20 Aralık 2012 Perşembe

2. Abdülhamid Dönemi Türk Edebiyatı


II. Abdülhamid Dönemi Türk Edebiyatı

Ünite 1

Edebiyat- Cedide
II. Abdülhamit döneminin edebi hareketleri Edebiyat-ı Cedide ve bu cemiyetin dışında kalan çalışmalar şeklinde iki başlık altında incelenebilir.
Edebiyat-ı Cedide topluluğu (1896-1901) içerisinde yer alanlar kendilerini bu adla tanıtmışlardır. Bazı araştırmacılar bu topluluğu etrafında birleştikleri derginin adına izafen Servet-i Fünun Edebiyatı adıyla anmışlardır.

Siyasi Ortam
II. Abdülhamit, 31 Ağustos 1876’da tahta çıktı. 23 Aralık’ta Kanun-i Esasi’yi yürürlüğe koydu. Seçimler yapıldı ve 19 Mart 1877’de Meclis-i Mebusan’ı açtı. Aynı dönemde batılı ülkeler Osmanlı’yı paylaşma planlarını görüşmek üzere Şark Meselesi başlığı altında incelenebilecek bir dizi çalışma yaptılar. Osmanlı’dan ağır talepler içeren bir protokol saraya gönderdiler. Devlet bu talepleri reddetti. Bunun üzerine 24 Nisan 1877’de Ruslar Osmanlı Devleti’ne savaş açtı. Yenilen Osmanlı ordusu Balkanlardan ülkeye sürülen göçmenler, içeride rahat durmayan azınlıklar bir de meclisteki kargaşalarla uğraşmak durumunda kalınca 3 Mart 1878’de meclisi kapatma kararı aldı. Batının baskıları devam eder. İngilizler Kıbrıs’ı savaşmaksızın ele geçirir (4 Haziran 1878). 13 Temmuz tarihli Berlin antlaşmasıyla ülke çok fazla toprak kaybeder. Bosna-Hersek Avusturya’ya, Tunus Fransa’ya, Mısır’da İngiltere’ye kalır. Bulgarlar da gaza gelip Doğu Rumeli’yi işgal ederler (1885). Bütün bunlar olurken II. Abdülhamit ülkeyi parçalanmaktan kurtarmak için çok sıkı tedbirler alır (sansür ve zaptiyeler bu dönemin ürünüdür). Sultan sertleştikçe karşısındaki muhalefet de güçlenmiştir. Sultan Abdülaziz döneminde filizlenen Yeni Osmanlılar, II. Abdülhamit döneminde Jön Türkler adıyla muhalefeti artırır. Meşruti idare ve Kanun-i Esasi için ısrar ederler. Baskılar sonuç verir 1908’de anayasa yeniden yürürlüğe girer. Bulgarların bağımsızlık ilanı ve Girit’in elden çıkması meclisin açılışından hemen sonradır. Ülkede karışıklıklar iyice artar. Mecliste azınlıkları temsil eden vekiller ayrılıkçı hareketleri desteklemeye başlar. 31 Mart Vakası patlak verir (13 Nisan 1909). Hareket ordusu isyanı bastırdıktan sonra İttihat ve Terakki yönetime el koyar. II. Abdülhamit Selanik’e sürülür.

Edebi Ortam  
1884’ten sonra Türk edebiyatı, Muallim Naci ve Recaizade Mahmut Ekrem ekseninde yeni ve eski edebiyat taraftarları olmak üzere iki guruba ayrılır. Muallim Naci 1884’te Tercüman-ı Hakikat’te çalışmaya başladıktan sonra çevresinde klasik edebiyat yanlısı isimler toplanmış ve gazete eski tarz eserler veren bir mecraya dönüşür. Ahmet Mithat bu durumdan haz etmediği için Muallim Naci’yi gazeteden uzaklaştırır. Recaizade Mahmut Ekrem önce Zemzeme III (1885) ardından da Takdiri Elhan’da Muallim Naci’nin şiirlerini eleştirir. Muallim Naci bu eleştirilere İmdadü’l-midad ve Demdeme’deki yazılarıyla karşılık verir. Bu tartışma ses getirince kimi şairler Naci’nin etrafında Ukaz-ı Osmani adı altında toplanmış ve Saadet gazetesinde birbirlerine nazireler yazmışlardır. İzmir merkezli gençler, Ukazı Subban adı altında toplanarak Hizmet gazetesinde eski tarz yanlılarını eleştirirler. Tartışma devam eder, Naci yanlıları (Şeyh Vasfi, Harputlu Hayri, Mehmet Emin Humayi, Ali Ruhi, Üsküdarlı Safi, Halil Edip, Andelip, Müstecabi İsmet vs.) Saadet, İmdadü’l-midad ve daha sonra Teavün-ı Aklam gibi gazete ve dergilerde toplanırlar. Ekrem yanlıları (Menemenlizade Tahir, Ali Ferruh, Abdülhalim Memduh, Mehmet Rüşti, Ahmet Reşit vs.) ise Gülşen, Gayret, Sebat, Risalei Hafi gibi dergilerde saf tutarlar.
Naci’yi destekleyen İsmail Safa, Menemenlizade Tahir, Cenap Şehabettin ve Tevfik Fikret bir süre sonra Recaizade Mahmut Ekrem’in eksenine geçerler. Recaizade Mahmut Ekrem ekseninde 1890’lı yıllardan itibaren Mirsad, Malumat, Mektep ve Maarif gibi dergilerde yazmaya başlayan gençlerin faaliyetleri Servet-i Fünun topluluğunun kurulmasına hazırlık yapmıştır.
Servet-i Fünun’un kurulmasını hazırlayan olaylardan bir diğeri de Hasar Asaf’ın Musavver Malumat’ta yayınlanan Burhan-ı Kudret (7 Kasım 1895) adlı şiiri nedeniyle çıkan tartışmadır (Abes-muktebes tartışması).

“Zerre-i nurundan iken muktebes
Mihr ü mehe etmek işaret abes”

Bu beyitte kafiye oluşturan muktebes kelimesinin sonu (س), abes kelimesinin sonu ise (ث) ile biter. Divan edebiyatı geleneğinde yazılışı farklı olan bu harfler kafiye oluşturmaz. Bu nedenle Mehmet Tahir Efendi bu kelimelerin kafiye oluşturmadığını öne sürer. Tartışma, kafiye göz için midir kulak için midir çizgisinde şekillenmiştir. Recaizade Mehmut Ekrem de tartışmaya dahil olunca yenilikçi-gelenekçi kutuplaşması oluşur.

Birtakım yazar ve şairleri Servet-i Fünun dergisinde toplayan bir diğer olan ise Recaizade Mehmut Ekrem’in Şemsa adlı hikâyesinin kendisinden izinsiz Musavver Malumat’ta yayınlanmasıdır (28 Kasım 1895). Bu olaydan sonra Servet-i Fünun’u çıkaran Ahmet İhsan (Tokgöz) ve Recaizade Mehmut Ekrem bir araya gelmiştir.

Servet- Fünun Dergisi (1896)
Servet, 1890 yılında İstanbul’da çıkan bir gazetedir. Servet-i Fünun 27 Mart 1891’den itibaren bu gazetenin haftalık edebi içerikli eki olarak çıkmaya başlamıştır. Recaizade Mehmut Ekrem yenilikçi yazarlar için bu dergiyi mecra olarak kullanmak istedikten sonra 7 Şubat 1896’da derginin 256. sayısından itibaren Tevfik Fikret yayın yönetmeni olur. Edebiyat-ı Cedide işte bu tarihte başlamıştır.

Tevfik Fikret derginin başına geçtikten sonra Cenap Şahabettin, Halit Ziya, Mehmet Rauf, Hüseyin Siret, İsmail Safa, Ali Ekrem (Ayn Nadir), Celal Sahir, Menemenlizade Mehmet Tahir, Ahmet Reşit (H. Nazım), Süleyman Nazif, Ahmet Şuayp, Hüseyin Suat, Hüseyin Cahit, Süleyman Nesip, Faik Ali, Ahmet Hikmet, Hüseyin Kâzım gibi şair ve yazarlar derginin kadrosunda yer almışlardır.
Cenap Şahabettin şiirlerinde kullandığı yeni tamlama ve terkiplerle dikkat çekip tepki aldı. Bu alışılmadık imgelerden dolayı Ahmet Mithat, Cenap Şahabettin’i “Dekadanlar” adlı makalesiyle sert bir dille eleştirdi. C. Şahabettin bu eleştirilere “Dekadanlık Nedir” adlı yazısıyla cevap verdi. Tevfik Fikret’te “Timsal-i Cehalet” adlı şiiriyle Ahmet Mithat’a hücum etti. Ahmet Mithat “Teslim-i Hakikat” adlı yazısıyla çark edip yenilikçileri takdir etti.
Araba Sevdası, Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar, Eylül ve Hayal İçinde (Hüseyin Cahit), adlı romanlar Servet-i Fünun’da tefrika edildi. Dergide ayrıca “Musahabe-i Edebiye” başlığı altında kuramsal yazılar da yer aldı.

Edebiyat- Cedide Sanat anlayışının Özellikleri
-          Tanzimat devrinin ilk dönem sanatçılarının aksine toplumu eğitmek, bilinçlendirmek gibi bir kaygısı yoktur. Sanat icra etmek ve güzelliği yansıtmak amacındadır.
-          Toplumsal konuların yerine bireysel temalar öne çıkmıştır.
-          Topluma sırt çeviren içe dönük bu gurubun eserlerinde hayal-gerçek çatışmaları ve karamsar duygular göze çarpar.
-          Gerçekçi tarzda kurgusu sağlam romanlar neşredilmiştir.
-          Şiirde parnasyenlerin, romanda ise ağırlıkla realistlerin etkisinde kalmışlardır.
-          Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın öncüsü olduğu dilde sadeleşme hareketi terk edilmiş ve ağdalı, anlaşılması zor dile geçilmiştir.
-          Yani tamlama ve imgelere yer verilmiştir.
-          Pekiştirici edatlar ve aşırı duygusallığı ifade eden ünlemlere sıklıkla yer verilmiştir.
-          Şiirlerde aruzu ustalıkla kullanmışlardır.
-          Kafiyenin kulak için olduğu anlayışını benimsemiş ve buna uygun olarak yazılışları farklı sesleri aynı olan harflerle kafiye yapmışlardır.
-          Kimi zaman bir paragraf hatta sayfa boyunca devam eden uzun cümleler kurmuşlardır.
-          Divan şiirinde cümlenin ve anlamın bir dize veya beyit içinde tamamlanmasına karşılık Edebiyat-ı Cedide şiirinde cümlenin ve anlamın bir dizenin ortasında başladığı veya bittiği görülür, hatta 7-8 dizeye kadar yayılan cümlelere rastlanır. Buna anjambman denir. Bu yolla şiir giderek düzyazıya yaklaşmıştır.
-          Sone (4+4+3 dizelik şiirlerdir) ve terzirima (üç dizeli bentlerle yazılır, şiirin sonunda tek bir dize yazılır) gibi nazım biçimleri kullanılmaya başlanmıştır.
-          Müstezat nazım biçimini farklı vezinlerle kullanarak serbest müstezat tarzında şiirler yazmışlardır

Topluluğun Dağılması (1901)
1900 tarihinde Ahmet ŞuaypSon Yazılar” başlıklı yazısıyla Edebiyat-ı Cedide’yi bireysel temalarla ve aşk konusuna sıkışmakla suçlar. Ali Ekrem (Ayn Nadir) “Şiirimiz” başlıklı bir dizi yazısıyla dağılmayı tetikler.

Ali Ekrem makalesinde Servet-i Fünun yazarlarının hemen hepsini eleştirir. Tevfik Fikret bu makaleyi kırparak ve kimi yerlerini değiştirerek yayınlar. Ali Ekrem uygulanan bu sansür yüzünden dergiden ayrılır. H. Nazım, Menemenlizade Mehmet Tahir ve Samipaşazade Sezai gibi arkadaşları da ona katılarak dergiden ayrılıp II. Abdülhamit yanlısı Malumat dergisine geçerler. Ali Ekrem’in makalesi bu dergide yayınlanır (27 Aralık 1900). İki dergi arasında tartışmalar çıkar. Bu tartışmalar üzerine Ali Ekrem ve Ahmet Reşit Bey’lerin dergide yazmaları saray tarafından yasaklanır. Tevfik Fikret’te Ahmet İhsan’la bozuştuğu için dergisinden ayrılır. Derginin başına Hüseyin Cahit geçer. Hüseyin Cahit’in Fransızcadan çevirdiği Edebiyat ve Hukuk başlıklı makale sakıncalı bulunduğu için dergi kapatılır. Bir süre sonra dergi yeniden açıldıysa da eski kadrosu dağıldığı için etkisini devam ettiremez.

Ünite 2

Edebiyat-ı Cedide Şiiri

Tevfik Fikret (1867-1915)
24 Aralık 1867 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Hüseyin Efendi, annesi ise Hatice Refia Hanım’dır. Galatasaray Lisesi’nde Muallim Naci, Muallim Feyzi ve Recaizade Mahmut Ekrem’den dersler aldı. 1888’de Hariciye Bakanlığı İstişare Odası’nda çalışmaya başladı. 1890’da Nazım Hanım’la evlendi. 1895’de oğlu Haluk doğdu. Aynı yıl Robert Kolej’de Türkçe öğretmeni olarak çalışmaya başladı. 1896’da Servet-i Fünun dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yapmaya başladı. 1901’de bu görevinden ayrıldı. 1903’de Rumelihisarı’nda Âşiyan adını verdiği evini yaptı ve orada inzivaya çekildi. 1908’de inziva dönemi bitti. Hüseyin Cahit ve Hüseyin Kâzım’la birlikte Tanin’i çıkarmaya başladı. 1909’da Galatasaray Lisesi müdürlüğüne atandı. Bir süre sonra Amerikan Koleji’nde çalışmaya başladı.
İttihat ve Terakki’yi 1908’de alkışlarla karşılamışsa da ilerleyen yıllarda bu gurubu baskıcı rejimleri ve yolsuzluklara bulaşmaları nedeniyle eleştirmeden geri durmadı. Meclis-i Mebusan’ı kapatan İttihat ve Terakki için “Doksanbeşe Doğru” şiirini yazdı. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesine “Sancak-ı Şerif Huzurunda” adlı şiiriyle karşı çıktı. Mehmet Akif, bu şiire ve Tarih-i Kadim’e Süleymaniye Kürsüsü adlı manzum eserinde sert eleştirilerde bulundu. Tavfik Fikret’te “Tarih-i Kadime Zeyl” adlı şiiriyle dine, savaşa ve Osmanlı tarihine karşı olan mücadelesini sürdürmüştür. 19 Ağustos 1915’te öldü.

