AŞK KONULU MESNEVİLER
Bursalı Mustafa Hevayî, Bağdatlı Zihnî ve Rifatî’nin Yusuf u Züleyha’sı, Faizî ve Rifatî’nin Leyla vü Mecnun’u, Fasih Dede’nin Hüsrev ü Şirin ve Mahmud u Ayaz isimli mesnevileri bu yüzyılda klasik aşk mesnevileri arasında değerlendirilebilecek eserlerdir.
Nabî’nin Hayrabad’ı ve Sabit’in Edhem ü Hüma’sı (Sabit’in bu eseri, İstanbul hayatından sahnelerin ve bahar tasvirlerinin dikkat çektiği, yerli unsurlarla zenginleştirilmiş bir aşk mesnevisidir) yeni mesnevi konuları arasında ele alınmalıdır.

Sabit (öl. 1712)
Asıl adı Alaattin Ali’dir.
Atasözlerini, halk tabirlerini, günlük konuşma dilinin kelime ve tabirlerini şiire taşımakla tanınır.
Sabit Divanı’nın tenkitli metni yayımlanmıştır (Karacan 1991). Sabit’in hamse oluşturacak kadar mesnevisi vardır. Mesnevileri şunlardır: Zafername, Edhem ü Hüma, Berbername, Derename, Amru’l-Leys.

TEMSİLİ MESNEVİLER
Gerçek hüviyeti dışında kahramanları mecaz ve sembollerden kurulu anlatılara temsilî veya alegorik hikâyeler ismini veriyoruz.
Fedayî Dede’nin Mantıku’l-Esrar’ı, Feridüttin Attar’ın Mantıku’t-Tayr isimli eserinin tercümesi niteliğindedir.
Ömer Fuadî, Attar’ın 333 beyitlik Bülbülname’sini genişleterek yazdığı eserine Bülbüliyye adını vermiştir.
Şanî Mehmet Efendi’nin Gülşen-i Efkâr isimli eseri 1800 beyitlidir.
Simkeşzade Feyzî’nin Gamze vü Dil adlı eseri tasavvufî düşünceler, telmihler ve Halvetî tarikatının adabını dair anlatılarla örülü temsilî bir mesnevidir.

EĞİTİCİ VE ÖĞÜT VERİCİ MESNEVİLER
XVII. yüzyılda Osmanlı toplumunun yaşadığı siyasî ve sosyal sıkıntıların mensur eserlere ve mesnevilere daha fazla yansıdığı görülür.
Nevizade Atayî, mesnevilerinde genellikle didaktik bir üslup benimsemiştir.
Nefhatü’l-Ezhar’ı Nizamî’nin Mahzenü’l-Esrar’ı ile Emir Hüsrev’in Matlau’l-Envar’ı örnek alınarak yazılmış tasavvufi mesnevilerdendir. Eser yirmi nefha ve her nefhanın sonunda yer alan yirmi hikâyeden oluşur. Nefhalar, mistik ve didaktik konuları içerir.
Sohbetü’l-Ebkâr, kırk sohbet ve ona uygun kırk hikâyeden oluşur. XVII. yüzyılda ilmiyenin bozulması, rüşvet ve adam kayırmanın devlette yaptığı yıkım, makam ve mevkilerin nasıl satıldığı bu hikâyelerde anlatılır.
Yüzyılın nasihat ve eğitim amaçlı olduğu kadar toplumun aksayan yönlerini de eleştiren en önemli eseri Nabî’nin Hayriname olarak da bilinen Hayriyye’sidir.

XVII. yüzyılda dinî konuları işleyen mesneviler arasında miraçnameler yazılmıştır. Neşatî’nin, türün en güzel örneği sayılan Hilye-i Hakanî’yi örnek alarak yazdığı Hilye-i Enbiya’sı ve Nevizade Atayî’nin Hilyetü’l-Efkâr’ı merkeze Hz. Peygamberi alan eserlerdir. Cevrî’nin Hilye-i Çihâryâr-ı Güzîn adlı eserinde ise dört büyük halifenin hilyesi anlatılmıştır. Manzum şairler tezkiresiyle de dikkati çeken Güftî’nin Hilye-i Aşere-i Mübeşşere isimli eseri bu dönemin dikkate değer bir diğer hilyesidir.
Yüzyılın müstakil ilk miraçnamesi Muslihittin Vahyî’nin Miracu’l-Beyan isimli eseridir. Türün diğer örneklerinden farklı olarak sufilerin tasavvuf yolunda yaşadıkları hâl ve mertebeleri konu alır. Simkeşzade Feyzî’nin, şeyhi Abdulahad Nuri’nin isteği üzerine yazdığını söylediği Miraçname-i Resul-i Ekrem, kâmil bir zatın Abdulahad Nuri’ye sorduğu; “Miracın sırrı”, “Burak’ın vasfı”, “Peygamberin nereye kadar gittiği”, “Kabe Kavseynin anlamı” gibi konularda verilen cevapların nazma çekilmesinden oluşur.

Simkeşzade Feyzî (1636-1691)
Başlangıçta “Simî” mahlasını kullanan Feyzî’nin adı Hasan’dır. Eserlerinde devrine göre daha sade bir dil kullanımını tercih etmiş, mahallî kelimelere ve deyimlere yer vermiştir.

Cevrî, Yazıcı Salih’in Şemsiyye adlı eserini yeniden nazma çekerek Melhame adını verir. Takvim, günler, yıldızlar, ay ve güneş tutulması gibi konuların işlendiği eser, geniş kitlelerce okunmuştur. Şairin bir diğer mesnevisi Mart (Azer) ayından başlamak üzere on iki ayın özelliklerinden bahsettiği Nazm-ı Niyaz’ıdır.

Manzum sözlük geleneği bu yüzyılda da devam ettirilir. Gencî Pîr Mehmet’in 1631 yılında yazdığı Genc-i Leal’i iki bölümden oluşur. Birinci bölümü Arapça-Türkçe, ikinci bölümü ise Farsça-Türkçe bir sözlüktür.
Hakî Mustafa Üsküdarî’nin Menazimü’l-Cevahir’i Arapça-Farsça-Türkçe olarak yazılmış bir sözlüktür.
Hasan Ziyaî’nin Kân-ı Maani’si ise 716 beyit tutarında Farsça-Türkçe bir sözlüktür
Riyazî’nin Düsturü’l-Amel’i Farsça-Türkçe ansiklopedik bir lügat olup 1050 civarında deyim, tabir ve bazı kelimelerin özel kullanımlarına yer verir.

Güftî’nin Teşrifatü’ş-Şuara isimli eseri Türk edebiyatının ilk manzum şairler tezkiresidir.

YERLİ VE REALİST MESNEVİLER
Sakinameler; işret meclislerinin anlatıldığı, meyhane etrafında oluşan şarap, kadeh, sürahi, saki, çalgı, mutrıb gibi kavramların bütün çağrışımlarıyla işlendiği edebî eserlerdir.

XV. yüzyılda Ahmed-i Daî’nin ve XVI. yüzyılda Revanî’nin oldukça başarılı örneklerini verdiği sakiname türü, XVII. yüzyılda hayli rağbet görmüştür. Azmizade Haletî, tasavvufî aşkın işlendiği 520 beyit tutarında bir sakiname yazmıştır. Rubaileriyle tanınan Azmizade Haletî, “Sakiname”sinde ilahî aşkı anlatır. Atayî’nin II. Osman’a ithaf ettiği Âlemnüma olarak da bilinen sakinamesi türün önemli örneklerindendir.

Şeyhülislam Yahya da 77 beyitlik “Sakiname”sinde mey, saki, şarap, rind, cam, sahba gibi
bezm (işret, eğlence) ile ilgili tabirleri tasavvufi karşılıklarıyla kullanarak sembolik bir eser ortaya koymuştur. Tıflî’nin “Sakiname”si ise mensup olduğu Bayramiye tarikatinin silsilesini konu alması açısından ilginç bir örnektir.

Riyazî Sakiname’sinde, bir eğlence meclisini bütün ayrıntılarıyla anlatılır.

Şehrengiz
Neşatî’nin Edirne Şehrengizi, 144 beyitlik kısa bir mesnevidir.
Tab‘î ve Fehîm’in İstanbul Şehrengizleri, Gelibolulu Vecihî’nin Gelibolu Şehrengizi içerdikleri somut ve gerçek çevre tasvirleri ve mesleklere dair verdiği bilgiler açısından kayda değer eserlerdir.

Sabit’in Derename adlı eseri 162 beyitten oluşan kısa bir mesnevidir. Diğer adı Hâce Fesâd ve Söz Ebesi olan eserde sarkıntılık ele alınır.
Sabit’in Berbername adlı eseri 93 beyit olup Çorlu’daki bir berber çırağının başından geçenleri anlatır. Eser müstehcen teşbihler ve argo tabirlerle doludur.
Sabit’in Amru’l-Leys adlı mesnevisi de kaba söz ve ifadelerin kullanıldığı folklorik bir eserdir.

TARİHÎ VE DESTANÎ NİTELİKLİ MESNEVİLER
Güftî’nin Zafername’si ve Cevrî’nin Selimname’si de tarihsel bağlamları olan eserlerdir. Cevrî, XVI. yüzyılda İdris-i Bitlisî’nin yazdığı Selimname’yi güncelleştirip yeniden yazmıştır. Bu asrın tarihî ve destanî özelliği olan eserlerinden biri de Ganizade Nadirî’nin
Şehname’sidir (hem gazavatname hem de fetihname özelliği taşır).

Ganizade Nadirî (1572-1626)
Asıl adı Mehmet’tir. Manzum ve mensur eserleri bulunan Nadirî, Miraciyye ve Şehname’siyle tanınır. Divanı ve münşeatı vardır.

Ünite 7
17. Yüzyıl Türk Edebiyatında Nesir

Nesir tarzında yazılan eser, yüksek edebî ve bediî nitelikleri taşıyorsa buna inşa; inşa yapan, yani edebî nesir örneği veren kişiye ise münşi denir.
XVII. yüzyıl, nesir sahasında inşa dediğimiz estetik nesir tarzının en yüksek düzeye ulaştığı bir dönemdir.
XVII. yüzyıl nesrinde mektup türünün önemli bir yer tuttuğu dikkat çeker.
Bu estetik üslupta söz varlığının yaklaşık dörtte üçü Arapça ve Farsça kelimelere dayanıyordu.
Secinin de önemli bir ses unsuru olarak kullanıldığı bu üslupta ahenk hep ön plandadır.

MENSUR TÜRLER
Tezkireler Dışındaki Biyografi Eserleri
Bunların başında Şakayıku’n-Nu‘maniyye çeviri ve zeyilleri gelir. Mecdî’nin Hadayıku’l-Hakayık adlı Şakayık tercümesine Nevizade Atayî’nin zeyil olarak kaleme aldığı Hadayıku’l-Hakayık fî Tekmileti’ş-Şakayık, Kanunî’den IV. Murat zamanına kadar yetişen bin civarında bilgin ve şeyhin biyografisini içerir.
Bu yüzyılda biyografi ve bibliyografya alanında Kâtip Çelebi’nin Keşfu’z-Zünun ve
Süllemü’l-Vusul’ü gibi Arapça eserler yazılmıştır.
Baldırzade Selisî tarafından kaleme alınan Ravza-i Evliya da bu asrın biyografi eserlerindendir.

Tarihler
İbrahim Peçevî, Kanunî devri başlarından IV. Murat’ın ölümüne kadar gerçekleşen olayları anlattığı Tarih-i- Peçevî adlı eserinde, devrinde yetişen devlet adamları, bilginler, şeyhler ve askerî sınıftan kimselerin biyografilerine yer verir.

Hasan Beyzade Ahmet ise geleneğe uyarak Tarih-i Âl-i Osman’ı kaleme alır.
Karaçelebizade Abdülaziz’in Ravzatü’l-Ebrar’ı ise genel bir dünya tarihi olup dört bölümden oluşur.
Karaçelebizade’nin Kanunî’nin cülusundan ölümüne kadarki siyasi olayları ve devrin vezirleri ve bilginlerinin biyografilerini kaleme aldığı Süleymanname’si, Revan ve Bağdat fethini anlatan Tarih-i Feth-i Revan ve Bağdad’ı da bu asırda yazılan tarih kitapları arasında yer alır.
İlk Osmanlı vakanüvisi olan Naima, altı ciltlik Tarih-i Naima’sında vezirler, bilginler ve şeyhlerin biyografilerine de yer verir.
Abdurrahman Hıbrî’nin Defter-i Ahbar adlı tarihinin yanı sıra Edirne’yi tarihi, mimarisi, coğrafi yapısı, bilginleri, devlet adamları ve şairleriyle etraflı bir şekilde anlattığı Enisü’l-Müsamirin’i de bir şehir tarihi olarak bu yüzyılda yazılan önemli eserlerdendir.
Koçi Bey’in Risale-i Koçi Bey’i, devlet işlerindeki bozulmaların, kaynakları ve örnekleriyle anlatıldığı layihalardan (raporlar) oluşmaktadır.

Gazavatnameler
Ahmet bin Osman’ın Menakıb-ı Tiryaki Hasan Paşa ve Faizî’nin Hasenat-ı Hasan’ı bu yüzyılın ilk gazavatnameleridir. Vasıtî’nin Sadrazam Kuyucu Murat Paşa’nın Ungurus ve Bağdat seferlerini anlatan Telhisat’ı bu dönemin kayda değer gazavatnameleridir.

Münşeat Mecmuaları
Veysî, devlet adamlarına çeşitli nedenlerle yazdığı tebrikleri, istidanameleri (dilekçe), kimi dostları ile mektuplaşmalarını Münşeat adı altında bir araya getirmiştir.
Nabî’nin Münşeat’ı onun hayatı boyunca yazdığı tebrik, teşekkür, arîza (bir istek, talep bildiren mektup) konulu çeşitli mektuplarından oluşan bir mecmuadır.
Okçuzade Mehmet Şahî de Münşeat Mecmuası sahibidir.
Süheylî mahlasıyla şiirler de söyleyen Ahmet Hemdemi Çelebi de başkalarının yazdığı mektup örneklerini derleyerek bir münşeat hazırlamıştır.

Seyahatnameler
Evliya Çelebi’nin 10 ciltlik seyahatnamesi ve Nabî’nin Tuhfetü’l-Harameyn’i, bu yüzyılın eserleridir.

Surnameler
Abdî’nin Surname-i Muhammed bin İbrahim Han veya Vakayiname-i Sur-ı Hümayun gibi farklı isimlerle tanınan eseri IV. Mehmet’in şehzadeleri Mustafa ve Ahmet için yapılan sünnet düğünü ile kızı Hatice Sultan’ın düğününü anlatmaktadır.

Sefaretnameler
Kara Mehmet Paşa’nın 1665 yılında sefir (elçi) olarak Avusturya’ya gidişinde yaşadıklarını ayrıntılı olarak anlattığı Viyana Sefaretnamesi, bir sonraki asırda yaygınlaşacak olan türün ilk ve bu yüzyılın tek örneğidir.

Şerhler
Ankaralı İsmail Rusuhî’nin Fatihü’l-Ebyat adlı şerhiyle Sarı Abdullah’ın
Cevahir-i Bevahir-i Mesnevi adlı eseri ilgi çeken Mesnevi şerhleridir.

Diğer Türler / Eserler
Kefeli Hüseyin’in mensur biyografilerden ve tefeül (fal bakma) hikâyelerinden oluşan Razname’si ile Süheylî Ahmet Çelebi’nin anlattığı mensur hikâyeleri içeren Acaibü’l- Mesair ve Garaibü’n-Nevadir’i de XVII. yüzyıl Osmanlı nesrinin önemli eserleridir.

ESTETİK NESRİN İKİ ÖNEMLİ TEMSİLCİSİ: VEYSÎ VE NERGİSÎ
Ziya PaşaŞiir ve İnşa” başlıklı makalesinde Münşeat-ı Feridun’da, Veysî ile Nergisî’nin eserlerinde ve bu tür diğer eserlerde üçte bir oranında bile Türkçe kelime bulunmadığından, sıradan bir konuyu anlatırken dahi belagat gösterilerine başvurulduğundan, sırf sanatlı olsun diye karışık ve zincirleme tamlamalar kullanıldığından yakınır.

Veysî (1561-1628)
Asıl adı Üveys’tir. Kadı Mehmet Efendi’nin oğlu ve şair Makalî’nin yeğenidir.
Eserleri
Siyer-i Veysî (Dürretü’t-tâc fî Sîreti Sâhibi Mi‘râc): Hz. Peygamber’in Bedir Savaşı’na kadarki hayatını anlatır. Esere Nabî, Zeyl-i Siyer-i Veysî adında bir zeyil yazmıştır.
Hâbname (Vakıaname): Ağır bir dile sahip olmasına rağmen estetik açıdan güzel ve orijinal bir eserdir. Bir tür siyasetnamedir.

Nergisî (ö. 1635)
Saraybosna’da doğan Nergisî’nin asıl adı Mehmet’tir.
Eserleri
En meşhur eseri Hamse’sidir. Nihalistan, İksir-i Saadet, Meşakku’l-Uşşak, Kanunu’r-Reşad ve Gazavat-ı Mesleme’den oluşan eser, mensur eserlerden tertip edilen ilk hamse örneğidir.
Nihalistan: Cömertlik, aşk, ibret verici olaylar, konukseverlik ve tövbekârlık konularına ayrılmış “nihâl” adı verilen beş ana bölümde toplanmış yirmi beş hikâyeden oluşan bir eserdir
Meşakku’l-Uşşak: Biri bizzat Nergisî’nin başından geçen on gerçekçi aşk hikâyesinden oluşur (Selçuk 2009).
Şeyhülislam Yahya Efendi’ye ithaf ettiği Münşeat’ı da oldukça önemlidir.
Nergisî’nin ifadeleri, Veysî’ye oranla biraz daha tumturaklıdır ama anlam kapalı değildir.

Evliya Çelebi (1611-1684?)
10 Muharrem 1020 günü (25 Mart 1611) İstanbul’un Unkapanı semtinde doğmuştur.
Saray-ı Hümayun kuyumcubaşısı Derviş Mehmet Zıllî Efendi’nin oğludur.
Evliya Çelebi’de seyahat merakı bir rüya motifiyle temellendirir. Şöyle ki rüyasında İstanbul’da bir camide Hz. Peygamber’i kalabalık bir cemaat arasında görür. Heyecanla elini öperken ondan şefaat dileyecek yerde heyecanla “Seyahat ya Resulallah!” der. Hz. Muhammet de gülerek onu seyahatin yanı sıra şefaat ve ziyaretle müjdeler.
İstanbul dışına ilk seyahatini Bursa’ya yapar.
Uzak ilk seyahati ise Trabzon’adır.
Azak Kalesi’nin geri alınması için yapılan sefere katılarak Kırım’a geçer.
Girit seferine katılır.
Şuşik Seferi’ne katılmıştır.
Tebriz, Bakü, Tiflis, Revan ve Gümüşhane’yi dolaşır.
Şam’a giden Evliya Çelebi, buradan Suriye ve Filistin’in birçok şehrini gezer.
Rusçuk, Silistre ve Babadağı illerini gezer.
Sofya’ya gitmiş ve bu esnada bütün Rumeli’yi dolaşmıştır.
Avusturya seferine katılır.
Belgrat’a döndükten sonra Hersek’e ve ardından Macaristan’a geçer.
Danimarka, Hollanda ve Branderburg’u gezer.
Kırım yoluyla Kafkasya’ya geçen Evliya Çelebi bu civarı dolaştıktan sonra 1668 yılında Azak Kalesi’ne geçmiştir.
Hac farizasını yerine getirdikten sonra Mısır’a gitmiş, Sudan ve Habeşistan’ı gezmiştir.
Evliya Çelebi hiç evlenmemiştir. Mizaha yatkın, hoş sohbet, taklidi seven, nüktedan, hazırcevap, herkesle iyi geçinen ve katıldığı meclislerde sözü dinlenen biridir.
Seyahatname
Eserin asıl ve tam adı Tarih-i Seyyah Evliya Çelebi’dir.
“Orta nesir” diye tabir edilen, yer yer secilerle süslenmiş bir üslupla yazılan eser, okuyucuyu güldüren mübalağalı anlatımı, samimi ifade tarzı, güçlü tasvirleriyle de tamamen orijinal ve kendine özgüdür.

Kâtip Çelebi (1609-1657)
1609 yılında İstanbul’da doğmuştur. Asıl adı Mustafa’dır. Abdullah adlı, ilme meraklı ve dindar bir zatın oğludur.
Kâtip Çelebi olarak bilinen müellife Divan-ı Hümayun mensupları Hacı Halife demişlerdir. Batı dünyasında da bu adıyla, Hacı Kalfa olarak şöhret bulmuştur.

1630’da Hüsrev Paşa’nın maiyetinde Hemedan ve Bağdat seferlerine katılır. Bu seferler sırasındaki gözlemlerini Cihannüma ve Fezleke adlı eserlerinde anlatır.
Coğrafyaya ve harita yapımına ilgi duyması, Girit Seferi (1645) dolayısıyla başlar.
Eserleri
Fezleke (Fezleketü’t-Tevarih): Tarih-i Kebîr olarak da nitelenen bu Arapça eser, kâinatın yaratılışından 1641 yılına kadar gelen genel bir tarih olup müellif hattıyla yazılmış tek nüshası Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ndedir. 1592-1655 yılları arasındaki olayların anlatıldığı Türkçe Fezleke ise Arapça Fezleke’ye zeyil mahiyetindedir.
Keşfu’z-Zünun: Kâtip Çelebi’nin yirmi yıl gibi uzun bir sürede hazırladığı bibliyografik eseridir.
Eserde, kitapların dili, yazılış tarihi, konusu, müellifi, müellifin diğer eserleri gibi konularda bilgiler verilir.
Keşfu’z-Zünun’da on beş bine yakın kitap ve risale, on bin kadar müellif adı geçmekte, üç yüzü aşkın bilim dalı hakkında da bilgi verilmektedir.
Cihannüma: Kâtip Çelebi, iki bölüm hâlinde hazırladığı bu coğrafya kitabının ilk bölümünü denizler, ırmaklar ve adalara, ikinci bölümünü karalara ayırmıştır.
Mehmet Âşıkî’nin Menazilü’l-Avalim’ini esas alarak yazmaya başladığı eserinde Batılı kaynakları da değerlendirmiş, İspanya, Mağrip (Kuzey Afrika), Avrupa içleri ve muhtelif Anadolu şehirlerini, hatta Batılı kaynaklara dayanarak Japonya ve bazı Uzak Doğu ülkelerini dahi anlatmıştır.
Tuhfetü’l-Kibar fi Esfari’l-Bihar: 1645’te başlayan ve yıllarca süren Girit Seferi dolayısıyla, Osmanlı’nın ilk devirlerinden 1656 yılına kadar deniz savaşlarının anlatıldığı bir eserdir.
Mizanül’Hakk fî İhtiyari’l-Ehakk: İslam dünyasında uzun zaman gündem oluşturan bazı güncel konuların tartışılmasına son vermek amacıyla yazılmış bir eserdir.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder