26 Ocak 2020 Pazar

Ömer Seyfettin - Busenin Şekl-i İptidaîsi

Busenin Şekl-i İptidaîsi

Gece yarısı... Gayet muhteşem, gayet süslü ve müheyyiç bir yatak odası...
…soyunan bu güzel kadının harekât-ı serabîsini seyrediyordum.
İşte üç yüz franka alınan bir leyle-i aşk!
…lâf olsun diye sordum: “Söylesenize, sadizm nedir?”
Teşvik, Sayı: 2, l0 Temmuz 1325 / 23 Temmuz 1909, s. 9-13.


(Özet değildir)
Ömer Seyfettin, Bütün Hikâyeleri (Hazırlayan: Hazırlayan: Nâzım Hikmet Polat), Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, 2015, İstanbul

Ömer Seyfettin - Büyücü

Büyücü

Büyük Selâhattin kendisinden aman dileyen Kudüs’ü aldıktan sonra hiç durmamıştı.
Doğu tarafında kocaman bir Türk mahallesi vardı. Kılıçla, kalkanla, tolgayla, eğersiz atlar üzerinde gelenlerin çocukları
Doğan Bey de bunlardan biriydi. Babası, Alp Arslan’ın en eski kumandanlarındandı.
Şehirde her felâketi onun uğursuzluğuna yormak âdetti. Kuraklığı, fırtınaları, yangınları, kavgaları, cinayetleri hep o... “Büyücü Doğan” yapıyordu.
Selâhattin geldiği zaman, Emeviye Camii’nin önüne bütün Dımışk toplandı. O namazdan çıkarken “Ey Sultan! Bizi bu Büyücü Doğan’dan kurtar!” diye bağrıştılar.
Selâhattin “Canına dokunmayalım. Buradan çekilip gitsin...” kararını verdi. Vakıa o da büyüye, sihre inanmazdı. Ama, halkın istemediği bir adamı şehirde bırakmayı siyasete muhalif görüyordu.
Bir hafta geçmeden Büyücü Doğan unutuldu.
Şanlı galip hastalandı. Kulunç illeti onu kımıldamaz bir ıstırap yumağı hâline soktu. Hekimler ölüm zehriyle kaplanmış bu er meydanının hemen terkine lüzum gösterdiler.
Meydanı boş bulan mutaassıp salipçiler Akkâ’yı bütün kuvvetleriyle karadan denizden sardılar.
Frenk mühendisleri kulelerin ahşap kısımlarını derilerle kaplamışlar, üstüne sirke, çamur, sonra birtakım yanmaz eczalar sıvamışlardı.
Selâhattin bir sabah burçlardan birisinin tutuştuğunu gördü. Gözlerine inanamadı.
“Bu kaleleri biz yanmaz biliyorduk. Nasıl yaktınız?” diye sordu.
Kale içinde bir ihtiyar garip çıktı. ‘Bana istediğimi veriniz, bu burçları yakayım’ dedi. Ne istedi ise verdim; neft, kireç, pamuk, kil... Bir ay içinde üç bin tane humbara döktü. On beş gün de çalıştı, yedi oluklu, hiç görülmemiş bir mancınık yaptı. Bu sabah, ‘Artık işim bitti, isterseniz yakayım’ dedi. ‘Haydi yak!’ dedim. Yaktı.”
“Şimdi bu ihtiyar nerede?”
“Büyücü Doğan!”
“Ben bu hizmeti hasbetenlillâh yaptım. Ecrimi ancak Allah’tan isterim” dedi.
Akkâlıları göstererek ilâve etti: “Yalnız beni bunların elinden kurtar!”
Yeni Mecmua, C. I, Sayı: 22, 6 Kânun-ı evvel [Aralık] 1917, s. 434-436.


(Özet değildir)
Ömer Seyfettin, Bütün Hikâyeleri (Hazırlayan: Hazırlayan: Nâzım Hikmet Polat), Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, 2015, İstanbul

Ömer Seyfettin - Cesaret

Cesaret

Perukâr salonu
…arkadaşımla oturuyor, sıramızı bekliyorduk.
…kapıya baktık. Yüreğimiz ağzımıza geldi. Aman ya Rabbi! O ne heybetti! Mübalağasız iki metre boy...
Sordum: “Bir ‘bit’ değil mi?”
“Hayır.”
“Ya ne?”
Bir at sineği...
Titremesi dinen dev, yavaş yavaş, doğruldu.
Yeni Mecmua, C. 2, Sayı: 31, 8 Şubat 1918, s. 93-95.


(Özet değildir)
Ömer Seyfettin, Bütün Hikâyeleri (Hazırlayan: Hazırlayan: Nâzım Hikmet Polat), Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, 2015, İstanbul

Ömer Seyfettin - Cimnastiğe Dair – 2


Cimnastiğe Dair – 2


Cimnastikle hayatım arasında o kadar eski ve samimî bir irtibat vardır ki tâlâb-ı hatıratıma müntehidir.
…komşumuzun benden biraz büyücek çocukları vardı. Bunlar koca çayırın her tarafında perende atarlar…
Nihayet bir gün çocukluğun tabiî olan hicap ve lâubalîliği ile mahcup ve metecasir, bu perende atmayı, bu ellerle yürümeyi bana öğretmelerini onlardan istirham ettim.

“Efendiler, kuvvetli olmak istiyorsanız, (ceketinin üzerinden pazularını göstererek) işte benim kollarım gibi kalın, kuvvetli bir kola malik olmak istiyorsanız cimnastik yapacaksınız. Düşmemek için kollarınızın kuvvetlenmesi lâzımdır, onun için de çok idman yapacaksınız...”

İki senede o kadar terakki ettim ki muallimin muavini olmuştum.
İzmir, Sayı: 39 (393), 30 Teşrin-i evvel 1320 [12 Kasım 1904], s. 5-6.

(Özet değildir)
Ömer Seyfettin, Bütün Hikâyeleri (Hazırlayan: Hazırlayan: Nâzım Hikmet Polat), Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, 2015, İstanbul

Ömer Seyfettin - Çakmak

Çakmak

Ulan İboş, sen be!”
“Vay Mıstık, sen ha?”
“Ben ya...”

Cigaralarını sardılar. Anadolu tütünlerinin, Rejinin, kaçakçıların aleyhinde küfürler savurarak içmeye başladılar. Her şeyden ziyade Anadolu’nun ahlâkından, hilekârlığından, geçimsizliğinden şikâyet ediyorlardı.
“Çakmağı ver diyorum.”
“Hangi çakmağı?”
“Ulan, inkâr mı ediyorsun?”

İboş mahkemeye müracaatla dava edeceğini söyledi. Hiddetle, kasabaya doğru giden yola atıldı. Hâlbuki Mıstık çakmağı çalmıştı. İçinden “Görmeden aldım. Şahit yok. Sepet yok. Bir yemin değil mi? Ederim” dedi.

... Tam dışarı çıkarlarken sevinen Mıstık’a hâkim, “Oğlum, sen on kuruş vereceksin!” dedi.
“Mahkeme masrafı...”

Vakit, Sayı: 25, 15 Teşrîn-i sânî [Kasım] 1333/1917, s. 2.


(Özet değildir)
Ömer Seyfettin, Bütün Hikâyeleri (Hazırlayan: Hazırlayan: Nâzım Hikmet Polat), Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, 2015, İstanbul

Ömer Seyfettin - Çanakkale'den Sonra

Çanakkale'den Sonra

Ona akrabaları “meraklı”, uzaktan tanıyanlar “deli” derlerdi.
Acıbadem’deki evinden hiç dışarı çıkmaz
Gayet iyi bir tahsil görmüştü. İsterse çalışır ve para kazanabilirdi.
“Evlen, bu ümitsizlik senden geçer!” diyenlere:
“Dünyaya bir esir getirmek cinayetini kabul etmem” diye gülümserdi.

“Feylesof, bedbin, derviş, sinirli ve ilh...” derlerdi. Fakat hayır, o... sade bir ümitsizdi! Mektepten çıktıktan sonra okumaya başlamış, okudukça ümidini kaybetmiş, okuyup düşündükçe intiharı kurmuştu; ama – kuvvetli tahsilin neticesi olan– ilmi, fikri ona hâkimdi.
“Aceleye lüzum yok. Mademki talihimiz böyle... Bir köşeye çekilip ölümü beklemeli...” demişti.

İnsan olmak için mutlaka bir içtimaiyetin, bir milliyetin içinde bulunmak lâzımdı... Düşünüyordu: Kendisinin bir milliyeti yoktu; bir içtimaiyeti yoktu. Yalnız, hararetini hissedemediği, lisanından ve duasından bir şey anlamadığı müphem bir dini vardı.

Kendi ismini bilmeyen, kendi dilini yazmayan, düşmanlarını kardeşi tanıyan bir millet yaşayabilir miydi? Buna imkân var mıydı?

Bir güneş doğuyor sandı. Meşrutiyet ilân olunmuştu. Fakat beş on ay geçmeden ümitsizliği eskisinden beter oldu.

Ticaret, zenginlik, para, saadet tamamıyla yabancıların eline geçmişti. Kapitülâsyonlar bir milleti yavaş yavaş öldüren bir idam makinesi, bir gasp müessesesi idi.

İngiliz ve Fransız zırhlıları Çanakkale’yi geçemedi. Hicret edenler döndüler.
Yaşı elliye yaklaşıyordu. Saçları bembeyazdı. Fakat milletinin birden uyanışı, saadeti, hareketi onu gençleştirdi. Ve evlenmeye kalktı.
“Beyefendi, müjde!”
Yeni Mecmua, Sayı: 6, 16 Ağustos 1917, s. 119-120.


(Özet değildir)
Ömer Seyfettin, Bütün Hikâyeleri (Hazırlayan: Hazırlayan: Nâzım Hikmet Polat), Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, 2015, İstanbul

Ömer Seyfettin - Çirkin Bir Hakikat

Çirkin Bir Hakikat

Oh ne çirkin şeyler... Bu hayat ne kadar sefil, bu cemiyet-i beşeriye, bu insanlar, bilhassa bu kadınlar ne kadar adî, ne kadar ruhsuz?
Ah bu kadınlar!..
Demek ki biz Kristal’de o adî, sevimsiz “Cafe Concert”in gürültülere, patırtılara birer mesken-i rezil olan soğuk mermerli masalarının kenarında çıplak kol ve bacaklarıyla göbek atan birkaç zavallı kızcağızın; hayatlarını namusları pahasına kazanan birkaç Alman fahişesinin sefaletlerine acırken o, -ah ismini söyleyemeyeceğim- o adî, o kaba, o her türlü hissiyattan mahrum, rezil herif burada imiş, benim odamda…
Edebî Serbest İzmir, Sayı: 3,
6 Teşrîn-i sânî 1324 [19 Kasım 1908], s. 5-6.


(Özet değildir)
Ömer Seyfettin, Bütün Hikâyeleri (Hazırlayan: Hazırlayan: Nâzım Hikmet Polat), Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, 2015, İstanbul