Sanatı ve Şiirleri
İlk şiirleri 1884 yılında Tercüman-ı Hakîkat’te yayınlanır. İlk şiirlerinde Muallim Naci’nin etkisi altındadır. 1891-1895 arasındaki şiirleri Mirsad ve Malûmat dergilerinde çıkar. Şiirinde yenilik peşinde olan şair Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit’in etki alanına girer. Olgunluk dönemi ürünlerini Servet-i Fünun dergisinin başına geçtiğinde vermeye başlar. 1901-1908 yılları arasında II. Abdülhamid ve istibdat aleyhinde şiirler yazar. İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra toplumsal konulara yönelir. 1912-1915 yılları arasında siyasi eleştirilerinin dozunu artırır.

İlk Şiirleri
Tevfik Fikret, Farsça hocası Muallim Feyzi’nin teşvikleriyle şiir yazmaya başladı. Muallim Feyzi, öğrencisinin şiirlerini Muallim Naci’yle olan dostluğu nedeniyle Tercüman-ı Hakikat’e gönderdi. Fikret, Divan şiiri geleneğine bağlı olarak yazdığı ilk şiirlerini Nazmi müstearıyla yayımlamıştır.
1891’den itibaren yayınlanan “Bahar”, “Ulviyyattan”, “Ah, Bilsen Ne Afet Olmuşsun”, “Hüsnün”, “Uzletgen-i Maderi Ziyaret” şiirleriyle Muallim Naci ekseninden uzaklaşmaya başlamıştır.
Tevfik Fikret, Mirsad’dan sonra şiirlerini yayımladığı Malumat’ta daha yenilikçi bir çizgidedir. Bu dönemde edebiyata ilişkin makaleler de yayımlar. Bu dönemin şiirlerini Rübab-ı Şikeste’nin Eski Şeyler bölümünde kullanmıştır. 1891-1895 yılları arasında ruh hali iyimser olan şair II. Abdülhamid’i öven manzumeler dahi yazmıştır.

Edebiyat-ı Cedide Yılları
Servet-i Fünun dergisinde çalışmaya başladıktan olgunluk dönemi ürünlerini vermeye başlayan şair aynı dönemde Mektep, Maarif ve Mütalaa adlı dergilerde de şiirler yayımlamıştır. 1896 yılından itibaren düşünce dünyasında değişimler yaşamaya başlayan şair Tanrı inancından uzaklaşmaya, karamsar bir ruh haline girmeye başlar. Robert Kolej’de içinde bulunduğu yabancı çevre, istibdat idaresi ve şeker hastalığı bu dönüşümde etkili olmuş olabilir.
Tevfik Fikret’in şiirlerinin tematik bakımdan tasnifi: a) Kendi ben’ini duyuş tarzını anlattığı şiirleri, b) Sanatla ilgili şiirler, c) Kötümserlik temasını işlediği şiirler, d) Hayal şiirleri, e) Aşk şiirleri, f) tabiat şiirleri, g) Haluk’a hitaben yazdığı şiirleri, h) Kız kardeşi için yazdığı şiirleri, ı) Portreler/Portre şiirler, i) Merhamet şiirleri, j) Vatan konulu şiirler, k) Dini şiirler

Edebiyat-ı Cedide Sonrası Şiirleri (1901-1908)
1903’te Âşiyan’da inzivaya çekilen Fikret, bu dönemdeki şiirlerinde toplumsal temalara yönelmiştir. Bu dönemde yazdığı istibdat aleyhtarı şiirlerinin en ünlüsü “Sis”tir.

İkinci Meşrutiyetten Sonraki Şiirleri (1908-1915)
Arkadaşlarıyla birlikte Tanin gazetesini çıkarmaya başlayan Fikret, kötümserliği geride bırakmış, iyimser şiirler yazmaya başlamıştır. Haluk’un Defteri’ni bu yıllarda bastırır (1911). Oğlu Haluk’un şahsında Türk gençlerine seslenir; ilerleme, çalışma ve yurt sevgisini aşılamaya çalışır. İttihatçılar onu hayal kırıklığına uğrattıktan sonra Doksanbeşe Doğru, Revzen-i Mahlu ve Han-ı Yağma adlı eleştirel şiirlerini yayımlar. Fikret, hayatının son demlerinde hece vezni ile çocuklar için şiirler yazmış ve bunları Şermin adlı kitabında yayımlamıştır.

Tevfik Fikret’in Şiirinin Başlıca Özellikleri
Türk şiirinin batılılaşmasında önemli bir isimdir. Biçim bakımından parnasyenlere, ilham bakımından romantiklere yakındır. Şiirde, Divan şiirinin temel birimi olan beyit hakimiyetini kırmış, anlamı ve cümleyi beyitlerin dışına taşımıştır. Müstezatı serbestleştirerek şiiri düzyazıya yakınlaştırmıştır. Şiirde konu ve aruz kalıpları arasında uyum aramış ve bunu uygulamaya çalışmıştır. Tüm bunlara karşın dili çok ağırdır. Rübab-ı Şikeste (1899), Haluk’un Defteri (1911), Rübabın Cevabı (1911), Şermin (1914), Tarih-i Kadim (1905’te yazıldıysa da tarih kaydı olmayan basımları yapılmıştır).

Cenap Şahabettin (1871-1934)
2 Nisan 1871’de Manastır’da doğdu. Babasının ölümü üzerine ailesi İstanbul’a yerleşir. Tıp öğrenimini 1889’da tamamladı. 1914’te emekli olana dek Kamerun, Cidde, Mersin, Rodos gibi çeşitli yerlerde karantina doktorluğu yapmıştır. 1914’te Darülfünun’da Fransızce tercüme müderrisliğine atanır. Daha sonra garp edebiyatı müderris vekili olur. 1919’da Osmanlı edebiyatı tarihi müderrisliği yapar. 1920’de Ali Kemal’in Peyam-ı Sabah adlı gazetesinde milli mücadele karşıtı yazılar yayımlar. Darülfünun’dan uzaklaştırılır. İlerleyen dönemde tavrını değiştirir. 26 Eylül 1932’de birinci dil kurultayına katılır. 13 Şubat 1934’te vefat eder.

İlk Şiirleri
Muallim Naci ekseninde şiirler yazar ve ilk şiiri (Nazire-i Gazel-i Muallim) 1885’te İmdadü’l-Midad’ta çıkar. Muallim Naci’nin çıkardığı Saadet’te başka şiirleri de çıkar. 1887’de Tâmât adlı ilk şiir kitabını yayımlar.

Paris Dönemi (1889-1896)
Cilt hastalıkları hakkında uzmanlaşmak için 1889’da Paris’e giden Şahabettin, burada batı şiirini yakından tanıma imkânı bulur. Ağırlıkla sembolist şairlerin şiirlerini okuyan Şehabettin’in şiiri de bu yönde dönüşüme uğrar. Yeni şiirlerini 1894’ten itibaren Malumat, Hazine-i Fünun, Maarif ve Mektep adlı dergilerde yayımlamaya başlar. Mektep dergisi Cenap Şahabettin’in şiiri açısından önemlidir. Şairin kırk kadar şiiri bu dergide yayımlanmıştır. Resim ve müziğe önem veren bu şiirler yenilik yanlısı genç şairler tarafından heyecanla karşılanmıştır. Edebiyat-ı Cedide gurubunun gösterdiği teveccühe kayıtsız kalamayan Şahabettin, Servet-i Fünun dergisinin kadrosuna geçer.

Edebiyat-ı Cedide Dönemi
1896 yılında Mektep’te yayımlanan Terane-i Mehtab adlı şiiriyle Dekadanlar tartışmasına yol açmıştır. Aşk ve tabiat temalarına yer veren şair aşkı bazı şiirlerinde romantik perspektifte işlerken bazı şiirlerinde cinsel çağrışımlarla iç içe kullanır. Tabiat temalı şiirlerinin en meşhuru Elhan-ı Şita’dır. Ağırlıkla sonbahar ve kış mevsimleri (karamsar ruh halini ifade etmek için) anlatılır. Estetik yanı ağır basan şiirleri yapaylıkla eleştirilmiştir.

1908’den Sonra
1908’den sonra siyasi yazılar yazmaya başlar. Kalem dergisinde Dahhak-ı Mazlum müstearıyla mizahi yazılar yayımlar. Ali Canip Yöntem’le uzun tartışmalara girer. 1915’te bazı makalelerini Evrak-ı Eyyam adıyla yayımlar. Cemal Paşa’nın davetiyle Şam’a gider ve seyahat notlarını Sabah gazetesinde Suriye Mektupları adı altında yayımlar. 1918’de Süleyman Nazif’le birlikte Hadisat gazetesini çıkarmaya başlar. Aynı dönemde Tasvir-i Efkâr gazetesi adına Avrupa gezileri yapar. İzlenimlerini Avrupa Mektupları adlı kitabında yayımlar (1919). 1920’de Ali Kemal’in Peyam-ı Sabah’ında yazmaya başlar. Buradaki yazılarında milli mücadeleyi eleştirir.

Ali Ekrem (Bolayır) (1867-1937)
Namık Kemal’in oğludur. 2 Ağustos 1867’de doğdu. Babasının vefat ettiği gün Mabeyn-i Humayun kâtipliğine atandı. 18 yıl burada çalıştı. 1906’da Kudüs mutasarrıflığına, 1908’de de Beyrut valiliğine atandı. 1910’da Darülfünün’da Tarih-i Edebiyat muallimliğine atandı. 1912’de Cezayir-i Bahr-i Sefid valiliğine atandı. 1913’te Darülfünun’a döndü. 1917’de oğlu Cezmi’nin intiharı üzerine rahatsızlandı. 1919’da tetkikatı lisaniye heyetine başkan seçildi. 3,5 yıl Galatasaray Lisesi’nde öğretmenlik yaptı. 1923-33 yılları arasında Darülfünun’da Şerh-i Mütûn dersleri verdi. 1933’te telif ve tercüme heyetine seçildi. Maltepe Askeri Lisesi’nde 2 yıl edebiyat öğretmenliği yaptı. 27 Ağustos 1937’de vefat etti.

Sanatı ve Şiirleri
İlk şiirlerini dokuz yaşında yazmaya başlar. İlk yazısı “Dağ” 1891’de Resimli Gazete’de basıldı. “Kumru” adlı ilk şiiri 1891’de Mirsad dergisinde yayımlandı. Ali Ekrem o yıllarda divan şiirini iyi bilen buna karşın yeniliklere de açık olan İsmail Safa’nın etkisi altındadır. 1894’ten itibaren Malumat dergisinde şiirler yayınlar. 1896’da Servet-i Fünun’da yazmaya başlar.

Edebiyat-ı Cedid Dönemi
Ali Ekrem, Servet-i Fünun’da Ayn Nadir müstearını kullanmıştır. 1900 tarihli “Şiirimizbaşlıklı yazısı nedeniyle Tevfik Fikret’le anlaşmazlığa düşünce dergiden ayrılır. Bu döneme kadar ki çalışmalarında yenilik yanlısı bir tutum içinde olan şair, şiirlerinde tabiat, aşk ve ölüm gibi konuları işler. Ali Ekrem’in tabiat temalı şiirlerinde gece, ay, yıldızlar, dağ, deniz ve çiçek gibi unsurlar öne çıkar. Bu şiirlerde tabiat gerçekçi bir dille ele alınmaz. Şair tabiatla kendi duyguları arasında münasebet kurmaya çalışır.

İkinci Meşrutiyet Sonrası
1908’de basılan Kırmızı Fesler adlı şiir kitabında istibdat dönemini, hafiyeleri ve jurnalciliği eleştiren müstezat tarzında uzun bir manzumesi vardır. Bu dönemde şair toplumsal konulara ağırlık vermiştir. Şiirlerindeki dil kullanımı sadeleşmiş zaman zaman heceyi kullandığı şiirler yazmıştır. Kaside-i Askeriye, 1908’de yazdığı Hürriyet Kasidesi’ne nazire olarak kaleme alınmış, vatan sevgisi, kahramanlık ve hürriyet temalarını işleyen 41 beyitlik bir manzumedir. Ordunun Defteri (1918) orduya moral amaçlı şiirlere yer verdiği bir eseridir.

Cumhuriyet Sonrası
Şiir Demeti (1924) ve Vicdan Alevleri (1925) bu dönemin ürünleridir. Milli duyguları öne çıkaran şiirler yazmıştır bu dönemde. Ana Vatan (1921), vatan sevgisi ve kahramanlık temalarına sahip hece vezniyle yazılmış şiirleri içeren bir eseridir.

Hüseyin Suat (Yalçın) (1867-1942)
İstanbul doğumludur. 1886’da Mekteb-i Tıbbiye’den mezun olduktan sonra Midilli Belediye Doktoru olarak çalıştı. 3 yıl sonra İstanbul Üçüncü Belediye Doktorluğuna atandı. Branşında uzmanlaşmak amacıyla 1893’te Paris’e gitti. 1898’de Şam’da görev aldı. Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara’ya gitti. 1921’de Yunus Nadi ile birlikte Kalem dergisini çıkardı. Cumhuriyet’in ilanından sonra Deniz Yolları Vapurunda doktorluk yaptı.

İlk Şiirleri
Başlangıçta divan şiiri tarzında gazeller yazdı. Mekteb-i Tıbbiye yıllarında Cenap ve onun kardeşi Ali Nusret ile tanışarak yenilikçileri tanımaya başlar. Hamit’in şiirlerinden haberdar olur. Paris’e gittiği dönemde batı şiirini tanır. 1890’lı yıllardan itibaren Mektep, Malumat ve Mütalaa gibi dergilerde yenilikçi şiirleri yayınlanmaya başlar. 1896’da Servet-i Fünun dergisine geçer. 1910 yılında Lane-i Melal adlı ilk kitabı yayınlanır. Aşk, tabiat ve ölüm, şiirlerinin başlıca temalarıdır. Aşk’ı cinsel yönüyle ele alır. Ölüm temalı şiirlerinde derin ıstıraplar ve melal vardır. Şair bu nedenle melal şairi olarak tanınır.

İkinci Meşrutiyet’ten Sonra
Dönemin modasına uyarak bireysel konulardan uzaklaşarak toplumu ilgilendiren konulara yer vermeye başlar. 1908’den sonra ağırlıkla mizaha yönelmiştir. Bu dönemde sıkça Gave-i Zalim müstearını kullanmıştır. 1923’te Gave Destanı adlı kitabı yayınlanır. Şiir dışında pek çok tiyatro eseri vardır.

Süleyman Nazif (1869-1927)
Şairliğinin ilk döneminde Namık Kemal tarzında vatan şiirleri yazmıştır. İlk şiirlerini 1906’da Mısır’da basılan Gizli Figanlar adlı kitapta toplamıştır. 1897’den itibaren Servet-i Fünun dergisinde İbrahim Cehdi müstearıyla yazmaya başlar. Edebiyat-ı Cedide’nin çizgisine uygun eserler verir. Aşk şiirlerinde ayrılık acısını işler. 1908’den sonra geleneğe uygun olarak toplumsal konulara ağırlık verir. Şiirlerinin yanı sıra düzyazı eserleri de vardır.

Hüseyin Siret (Özsever) (1872-1959)
1900’de siyasi bir olaya karışınca Adıyaman’a sürülür. Oradan Paris’e kaçıp Jöntürklere katılır. 1920’de kesin olarak yurda döner.
Namık Kemal hayranı olduğu öğrencilik yıllarında şiire ilgi duymaya başladı. Hayran olduğu bir diğer isim Recaizade Mahmut Ekrem’dir. İlk şiirlerini 1894’ten itibaren Mektep dergisinde yayımlamaya başlar. Biçim ve dil bakımından divan şiirine uygun bu eserlerde yeni imgeler kullanır. Servet-i Fünun’da çıkan ilk şiirlerinde siret imzasını kullanır. Sürgün yıllarında Ömer Senih müstearını kullanmaya başlar. Çoğunluğunu aruzla yazdığı şiirlerinde melankolik ruh hali göze çarpar. İlk kitabı Leyal-i Girizan 1904’te Paris’te basılır. 1928’de Bağbozumu, 1937’de Kıvılcımlı Kül adlı kitapları yayınlanır. Üstadın Şiiri (1937), Kargalar (1939), İki Kaside (1942), Bir Mektubun Cevabı, Hüseyin Avni Ulaş’a (1948) diğer eserleridir.

Faik Ali (Ozansoy) (1876-1950)
Asıl adı Mehmet Faik’tir. Süleyman Nazif’in kardeşidir. Muhabbet adlı ilk şiirini 1896’da Maarif dergisinde yayımladı. İlk şiirinden itibaren Edebiyat-ı Cedide çizgisindedir. 1896-1908 arasında yazdığı şiirlerini Fani Teselliler (1908), ve Temasil (1913) adlı kitaplarda topladı. Fani Teselliler’in hasbihal adlı mukaddimesinde şiire ilişkin görüşlerine yer verir. Midhat Paşa (1908) ve Elhan-ı Vatan (1915) şairin diğer kitaplarıdır. Tabiat, aşk, kadın ve özlem başlıca temalarıdır. Şiirlerinin çoğunu sone biçiminde yazmıştır.

Celal Sahir (Erozan) (1883-1935)
14 yaşında şiir yazmaya başladı. Şiirlerinde aşk ve kadın temalarına yer verir. Kadın şairi olarak tanınır. Edebiyat-ı Cedide dönemine ait şiirlerini Beyaz Gölgeler (1909) adlı kitabında toplamıştır. 1908’den sonra Fecr-i Ati topluluğuna katılmış, milli edebiyatı desteklemiştir. Bu dönemde sade bir dille hece vezniyle şiirler yazmıştır. Buhran (1909), Siyah Kitap (1912) diğer şiir kitaplarıdır.


Ünite 3

Edebiyat-ı Cedide Romanı
Bu dönemin romanında ilkeleri belirleyen Halit Ziya olmuştur. İzmir’de yaşadığı yıllarda Hizmet gazetesinde Hikâye başlıklı bir dizi yazı yayımlar. 1891’de kitaplaştırdığı eserinde bizde ve batıda romanın tarihini ele alır. Hayaliyyun dediği romantiklerle hakikiyyun dediği realistlerin eserlerini mukayese eder. Popülist yazarları ise masalcılar diye yaftalar ve bunların amacının sanat yapmak değil para kazanmak olduğunu söyler.

Halit Ziya, İzmir döneminde dört (Sefile, Nemide, Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekâsı), İstanbul döneminde de dört (Mai ve Siyah, aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar, Nesl-i ahir) roman yazmıştır. 1887’den itibaren Hizmet’te tefrika edilmeye başlanan Sefile adlı romanını ilerleyen yıllarda Recaizade Mahmut Ekrem bastırmak istediyse de teftiş kurullarınca engellenmiştir (dini değerlere aykırılığı gerekçesiyle). Kırık Hayatlar 1924’te kitaplaşabildi, Sefile ve Nesl-i Ahir ancak 2000’li yıllarda kitap halinde basılabildi. 

Sefile: Anne ve babasını kaybeden Mazlume sokakta kalır. Onu sokakta gören Mihriban, acır ve yanına alır. Mihriban ve kızı İkbal, kötü yola düşmüş kadınlardır. İkbal’in âşığı İhsan Mazlume’nin ırzına geçer. Zaten hasta olan İkbal, kederlenir ve ölür. Bir süre İhsan’la yaşayan Mazlume terk edilir. Mihriban’la da geçinemeyince evden ayrılır. Genelevde çalışmaya başlar. Burada karnındaki çocuğunu düşürür. İhsan’a karşı nefret içerisindeki kadın, geneleve gelen İhsanı, boğazını ısırarak öldürür. Kendisi de orada ölür.

Nemide: Doğumu sırasında annesini kaybeden Nemide, babasıyla yaşamaktadır. Baba, Şevket Bey, hayatını kızına ve bahçede yetiştirdiği güllere adamıştır. Nemide, birlikte büyüdüğü amcaoğlu Nail’e karşı duygusal yakınlık hissetmektedir. Nail, tıp eğitimi için Paris’e gider. Nemide de bu sırada Nail’in teyzekızı Nahit’le arkadaş olur. Eğitimini tamamlayıp yurda dönen Nail, Nemide ile nişanlanır. Nail’e âşık olan Nahit, bu duruma razı değildir. Nail’i baştan çıkarır. İkisi arasındaki yakınlaşmayı fark eden Nemide, geri çekilir, hatta ikisinin birlikteliği için çaba sarf etmeye başlar. İçten içe kabullenemediği halde bu şekilde davranır ve nihayetinde ölür.

Bir Ölünün Defteri: Nemide’nin farklı bir versiyonu olarak değerlendirilebilir. Annesi ölen Osman Vecdi’yi babası, halasına emanet ederek uzaklara gider. Halasının kızı Nigâr’la birlikte büyüyen Osman Vecdi, Galatasaray Lisesi’nde okumaya başlar. Hüsam’la arkadaş olur, onu eve davet eder. İleri dönemde Osman doktor, Hüsam ise gazeteci olur. Halası, Nigâr ile Osman’ı evlendirmek ister ancak Hüsam’la Nigâr arasında yakınlık vardır. Nigâr, annesinin talebini kabul etmez. Nigâr’dan hoşlanan Osman, aradan çekilir. Sevdiği kız ile arkadaşının arasını yapmaya çalışır. Hayata küsen Osman, gönüllü olarak orduya katılır. Çok çaba harcasa da ölmeyi beceremez, bir kolunu kaybederek geri döner. Herkesten uzakta müzmin hayatı yaşar. Bir gece Hüsam’ı evine davet eder. Hatıra defterini ona teslim eder ve nihayetinde ölür.

Ferdi ve Şürekâsı: İsmail Tayfur, babasının vefatı üzerine eğitimini yarıda bırakarak ailesinin yanına döner. Ferdi Efendi’nin yanında çalışmaya başlar (babası da Ferdi Efendi’nin yanında çalışıyordu). Ferdi Bey’in kızı Hacer, İsmail Tayfur’a âşık olur. İsmail Tayfur’un annesi, babasının sokakta bulup eve getirdiği Saniha ile birlikte yaşamaktadır. İsmail Tayfur, Saniha’ya âşıktır. İsmail Tayfur, annesi ve patronunun baskısıyla Hacer’le evlenir (Ferdi Efendi, kızının günlüğünü okuduktan sonra bu evliliğe istemeden razı olur, yani sırf kızı mutlu olsun diye İsmail’e baskı yapar). Evliliğinde mutluluk bulamayan İsmail Tayfur, Saniha’yla olan ilişkisini sürdürür. Kocasının evi terk edeceğini anlayan Hacer, kapıyı kilitleyip odayı ateşe verir. İsmail Tayfur kurtulur ancak Hacer kurtulamaz bu yangından. Bu olay karşısında aklını yitiren İsmail Tayfur yeniden ailesiyle birlikte yaşamaya başlar.

Mai ve Siyah: Babasının ölümü üzerine ailesinin sorumluluğunu üstlenen Ahmet Cemil bir yandan da tercümeler yapmakta diğer yandan okulunu bitirmeye çalışmaktadır. Mir’at-ı Şuûn gazetesinde çalışmaya başlar. Hayalci bir adam olan Ahmet Cemal, okulunu bitirmek, şiirlerini kitaplaştırmak ve Lamia ile evlenmek arzusundadır. Kız kardeşi İkbâl’i matbaa müdürü Vehbi ile evlendirir. Şiirlerini yazıp bitirir. Lamia’nın babası Hüseyin Nazmi’nin köşkündeki sanatseverlere eserini tanıtır. Eseri çoğunlukla beğenilir. Ahmet Cemil’in yıldızı bu noktada sönmeye başlar. Eniştesi Vehbi, kız kardeşinin ölümüne sebep olur. Matbaa için alınan borç ödenemeyince Ahmet Cemil’in ipotek gösterilen evi elden çıkar. Lamia, nişanlanır. Ahmet Cemil işten kovulur. Hayal kırıklığı altında ezilen Ahmet Cemil, eserini imha eder. Taşrada memuriyet yapmak üzere annesiyle birlikte İstanbul’dan ayrılır.

Aşk-ı Memnu: Adnan Bey, kızı olacak yaştaki Bihter’le evlenmek ister. Bihter’in annesi Firdevs Hanım rıza göstermese de Bihter ısrar eder ve evlilik gerçekleşir. Anne ve kızı Adnan Bey’in konağında yaşamaya başlarlar. Cicim ayları uzun sürmez, huysuzlaşan Bihter, Adnan’la tartışmak için odasına girer. Odada, Adnan’ın yeğeni Behlül’le karşılaşır. Behlül, Bihter’i baştan çıkarır. İkisi arasında ilişki başlar. Bihter’le gönül eğlendiren Behlül, Adnan Bey’in ilk eşinden olan kızı Nihal’le ilgilenmeye başlar. Firdevs Hanım Bihter’le Behlül arasında bir şeyler yaşanmış olabileceğini düşünerek Behlül’le Nihal’in arasını yapmak üzere çalışmalara başlar. Bu yolla kızından da kendince intikam almaktadır. Bihter deliye dönse de elinden bir şey gelmez. Behlül’le Bihter’in tartışmalarına tanık olan Nihal, orada bayılır düşer. Adnan Bey, Nihal’in yanına gelince, Bihter de Adnan Bey’in odasına gider. Nihal’i gizliden seven Beşir, Adnan’a her şeyi anlatır. Bihter kendini odasına kapatıp Adnan’ın silahıyla intihar eder.

Kırık Hayatlar: Ömer Behiç, tıp tahsilini yurt dışında tamamlamış bir doktordur. Karısı Vedide ve iki kızıyla birlikte yaşamaktadır. Sakin bir hayat süren Ömer, okul yıllarından arkadaşı Piç Bekir’le karşılaşır ve bu karşılaşmadan sonra bir nebze sosyalleşir. Bekir çok çapkın biridir (Piç!), sosyetenin zengin ailelerinden birinin kızı Nebile’yle aşk yaşamaktadır. Bekir, bir arkadaşına bakması için Ömer’i alıp Nebile’nin yaşadığı eve götürür. Burada Nebile’nin kardeşi Neyyir ile karşılaşır. Ömer, kıza tutulur. Bir bahane tekrar görüşürler. Aralarındaki ilişki devam eder. Zaman içinde Bekir, dul bir kadına âşık olur (Müzzan), çapkınlıkları bırakır. Ömer’in işleri yolunda gitmez, kızı rahatsızlanır. Neyyir, kendine zengin bir sevgili bulur. Ömer, ailesini iyiden iyiye boşlar. Karısı bu yasak ilişkiyi fark eder. Kızı ölür, Neyyir, bir başkasıyla evlenir, karısı ise evde bir yabancı gibidir artık. Neyyir, evli olduğu halde Ömer’le ilişkisini sürdürmek ister. Ömer’e haber eder, görüşmek ister. Ömer, ayakları geri gitse de Neyyir görmek üzere yola çıkar. Yolda fikir değiştirip kızının mezarına gider. Pişmanlık içerisinde saatlerce ağlar. Evine dönüp karısının dizlerine kapanır, ağlamaya devam eder.

Nesl-i Ahir: Süleyman Nüzhet, uzun yıllar Avrupa’da kaldıktan sonra yurda dönmüş dul bir adamdır. Kızı(Azra), büyümüş serpilmiştir. Kızıyla birlikte Büyük Ada’da yaşamaya başlar. Süleyman Nüzhet, eniştesinin 22’lik kızına tutulur. Avrupa’dan dönüşte tanıştığı İrfan adlı ihtilalci gençle sık sık görüşmeye başlar. Eve girip çıkmaya başlayan İrfan’la Azra arasında yakınlık başlar. İsmi bir suikasta karışan İrfan, korkuya kapılıp intihar eder. Baba kız, bir arada yaşamaya devam ederler.  
Realizme bağlı olan Halit Ziya, eserlerindeki olayları sebep-sonuç ilişkileriyle birlikte açıklayabilmek için, diğer birçok realistte de görüleceği gibi geriye dönüş metodunu çok kullanır. Realizme uygun olarak olay akışından ziyade tasvir tahlillere geniş yer verilir. Romanlar, olay merkezli değil kişi merkezlidir. Realizmde, mekân tasvirlerinin yanında nesnelerin de önemli yeri vardır. Edebiyat-ı Cedide romanlarında ayna, karakterlerin kendileriyle yüzleşmelerine vesile olan nesnedir. Tanzimat edebiyatının ilk romanlarında karşımıza çıkan olaylara müdahale eden yazar sesi, Edebiyat-ı Cedide romanlarında ortadan kalkar. Halit Ziya, eserlerinde kendi fikirlerini gizli tutar, varlığını gizlemeye çalışır. Karakterin ruh halini anlatmak için yansıtıcı bilinç yöntemini kullanır. Bu yöntemde 3. şahıs anlatıcının karakterlerin bilincinden geçenleri anlatır. Yazarın varlığını silmek başvurduğu yöntemlerden biri de kahramana mektup veya hatırat kullandırarak düşüncelerini anlatma fırsatı vermeleridir. Bir Ölünün Defteri’nde bu yola başvurulmuştur. Natüralistlerde karşımıza çıkan anne babadan karakteristik özelliklerin karaktere geçmesi durumu, Halit Ziya’da çokça karcımıza çıkar. Dolayısıyla kaderci bakış açısına sahiptir. Üçlü aşk kalıbı, hemen bütün romanlarında karşımıza çıkar. Kaçış teması da Edebiyat-ı Cedide’nin birçok romanında olduğu gibi Halit Ziya’nın romanlarında da karşımıza çıkar.

Mehmet Rauf
Eserleri: Eylül (1901), Bir Zambak Hikâyesi (1910), Genç Kız Kalbi (1912), Bir aşkın Tarihi (1912), Menekşe (1913), Karanfil ve Yasemin (1924), Böğürtlen (1924), Defne (1927), Kan Damlası (1928), Son Yıldız (1927), Halas (1929), Harabeler (1927), Kâbus (1928).

Eylül: Eser Halit Ziya’ya ithaf edilmiştir. Eser ilk olarak 1900 tarihinden itibaren Servet-i Fünun’da tefrika edilmiştir. Eserde Suat ve Necip arasındaki yasak aşk anlatılır. İkiliyi birbirlerine yakınlaştırması bakımından piyano başında geçirilen zamanda oluşan duygusal paylaşımlar edebiyatımız açısından orijinal motiflerdir. İkili yakınlaşmaya devam ederlerken Suat’ın kocası Süreyya, balık avlamak üzere sandal gezintilerine çıkmaktadır. Yaz bitiminde evli çift İstanbul’daki köşklerine geri döner. Necip artık sık sık Suat’ı ziyaret edememektedir. İlişkinin anlaşılmasından çekinmektedir. Suat’ın soğuk tavırları ilişkinin geleceği olmadığına inandığı mesajını verir. Köşkte yangın çıkar. Suat içeridedir. Necip’te Suat’ı kurtarmak için köşke girer. Dışarıya çıkan olmaz. Romanda Suat ve Necip’in profilleri dikkatlice aktarılırken Süreyya ihmal edilir, o adeta boş bir çuvaldır. Realizme özgü idealizmden uzak durma titizliği eserde olumlu bir tipleme görme imkânını elimizden alır. Süreyya’nın annesi dışındaki herkes sorunlu tiplerdir. Romandaki mekânlardan İstanbul’daki ev oldukça kasvetlidir. Süreyya ve Suat bu nedenle yaz aylarını geçirmek için Boğaziçi’nde yalı kiralarlar. Boğaziçi huzurlu ve mutlu zamanların yaşandığı mekândır. Beyoğlu ise Necip’in mekânıdır. Beyoğlu oldukça renkli olmasına karşın ikiyüzlü ve samimiyetsiz olması nedeniyle Necip burada mutlu değildir.
Bir Zambak Hikâyesi, yayınlandığı devirde pornografik bulunmuş ve Mehmet Rauf’un hapis yatmasına, askerlikten kovulmasına sebep olmuştur. Genç Kız Kalbi, Pervin adlı iyi eğitim almış bir kızın hikâyesidir. İzmir’de yaşadığı çevreye sığamayan Pervin, türlü hayallerle İstanbul’a gelir. Tam bir hayal kırıklığı yaşadıktan sonra İzmir’e geri döner. Bir Aşkın Tarihi, Macit’in Güzin’e duyduğu aşk ve sonrasında yaşadığı pişmanlık konu edilir. Menekşe’nin başkişisi Hüseyin Bülent, tanınmış bir şair ve yazardır. Evli ve çocuklu olmasına rağmen çapkın bir tiptir. Violet’le tanışıp duygusal bir sürece girer. Mustafa Özbaltacı’ya göre otobiyografik öğeler taşıyan bir eserdir. Karanfil ve Yasemin’de Samim ile Nevhiz arasındaki aşk anlatılır. Samim’e âşık olan Pervin evlenip Avrupa’ya gider. Kocasıyla geçinemeyip geri dönünce Samim’le yakınlaşır. Samim, iki kadın arasında kalır. Böğütlen’de tezatlar işlenir. Define’de iç içe geçmiş iki hikâye işlenir. Bu hikâyenin devamı niteliğindeki Kan Damlası, bir dizi cinayetle başlar. Son Yıldız’da Perran ile Fuat’ın ilişkisi anlatılır. Halas, aşkı geri planda tuttuğu tek romanıdır. Vatan sevgisi ön plana çıkarılmıştır. Harabeler, sembolik ifadesi olan bir romandır. Kabus, kurgusu zayıf bir romandır.

Hüseyin Cahit Yalçın
Nadide (1891) ve Hayal İçinde (1898) adında iki romanı vardır. Nadide adlı roman Ahmet Mithat Efendi’nin etkisinde yazılmıştır. Hüseyin Cahit bu romanını 16 yaşında yazmıştır. Diğer roman ise Edebiyat-ı Cedide anlayışına uygun bir eserdir. Nadide’de hikâyesi anlatılan Nadide, emelleri uğrunda annesini bile öldürebilecek kadar cani ruhlu bir kadındır. Diğer romanında bir Rum kızına âşık olan Nüzhet’in yaşadığı dönüşümler anlatılır.

Safveti Ziya (1875-1929) dönemin bir başka romancısıdır. Salon Köşelerinde (1910) adlı romanıyla bilinmektedir. Dönemin en alafranga yazarı olan Ziya, devrin salon hayatını, bu çevre içindeki insanları ayrıntılı şekilde yansıtmıştır. Orijinal olmayıp, Halit Ziya’yı taklit eden biridir.


Ünite 4

Edebiyat-ı Cedide Hikâyesi
Batılı anlamda ilk uzun hikâye örnekleri Ahmet Mithat Efendi’nin Letaif-i Rivayat serisindeki 25 kitap içinde 27 hikâye ve üç romandan (Yeniçeriler, Çingene, Bahtiyarlık) müteşekkildir. Eserdeki uzun hikâyeler hacim bakımından büyük, ancak tek konu etrafında gelişmiş anlatılardır. Recaizade Mahmut Ekrem, Muhsin Bey, Şairliğin Hazin Neticesi ve Şemsa adlı eserleriyle uzun hikâyeyi denemiştir. Ancak bunlar başarısız örneklerdir.

Halit Ziya Uşaklıgil
Altı eseri uzun hikâye olarak kabul edilebilir; Bir Muhtıranın Son Yaprakları (1888), Bir İzdivacın Tarih-i Muaşakası (1888), Deli (1888), Bu Muydu? (1896), Heyhat (1897), Bir Yazın Tarihi (1898), Valide Mektupları (1909). Bunların arasında Deli, yarım kalmış bir eserdir. Halit Ziya, bu eserlerin bazıları için küçük roman tabirini kullanır. Realist tekniklerle kaleme aldığı hikâyelerinde kurguyu hatıra defteri aracılığıyla oluşturur. Deli adlı eser ise postmodern tarzın öncüsü olabilecek bir tarza sahiptir. Eser, deli sözcüğünden ve çağrışımlarından vesile yarım bırakılmıştır. Kısa cümleler ve basit üslupla kaleme alınan eserin yarım kalmasını Ömer Faruk Huyugüzel, edebiyatımız açısından talihsizlik olarak değerlendirir.

Halit Ziya Deli’ye benzer bir hikâyeyi yıllar sonra Üç Mektup adıyla yazmıştır. Hikâyede tutuklanıp yargılandıktan sonra serbest kalan bir gencin içinde bulunduğu durum üç mektupla anlatılmıştır. Hikâyedeki genç adam hapisten çıktıktan sonra sürekli takip edildiği düşüncesine kapılır. Kaldığı evde annesi de dahil olmak üzere herkesten şüphelenir. İçini döktüğü hatıra defterini herkesten saklar. Yaşadıklarını, hissettiklerini mektuplara yazarak bahçeye atar. Komşu evdeki bir arkadaşı mektupları sahiplerine ulaştırır. Genç adamın üçüncü mektubu evi yakacağını ima eden satırlar içerir. Hikâye, II. Abdülhamit döneminin istibdadının yaşattığı psikolojik baskıyı tasvir açısından değerlidir.
Bir Yazın Tarihi de hatıra defteri kurgusuyla yazılmıştır. Defterin sahibi İhsan, izin günlerini akrabasının yalısında geçirir. Yalıda 5 kız vardır. Defterde bu kızlarla ilgili izlenimlerine yer verir. Kızlardan öksüz ve veremli olan Meliha’ya ilgi duyar. Meliha ise ona ancak ölümünden sonra duyduğu ilgiyi açığa vurur.
Bir Muhtıranın Son Yaprakları’nın içine kapanık kişisi Necip ile Heyhat hikâyesindeki genç şair, karakter bakımından birbirlerine yakındırlar. İkisi de yaşadıkları ortamdan şikâyetçidirler. İnsanlardan uzakta kalmak için köylere sığınmışlardır. Bu iki tiplemeyle Aşk-ı Memnu’nun Ahmet Cemil’i birbirlerine benzer. Edebiyat-ı Cedide’nin genelindeki kötümserlik bu karakterlerde fazlasıyla mevcuttur.
Bu Muydu? iki kız arkadaşın yaşadıklarından sonra birbirlerinin mutsuz olduklarını öğrenmelerini anlatır. İnci Ertegün bu hikâye için, genç kızların mutluluk üzerine kurdukları evlilik hayallerinin hiç de gerçekçi olmadığını anlattığını ve bu bakımdan Ahmet Mithat’ın Felsefe-i Zenan ve Fatma Aliye’nin Levayih-i Hayat adlı eserlerine benzediğini söyler. Eserde iç monologlara yer verilmesi teknik açıdan önemlidir.
Halit Ziya’nın uzun hikâyeleri genele olarak acıklı atmosfere sahiptir. Bir İzdivacın Tarih-i Muaşakası nispeten iyimser bir atmosfere sahiptir. Eser, evli bir çiftin evlenmeden evvel birbirlerine yazdıkları mektupları yıllar sonra okumalarını konu edinir. Valide Mektupları, bir annenin(Semiha) yeni evli kızına(Süreyya) yazdığı 5 mektubu içerir.

Mehmet Rauf
Garam-ı Şebab (1896), Mehmet Rauf’un ilk uzun hikâyesidir. Realist eserde olaylar anlatıcı Memduh’un gözünden kaleme alınmıştır. Eserin kurgusu Bir Muhtıranın Son Yaprakları’na benzer. Eserdeki genç, yalnız kalarak büyük bir hayalini gerçekleştirmek ister. Eserde tabiat tasvirleri geniş yer tutar. Memduh’un âşık olduğu kadın Memduh’a yüz vermez ve genç adam sığındığı köyden ayrılır.
Ferda-yı Garam (1897), Servet-i Fünun’da tefrika edildikten sonra kitaplaşmış bir eserdir. Babasının memuriyeti nedeniyle amcasının yanında kalan Macit, amcasının kızı Sermet ile birlikte yetişir. İlk zamanlardaki geçimsizlikleri ileride sevgiye dönüşür. Beykoz’a yerleşen Macit bu ayrılığa üzülür, hastalanır. Ameliyat olması gerekir ancak korkar. Sermet’İn telkiniyle ikna olur. İyileşme sürecinde de birliktedirler. Sevgi dolu hayaller kurarlar ancak bu hayallerini gerçekleştirmeye cesaret edemedikleri için birlikte ölmeye karar verirler. Hayallerle süslenen aşk, gerçeklerden kaçış temsili olarak ölüm, bu hikâyede öne çıkmaktadır.
Serap (1909), 1. şahıs ağzından anlatılan hayal hakikat çatışmasını anlatan bir eserdir. Geri dönüşlere yer vermesi dikkat çekicidir. Genç adam, vapurda gördüğü güzel bir Rum kadına vurulur. Hayaller kurduktan sonra bunu bir tesadüf olduğunu düşünür. Genç adam küçük yaşta annesini kaybetmiş, kıt kanaat geçindiği memuriyet hayatında evlenmekle iyi ettiği sonucuna varır. Vapurdan inip evine vardığında karısını hasta bulur. Karısının yüzündeki kırışıklara bakarken yıllar önce âşık olduğu karısının aslında bir serap olduğunu düşünür. Karısıyla eski günleri yad ederler. Karısı artık yaşlanmakta olduklarını söylediğinde iyice üzülür. Aynaya bakmak ister, alt kata inerken gelen misafirini içeri alır. Yakın dostuyla oturur sohbet eder. Konu yine yaşlılığa gelir. Dostunun anlattığına göre istibdat dönemi hayatlarının en güzel yıllarını alıp götürmüştür. Dostunu uğurlar, karısının uyuduğunu görür, dönüp aynaya bakar. Aynada gördüğü harap bir gençlik manzarası gibidir. Artık âşık olunacak değil katlanılacak biridir. Karamsar düşüncelerden sonra karısının yanına uzanır. Karakterin kendisiyle yüzleşmesine vesile olan “ayna” önemli bir semboldür.

Kısa Hikâye
Türk edebiyatında kısa hikâye Samipaşazade Sezai’nin hikâyelerini topladığı Küçük Şeyler adlı eseriyle gerçek kimliğine kavuşmuştur. Romanda olduğu gibi kısa hikâyede de Halit Ziya çağdaşlarının çok önündedir.

 Halit Ziya Uşaklıgil
Hikâyelerini topladığı kitapların sayısı 13’tür. Çoğunluğu çevirilerden oluşan 1893-1895 yılları arasında yayımlanan 4 ciltlik Nakil, 1897-1899 yılları arasında yayımlanan 3 ciltlik Küçük Fıkralar, Bir Yazın Tarihi (1900), Solgun Demet (1901), Bir Şiir-i Hayal (1914), Sepette Bulunmuş (1920), Bir Hikâye-i Sevda (1922), Hepsinden Acı (1934), Aşka Dair (1935), Onu Beklerken (1935), İhtiyar Dost (1937), Kadın Pençesi (1939), İzmir Hikâyeleri (1950). Üslup olarak romanlarındaki biçimin koruyan yazar, içerik olarak nispeten alt tabakadan insanların hayatlarını konu edinmiştir. Çoğunlukla tanıdığı kişilerin ya da şahit olduğu olayların hikâyesidir bunlar. Kırık Hayatlar, aile konusuna en çok değindiği eseridir. Aile hikâyelerinde koca ve kaynanadan vesile mağdur olan kadın öne çıkmaktadır. Korkudan Sonra adlı öykü, mutsuz evliliklere istisnadır. Acı Sadaka ve Hayat-ı Şikeste’de aileleri tarafından istismar edilen kızların hikâyesi konu edilir. Halit Ziya’nın aşk konulu hikâyeleri genellikle hazindir. Olumlu atmosferlere tensel ilişkilere yer verdiği metinlerde rastlıyoruz; Bir Şi’r-Hayal adlı kitabın Şadan’ın Gevezelikleri başlıklı bölümünde bu nitelikte 6 hikâye vardır. Merhamet temalı Köy Hatırası adlı hikâye Tevfik Fikret’in manzum hikâye tarzındaki “Balıkçılar” adlı şiirini hatırlatmaktadır. Ali’nin Arabası adlı hikâyede de merhamet duygusu öne çıkmaktadır. Küçük Levha adlı hikâyede annesiyle birlikte gezinti yapan küçük bir çocuğa ilişkin gözlemler yer almaktadır. Bisikletli bir adam çocuğa çarpar ve çocuk korkuyla annesinin eteklerine kapanır. Halit Ziya burada anlatıcı olarak kötümser bir hayat felsefesi aktarır. Hayat, darbelerle doludur. Halit Ziya’nın kişileri genellikle hayaller kuran fakat gerçeklerle yüzleştiklerinde hemen kırılan tiplerdir. Hayvanları konu alan eserlerinde ise hayvan sevgisi ve merhamet duygular öne çıkar. Ömer Faruk Huyugüzel’in töre hikâyeleri başlığı altında topladığı hikâyeler, İzmir Hikâyeleri adlı kitabındadır. Töre hikâyelerinin atmosferi diğerlerine nazaran daha iyimserdir.

Mehmet Rauf
Rahim Tarım’ın tespitine göre Mehmet Rauf, kırk altısı II. Meşrutiyetten önce, seksen altısı II. Meşrutiyetten sonra olmak üzere yüz otuz iki hikâye yazmıştır. Bu hikâyeleri on iki kitapta toplanmıştır: İhtizar (1909), Âşıkane (1909), Son Emel (1913), Hanımlar Arasında (1914), Üç Hikâye (1919), Kadın İsterse (1919), Pervaneler Gibi (1920), İlk Temas İlk Zevk (1922), Aşk Kadını (1923), Gözlerin Aşkı (1924), Eski Aşk Geceleri (1927), Safo ile Karmen (1920).

İlk hikâyesi Hizmet gazetesinde Rauf Vicdanî müstearıyla yayımladığı Düşmüş adlı eseridir. Hikâyelerinin konusu çoğunlukla kadın ve aşktır. II. Meşrutiyetten sonraki eserlerinde konularını çeşitlendirmeye çalışır. Hikâyeleri oldukça başarılıdır. Fedakâr anne ve babaların hatta çocukların yaşadıklarını işlediği hikâyeleri de oldukça fazladır (Hep Onlar İçin, Bayram Hediyesi, Ayşe Kadın). Ana Kalbi adlı hikâyede Şerminde Hanım kayınvalidesiyle anlaşamamış ancak her daim boyun eğmiştir. Bir gün kaynanasına karşılık verince evde kıyamet kopar, Şerminde Hanım evi terk etmek zorunda kalır. Ana kuzusu oğlu da bu duruma ses çıkarmamıştır. Kerkük’e giden Şermin yeniden evlenir. Yıllar sonra kocası vefat eden Şerminde Hanım, oğlunu görebilmek için yollara düşer. Oğlu subay olmuş ve valinin kızıyla evlenmiştir. Evi bulur, içeri girer, oğlunu beklemeye başlar. Beklerken aşağılık kompleksine kapılır ve kimseye görünmeden evi arka kapıdan çıkarak terk eder. Ana Evlat adlı hikâyesi de benzer içeriktedir. Bekârlar Arasında adlı hikâyede erkek bakış açısından evlilikle ilgili görüşleri dile getirir. İhtizar adlı hikâyesinde de evlilik teması işlenir. Evlilik konulu hikâyelerinde genelde olumsuz bir tablo çizer. Unutmaya ve Unutulmaya Mahkûm ve Bir Hayat adlı hikâyelerde ise mutlu evlilik tabloları çizer. Fenerci ve Ayna adlı hikâyelerde yasak aşkı işler. Ana Kız ve Zehirlerim’de merhamet teması öne çıkar. İstiklal mücadelesi verdiğimiz dönemde vatanseverlik ve kahramanlık konularını işlediği hikâyeler yazar. Halil Hoca ve Bir Yiğit bu hikâyelerdendir.
Mehmet Rauf, hikâyelerinde ağırlıkla şahısların iç dünyaları üzerinde durur. Korku adlı hikâyesinde bu teknik başarıyla uygulanmıştır. Karakterlerin iç monologlarına yer verdiği Girdap’ta bilinç akışı başarılı bir şekilde denenmiştir.

Hüseyin Cahit Yalçın
Hikâyelerini II. Meşrutiyet öncesi ve Malta sürgünü sonrası dönemlerinde yazmıştır. Siyaset ve gazetecilikle meşgul olduğu dönemde edebiyatla ilişkisi neredeyse yoktur. Hikâyelerini Hayat-ı Muhayyel (1899), Hayat-ı Hakikiye Sahneleri (1910) ne Niçin Aldatırlarmış (1922) adlı kitaplarında toplamıştır.
Hayat-ı Muhayyel, kaçış temini işler. Bir gencin medeniyetten uzakta bir adada dostlarıyla uzakta ideal dünya kurma arzusunu ele alır (Tevfik Fikret’in Yeşil Yurt adlı şiiri de benzer bir temaya sahiptir). Kaçış temalı hikâyelerinde kişiler çok karamsardır. Tabiat her zaman sığınılan bir mekândır. Görücü ve Köy Düğünü adlı hikâyelerinde gözlemciliği ön plana çıkar. Azınlıkları anlattığı hikâyelerinde insanlar mutlu, Müslümanların anlatıldığı hikâyelerinde ise insanlar sıkıntılar içinde mutsuzdurlar. Ayastafanos Hikâyeleri adı verilen bu metinleri bir dönem yaşadığı Ayastafanos köyündeki izlenimlerinden yola çıkarak yazmıştır. Bunların dışında Beyoğlu’ndaki zevk ve sefa âlemlerini anlattığı, mekân olarak Avrupa şehirlerini ele aldığı hikâyeleri de vardır.

Ahmet Hikmet Müftüoğlu
Edebiyat-ı Cedide üslubuna bağlı tek eseri Haristan’dır. Kitaba adını veren Haristan ve Gülistan, şiirsel üslupla yazılmış, kadın ve erkeğin birbirini bütünlediğini anlatan bir hikâyedir. Kadınlar dış görünüşleriyle ön plana çıkar. Kendilerine talip bekleyen pasif tiplerdirler. Eserdeki Yeğenim ve Nakiye Hala adlı hikâyelerde Türkçülük fikri dikkat çeker. Üç Mektup adlı hikâyesinde alafrangalığı eleştirir.


Ünite 5

Metin Çözümlemeleri: Şiir

Şiir Çözümleme Üzerine
Edebi metinleri çözümlemek, onu meydana getiren birimler arasındaki ilişki ağını tespit etmek; metinden hareketle, onun yazılmasına sebebiyet veren zihniyeti belirlemek; metnin yapısını meydana getiren unsurları çözümleyerek temayı bulmak; dil, anlatım ve ahenk unsurlarını ortaya koymak gibi çalışmalara ihtiyaç gösterir.

Zihniyet terimi ile metnin kaleme alındığı dönemde geçerli olan zevk ve anlayışı ifade etmek istiyoruz. Her metin kullanılan dil malzemesi, başvurulan anlatım tarzı, ele aldığı temayla yazıldığı döneme ait zevk ve anlayışı en iyi ifade eden araç durumundadır. Zihniyet, metnin yazıldığı dönemde geçerli her türlü güçten (siyasi, iktisadi, askeri, dini) hareketle oluşan ve bunların hiçbirine indirgenemeyen zevk ve anlayışa verilen addır.

Tanzimat döneminden itibaren Osmanlı Devleti’nin örnek aldığı ülke Fransa’dır. Fransa etkisi edebiyat alanında çok belirgindir. Edebiyat-ı Cedide şiiri parnasizm ve sembolizmin etkisi altında ortaya çıkmıştır. Parnasizme bağlı şairler tasvirlere uzun yer verip, şiir tabloları çizdiler. Dizeleri kuyumcu titizliğiyle işledirler. Buna rağmen ancak yapay ve soğuk bir güzellik ortaya koyabildiler. Parnas okulu sanat akımı olarak değil romantizm ve sembolizm arasındaki geçiş süreci olarak değerlendirilmeli (Alkan).

Parnas okulunun önemli temsilcileri: Théophile Gautier (1811-1872), Leconte de Lisle (1818-1894), José Maria de Hérédia (1842-1905). Tevfik Fikret bu akımın ülkemizdeki ilk ve en önemli temsilcisidir. Edebiyat-ı Cedide’nin duyarlı olduğu bir diğer akım da sembolizmdir. Sembolizm, parnasçılara tepki olarak ortaya çıkmıştır. Şiirde bireysel duyarlılığı ön plana alan bir akımdır. Tabiat ve dış dünya olduğu gibi değil sanatçının algıladığı biçimde tasvir edilir. Sembolist şairler şiirde musikiye ve ahenge önem verirler. Doğrudan anlatmak yerine hissettirmek, duyurmak ve sezdirmek esastır. Sembolizmde anlatım kapalıdır. Varlığa sezgiyle ulaşmaya çalışırlar. Alışmış mısra düzenini serbest nazım lehine değiştirirler. Bütün insanlar ve bütün zamanlar için geçerli olacak güzellik kavramına inanmazlar, oluşuma(devinime/dönüşüme) inanırlar (Alkan). Verlaine, Rimbaud, Mallarme, Moreas ve Valery, bu akımın büyük üstatlarıdırlar. Cenap Şahabettin sembolizmi benimsemiştir.

Tevfik Fikret – Sahaif-i Hayatımdan
Bunu şiirimde söylüyor belki
Ben hakîkatten ihtirâz ederim;
Âsümân füshat-ı kebûduyla,
Deniz emvâc-ı pür-sürûduyla,
Gece esrâr-ı bî-hudûduyla
Beni terhîb eder; o füshattan
Sıkılır sanki rûh-ı pür-hazerim,

Sanki her dalga bir lisanla bana
Haykırır nâ-flinîde bir mânâ,
Sanki leylin zılâl-i hâmûflu
Canlanır pîfl-i irti’âbımda...
Ne mükedder mizâc-ı ahvel ki
En mülevven dem-i flebâbımda
Görerek bofl hayâtı-ı pür-cûflu
Beni gâfil yaflattı hilkatten,
Tuttu âvâre her saâdetten.

fiu hazîn fıtrat-ı garîbemle
Ben seyyâha benzerim ki mehîb
Çölde flemsin fluâ-ı sûzânı
Yakarak gözlerimde elvânı,
Görmez artık selâmet imkânı;
O zaman her yanında bir boflluk
Duyarak, bir edâ-yı mâtemle
-Dest-i lerzân-ı pîfl-i çeflminde

Oturup nîm mürde vü zinde
Bir tecelliye muntazır, düflünür;
Bu tecelli ki mevt-i hâildir,
Ona bir fli’r içinde sarhoflluk
Vererek, neflve-i ümîd ile pür
Bir cihân gösterir ki muğfildir...
Ah ey gaflet, ey serâb-ı nasîb,
Seni mümkün mü etmemek ta’kîb!
-
Zihniyet
Şiirin merkezinde “ben” vardır. Yaşadığı ruh halini bilinciyle kavramak ve anlatmak ister (metindeki birçok söz gurubu bize bunu söyletiyor). Şiirin problemi bu ruh halidir. Demek ki bu metin, ruh hallerinin problem olarak ele alındığı bir dönemde ve yerde/ortamda kaleme alınmış. Şairin dikkati “ben”in iç dünyasına dönüktür.

Yapı
Metin bir ruh halini ifade eden sözlerle başlamaktadır. Metindeki duygu hali ilk iki mısrada ifade edilmiştir: “Ben hakikatten ihtiraz ederim” sözü şiirdeki duyguyu vermektedir. Sonrasında, diğer birimlerde, “ben”in bunu nasıl yaşadığı, bunun sebebi, nereden kaynaklandığı anlatılmıştır. Metindeki birimler arasında akli ve organik bir ilişki vardır. Dolayısıyla organik bir şiirdir. Yenileşme döneminin önemli unsurlarından biri de organik şiirdir.

Tema
Şiirin teması metindeki birimlerin ortak paydasıdır. İlk birimde konu ortaya koyulmuş; “ben hakikatten çekinirim”. Buradaki hakikat ikinci birimde açıklanmış; buradaki hakikat “ben”in mizacıdır. Üçüncü birim bu mizacın özelliklerini anlatır; “ben” kendisini çöldeki gezgine benzetir. Bu birim şiirin buradan öncesi ve bu noktadan sonrası arasında köprü görevi görmektedir. Bu durum ayrı bir birim olarak değerlendirilmelidir. Beşinci birim çöldeki gezgini anlatır. Metnin sonunda da bu kaderi yaşamaktan insanın kurtulamayacağı anlatılır. Bütün bunların birleştiği husus, insan gerçekliği kendi mizacına göre şekillendirir ve yaşar ifadesiyle dile getirilir. Yenileşme dönemi şiirinde bütün ruh halleriyle insan şiire konu olmaya başlar.

Şiir Dili
Metnin ikinci birimindeki kelime ve kelime gurupları, Fikret’in şiir dilinin önemli bir özelliğini vermektedir. Sıfatlar verilen önem ve yüklenen değer burada öne çıkmaktadır. Anlatıcının ruh halini ifade eden sözler yine sıfatlarla birlikte metinde yer almaktadır. Yani bir sözcük yalın anlamında verilmemiş, o söze isnat edilen anlamı işaret etmek için gerekli sözcükler de şiire dahil edilmiştir. Daha da ileriye gidilerek yani tamlamalar / ifade biçimleri denenmiştir.

Ahenk
Tanzimat şiirinde ses ve söyleyiş divan şiirinin devamı gibidir. Abdülhak Hamit, eski şiir sesi ve söyleyişini, ölçüsüz tavrı, sızlanma ve dertlenmeleriyle alt üst eder. Bu sayede yeniye zemin hazırlar. Yenileşme dönemi şiiri Edebiyat-ı Cedide zevkinde yeni bir kimlik kazanmıştır. Kimlik birden bire kazanılmaz, dolayısıyla bir geçiş dönemi söz konusudur. Bu değişimin merkezinde dünyevileşen insan vardır. Klasik dönemin insana yukarıdan bakan sesi kısılmış, gündelik hayatın içindeki insanın sesi duyulmaya başlamıştır.

Tevfik Fikret - Halûk'un Bayramı
Baban diyor ki: 'Meserret çocukların, yalnız
Çocukların payıdır! Ey güzel çocuk, dinle;
Fakat sevincinle
Neler düşündürüyorsun, bilir misin? ... Babasız,
Ümitsiz, ne kadar yavrucakların şimdi
Sıyah-ı mateme benzer terâne-i îdi!
Çıkar o süsleri artık, sevindiğin yetişir;
Çıkar, biraz da şu öksüz giyinsin, eğlensin;
Biraz güzellensin
Şu ru-yı zerd-i sefalet... Evet meserrettir
Çocukların payı; lâkin sevincinle
Sevinmiyor şu yetim, ağlıyor... Halûk, dinle!
-

Zihniyet
Bu bir bayram şiiri değil, babasız, ümitsiz çocuklara karşı duyulan merhameti ifade eden bir metindir. Yazıldığı dönemde gündelik hayatın akışı içinde gözlemlenen olaylar ve görünüşler şiire konu edilmiştir. Amaç sosyal hayatı gözlemlemek değil, kişinin gördükleri ve yaşadıkları hakkındaki duyguları, izlenimleri ifade etmektir.

Yapı
Şiirde ilk birim “baban diyor ki” söz gurubundan müteşekkildir. Babanın diyecekleri ikinci birimi oluşturacaktır. Şiir, ikinci birimdeki “meserret çocukların, yalnız çocukların payıdır!” cümlesi üzerine kurulmuştur. Üçüncü birim çocuğun şiire dahil olduğu dizeyle başlar. Babayla çocuğun sevinci, öksüz çocukları düşündürür. Dördüncü birim şairin bu duyarlığını ifade eden dizelerdedir. Beşinci birimde, sevinmek çocukların hakkıdır ne var ki birinin sevinciyle bir başkası sevinemiyor. Oysa bütün çocuklar sevinmelidir, düşünceleri anlatılıyor. Birimler arasındaki ilişki, düşünce yazısını oluşturan parçalar arasındaki bağı çağrıştırmaktadır. Organik bir şiirdir.

Tema
Şiirin sonunda bayram günü bir çocuğun neşesinin yoksul ve öksüz bir başka çocuğa keder getirdiğini anlatan şair, şiirin sonunda merhamet duygusunu en açık biçimde ortaya koyar. Şiirin hemen başında gördüğümüz çocuğun neşesini anlatan ifadeler arka planda kalıyor. Şiirin sonucu da merhamet vurgusu etrafında yapılmıştır. Şiirin teması yoksul ve kimsesizlere duyulan merhamet duygusudur.
Tevfik Fikret’in Edebiyat-ı Cedide yıllarında yazdığı şiirlerin önemli bir bölümünün teması merhamettir. Bu şiirler ağırlıkla Fransız şair Francois Coppée etkisinde yazılmışlardır.

Şiir Dili
Gündelik konuşma dilinden sözcük ve sözcük guruplarının şiirde kullanıldığı görülmektedir. Çocuk ve çocuklarla ilgili ifadeler şiirde sıklıkla kullanılmıştır. Belli bir konuya ısrarla dikkat çekmek için böyle yapılmıştır.

Ahenk
Metnin ahengini belirleyen, yoksul bir çocuğun hali karşısında merhamet duygusuyla kendi çocuğuna nasihat veren babanın duyguları ve ifadeleridir. Şiirin akışı içinde babanın ses tonu kademe kademe yükselmektedir. Merhamet duygusu açıkça verildikten sonra tonlama yumuşamaya başlıyor.

Cenap Şahabettin – Temaşa-yı Hazan
Gel bugün de, sükut ile, güzelim
İhtizâr-ı hazânı seyredelim:

Ey benim, ey hazân-likâ güzelim,
Bir dimağî vedâd ü ref’etle
Kalalım ser-be-ser tabîatle;

Elem-i arza iştirâk edelim;
Mevsimin kâinat-ı ye’sinden
Olalım biz de bir gam-ı zinde...

Bu soluk mevsim-i küdûretten
Dağılır bir vedâ-ı bî-kelimât,
Pek hayalî, rakîk bir “heyhât!”

Za’f ile diz çöken tabîatten
Yükselir bir fecî’ vaz’-ı duâ,
Gizli bir şehka, bir sükût-ı recâ.

Böyle leb-beste terk-i ömr etmek,
Nazarî bir lisan ile ancak
Ebedî iftirâki anlatmak,

Bir tahassürle dem-be-dem dönerek
Eylemek cebhe-i hayâta nazar:
Bu azîmette bir fecâat var!..

Sevgilim, dinle, işte bâd-ı hazân
Müteverrim misâli öksürüyor,
Hem de bir öksürük ki çok sürüyor;

Bir bahâr-ı terennüm her ân
Çâk olur sanki sadr-ı hâtırası:
Bu suâlin kesilmiyor arkası;

Kâinât oldu sanki ser-tâ-ser
Bir büyük hastahâne-i etfâl,
Öyle bir yer ki pür-hurûş-ı suâl,

Bâd-ı pür-va’d-i nevbahârı eder
Bir enîn-i elîm ile tekzîb
Öksüren, inleyen şu bâd-ı ratîb.

Sar’a-i ihtizâr gusûn
Çırpınır, çarpınır, kırar, kırılır;
Bâd-ı nâlâna haykırır, darılır...

Âh, o dallardaki fütûr-ı derûn,
Onların tavr-ı serzenifl-kârı
Onların mâderâne ekdârı!...

O nihâlânda sallanan yuvalar,
O perâkende, nâzenîn, muğber
Uçuşan, savrulan, düşen tüyler...
Âh, o son tüy ki, muhteriz kovalar
Câ-be-câ’ rûh-ı âşiyânesini,
Yuvanın yâd-ı pür-terânesini...

Kim bilir hangi tâir-i şûhun
Yâdigâr-ı hayât-ı kalbîsi
Doldurdu bu lâne-i hevesi?

Kim bilir hangi pür-tarab rûhun
Yıkılan âşyanda mahfîdi
Râz-ı aşkîsi, râz-ı ümmîdi?...
[...]
Senenin cismi muhtazır gibidir.
Şu mesâfât-ı bî-nihâyette,
Bister-i vâsi’-i tabîatte...

Bu dıram şimdi muntazır gibidir
Perde-i berfin arza inmesine,
Kışın âsâyiş-i mukaddesine...

Yeter artık nezâremiz güzelim,
O senin mevti görmemiş dîden
Korkarım incinir bu rü’yetten;
Gel bahar-ı hayâli seyredelim...
-
Zihniyet
Tabiatı can çekişir vaziyette anlatan söz gurupları şiirde dikkat çekicidir. Bu ifadeler şiirin zihni yapısını da açıklamaktadır. Tabiat gözlemlenirken, varlığıyla bütünleşilen doğadaki üzüntü hali şirin temasını, sesini ve dil malzemesini de belirlemektedir. Şiirdeki ilk birimde doğanın bir ruha sahip olduğunu kabul eden şair onunla bütünleşmiş, aynîleşmeyi istemiştir. Bu bize metnin zihniyetini anlatır. Şiirde her şey sonbaharın ruhu etrafında birleşmektedir.

Yapı
Şiir, son baharın can çekişini seyre çağıran bir davetle başlar. İkinci birimde bu trajik manzarada rüzgârın söyledikleri ifade edilmektedir. Üçüncü birimde ağaçların trajik hali tasvir edilir. Dördüncü birimde bozulan kuş yuvaları, semaya açılan ancak toprağa düşen yapraklar anlatılır. Beşinci birimde gökyüzü manzaraları anlatılır. Şiir, ilk mısra ile başlattığı hazanı seyretme sahnesini, yanındaki sevgilisine hitaben üç mısra ile sonlandırır (ölümü görmemiş gözlerin incinmesinden endişeyle). Metni meydana getiren birimler birbirlerini tamamlayarak bir bütün meydana getirmişlerdir. Şiir organiktir.

Tema
Metnin birimleri sonbahara özgü izlenimler etrafında ifade edilen şairin sonbahar tasavvurudur. Şiirde salt bir manzara resmedilmiyor, tabiata ruh atfedilerek insan ruhundaki duygulanımlar doğadaki göstergelerle sembolleştiriliyor. Metnin temasının da burada aranması gerekmektedir. Cebap Şahabettin’in Temâşâ-yı Hazân, Temâşâ-yı Leyâl, Elhan-ı Şitâ, Yakazât-ı Leylîye gibi şiirlerinde sembolistlere özgü tema ve dil arayışlarını görürüz.

Şiir Dili
Şiirdeki tema şiirin dilini de belirler. Çağrışım ve telkinle ifade edilen duygular, alışılmış dille/dilde gerçekleşmez. Cenap Şahabettin’in birçok şiirinde dil, anlatım aracı olmanın yanında duyurma, çağrıştırma aracı olarak da kullanılmıştır. Şiirde insana özgü pek çok sıfat tabiata atfedilmiş ve böylece tabiat manzaralarındaki hal ve görünüşler somutlaştırılmış, bilinebilir duruma getirilmiştir.

Ahenk
Şiirde birçok dizede konuşma diline özgü doğal söyleyiş tarzını görüyoruz. Bu şekilde nazım nesre yaklaştırılmaktadır. Temâşâ-yı Hazân şiirinde ahenk, şairin sevgilisine sonbaharda doğanın görünümünü anlatırken kullandığı ses tonu ve söyleyiş çerçevesinde oluşmaktadır. Şairin kullandığı sözcükler, anlatmak istediği anlamı hissettirmeyi, duyurmayı sağlayan sözcüklerdir.

Süleyman Nazif – Bahar-ı Münkesir
Müteverrim gibi bu yerde bahar
Eriyor pür melâl, bî-hande
Hüzn-i vahşetle ağlayan dağlar
Müncemid bir figâna benzemede.

Bu mulût-ı kesîf içinde bütün
Bu hazârat siyah olup gidiyor,
Hüzn-i vahşetle ağlayan her gün
Ömrümüzdür tebâh olup gidiyor.

Ruhlar neşreder havâ-yı bahâr,
Feyz ü tâb-ı rebiî ile ezhar
İnkisâf eyledikçe mestâne,

Mest ü sâkit durur hayat fakat
Bu sükût-ı kesîf ile hilkat
Beflerin ağlayan sefâletine.
-

Zihniyet
Şiirde insana özgü hal ve davranışlar doğal varlık ve görünüşlere izafe ediliyor. Doğal varlık görünüşlerde insana özgü ruhi nitelikleri aramaya çalışmak Edebiyat-ı Cedide şairlerinin şiirlerinde gördüğümüz bir durumdur.

Yapı
Şiirin ilk biriminde baharın görünüşü anlatılmış. İkinci birimde baharda yaşayan varlıkların hali anlatılmış. Üçüncü birimde baharla birlikte ruhlarda yaşanan değişme anlatılmış. Son birimde tabiatın, insanlığın yaşadığı sefalete üzüldüğü söylenmiştir. Metinde her birimin kendi içinde anlam bütünlüğü olduğunu ve birimlerin bir araya gelerek daha geniş bir anlam alanına işaret ettiğini görüyoruz. Bu yolla organik bir yapı ortaya çıkmıştır.

Tema
Şiirde kötümser bir ruh halinin tabiatı algılayışı ve değerlendirişi üzerinde durulmaktadır. Güzellik ve değer nesnede değil ona bakan kişinin ruh halinde aranmalıdır. Bireysel bakış açısı şiire hakimdir. Doğal güzellik doğaya bakanı –insanın ruh haline göre- şekillendirmektedir. Bu fikirler tema olarak karşımıza çıkmaktadır.

Şiir Dili
İnsanın ruh hallerinin doğa karşısında anlatılırken kullanılan alışılmamış terkipler dönemin şiir dilinin oluşmasında önemli rol oynamıştır. Edebiyat-ı Cedide ile olgunlaşmış olan şiir dilindeki bir yenileşme ilerleyen yıllarda da Türk şiirinde gelişimini sürdürmüştür.

Ahenk
Ahengi oluşturan öğeler; ses, ses benzerlikleri, tekrarlar, söyleyiş ve ritimdir. Şiirdeki dizelerin düzenlenişinde konuşma diline özgü söyleyişin hakim olduğu görülmektedir. Şiire özgü söyleyişte konuşma dilinin doğal akışına yaklaşılmaya çalışılmıştır. Dize sonlarındaki ses benzerliklerinin ahengi zenginleştirdiğini de söylemek gerekir.


Ünite 6

Edebiyat-ı Cedide Roman ve Hikâyelerinden Çözümleme Örnekleri

Anlatma Esasına Bağlı Edebi Metinlerin Çözümlenmesi
Metin çözümlemede öncelikle zihniyet belirlenmelidir. Daha sonra metin yapı bakımından çözümlenmelidir. Yapı çözümlemesinde olay örgüsü, mekân, kişiler ve zaman üzerinde durmak gerekir. Daha sonra yapıdan hareketle tema belirlenmelidir. Son olarak metnin dil ve anlatım özellikleri ele alınır.

Halit Ziya – Mai ve Siyah

Zihniyet
Romanda 19. yüzyıl sonunda İstanbul’da sürdürülen hayat çeşitli yönleriyle hareket noktası olarak alınmıştır. Eserin hemen başında anlatılan Tepebaşı’ndaki ziyafet sahnesiyle romanda karşılaşacağım kişiler tanıtılmış / tasvir edilmiştir. Yazar, yaşadıkları hayata göre karakterlerinin tasvirini vermekle romanda anlatacağı olaylar karşısında bu kişilerin nasıl davranacaklarına dair de kurgu çalışması yapmıştır. Realist bir yazar olan Halit Ziya, bu yolla, dış gözleme dayalı anlatıma bağlı kalarak romanının kurgusunu sağlamlaştırmaktadır / sağlamlaştırabilmektedir. Hayatı idare eden prensipler eserde anlatılan olayları da birbirine bağlamaktadır.

Yapı
Olay Örgüsü: Eseri dört birime ayırabiliriz. Birinci bölüm, insanları tanıtmakla görevli, Tepebaşı’ndaki ziyafet sahnesidir. İkinci birim Ahmet Cemil’in matbaaya gitmesiyle başlar. Bu birimde Ahmet Cemil’i hayalleriyle birlikte etraflıca tanıyoruz. Üçüncü birim, Ahmet Şevki Efendi’nin Ahmet Cemil’e, kız kardeşi İkbâl’i matbaa sahibinin oğlu Vehbi Bey’le evlendirmesini teklif ettiği bölümdür. Bu olayla birlikte romanın bu ana kadar devam eden olumlu seyri sona erecek olumsuz olaylar başlayacaktır. Bu olay, Ahmet Cemil’in hayatının alt üst olmasına, bütün hayallerinin yıkılmasına neden olacaktır. Dördüncü birim, İkbâl’in ölmesiyle başlar. Bütün bu birimleri birbirine bağlayan öğe Ahmet Cemil’dir.
Kişiler: Romanın merkezindeki Ahmet Cemil’dir. Romandaki diğer kişileri, Ahmet Cemil’in ailesiyle ilgili olanlar, sanat ve zevk birlikteliği içinde olduğu kişiler ve matbaa / iş çevresindeki kişiler şeklinde kategorize edebiliriz. Ahmet Cemil, yeniliği temsil eden kişidir. Sanat anlayışı bakımından Raci, Ahmet Cemil’in zıddıdır. Ahmet Cemil hoşgörülü, Raci ise kindardır. Eserin genelinde Ahmet Cemil çok fazla idealize edilmiştir.
Mekân: Ahmet Cemil’e babasından kalan Süleymaniye’deki küçük ev, huzuru temsil eder. Bu evle Hüseyin Nazmi’nin yaşadığı ev arasındaki farklılıklar dikkate değerdir. Hüseyin Nazmi, köşkte oturmaktadır. Maddi imkân ve imkânsızlık çatışması verilmiştir. Matbaa ve Beyoğlu’ndaki eğlence muhiti romandaki diğer mekân öğeleridir. Mekân ve insan ilişkisi romanda önemlidir, Ahmet Cemil’in Tepebaşı’ndaki ziyafette kendi geleceğiyle ilgili şaşalı hayaller kurması, biraz da mekânın şaşasından kaynaklanmıştır. Romandaki mekân insan kaynaşması romanda gerçekliği veren en önemli öğelerden biridir.
Zaman: Ahmet Cemil Mirat-ı Şuûn gazetesinde çalışmaya başladığında 19 yaşlındadır. Romanın sonunda yazarın anlatımından olayların 5 yıllık bir zaman içinde gerçekleştiğini öğreniyoruz. Metinde anlatılanlardan eserdeki zamanın 19. yüzyılın sonlarındaki İstanbul’a ait olduğunu öğreniriz, demektir ki Mai ve Siyah, yazıldığı döneme tanıklık eden bir romandır.

Tema
Ahmet Cemil’i dikkate alırsak bu eser, hayal – hakikat çatışmasını anlatmaktadır. Ancak eseri dikkatle incelediğimizde maddi imkânlarla başarıya ulaşılacağı fikri de öne çıkmaktadır.

Dil ve Anlatım
İlahi bakış açısıyla kaleme alınan Mai ve Siyah’ta eserle yaşanılan zaman arasındaki mesafe (kinaye mesafesi) fazla değildir. Realist metinlerin genel özelliklerinden biri de budur. Mai ve Siyah’ın dili (1940’lı yıllarda yazar tarafından eserin sadeleştirildiğini hatırlamak gerekir) Türk edebiyatında gelişmekte olan bir tür olarak roman türü için çığır açıcı niteliktedir. Klasik edebiyat dilinin roman için yeterli olmadığının farkında olan Halit Ziya, somut olanı ifade edebilmek için ayrıntılı tasvirler yapmış bu yolda dilin olanaklarını ustalıkla kullanmıştır. Türk edebiyatı bahsi açıldığında Halit Ziya’ya uğraman yol alamayışımızın sebebi de budur.

Halit Ziya – Aşk-ı Memnu

Zihniyet
Romanda yüksek zümre bir ailenin aşk ilişkileri anlatılmaktadır. Yazarın kurgusunda farklı seviye ve yaratılışta insanların aynı mekânda yaşamalarıyla birlikte ortaya çıkabilecek olaylar anlatılmaktadır. Romanın hareket noktası, insanlar arasındaki ilişkide belirleyici olan bireylerin kişilikleridir.

Yapı
Olay Örgüsü: 22 bölüm olan romanın ilk bölümünde, Melih Bey takımı içinde Bihter anlatılır. İkinci bölümde, Adnan Bey ve ailesi hakkında bilgi verilir. Her iki bölümde de Bihter’le Adnan Bey’in birbirlerine olan ilgisinden söz edilir. Üçüncü bölümde, Bihter’le Adnan’ın evliliğinden önce yalıdaki mutlu günler resmedilir. Dördüncü bölümde düğün hazırlıkları anlatılır. Beşinci bölümde yalıya gelen Bihter’i kıskanan Nihal ön plandadır. Bihter ise Nihal’e hoş görünmek çabası içindedir. Altıncı bölümde Behlül sahne alır. Yedinci bölümde düğünden bir yıl sonra Göksü’da yapılan ziyafet anlatılır. Romanın kırılma noktası Göksu’daki ziyafettir. Bu noktadan sonra romandaki kişiler ve olaylar çıkmaza girecektir. Ziyafette Behlül’ün Peyker’e kur yapması Bihter’in kadınlık duygularını ateşler. Sekizinci bölümde Bihter kendi kendine hayatında aşk istediğini söyler. Bihter’in telkiniyle yalıdan bazı kişiler ayrılmak zorunda kalır. Nihal bu nedenle babasına kırılır. Bihter – Behlül yakınlaşması da baş başa kaldıkları bir ana Bihter’in cesaret vermesiyle başlar. On birinci bölümde Behlül, yaşadığı ilişkileri hatırlayarak Bihter’le olan ilişkisinin muhasebesini yapar. On ikinci bölümde de Bihter, yaşadıklarının muhasebesini yapar. Annesi de vaktiyle eşini aldatmıştır ve Bihter annesine benzemek istememektedir. Bu nokta önemli; realizm gereği karakterlerin davranışlarının sebeplerini vermek isteyen yazar Bihter’deki hafifliğin genetik bir mazisi olduğuna işaret eder. On üçüncü bölümde Nihal’i biraz daha yakından tanırız. Nihal bu bölümde, davetli olarak gittiği bir düğünde geleneksel evlilik merasimine karşı olduğunu ifade eder. On dördüncü bölümde Firdevs Hanım yalıya gelir. On beşinci bölümde Behlül, piyano çalan Nihal’i dinlemektedir. Melodiler ona yaşadıklarını hatırlatır. On altıncı bölümde Firdevs Hanım, Adnan Bey’e Nihal ile Behlül’ün evlenmesinin isabet olacağını söyler. On sekizinci bölümde Bihter bu yakınlaşmaya engel olmaya çalışır. Nihal ile Behlül, Büyük Ada’ya giderler. Aralarındaki ilişki aşka dönüşmüştür artık. Firdevs Hanım Bihter’in tehditleri altında bu evliliğe engel olmak için Behlül’e bir mektup gönderir. Nihal bu mektubu görür ve yalıya döner. Son bölümde Nihal’i içten içe seven ve bütün olayları bilen Beşir, Adnan Bey’e her şeyi anlatır. Yaklaşan sonu fark eden Bihter intihar eder.
Kişiler: Bir kadının birey olarak kendini duygularıyla ifade etmesi, kadınlığa ait istek ve arzularını dile getirmesi, edebiyatımızda ilk defa Bihter’le mümkün olmuştur. Bihter, Behlül ve Nihal hayatın bir evresinde bile olsa farklı şeyler yaşamak arzusunu temsil ederler.
Mekân: Farklı tipleri, karakterleri bir araya toplayan Adnan Bey’in yalısı, romandaki mekândır. Mekân-insan ve olay bütünleşmesi romanda dikkat çekicidir; yalının ahalisi huzurlu ve mutlu günlerini dışarıdan, farklı kültürden insanların yalıya gelmesiyle birlikte hızla kaybederler. Bihter’in yalıya gelmesiyle birlikte başlayan gerilim zaman ilerledikçe artmış ve Bihter’in daha büyük hatalar yapmasına yol açmıştır.
Zaman: Romandaki zaman, Bihter’in Adnan’la tanışması ve intihar etmesi arasındaki süredir. Romanda bu süre dışında zamana izafe edebileceğimiz veri yoktur (dönemin atmosferini dikkate alarak elbette zaman aralığı belirleyebiliriz ama yazar bu takvimsiz durumu özellikle tasarladığı için böyle söylüyoruz).

Tema
 Romandaki birimlerin ortak paydasına baktığımızda bireylerin psikolojilerinin sosyolojik gerçeklikle çatışmasını görüyoruz. Farklı dünyaların insanlarını bir hayatın içine sıkıştırdığımızda belli bir süre sonunda maraz çıkmasından daha doğal bir şey olmadığını belirtelim.

Dil ve Anlatım
Yazarın Mai ve Siyah’taki dil ve anlatım özellikleri Aşk-ı Memnu’da daha ileri seviyededir (şahsi kanaat).

Mehmet Rauf – Eylül

Zihniyet
Romandaki ilişkiler ağı içerisinde olaylardan ziyade karakterlerin psikolojik durumları anlatılmaktadır. Romandaki karakterler iç sıkıntısından mustarip umutsuz ve karamsar kişilerdir. Bunun nedeni aşırı duygusal olmalarıdır. Duygusallıkları onların zihnini dış dünyanın gerçeklerinden uzaklaştırıp bireysel hazlara yöneltmiştir. Romandaki Necip, Suat ve Süreyya karakterlerinin ortak noktalarından biri de tabiat aşığı olmalarıdır. Romanın merkezi mekânı bir evdir ve bu yolla roman boyunca karakterler dış dünyadan izole edilmişlerdir. Mehmet Rauf, üstadım dediği Halit Ziya’nın üslubuna özenmişse de onun kadar başarılı olamamıştır. Eylül’de daima aşk, tutku, güzellik, şiir ve musikiden söz etmiştir. Karakterlerin yaşadığı huzursuzluklar güzel sanatlar aracılığıyla ifade edilmiştir. Romanda yer alan gerçekçi mekân tasvirleri ve ruh tahlillerine rağmen yazar, bireyleri ön plana aldığı için söyleyiş ve anlatımda lirizm ve santimantalizmden uzaklaşamamıştır.

Yapı
Olay Örgüsü: Kişilerin ruh halleri romanın iskeleti durumundadır. Olay akışındaki ilk birim Süreyya’nın bağ evinde bunalıp Boğaziçi’ne gitmek istemesiyle başlar. Bu bölümde Süreyya’nın sıkıntılarına yer verilir. İkinci birimde kocasının mutlu olmasını isteyen Suat, babasından yalı kiralamak için para ister. Üçüncü birimde yalıya yerleşirler. Dördüncü birimde Necip, yalıya ziyaretlerini sıklaştırır. Beşinci birimde Necip tifoya yakalanır. Necip’i ziyaret eden Suat, Necip’in yastığının altında kaybolan eldivenini bulur. Necip’in gizli aşkını fark eden Suat, durum değerlendirmesi yaptıktan sonra bu aşka kayıtsız olmadığını da fark eder. İki âşık birbirlerine kavuşmayı isteseler de Süreyya’ya ihanet etmeyi göze alamazlar. Altıncı birimde Necip, Suat’a aşkını itiraf eder. Süreyya’nın kardeşi Hacer’in romana dahil olmasıyla gerilim artmaya başlar. Mutsuz bir evliliği olan Hacer’in gözü dışarıdadır. Hacer’in bu tavırları üzerine Suat, evliliğin kutsallığını düşünmeye başlar. Yedinci birimde Suat ve Necip’in huzursuzlukları en üst noktaya ulaşır. Sekizinci birimde yalıdan ayrılıp İstanbul’a dönerler. Dokuzuncu birimde konaktaki ortam Necip ve Suat’ın görüşmelerini engeller. Onuncu birimde ateşler içindeki konakta mahsur kalan Suat’ı kurtarmak için konağa giren Necip, ölüm pahasına aşkına kavuşur.
Kişiler: İçinde iki zıt karakter besleyen Necip, en mutlu olduğu zamanlarda bile mutsuz olmanın bir yolunu bulmaktadır. Bu takıntılı tipleme fazla abartılıdır. Süreyya’nın kardeşi Hacer, evliliği kutsallaştıran Suat’ın tam zıddıdır. Hacer’in kişiliği Suat’ı etkiler, romanın kurgusu içinde bu çok önemli bir eşiktir.
Mekân: İlk mekân Süreyya’yı mutsuz eden bağ evidir. Bağ evinden kaçış Süreyya için baba otoritesinden uzaklaşmaktır. Yalı, romandaki mutsuz tiplerin sanat ve doğayla terapi yaptıkları mekândır. Romanda Beyoğlu’nun eğlence mekânları ihanetler, yalanlar ve entrikalarla özdeşleştirilir.
Zaman: Olaylar yaz mevsiminin başlangıcıyla sonbaharın ilk zamanları içinde geçer. Romanın başında Suat ve Süreyya’nın 5 yıllık evli olduklarını öğreniriz. Eylül, Suat ve Necip’in ayrılmak zorunda kaldıkları aydır. Eylül, âşıkların gerçeklerle yüzleştikleri aydır.
Tema
Romanın teması toplumun kabul ettiği, benimsediği değerlerle bireysel arzu ve isteklerin çatışmasıdır. Romanda anlatılan aşk sadece hayal edilmiştir, yaşanma fırsatı bulamamıştır.

Dil ve Anlatım
Yazar, olay örgüsü üzerinde durmayıp basit ayrıntıları tasvir etmiştir. Bu detaylı tasvirler sonucunda Necip adeta bir fetişiste olup çıkmıştır (İnci Erginün).  Necip, en küçük detaylara karşı bile aşırı duyarlıdır. Suat’ı her zaman yanında hissetmek için onun eldivenin tekini çalmıştır. Romanda olaylar hakim anlatıcının bakış açısıyla anlatılmıştır. Romanın sonunda yazar aceleci davranmıştır, yangının çıkış sebebi belli değildir ve kısaca geçiştirilmiştir.

Halit Ziya – Mavi Yalı (Hikâye)

Zihniyet
Hikâyenin kahramanı sıradan biridir. Hayatında hayale yer vermeyen biridir. Hayatını idame ettirmek dışında gayesi olmayan birinin hayatını model almıştır. Maupassantvari bir hikâyedir.

Yapı
Olay Örgüsü: İlk birimde hayatı boyunca hayal kurmamış olan kahramanımız(kaptan) mavi yalıyı görünce hayaller kurmaya başlar. İkinci birim, kahramanın yalıyla ilgili hayallerinden oluşmaktadır.
Kişiler: Tek bir kişinin etrafında gelişen hikâyenin sonunda eski bir arkadaş hikâyeye dahil olur. Şaşırtıcı bir figür olmaktan öteye geçemez bu eski arkadaş (Maupassant etkisi). Kaptanın annesi ve kardeşinden de haklarında bir şey öğrenemediğimiz kadar kısa söz edilir.
Mekân: Hayatı işiyle sınırlı olan kahramanın hikâyesinde mekân, gerçekliği sembolize eden boğazda sefer yapan vapur ve hayallerin odağındaki mavi yalıdır.
Zaman: Hikâye, kahramanın çocukluk yılları ile mavi yalı hayallerinin yıkıldığı zamanı kapsar.

Tema
Hayal hakikat çatışmasının sade ve açık tarzda anlatıldığı başarılı bir hikâyedir. Metnin teması, kaptanın yaşadığı hayal / hakikat çatışmasıdır.

Dil ve Anlatım
Anlatıcı, ilahi bakış açısından; kişi, olay ve çevreyi dikkatle sunan yazar-anlatıcıdır. Halit Ziya’nın hikâyedeki dili romanlarındakinden daha sadedir. Halktan birini anlatırken kullanmak zorunda olduğu ses, eşya ve görünüşlerle şekillenmiştir. Edebiyat-ı Cedide’nin edebi diline has yapı ve terkipler yine de göze çarpar.


Ünite 7

Edebiyat-ı Cedide’de Mensur Şiir

Prose Poetique / Şiirsel düzyazı
Edebi bir tür olarak mensur şiirin ilk örnekleri poeme en prose adıyla Aloysius Bertrand tarafından sunulmuş.

Mensur şiirin ilk örneği Aloysius Bertrand’ın 1842’de yayınladığı Gaspard de la Nuit’dir. Bertrand’ı Le Centaure ve La Bacchante isimli eserleriyle Maurice de Guerin izler. Baudelaire’in Le Spleen de Paris, Rimbaud’nun Les Illuminations ve Une Saison en Enfer, Mallarme’ın Divagations ve Comte de Lautreamont (Isidore Ducasse)’un Moldoror’un Şarkıları bu türün önemli eserleridir. 
19. yüzyılın sonlarında mensur şiir diğer Avrupa ülkelerinde de karşılık bulur. İngiltere’de Thomas de Quncey, The English Mail Coach (İngiliz Posta Arabası) adlı eseriyle; Almanya’da Hölderlin (ölm. 1843), Stefan George ve Rainer Maria Rilke; İspanya’da G. Adolfo Becquer; Danimarka’da Jens P. Jacobsen; ABD’de Edgar Allan Poe (ölm. 1849) ve Rusya’da Senilila Stichotvorenija v Proze adlı eseriyle Turgenyev, mensur şiirin önde gelen isimleridir.

Mensur şiir bir iki paragraftan birkaç sayfaya kadar olabilen belli bir konu ve tema etrafında örülmüş kısa yazılardır. Servet-i Fünun çevresindeki pek çok edebiyatçı, içinde oldukları santimantal havanın da etkisiyle mensur şiiri denemiştir.
Recaizade Mahmut Ekrem’in nesr-i muhayyel dediği mensur şiir nesr-i şairâne, nesr-i şi’r-âmiz, nesr-i nazm-âmiz, mensure, nesr-i hayali, nesrâ-i şiir-âmiz, nesr-i hayali gibi ifadelerle karşılanmıştır. Mensur şiir ifadesini ilk olarak Halit Ziya kıllanmıştır (1886, Hizmet gazetesi).  TDK bu türe şiirce adını yakıştırmıştır. Mensur şiirin tanımı hakkında yazıp çizenler olmuş; Oktay Rifat, metinde önemli olanın biçim değil içerik olduğunu altını çizerek şiiri belirleyenin kafiye ve uyak olmadığının anlaşıldığını söyler. Hülya Argunşah ise mensur şiir için maddeler halinde tanımlama yapar. Servet-i Fünun gurubunun şiirde yakalamaya çalıştıkları melodi ve müzikal haz için mensur şiir oldukça uygun bir uygulama sahasıdır; mensur şiirlerde sıkça karşımıza çıkan bağlaç ve virgüllerle birbirine bağlanmış uzun cümleler, yazarın sözcüklerle sağlamaya çalıştığı ritim duygusu için önemlidir. Mensur şiirde yoğun olarak kullanılan noktalama işaretleri de melodiyi yönlendirmek amacıyla kullanılmıştır. Duygu yoğunluğu ön planda olan yeni ve genç şairlerin kendilerini ispatlama amacıyla ilk etapta denedikleri edebi tür olarak karşımıza çıkar. Tanzimat döneminde yapılan şiir çevirileri de mensur şiirin edebiyatımıza girmesini kolaylaştırmıştır (Ahmet Hamdi, mensur şiir çevrilerini kötü bir çığır olarak nitelemiş). 
Ahmet Hamdi Tanpınar’a göre mensur şiirin önünü açan Recaizade Mahmut Ekrem’dir. Halit Ziya’nın mensur denemeleriyle yakın tarihlerde Mustafa Reşit’in de mensur şiirleri yayınlanır. Mustafa Reşit, mensur şiirlerini Gözyaşları (1884) adlı bir kitapta toplar. Tesadüfen karşılaştığı küçük gündelik olayları duygusal yoğunlukla ifade ettiği metinlerine benzer içerik Mehmet Celal’in Elvah-ı Şairane adlı kitabında karşımıza çıkar. Bu metinlerde tabiat varlıkları, şairin duygularını ifade ederken kullandığı semboller gibidir.
Mensur şiir, Servet-i Fünun’cuların kaleminde moda haline gelir. Şairane düzyazı, dönemin roman ve hikâyelerinde de karşımıza çıkmaktadır (Mai ve Siyah ve Eylül romanlarında örnek olabilecek kısa parçalar fazlasıyla vardır). Halit Ziya’dan sonra mensur şiirin en başarılı örneklerini Mehmet Rauf verir. Mensur şiirlerini 1901 yılında Siyah İnciler adlı kitapta toplar. Şiirlerinin tematiği aşk, kötümserlik, kaçış, tabiat, yalnızlık ve ölümdür. Mensur şiirin bir diğer önemli ismi Hüseyin Cahit Yalçın’dır. 24 kısa yazısı bu kapsamda değerlendirilebilir. Celal Sahir Erozan mensur şiirlerini Buhran (1909) ve Siyah Kitap (1912) adlı kitaplarında toplamıştır.

Ünite 8

II. Abdülhamit Dönemi Türk Edebiyatı

Servet-i Fünun topluluğunun dışında kalan edebi etkinliklerin tanımında ara nesil ifadesi yaygınlıkla kullanılmaktadır.
Dönemin önemli temsilcileri:

Hüseyin Rahmi Gürpınar
Ahmet Mithat Efendi çevresinde yetişmiş yazarlarımızdandır. Şık romanı vesilesiyle Ahmet Mithat Efendi’yle tanışmıştır. Tercüman-ı Hakikat yazarlarındandır. 1894’te İkdam’da yazmaya devam eder. İffet adlı romanı bu gazetede yayınlanır. Mutalleka (Edebiyatımızda mektup tarzındaki ilk romandır) bir sonraki romanıdır. En önemli eseri Mürebbiye’dir. Tesadüf, Bir Muadele-i Sevda, Metres ve Nimetşinas bir şekilde Mürebbiye romanına bağlıdır. Birçok romanında karcımıza çıkan alaturka ve alafranga tiplerin çatışması Alafranga adlı romanında asıl konu olarak karşımıza çıkar. Romanının sansür edilmesinden sonra bir süre roman yayınlamayan Hüseyin Rahmi, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra mizah dergileri çıkarır. Şıpsevdi adlı romanı Sabah gazetesinde tefrika edilir. Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, Sevda peşinde, Gulyabani ve Cadı, bu dönemin romanlarıdır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında edebiyatımızın tanınmış isimlerinden biri haline gelen yazar, Ben Deli Miyim, Mezardan Kalkan Şehit, Kokotlar Mektebi, Şeytan İşi ve Utanmaz Adam eserleriyle yazı hayatına devam eder.
Eserlerinde doğu-batı, eski-yeni gibi çatışmaları mizahi bir dille ele alan yazarın asıl özelliği dilidir. Sanatlı söyleyişten uzak gündelik konuşma dilini eserlerinde başarıyla kullanmış olan yazarın eserleri, Türk romanının gelişmesinde çok önemli bir merhaledir. Emile Zola’nın deneysel natüralist roman formunu uygulamaya çalışmıştır. Romanlarındaki tiplemelerde fizyolojik, sosyolojik ve kalıtımsal koşullanmalar çokça karşımıza çıkar. Hüseyin Rahmi’nin olay örgüsü içinde toplumda gördüğü aksaklıkları ele alması onu Edebiyat-ı Cedide gurubunda kesin biçimde ayırmaktadır.

Ahmet Rasim
Edebiyata ilgisi öğrencilik yıllarında başlayan yazarın ilk denemeleri klasik edebiyatçılarımızın eserlerine yazdığı nazirelerdir. İlerleyen yıllarda Fransızca öğrenip Fransız edebiyatını okumaya başlar. 1884 yılında Ceride-i Havadis gazetesine girer. Daha sonra Tercüman-ı Hakikat’e geçer ve ilk kitabı Fonograf’ı yayınlar (1884).
Ahmet Mithat Efendi çizgisinde eserler vermeye başlayan yazarın edebiyatımıza katkısı ağırlıkla dil odaklıdır. Şehir hayatının farklı kesimlerinden tiplemeler ve olayları yazılarına konu eden Ahmet Rasim bu özelliğiyle de dönemin edebiyatçıları arasında önemli bir kişiliktir. Milli Edebiyat’ın dilini hazırlayan yazar olarak kabul edilir. Ahmet Mithat ve Hüseyin Rahmi gibi Ahmet Rasim’in yazı hayatının gayesi halkı bilgilendirmektir.
Şehir Mektupları adlı eseri İstanbul’un gizli kalmış köşelerindeki hayatın zenginliklerini, renklerini ele alır. Gecelerim, Ömr-i Edebi, Eski Maceralardan Fuhş-i Atik, Matbuat Hatıralarından, Muharrir, Şair, Edip gibi eserlerinde de samimi dil ve renkli tipler dikkat çeken niteliklerdir. Osmanlı Tarihi, Küçük Tarih-i İslam, Resimli ve Haritalı Osmanlı Tarihi, İki Hatıra Üç Şahsiyet ve İstibdattan Hakimiyet-i Milliyeye adlı eserleri halkı öğretmeyi amaçladığı için sade bir dille, sohbet havasında yazılmış eserlerdir.

Mehmet Celal
Yazı hayatına 1884 yılında başlayan Mehmet Celal 1901 yılına dek değişik türlerde birçok esere imza atmıştır. İrticalen şiir söyleme yeteneğiyle tanınır. Edebi kıymeti zayıf şiirler yazmıştır. Şiirlerinde Naci’nin tesiri altındadır. Hikâyeleri ise konu bakımından döneminin sosyal hayatını anlatan teknik olarak zayıf nitelikte eserlerdir. Şiir, roman, hikâye ve inceleme başlıklı eserlerinin sayısı yüze yakındır.

Şair Nigâr Hanım
Kardeşinin ölümü üzerine ilk şiirlerini yazan Nigâr Hanım o tarihte 12 yaşındaydı. Genç kızlık yıllarında şiir kitabı neşreder. Gazetelere fotoğraf vererek dedikodulara yol açar. Şiirlerinin edebi kıymeti zayıftır. Günlüğe düşülmüş notlar gibidirler. Nesir ve şiirlerinde teknik, yaşanmışın şiirleştirilmesi şeklinde zuhur eder. İlk eseri Efsus’tur (1887). Genç bir Müslüman kıza ait olmaları bakımından önemlidir bu şiirler. Niran, 1896’da neşredilir. Aks-i Seda 1899’da yayımlanır. Sefahat-ı Kalb, Elhan-ı Vatan ve Girive diğer eserleri’dir.

Ali Kemal
İlk şiirlerinde Muallim Naci etkisindedir. 1885’te Gülşen adlı dergiyi çıkarır (henüz 16 yaşındadır). 1887’de Fransa’ya gider. Avrupa’nın başka şehirlerini de gezer. Abdülhamit karşıtlarıyla tanışır, onlardan biri olur. 1889’da İstanbul’a döner. Muhalif tavrı karşılığını bulur; Halep’e sürülür. Muhalif tavrı hiç değişmez, 1912’den sonra İstanbul’a döner ama bu defa da İttihat ve Terakki tarafından sürgün edilir. Yeniden İstanbul’a döndükten sonra Bir Safha-i Tarih ve Rical-i İhtilal adlı siyasi metinleri kaleme alır. Peyam adında bir gazete çıkarır. Aşırı muhalif bu gazete kapatılır. Sabah gazetesinde yazmaya başlar. Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na girer. Mensubu olduğu partinin kabinesinde Dahiliye Nazırı olarak yer bulur. Kuvayı Milliye karşıtı tamimleriyle dikkat çeker (halk nezdinde vatan haini olarak nam salar).
En çok dikkat çeken eseri Sorbonne Darülfünununda Edebiyat-ı Hakikiye Dersleri adlı çalışmasıdır. Eser, realizmin esaslarını ele alır (1898). Paris Musahabeleri, Mesele-i Şarkiyeye Medhal (1900) edebiyat dışı eserleridir. Çölde Bir Sergüzeşt ve İki Hemşire birer köy romanıdır. Tenkit alanında Müverrih mi Şair mi? (1917), Yıldız Hatırat-ı Elimesi (1910), Bir Safhayı Şebab-Bir Safhayı Tarih (1913), Rical-i İhtilal: Condorcet, Saint Just, Danton, Robespierre (1913), Fetret (1913), Tarih-i Siyasi (1918), İlm-i Ahlak (1914) gibi eserleri vardır.

Tevfik Nevzat
Eğitimini kendi çabalarıyla devam ettirir. 1884’te Nevruz dergisinde şiirleri yayımlanır. Halit Ziya’yı takip ederek 1886’da İzmir’de Hizmet gazetesine geçer. 1894 yılında Avrupa’ya kaçar. Padişah affını alınca İzmir’e döner. 1895’te Ahenk adında bir gazete çıkarır. 1891’de Aheng-i Şebab adlı şiir kitabı basılır. Şiir dışındaki yazıları kitaplaşmamıştır.

Selanikli Fazlı Necip
İmzasına ilk olarak Gonce-i Edeb dergisinde rastlarız (Selanik). Beşir Fuad ile mektuplaşmaları edebiyat camiasında tanınmasını sağlamıştır. 1895 yılında Selanik’te yayına başlayan Asır gazetesinde 1909 yılına dek başyazarlık yapmıştır. Bir gençlik Rüzgârı, Dilaver, Cani mi Masum mu? Sevda-yı Mefdun, Şık, Dört Mevsim, Yine Orada, Pervin, Garip Aileler, Nasıl Nefy Olunuyordu? Adlı romanları bu gazetede tefrika edildi. Japonya Seyahatnamesi, Roz ve Ninet, Arsen Lüpen gibi çevirileri de gazetede yayımlandı. Eserlerinde kullandığı sade Türkçe Milli Edebiyat’ı hazırlayan süreçlerden biri olarak kabul edilebilir.
Sevda-yı Mefdun, Şık, Dört Mevsim ve Pervin adlı romanlarında alafranga tipler dikkat çeker. Bu tiplerin karşısında batılılaşmayı doğru anlamış bir diğer kahraman muhakkak vardır. Konuları bakımından eserleri üç ayrı kategoride incelenebilir: İlk romanından itibaren doğu-batı, alaturka-alafranga çatışmasını ele alır. Tarihi ve cinai konuları ele aldığı eserler, modernleşmeyi telkin eden eserler diğer başlıklardır. Menfa, II. Abdülhamit dönemini eleştiren tek eseridir.

Mustafa Reşit
İmzasına ilk olarak 1880 yılında çıkan Şark mecmuasındaki mukaddimede rastlarız. Genç şair ve yazarların yetişmesinde katkıları olan mecmualardan bir diğeri Envar-ı Zeka’yı da Mustafa Reşit çıkarmıştır. 1884’te derginin yayın hayatı sona ermiş bir yıl sonra da yazarın romanları kitaplaşmıştır. Bir Çiçek Demeti, Tezkir-i Mazi, Ye’is Yahut Bir Cürm-i Meşhud ve Fiora aynı yayımlanmış eserleridir. Son romanı Son Salon ve Aşk 1899’da yayımlanmıştır. Şiirlerini topladığı Gözyaşları (1886) en önemli eseridir.

Kitap bitti

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder