26 Aralık 2025 Cuma

Abdülhak Şinasi Hisar'ın Romanlarında Mekan-İnsan İlişkisi - Özet / Notlar

Yunus Bilge - Abdülhak Şinasi Hisar'ın Romanlarında Mekan-İnsan İlişkisi - Notlar

Yüksek Lisans Tezi, Fatih Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2013

 

Çalışma sonucunda yazarın romanlarında, çocukluğunun geçtiği mekânları anlattığı belirlenmiştir. Bu mekânların, kişi sunumunda etkin olarak kullanıldığı saptanmıştır. Yazarın mekândan hareketle çocukluk günlerinin güzel günlerine duyduğu özlemi yansıttığı anlaşılmıştır.

 

Romanın temel unsurlarından olan olay, bir mekân gerektirir.

Mekân unsuru, roman kahramanlarının somutlaşmasında önemli bir role sahiptir. Kişilerin iç dünyalarını, hayat tarzlarını, karakter özelliklerini gösteren ipuçlarını içerir. Hatta mekân, kişiyle özdeşleşir; onun bir parçası hâline gelir.

 

Giriş

Türk edebiyatı, roman türünü taklitler ve çeviriler sayesinde 1860’lı yıllardan sonra fark etmeye başlamıştır.

 

Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Şemsettin Sami gibi Tanzimat Dönemi’nin birinci kuşak sanatçılarının romanlarında mekân ve çevre tasvirleri genelde, eseri süslemek için yapılmıştır.

 

Samipaşazade Sezai ve Recaizade Mahmut Ekrem gibi Tanzimat Dönemi’nin ikinci kuşak sanatçıları, romanlarında tasvirleri dolgu ve süsleme unsuru olarak değil, işlevsel olarak kullanmışlardır.

 

Servet-i Fünûn romancıları, realist roman anlayışını benimsemişlerdir.

İstanbul’da yaşadıklarından mekân olarak çoğunlukla İstanbul’u kullanmışlardır.

 

1911-1922 yılları arasında Millî Edebiyat Hareketi etkili olmuştur.

Millî Edebiyat Hareketi içinde yazılan romanlarda, kişiler iç ve dış dünyalarıyla bir bütün olarak yansıtılmıştır.

 

Fahim Bey ve Biz, Ulus gazetesindeki tefrikasından sonra 1941’de kitap olarak basılmıştır.

Bu dönemde Abdülhak Şinasi Hisar, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi yazarlar ise bireyin iç dünyasını esas alan romanlar yazmışlardır.

 

Abdülhak Şinasi Hisar

Abdülhak Şinasi Hisar, Mahmut Celalettin Bey ile Emine Neyyir Hanım’ın ilk çocuğu olarak 14 Mart 1887’de İstanbul’da Rumelihisarı’nın eteklerindeki bir yalıda doğar.

Edebiyata meraklı olan babası Şinasi ile Abdülhak Hamit’in adlarını birleştirerek oğluna isim olarak koyar.

 

Mahmut Celalettin Bey, çıkardığı yayınlar nedeniyle Beyrut’a maarif müdürü olarak sürgün edilir. Abdülhak Şinasi, henüz iki, üç yaşlarındayken babasından ayrılmak zorunda kalır.

 

Galatasaray Sultanîsi ve Paris’teki eğitimi onun Batı kültürüne (özellikle Fransız edebiyatına) olan ilgisini şekillendirmiştir.

 

İlk düzyazılarını arkadaş çevresinin de yer aldığı İleri gazetesinde 1921’de yayımlar. Genel olarak eleştiri niteliği taşıyan bu yazılarında “Kitaplarımız” üst başlığını kullanır.

 

1922’den 1928’e kadar bir suskunluk dönemi geçirir, bu dönemde basın dünyasında görülmez.

Ruhu ile aklının farklı kaynaklardan beslenmesi hayatında zaman zaman çatışmalara yol açmıştır. Bu çatışma, babasının ölümü sonrasında Mütareke ve Millî Mücadele dönemlerinde bastırılmış gibi görülür.

 

Nişantaşı ve Beyoğlu çevresinden çıkarak kenar mahallelere, gecekondu semtlerine gitmeye başlar. Halkı anlamaya çaba gösterir.

 

Bu süreçte annesinin ölümünden çok etkilenir. Bütün güzelliklerin bir bir yitirildiğini düşünmeye başlar.

“Ölüm” ve “fanilik” düşünceleri onu kıskacına alır.

Ruh dünyasındaki bu huzursuzluk onu anılara sığınmaya iter. Geçmişin güzelliklerine duyduğu özlem onun sanat anlayışını da etkiler.

Bundan sonra hep anılarını yazar. Ancak, şiirlerinde de kendisini hissettiren ölüm ve fanilik düşünceleri ömrünün sonuna kadar onun yakasını bırakmayacaktır.

 

1930’a kadar az sayıda yazısı yayımlanır. Bu yazılar ağırlıklı olarak eleştiri niteliklidir. 1930’dan sonra ise çok hızlı bir yazma dönemi geçirir.

 

Fahim Bey ve Biz / Eser, 1942’de CHP’nin roman ve hikâye yarışmasında üçüncülüğü alır. 1954’te Friedrich von Rummel tarafından Almancaya çevrilir.

 

Çamlıca’daki Eniştemiz adlı romanı 1944’te yayımlanır. Eserde, aile içinde “deli enişte” olarak anılan Hacı Vamık Bey’in garipliklerle dolu hayatını anlatır. Tanzimat Dönemi Çamlıca’sını özgün üslubuyla ve kendi bakış açısından resmeder.

 

Ali Nizami Bey’in Alafrangalığı ve Şeyhliği adlı romanını 1952’de yayımlar. Roman daha önce “Geçmiş Zaman Hikâyesi” adıyla Varlıkta hikâye olarak çıkar. Bu eserinde yazar, Ali Nizami Bey’in iki yönü üzerinde durur: Büyükada hayatıyla alafrangalığını, Çamlıca’daki hayatıyla da şeyhliğini yansıtır.

 

Boğaziçi Mehtapları adlı eserini 1942’de yayımlar. Bu kitabında Boğaziçi’nin bugün kaybolmuş olan güzelliklerini, deniz ve mehtabın sosyal hayattaki yerini, mehtap zamanlarında Boğaz’da yapılan saz eğlencelerini şiirsel ve çağrışımlara dayalı bir anlatımla yansıtır.

 

Boğaziçi Yalıları adlı eserini 1954’te yayımlar.

 

Geçmiş Zaman Köşkleri adlı eserini 1956’da yayımlar. Bu kitabında dedesinin Büyükada’daki köşkünü ve Çamlıca’da kirada oturdukları köşkü anlatır.

 

Geçmiş Zaman Fıkraları adlı eserini 1958’de yayımlar. Bu kitabında da anılarına ve Boğaziçi’ne yer verir.

 

Geçmiş Zaman Edipleri adlı eserini değişik dergi ve gazetelerde yer alan yazılarıyla daha önce hiç yayımlanmamış yazılarından oluşturur.

 

Aşk imiş Her Ne Var Alemde adlı eserini 1955’te bastırır. Bu kitabında ağırlıklı olarak divan şairlerinden seçtiği dize ve beyitlere yer verir.

 

İstanbul ve Pierre Loti adlı eserini 1958’de yayımlar. Bu eserde Pierre Loti’nin İstanbul’daki izini sürer,

 

Romanda Mekân-İnsan İlişkisi

Nurullah Çetin Roman İnceleme Yöntemi adlı kitabında roman mekânlarını “somut mekânlar” ve “soyut mekânlar” olmak üzere iki grupta toplamıştır.

 

1. Somut mekânlar yeryüzünde yaşayan bir kişinin bulunduğu fiziksel ortamlardır. Gündelik hayatın dekorudur. Roman kişilerinin bir beşer olarak gereksinimlerini karşıladıkları yerlerdir. Bilinen, görülen, içinde yaşanan somut dünyaya ait mekânlardır. Bu mekânlar gerçektir veya gerçeğe uygundur.

“Geniş mekân” veya “dış mekân” olarak da adlandırılan açık mekânlar, açık alanlardan oluşur. Mahalle, köy, kasaba, şehir, ova, deniz, dağ gibi açık alanlar açık mekânlara örnek olarak gösterilebilir.

“Dar mekân” veya “iç mekân” olarak da adlandırılan kapalı mekânlar ev, oda, daire, iş yeri gibi kapalı yerlerdir.

 

2. Soyut mekânlar ise içinde yaşanan somut dünyaya ait olmayan, hayalî, ütopik, soyut planda kalan mekânlardır. Soyut mekânlar okurun zihninde gerçek dünyaya ait herhangi bir mekânı hatırlatmaz, düşündürmez.

 

Romanda mekân tasvirleri, kişilerin karakter özelliklerini yansıtma işleviyle kullanılabilir.

Romanda tasvir, romanın ilerleyen safhalarındaki olaylara yönelik belirtileri ortaya koyma işleviyle kullanılabilir.

Romanda tasvir, romanın ögelerini açıklama işleviyle kullanılabilir.

Romanda tasvir, roman kişilerinin neler yapabileceğine dair ipuçları verir. Duvarda bir silah varsa o patlayacaktır.

Romanda tasvir, kişileri ölümsüz kılmak işleviyle kullanılabilir.

 

…romandan önceki mit, destan, efsane, masal, halk hikâyesi, mesnevi vb. anlatmaya bağlı türlerde mekâna önem verilmemiştir. Bu türlerde mekân, olayın yaşandığı yer olarak geçmiştir.

Romanda, mekân unsuru öne çıkarılmış; işlevsel olarak kullanılmaya başlanmıştır. Mekân, insanla ilişkilendirilmiş; kişi sunumunda mekândan yararlanılmıştır.

 

Abdülhak Şinasi Hisar’ın Romanlarında Mekân-İnsan İlişkisi

Fahim Bey ve Biz

Fahim Bey ve Biz romanı, romanın asıl kişisi olan Fahim Bey’in Bursa’daki bir gazetede çıkan ölüm ilanıyla başlar.

Gazetede çıkan ölüm ilanında Ahmet Fahim Bey’in eski maslahatgüzar olduğu yazılıdır. Ancak ertesi gün gazetede bu bilginin doğru olmadığını belirten bir tekzip yayımlanır.

Anlatıcı, Fahim Bey’in ölümünü, “bir dünya”nın yıkılışı olarak görür.

Fahim Bey’in babası Bursa eşrafından olup yardımseverliğiyle tanınan biridir.

Fahim Bey Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra Bursa’ya döner.

İstanbul’da Dışişleri Bakanlığı’nda gönüllü olarak, maaş almadan çalışmaya başlar. Kendisine de koca bir konak kiralar. Bu büyük ve boş konakta günlerini keman çalarak geçirir.

Ancak, babasına gönderdiği mektupta onu memnun edebilmek için yüksek maaşla çalıştığını hatta mesleğinde ilerlediğini yazar. Hasta olan babası bunun üzerine tedavi olmak için İstanbul’a, oğlunun yanına geleceğini haber verir. Gerçeklerin ortaya çıkmasından endişelenen Fahim Bey, yüksek faizle borçlanır. Bu borçla konağı dayayıp döşer. Tam da o sırada tesadüfen mesleğinde yükselir. Babası onun güzel ve büyük bir konakta yaşadığını ve yüksek maaşlı iyi bir işi olduğunu görünce çok sevinir. Ancak olduğu ameliyattan kurtulamayarak ölür. Babasının miras bıraktığı parayla Fahim Bey borçlarının bir kısmını öder. Kalan borcun ödenmesi ise yıllar sürer.

Fahim Bey gençliğinde Beyoğlu meraklısıdır. Arkadaşlarıyla sabahlara kadar Beyoğlu’nda eğlenir.

İstanbul’a Fransızlara ait bir tiyatro kumpanyası gelir. Fahim Bey bu tiyatronun oyunlarını kaçırmaz. Kumpanyada çalışan ünlü bir aktrise çılgınca âşık olur.

Fahim Bey, çılgınca âşık olduğu bu kadına çok büyük bir çiçek yaptırır. Çiçek, kadının bindiği trenin vagonuna sığmaz.

Bir süre sonra Fahim Bey elçilik üçüncü kâtipliği göreviyle Londra’ya gider.

Fahim Bey, terziye yeni görevi için ne gerekiyorsa hazırlamasını söyler.

Fahim Bey bu elbiselerin yanında çok yüksek bir faturayla karşılaşır. Bu borcu ödemesi yıllarını alır. Elbiseleri de memuriyet ömrü boyunca eskitemez. Yeni elbise diktiremez. Hep aynı elbiseleri giyip durur.

Fahim Bey, bir ara Çetine’ye gönderilir. Maslahatgüzarın intiharı üzerine kısa bir süre bu göreve vekâlet eder.

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Fahim Bey, İstanbul’a döner. Gençliğinden beri ağırbaşlılığı ve ciddiyetiyle tanınan Fahim Bey’i birçok bey ve paşa kendisine damat yapmak ister. Ancak Fahim Bey, zengin bir aileye içgüveysi olmak istemez. Kimsesiz ve orta hâlli bir kadınla evlenmeyi tercih eder.

Saffet Hanım’la hayatını birleştirir.

Saffet Hanım rahatına düşkündür. Başlıca zevki mangal başında sigara ve kahve içmektir. Fahim Bey ise çeşit çeşit, kokulu peynirlere düşkündür. Gazete okumayı âdet edinmiştir.

 

İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra devlet yerine, özel sektörde çalışma (teşebbüs-i şahsî) anlayışı moda olur. İnsanlar kendilerine iş kurmaya çalışır. Bu modaya Fahim Bey de kapılır.

bir İngiliz firmasından randevu alır. Fahim Bey büyük bir ümitle yola çıkar.

Fahim Bey randevuya bin bir zorlukla son anda yetişir. Ancak randevunun iptal edildiğini öğrenir.

Kendisine Galata’daki Arslan Hanı’nda bir ofis tutar. Burada dosyalar, defterler arasında çok yoğun ve önemli bir iş adamı gibi çalışır görünür.

Aradan biraz zaman geçer. Fahim Bey, Galata’daki iş yerinin kirasını ödeyemez hâle gelir. Handaki ofisini boşaltır. Bütün dosyalarını evine götürür.

Fahim Bey, geçimini resmî bir dairede yevmiyeli tercüme yaparak sağlamaya başlar. Hayalini kurduğu hiçbir şeyi gerçekleştiremeden yaşlanır. Sağlığı bozulur. Türlü türlü hastalıklara müptela olur. Hastalıklarının hepsini bir sebebe bağlar. Yaşlılığı asla kabullenmez.

 

Fahim Bey ve Biz'de açık mekânlar olarak İstanbul, Bursa, Londra ve Çetine geçer.

Romandaki kapalı mekânlar Fahim Bey’in ve onu tanıyan kişilerin oturduğu evlerden oluşmaktadır.

Romanda gerek açık mekânlar gerekse kapalı mekânlar hatta eşyalar arasında neden-sonuç ilişkisi oluşturacak şekilde bir bağ yoktur.

Romanda aslında Fahim Bey’in iş hayatı anlatılır.

 

Fahim Bey kendi hayal dünyasında yaşamaktadır. Bu hayal dünyası konak ile anlatılmıştır. Ancak hayallerini bir türlü hayata geçirememektedir. Bu da konağın boş olmasıyla vurgulanmaktadır. Konağın perdeleri bile yoktur. Yani dışarıdan bakıldığında konağın içi olduğu gibi görülebilmektedir. Bu da Fahim Bey’in çevresindekilerin de onun hayalperest hâlini çok iyi bildiklerini göstermektedir. Konakta hiçbir eşya bulunmamaktadır. Bu, Fahim Bey’in hayallerini hayata geçirmek için gereken kaynaklardan, girişim gücünden ve donanımdan yoksun olduğuna işaret etmektedir.

 

Çamlıca’daki Eniştemiz

1944 yılında yayımlanmıştır.

…eser, Çamlıca’daki köşkünde yaşayan Hacı Vamık Bey üzerine kurulmuştur.

 

Hacı Vamık Efendi, düşünce ve davranışlarında ölçüyü kaçıran biridir.

Deli enişte aceleci ve telaşlı biridir. Hediye vermekten ve ikramda bulunmaktan zevk alır.

Deli eniştenin yemek pişirmek, kuyudan su çekmek, duvar sıvamak gibi o zamanın üst düzey kişilerinde görülmeyen pek çok özelliği vardır.

Deli enişte sürekli öksürür. Bu nedenle değişik değişik ilaçlar yapar, içer.

Dindar, sofu bir görünümü olan deli enişte pek çok “hurafe”ye inanır.

Deli eniştenin eşi olan hala ise oldukça olgun, dengeli ve ölçülüdür.

Onun en önemli özelliği sıkıldığı, morali bozulduğu veya enişteye kızdığı zaman çekildiği odasında sigara içmektir.

Deli enişte rakıdan uzak durur. Ancak şarabı sever.

 

Deli enişte her defasında Arabistan’da bir yere tayin edilir. Ama tayin edildiği bütün görevlerden azledilir.

Deli enişte atandığı her yerde sekiz on ay kadar kalabilir. Sonra rüşvet almak ve para yemek iddiasıyla azledilir.

Deli enişte ne zaman azledilse devreye babası girer. Babası, Yıldız Sarayı’ndaki dostluklarını kullanarak deli eniştenin her defasında yeni bir göreve atanmasını sağlar.

Deli eniştenin babası Tam bir “dalkavuk” olan Hacı Rakım Efendi, tatlı diliyle etkilediği kişilere kaşla göz arasında oğlunun tayinini yaptırır.

Deli enişte Yaşlandıkça iyice yoldan çıkar. Evdeki hizmetçilerle bile düşüp kalktığı kulaktan kulağa yayılır. Hala, bu kadarına tahammül edemeyerek kocasının yanından ayrılır. Deli enişte, öfkeyle hareket ederek eşini boşar.

Köşkünü satamayan deli enişte yalnızlığını gidermek için evlenmeye niyetlenir.

Bu dönemde köşke Tellal Hüseyin Efendi adında bir kadın simsarı musallat olur. Bu adam tam bir “üçkâğıtçı”dır. Deli eniştenin zaaflarından yararlanmayı çok iyi bilir. Deli eniştenin hayalini kurduğu kadınlara benzer kadınlar bulacağını söyleyerek onu her defasında kandırır.

Bu sefil hayata fazla dayanamayan yaşlı enişte sonunda hastalanarak yatağa düşer ve ölür.

 

Romanda ana mekân İstanbul’dur. İstanbul’un dışında mekân olarak deli eniştenin görev yaptığı yerler geçer. Bu bağlamda Arabistan romanda önemli bir yere sahiptir.

 

o dönemde Üsküdar henüz gelişmemiş bir yerdir. Kent hayatına ait imkânlardan yeterince nasiplenememiştir.

Mezarlık çevresinden geçerken “kasvetli” bir ruh hâline bürünen anlatıcı, az sonra uzun yıllar yaşamak istediği mekânlardan söz eder. Bu değişim, anlatıcının mekâna bakışıyla ilgilidir.

 

Tâ eskiden, Çamlıca demek, hem çam, hem fıstık ağaçlarıyla dolu büyük korular demekmiş. İnsanlar burada ulu uğultularını ve engin kokularını duydukları bu yüksek huylu ağaçlar altında huşu ile dolaşırlarmış!

 

Eniştenin köşkü, onun mutluluk hayallerinin sembolüdür ve İslam'ın rengi olan yeşile boyanmıştır. Köşkün içindeki eşyalarda Doğu ve Batı tezatları göze çarpar.

Köşkün harap olması, Osmanlı’nın yıkılışı ve karakterlerin ruhsal çöküşüyle paralel sunulur.

 

Abdülhak Şinasi Hisar’ın bu romanının en belirgin özelliklerinden biri de sonu gelmez mekân sunumlarıdır. Birbirine çok benzeyen bazen de aynı şeyler tekrar ediliyormuş izlenimi veren bu sunumlar öyle bir noktaya ulaşır ki okuru bunaltır.

 

Ali Nizami Bey’in Alafrangalığı ve Şeyhliği

1952’de yayımlanmıştır.

İki bölümden oluşan bu eser, değişik zamanlarda yapılan kimi eklemelerle hacmi genişletilip roman olarak basılmıştır.

 

Ali Nizami Bey, Büyükada’da alafranga ve lüks bir hayat süren, savurgan ve meraklı biridir. Resim, çiçek, kuş (özellikle tavus kuşu), balık avı ve kadınlara büyük ilgisi vardır. Babasının ölümünden sonra mirasını kısa sürede tüketir ve büyük bir maddi çöküş yaşar. Aklî dengesini yitirmeye başladığı bir dönemde rüyasında annesini görür ve onun vasiyetiyle Çamlıca’da bir Bektaşi tekkesi açarak "Şeyh" olur. Ali Nizami Bey, alafrangalık döneminde bulamadığı mutluluğu Çamlıca tepesindeki bu mütevazı tekkede bulur.

 

Annesi Hatçanımefendi; cahil, derinliği olmayan bir kadındır.

Yeşil rengi mübarek kabul etmesi nedeniyle o, yeşil çimenlere ve halılara basmaz.

 

Ali Nizami Bey, dışa açık, girişken bir yapıya sahip olmasına rağmen doğru dürüst selam vermesini bilmez.

 

Ali Nizami Bey, alafranga bir hayat sürerken babası ölür.

borçları ödemek için elde avuçta ne varsa haraç mezat satılır. Bu sıkıntılar içinde Ali Nizami Bey’in annesi de ölür. Ali Nizami Bey sahip olduğu her şeyi kaybeder. Ortada bir hiç olarak kalır. Ali Nizami Bey yaşadığı bu sıkıntılardan dolayı apopleksi/paralizi/sara denen bir hastalığa yakalanır.

Ali Nizami Bey, hayatını sürdürebilmek için eski dost ve akrabalarına sığınır. Her gece farklı kişilerin evlerinde kalır. Bu evlere gidip gelebilmek için para lazımdır. Bu parayı bulabilmek için, kaldığı yerlerden ufak tefek ev eşyaları yürütmeye başlar.

Ali Nizami Bey iyiden iyiye sıkıntıya girer. Hastalığı nedeniyle de akıl sağlığını yitirmeye başlar.

Akli dengesi yerinde olmayan Ali Nizami Bey rüyasında annesini görür. Annesi ondan şeyh olmasını ister. O da bu isteği vasiyet olarak algılar. Çamlıca’da Karacaahmet Mezarlığı’na bakan bir yerde tekke açar. Bektaşi babası olur. Ancak ona lalası Hüseyin Ağa’dan başka kimse inanmaz.

 

Ali Nizami Bey tek müridi Hüseyin Ağa’yla mutlu bir hayat sürerken hastalığı da iyice ilerler. Sonunda büyük bir kriz daha geçirir. Cinnet getirerek çıldırır. Onu tımarhaneye kapatırlar. Sonra da Üsküdar’daki bir hastanede ölür. Nereye gömüldüğünü ise kimse bilmez.

 

Roman, Nizam Caddesi’ndeki şık köşklerin tasviriyle başlar. Köşkler anlatıcı tarafından "birer şahsiyet sahibi" varlıklar gibi sunulur.

 

Şeyhlik döneminde taşındığı Çamlıca’daki ev, "küçük, daracık, boyanmamış kuru tahtadan yapılma pek iptidaî bir ev" olarak betimlenir. Mekan değişimi, karakterin ruhsal dönüşümünü yansıtır.

 

Sonuç

Adülhak Şinasi Hisar’ın romanlarındaki açık mekânlar İstanbul merkezlidir. Hisar’ın romanlarındaki açık mekânlar yazarın çocukluğunun geçtiği Büyükada, Çamlıca ve Rumelihisarı üçgenidir. Hisar’ın baba tarafından dedesi olan Selahattin Bey Büyükada’da bir köşkte yaşar. Hisar’ın annesi ve babası ayrıldıklarında annesi Hisar’ı sık sık Büyükada’ya dedesinin yanına götürür.

 

Adülhak Şinasi Hisar’ın romanlarındaki kapalı mekânlar köşkler, yalılar ve konaklardır. Fahim Bey, Hariciye’de göreve başladığında İstanbul tarafında bir konak kiralar. Hacı Vamık Bey, Çamlıca’da bir köşk satın alır. Ali Nizami Bey, Büyükada’daki Nizam Caddesi’nde yer alan köşkte oturur.

 

Hisar, romanlarında bu mekânlarda yaşayan kişileri yani toplumsal tabakanın üst kesiminde yer alan insanları anlatmıştır. Kendisi de özellikle, özlemini derinden duyduğu çocukluk döneminde böyle bir hayat sürmüştür. Dolayısıyla romanlarında köşk, konak ve yalılardan hareketle aslında çocukluğunda yaşadığı güzel günleri anlatmakta, o günlere olan güçlü özlemini yansıtmaktadır.

Abdülhak Şinasi Hisar’ın romanlarında günlük hayata ait mekânlara rastlanmaz. Okur; ne Fahim Bey’i ne Hacı Vamık Bey’i ne de Ali Nizami Bey’i bakkala giderken, manavdan çıkarken, pazarda dolaşırken, sokakta sıradan insanlarla konuşurken görür. Özellikle Fahim Bey ve Ali Nizami Bey’in ilk dönemi toplumdan oldukça yalıtılmıştır. Dolayısıyla bu kişiler sıradan kişilerin bulunduğu mekânlarda bulunmazlar.

 

Hisar’ın romanlarında kapalı mekânlar açık mekânlardan daha ayrıntılı sunulur. Fahim Bey ve Biz’ de İstanbul dışında açık mekânların ayrıntısına hiç girilmez. Diğer romanlarda ise Çamlıca ve Büyükada çok ayrıntılı şekilde tasvir edilir. Fakat üç romanda da kapalı mekânlar genellikle ayrıntılı şekilde anlatılır.

26.12.2025 

21 Ağustos 2025 Perşembe

Abdülbaki Gölpınarlı - Yunus Emre - Notlar

Abdülbaki Gölpınarlı - Yunus Emre

Hayatı Sanatı Şiirleri

Varlık Yayınları, 8. Basım, 1975


 

Hayatı ve Sanatı

13. yüzyılın başlarından itibaren Anadolu Selçuklu Devleti, hem iç hem de dış tehditlerle sarsılmıştır

Alaeddin Keykubad Anadolu'da toprak fethederken, doğudan gelen büyük bir tehlikeyle, Moğol akınlarıyla yüzleşmek zorunda kaldı.

 

Moğollardan kaçan Harzemli beylerin Ahlat ve Erzurum'a yerleştirilmesi, Harzemlilerin can düşmanı olan Moğolların Anadolu'ya akınlarını hızlandırdı. Gıyaseddin Keyhusrev döneminde Vezir Sadeddin Köpek, Harzemli beylere kötü davrandı ve bu beylerin isyan edip bulundukları yerleri yağmalayarak kaçmasına neden oldu.

 

Halk, bir yandan devlete vergi verme, bir yandan Moğollardan korunma, bir yandan Harzemlilere mal yetiştirme ve bir yandan da yerel eşkıyaları doyurma zorunluluğu altında ıstırap ve yokluk içinde kıvranıyordu.

Halkın hoşnutsuzluğu ve mistik inançlara sığınma arayışı, büyük bir isyanı tetikledi.

Amasya'ya yerleşen Baba İlyas'ın halifesi Baba İshak, halkın gözünde bir kurtarıcı/mehdi olarak görüldü ve kendisine "Baba Resulullah" denildi.

1237-1238'de başlayan isyanda, isyancılar hükümet ordularını yenilgiye uğratarak Sivas, Tokat ve Amasya'yı ele geçirdi.

Kırşehir civarında güçlükle durdurulan Babaîlerden dört bin kişi kılıçtan geçirildi

 

İsyanın bastırılması hükümetin yalnızca bir süre daha ayakta kalmasına yaradı. 1243'te Köse Dağı'nda mağlup olan Selçuklular, resmen Moğol himayesine girdi ve ağır vergi yükü altına girdi.

Son Selçuklu hükümdarı Gıyaseddin Mesut II.'nin 1308'de ölümüyle Selçuklular devleti sona erdi.

 

Yunus Emre, Anadolu'nun bu çalkantılı döneminde yaşamıştır.

 

Hayatına dair rivayetler

Porsuk Çayı'nın Sakarya'ya döküldüğü yerde bulunan Sarıköy'de doğmuştur.

Kıtlık yılında buğday almak için gittiği Hacı Bektaş Veli'den, buğday yerine "himmet" (manevi yardım) almayı tercih etmediği için Tapduk Emre'ye yönlendirildi.

Tapduk Emre dergâhında kırk yıl hizmet etti ve bu süre zarfında tekkeye hiç eğri odun getirmedi.

Hizmetinin sonunda, dervişler arasında kendi adına dua edildiğini duyarak feyze eriştiğini anladı.

 

Mevlânâ Celâleddin (ö. 1273) ile çağdaş olduğu, Risâlât-al-Nushiyye mesnevisini 1307-1308'de yazdığı belirtilir.

 

Bir mecmuada bulunan kayda göre, Hicrî 720 (1320-1321) tarihinde yetmiş iki yaşında öldü.

 

En eski kaynaklar mezarını Sarıköy'de gösterir. Sonradan yapılan uzman incelemesi de (kafatası ve iskelet) bu rivayetleri doğrulamıştır.

 

Yunus Emre, şiirlerindeki referanslarla Babaîler zümresine mensup olduğu kesin olarak anlaşılmaktadır. Tapduk Emre'den "Baba Tapduk" diye bahsetmesi ve Tapduk Emre'nin, Babaîler isyanında öldürülen Baba İshak'ın halifesi olan Hacı Bektaş ile bağlantılı olması bu durumu teyit eder.

 

Halk arasındaki "Ümmi" (okuma-yazma bilmez) olduğu rivayeti, onun ilmi gerçeğe ulaşmak için bir araç saymasından ve dervişlik tevazuuyla kendini küçümsemesinden kaynaklanır. Gerçekte, o iyi bir tahsil görmüş bir adamdır.

Yunan mitolojisini, Şark efsanelerini bilir, Kur'an, Hadîs ve erenlerin sözlerinden mazmunlar alır.

Mevlânâ'nın Mesnevî ve Dîvân-ı Kebîr'ini okumuştur ve hatta Şirazlı Sadi'nin bir gazelini Türkçeye çevirmiştir. Şiirlerinde medresede tahsil ettiğini açıkça ifade eder.

 

Yunus Emre'yi halk şairi olmamasına rağmen halkın şairi yapan sır, onun sanatsal yaklaşımında ve dünya görüşünde gizlidir.

Tasavvufla gelişen müsamahalı, İnsanî ve ileri bir dünya görüşüne sahiptir. Yetmiş iki milleti bir görür.

Halkın faydasına çalıştığı için halk ifadesini benimsemiştir.

 

Selçuklu döneminden kalan Türkçeleşmiş Farsça/Arapça kelimeleri (danışman, tavhana) kullanır. Aynı zamanda, Arapça/Farsça sözcüklerin yanında, onların Türkçe karşılıklarını da (Allah/Tanrı-çalap, cennet/uçmak, cehennem/tamu) kullanır. Bu özelliği onu "istihale şairi" (dönüşüm şairi) yapar.

 

Kitaba Dair

Derlemede, Yunus'un Divan'ındaki 356 şiirden 132 tanesi seçilmiş ve şairin manevi gelişim seyrine uygun olarak bölümlere ayrılmıştır.

İlk Evre (Korku ve Şikayet)

Yöneliş ve Azim

Erenlere İntisap ve Coşkunluk

Aşktan Hakikate Geçiş

Ölüm Kaygısından Kurtuluş

Hakikat ve Birlik

İrşad ve Kendini Kınama

 

Şiirlerin dönemleri hakkında tahmin yürütülmüştür:

İlk Şiirler: Ölümden korkan, dünyanın zevalini düşünen ve geçici aşka ait şiirleri.

Son Şiirler: Mevlânâ ve erenlerden bahseden, şeriatla hakikati, ilimle irfanı karşılaştıran ve nihayet şeyhliğinden bahsederek kendini kınayan şiirleri.

 

Şiirler

Ölüm, kimin sırasının (kezek) olduğunu bilmeyiz.

Halkı bostan edinmiştir, dilediğini ezer.

Birçok kişinin belini büker, mülkünü yıkar, gözyaşını döker.

Ölüm, hayır işten bezer (uzak durur).

 

Bütün dünya mülkünü kaftan kafa (uçtan uca) tutsan da, Karun'un malını hazinene katsan da, dünya ağzında çiğnenmiş bir lokmadır.

 

Dört tekbir namazla vakti tamam olacak. Beş karış bez (kefen) donu olacak, yılan ve çıyan eti yiyecek ve bir gün unutulup kalacak.

 

Dua eder

Gönlü hayır işlere düşmeye çağırır.

 

Sabahın mezarlığa (sinliğe) vardım,

herkesin ömrünü zayi etmiş (yavı kılmış) yattığını gördüm.

Nice yiğitler muradına ermeden ölmüş.

Kurt, kuş ve kelerler tenlerini yemiş.

 

Şehrin ilk tadı bal ve şekerden şirin olsa da, sonu yılan zehrine benzer.

 

Sağ Müslüman seyrektir, o da güman olmuştur

 

Yediği yoksul eti, içtiği kan olmuştur.

 

Böyle uzamak ne ma'nidir?

Çünkü bu dünya fânidir.

 

Al gider benden benliği doldur içime senliği,

Gel sen beni burda öldür, orda varıp ölmiyeyim.

 

Sofilere ver sen onu, bana seni gerek, seni,

Benim hiç hevesim yoktur şol bir ev ü çardak için.

 

İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir,

Sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır?

Okumaktan mâna ne? Kişi Hakk’ı bilmektir,

Çün okudun, bilmezsin, ha bir kuru emektir.

Okudum, bildim deme, çok tâat kıldım deme,

Eri Hak bilmez isen abes yere yelmektir.

Dört kitabın mânası bellidir bir elifte,

Sen elifi bilmezsin, bu nice okumaktır?

Yiğirmi dokuz hece okursun uçtan uca,

Sen elif dersin hoca, mânası ne demektir?

Yunus Emre der hoca, gerekse var bin hacca,

Hepisinden iyice bir gönüle girmektir.


20 Ağustos 2025 Çarşamba

Abdülbaki Gölpınarlı - Yunus Emre Hayatı ve Bütün Şiirleri

Abdülbaki Gölpınarlı - Yunus Emre Hayatı ve Bütün Şiirleri

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

 




Yunus bu sözleri çatar

Sanki balı yağa katar,

Halka mata’ların satar

Yükü gevherdir tuz değil.

 

Kösedağı Yenilgisi (641 H. 26 Haziran 1243),

Moğollar, Sivas’a yürümüşler, şehri üç gün yağma etmişler, oradan Kayseri’ye geçmişler, erkekleri kılıçtan geçirmişler,

Selçuklular, yıldan yıla ağır bir vergi vermeye razı olarak Moğollarla uzlaşmışlardı.

Moğol kumandanı Baycu, bir kere daha Anadolu’ya yürüdü. 1256’da Konya yakınlarında savaşta Selçuk ordusu bozguna uğradı.

Moğollardan sonra Anadolu’da bir kardeş kavgasıdır başladı.

Rükneddin’le İzzeddin ülkeyi paylaşmayı kararlaştırdılar.

İzzeddin Bizans’a kaçtı.

Muîneddin, 1265’te Rükneddin’i öldürttü

Anadolu, artık İlhanlıların bir eyaleti hükmündeydi.

 

Beylerden Horasanlı Hatıroğlu, kardeşi Zahîreddin’i, Mısır hükümdarı Baybars’a, yardım istemek üzere gönderdi.

Niğde civarında muhafız olarak bulunan iki yüz Moğol erini kılıçtan geçirdi

Moğollar, bunun üzerine harekete geçtiler.

Moğollar, Hatıroğlu Şerefeddin’i ele geçirdi.

Hatıroğlu’nun tarafını tutan Karamanlılar silaha sarıldılar; Moğollar bozuldu.

Baybars, büyük bir orduyla Anadolu’ya girdi; Moğolları bozdu.

Abaka Anadolu’ya geldi. Muîneddin’i, öldürttü,

…dervişlik kisvesine bürünmüş olan Cimri Konya’yı zapt etti; adına hutbe okuttu.

İbni Bibi’ye göre bunlar / Babalılar’ın kılıç artıklarıydı.

Mehmed Bey, Cimri’ye vezir olduktan sonra, divanda ve sarayda Türkçe konuşulmasına dair meşhur fermanı çıkararak bu halk hareketinin hüviyetini tarihe armağan etmişti.

Moğolların yardımıyla Selçuklular, Cimri’yi bozguna uğratıp esir ettiler, diri diri derisi yüzüldü ve bu deri, şehirlerde gezdirildi.

 

1284’te Abaka’nın ölümü üzerine yerine geçen Sultan Ahmed, IV. Rükneddin Kılıçarslan’ın oğlu Gıyâseddin Keyhusrev’le Gıyâseddin Mes’ud’un, ülkeyi ikiye bölerek saltanat sürmelerini emretti.

Anadolu’da her iş, Moğollara kulluk eden beylerin eline düşmüştü.

1298’de padişah olan III. Alâeddin Keykubad / Halka, halkın inancına o kadar kayıtsız bir hale gelmişti ki, Ramazan ayının yirmi altıncı günü Sivas’ta, halkın karşısında oruç yedi, şarap içti. Bütün bunlar duyulunca Moğolların Anadolu valisi Abuşka, Alâeddin’e meydan dayağı attırdı.

1303’te Gıyâseddin Mes’ud, tekrar padişah oldu.

İlhanlıların çöküntü devri başlamıştı.

Anadolu’da, beylikler meydana geldi.

Moğollardan kaçan Hârzemlilerin Selçuklular tarafından doğu ve sınır bölgelerine yerleştirilmeleri, Moğol akınını Anadolu’ya yöneltmiş, Anadolu, XIII. Yüzyıldan XIV. Yüzyılın ilk senelerine kadar dalga dalga gelen Moğol ordularıyla çiğnenmişti.

Ülkede din adına, adalet adına, sadakat adına hüküm süren zulümdü.

1299’da olduğu gibi yağmursuzluktan meydana gelen büyük kıtlıklar, halka ölü insan etini bile yediriyordu.

…tasavvuf, yokluğu ferdiyetten, benlikten, bencillikten yok olmak, halkta, her zerrede gerçek varlıkla var olmak, kendi için değil toplum için yaşamak sayıyordu. Fakat kadercilik bu anlayışlara engel olmaktaydı

Kalenderîlik bu çağlarda yalnız Anadolu’da değil, Irak, Suriye ve Mısır’da da pek yaygındı.

Şıhâbeddîn-i Sühreverdi’nin (1234-1235), IV. Rükneddin Kılıçarslan zamanında, Halife En-Nâsır li Dîn’illâh (1225) tarafından elçilikle Konya’ya gelişi…

 

Yunus’un doğduğu, yaşadığı ve ebediyete göçtüğü çağda Anadolu’da siyasi, iktisadi ve dini durum buydu.

 

Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan

Şer’in evliyasıysa hakıykatte asidir.

 

…divanında on iki şiirde Taptuk’un adını anar

Yunus, Taptuk Baba’nın dervişidir; Taptuk, Barak Baba’nın, o da Sarı Saltuk’un halifesidir.

Taptuk, Sakarya nehrine yakın, Mihalıççık civarında, Emre Köyü’nde yatmaktadır.

Tokat köylerinden birinde doğan ve bir kâtibin oğlu olan Barak Baba, Yazıcızâde Ali tarafından yazılan “Târih-i Âl-i Selçuk”a göre bir Selçuk şehzadesidir

Sarı Saltuk, Câmi’üd-Düvel’e ve Saltuk-Nâme’ye göre Seyyid Mahnmûd-ı Hayrânî’nin halifesidir; Barak Baba’nın da mürşididir. İzzeddin Keykâvus’la, maiyetindeki Türkmenlerle Kırım’a gitmiş, İzzeddin’den sonra Kırım Hanı’ndan izin alarak 1281’de, Dobruca’ya geçip ölünceye dek savaşla uğraşmıştır.

Yunus’un hayatının nasıl geçtiğini bilemiyoruz.

Saltuk’a mensub olduğunu bildiren Barak, Hacı Bektaş’tan bahsetmez. Yunus’un divânında ve risalesinde Hacı Bektaş’a dair bir ima bile yoktur.

Yunus’un hayatına dair izleri, gene kendi şiirlerinde buluyoruz.

Konya’da bulunmuştur

Mevlânâ ile Konya’da görüşmüştür; onun sohbetlerine ve semâ’ meclislerine katılmıştır.

İhtiyarlık çağınıysa, doğduğu Sarıköy’de geçirmiş, orada ebediyete intikal etmiş, tekkesinin avlusuna defnedilmiştir.

 

Yunus, yalnız bir şiirinde kendisini “Derviş”, bir şiirinde de “Âşık” diye anar

Âşık manasına gelen “Emre” yalnız Yunus’la şeyhi Taptuk’un lakabı değildir.

 

Yunus Emre, Bektaşi Vilâyet-Nâmesinde (Menâkıb-ı H.B.V.) Eskişehir’e yakın Sarıköylü gösterilmekte ve o köyde medfûn olduğu bildirilmektedir.

 

 

Yunus, Farsça’dan Türkçe’ye geçiş devrinin bir şairidir; Bu bakımdan Sultan Veled’de olduğu gibi Yunus’ta da Türkçe, Arapça, Farsça sözler yerine göre, hatta bazı kere vezin yüzünden üç dilde de kullanılmıştır.

Aruzla yazılmış şiirleri olduğu gibi, onlardan daha, hem de pek çok olmak üzere heceyle yazılmış şiirleri de vardır.

 

Yunus Emre’nin en eski ve doğru divanı olan Fatih nüshasında “Risâlet’ün- Nushiyye”den başka 203 şiir var. Bunların yirmi altısında Yunus, kendisine “tamamıyla yok yoksul” anlamına “Miskin” vasfını vermekte; altı şiirde “Emre”, birinde “Âşık” sözünü adına eklemekte; öbür şiirlerinde kendisini sadece “Yunus” diye anıyor. O divanda bulunmayan, fakat dil ve eda bakımından onun olduğunda şüphe etmediğimiz 100 şiirin on birinde, gene adına “Miskin” vasfını ekliyor; on şiirde, “Emre”, bir şiirdeyse “Tapduk Yunus” mahlası var; divandaki bir şiirde kendisini “Tapduklu Yunus” diye anmakta.

 

Yunus Emre’nin bütün şiirlerini ihtiva eden bu esere, İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi’ne mülhak Fatih Kitapları arasında 3889 No. da kayıtlı Divan esas ittihaz edilmiştir.

 

Pâdişâhın kudreti gör n’eyledi

Od u sû toprâğ u yele söyledi

Bismillah deyip getirdi toprağı

Ol arâda hâzır oldu ol dağı

Toprağ ile sûyu bûnyâd eyledi

Âna Âdem demeği âd eyledi

 

îman da üç dürlüdür: Biri ilm’ûl-Yakıyn’dir ve biri Ayn’ül-Yakıyn’dir ve biri Hakk’ul-Yakıyn’dir. Ammâ ol îma’n ki ilm’ül- Yakıyn’dir, akılda yerlidir ve ol iman ki Ayn’ül-Yakıyn’dir, gönülde yerlidir ve ol îman ki Hakk’ul-Yakıyn’dir, canda yerlidir. Can ile olan îman canla bile gider.

 

İbrâhim Edhem

 

Nasîbi sabr olanlar uluyısar İşittin Yûsuf’ı ol çâh içinde Dururdu sabr ile ol mâh içinde Bilinmezdi ne denlidir uzûnu Çığırsa daşra çıkmaz Yûsuf ünü Yukarı bakar ol çah ağzı ırak Aşağada makaamı taş u toprak

 

Ölüm doğum için; yapın yıkım için.”

Soluk alışımız bizi yaşatmakta; ama her soluk alıp verdikçe ömrümüz tükeniyor

…günü dün eden, varı yok eden ölüm.

 

Çürümüş toprak içre ten sin içinde yatar pinhan Boşanmış damar akmış kan batmış kefenleri gördüm

Yıkılmış sinleri dolmuş hep evleri harâb olmuş

 

Şunlar ki çoktur malları gör nice oldu hâlleri Sonucu bir gömlek giymiş onun da yoktur yenleri

 

Miskin Yunus bilmez misin yoksa nazar kılmaz mısın Ölenleri anmaz mısın ah n’ideyim ömrüm seni

 

Bilenlere sormak gerek bu tendeki can neyimiş

Can hod Hakk’ın kudretidir damardaki kan neyimiş

Fikir yumuş oğlanıdır endişe kaygu kânıdır

Bu âh u vah aşk donudur taht’ oturan han neyimiş

Şükür onun birliğine yok iken uş var eyledi

Çünkü asıldan biz yoğuz mülk ü han ü man neyimiş

Çalap viribidi bizi var dünyâyı görün diye

Bu dünya hod bakıy değil mülke Süleyman neyimiş

Sorun Taptuklu Yunus’a bu dünyâdan ne anladı

Bu dünyânın kararı yok sen neyimiş ben neyimiş

 

Bini değer bini gider buyruk böyle geldi meğer

Kim ola dünyâya doyar peymânesi doldu gider

Erte gece söyleşirler Hakk’ı bulalım deyiben

Yunus aydır miskin olan Hakk’ı bunda buldu gider

 

Ma’nî eri bu yolda melûl olası değil

Ma’nî duyan gönüller hergiz ölesi değil

Ten fânidir can ölmez gidenler gene gelmez

Ölür ise ten ölür canlar ölesi değil

Gevher seven gönüller yüz bin yol eder ise

Hak’tan nasib olmasa nasîb olası değil

Sakıngıl yârin gönlün sırçadır sımayasın

Sırça sındıktan geri bütün olası değil

Çeşmelerden bardağın doldurmadan kor isen

Bin yıl anda durursa kendi dolası değil

Şol Hızır ile İlyas Ab-ı hayât içtiler

Bu birkaç gün içinde bunlar ölesi değil

Yarattı Hak dünyâyı Peygamber dostluğuna

Dünyâya gelen gider bâkıy kalası değil

Yunus gözün görürken yarağın eyle bugün

Gelmedi anda varan geri gelesi değil

 

Kayaların bile nabzında atan, topraktan bile buğu-buğu göğe ağan, bülbülün şakımasında nağme, gülün gülümsemesinde renk ve koku olan, canlıları zebûn eden, demirleri yumuşatan, yelle esen, günle doğan, Ay’la balkıyan, denizde köpürüp coşan, yazıda çağlayıp akan, her zerrede hüküm yürüten, her vara varlık veren aşktır, aşk.

 

Aşk anadan doğmadı, kimseye kul olmadı,

Hükmüne kıldı esîr cümle biliş ü yâdı.

 

Âşık dünyâyı ne eder âkıbet bir gün terk eder Aşk eteğin tutmuş gider her kim gelirse salâdır

 

İşidin ey yârenler kıymetli nesnedir aşk

Değmelere verilmez hürmetli nesnedir aşk

Hem cefâdır hem safâ Hamza’yı attı Kaf’a

Aşk iledir Mustafâ devletli nesnedir aşk

Dağa düşer yer eyler gönüllere yol eyler

Sultanları kul eyler cür’etli nesnedir aşk

Kime kim aşk vurdu ok gussa ile kaygı yok

Aşk iledir Mustafâ devletli nesnedir aşk

Denizleri kaynatır mevce gelir oynatır

Kayaları oynatır kuvvetli nesnedir aşk

Akılları şaşırır deryâlara düşürür

Nice ciğer pişirir key odlu nesnedir aşk

Miskin Yunus neylesin derdin kime söylesin

Varsın dostu toylasın lezzetli nesnedir aşk

 

Aşkın aldı benden beni bana seni gerek seni

Ben yanarım dün ü günü bana seni gerek seni

Ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim

Aşkın ile avunurum bana seni gerek seni

Aşkın âşıklar öldürür aşk denizine daldırır

Tecellî ile doldurur bana seni gerek seni

Aşkın şarabından içem Mecnun olup dağa düşem

Sensin dün ü gün endişem bana seni gerek seni

Süfîlere sohbet gerek ahîlere ahret gerek

Mecnun’lara leylî gerek bana seni gerek seni

Eğer beni öldüreler külüm göğe savuralar

Toprağım anda çağıra bana seni gerek seni

Yunus’durur benim adım gün geldikçe artar odum

İki cihanda maksudum bana seni gerek seni

 

Sorun Taptuk’lu Yunus’a: Bu dünyâdan ne anladı?

Bu dünyânın karârı yok, sen ne imiş, ben ne imiş?

 

Hak’tan inen şerbeti içtik elhamdü lillâh

Şol kudret denizini geçtik elhamdü lillâh

Şu karşıki dağları meşeleri bağları

Sağlık safâlık ile aştık elhamdü lillâh

Kuru idik yaş olduk kanatlandık kuş olduk

Birbirimize eş olduk uçtuk elhamdü lillâh

Vardığımız illere şol safâ gönüllere

Halka Taptuk ma’nîsin saçtık elhamdü lillâh

Beri gel barışalım yad isen bilişelim

Atımız eyerlendi eştik elhamdü lillâh

İndik Rûm’u kışladık çok hay ü şer işledik

Uş bahâr oldu geri göçtük elhamdü lillâh

Dirfilli pınar olduk irkildik ırmağ olduk

Aktık denize daldık taştık elhamdü lillâh

Taptuk’un tapısında kul olduk kapısında

Yunus miskin çiğ idik piştik elhamdü lillâh

 

Yunus’un şiirleri arasında, Kur’an ve hâdise dayanarak âhret ahvâlini bildirenlerden başka gene o iki ana kaynağa, onlardan sonra erenlerin menkabelerine, halk söylentilerine dayananlar var. Tekrar edelim ki Yunus, bir halk şairi değil.

O klasik doğu edebiyatının da bir mümessili; hem de belki ilk mümessillerinden biri. Aruzla da yazmış; ama inancı hisâbına, halka halk diliyle ve heceyle hitab etmeyi daha doğru bulmuş

 

Hak bir gevher yarattı kendinin kudretinden

Nazar kıldı gevhere eridi heybetinden

Yedi kat yer yarattı ol gevherin nûrundan

Yedi kat gök yarattı ol gevherin buğundan

Yedi deniz yarattı ol gevher damlasından

Dağları muhkem kıldı ol deniz köpüğünden

Muhammed’i yarattı mahlûka şefkatinden

Hem Alî’yi yarattı mü’minlere fazlından

Gaib işin kim bilir meğer Kur’an ilminden

Yunus içti esridi ol gevher denizinden

 

Aceb şu yerde var m’ola söyle garip bencileyin

Bağrı başlı gözü yaşlı şöyle garip bencileyin

Gezerim Rûm ile Şam’ı Yukarı İller’i kamu

Çok istedim bulamadım şöyle garip bencileyin

Kimseler garip olmasın hasret oduna yanmasın

Hocam kimseler olmasın şöyle garip bencileyin

Söyler dilim ağlar gözüm gariplere göyner özüm

Meğerki gökte yıldızım şöyle garip bencileyin

Nice bu derd ile yanam ecel ere bir gün ölem

Meğerki sinimde bulam şöyle garip bencileyin

Bir garip ölmüş diyeler üç günden sonra duyalar

Soğuk su ile yuyalar şöyle garip bencileyin

Hey Emre’m Yunus bîçâre bulunmaz derdime çâre

Var imdi gez şardan şara şöyle garip bencileyin

 

Ben yürürüm yana yana aşk boyadı beni kana Ne âkılem ne dîvâne gel gör beni aşk n’eyledi

Geh eserim yeller gibi geh tozarım yollar gibi

Geh akarım seller gibi gel gör beni aşk n’eyledi

Akar sulayın çağlarım dertli ciğerim dağlarım

Şeyhim anıban ağlarım gel gör beni aşk n’eyledi

Ya elim al kaldır beni ya vaslına erdir beni

Çok ağladım güldür beni gel gör beni aşk n’eyledi

Ben yürürüm ilden ile şeyh sorarım dilden dile

Gurbette hâlim kim bile gel gör beni aşk n’eyledi

Mecnun oluban yürürüm ol yâri düşte görürüm

Uyanıp melûl olurum gel gör beni aşk n’eyledi

Miskin Yunus bîçâreyim baştan ayağa yâreyim

Dost elinden âvâreyim gel gör beni aşk n’eyledi

 

N’idelim bu dünyâyı n’eyleyip n’itmek gerek

Dâima aşk eteğin komayıp tutmak gerek

Çalab’ım bu dünyayı kahır için yaratmış

Gerçeğin gelenlerin kahrını yutmak gerek

Ol yarınki yollara anda yoldaş isteyen

Bu dünyâda dostunu kılavuz tutmak gerek

Uçmak uçmak dediğin kulları yeltediğin

Uçmağın sermâyesi bir gönül etmek gerek

Erenlerin âhına dağ taş katlanamadı

Kalkanı demir ise okları atmak gerek

Yunus er nazarında tâze güller açılmış

Gerçekler bülbül ise nazarda ötmek gerek

 

Çıktım erik dalına anda yedim üzümü

Bostan ıssı kakıyıp der ne yersin kozumu

Ağrılık yaptı bana bühtan eyledim ona

Gerçi de geldi aydır hani aldın kuzumu

Kerpiç koydum kazana poyraz ile kaynattım

Nedir diye sorana bandım verdim özünü

İplik verdim çulhaya sarıp yumak etmemiş

Becid becid ısmarlar gelsin alsın bezini

Bir serçenin kanadın kırk katıra yüklettim

Çift dahı çekemedi şöyle kaldı kazını

Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere

Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu

Bir küt ile güreştim elsiz ayağım aldı

Güreşip basamadım göynündürdü özümü

Kafdağından bir taşı şöyle attılar bana

Öylelik yola düştü bozayazdı yüzümü

Balık kavağa çıkmış zift turşusun yemeye

Leylek koduk doğurmuş baka şunun sözünü

Gözsüze fısıldadım sağır sözüm işitmiş

Dilsiz çağırıp söyler dilimdeki sözümü

Bir öküz boğazladım kaldırdım serekodum

Öküz ıssı geld’ aydır boğazladın kazımı

Bundan da kurtulmadım n’idesini bilmedim

Bir çerçi de geld’ aydır hani aldın közümü

Tospağaya sataştım gözsüz sepek yoldaşı

Sordum sefer nereye Kayseri’ye azimi

Yunus bir söz söyledin hiçbir söze benzemez

Münâfıklar elinden örter ma’nî yüzünü

 

Müslümanlar zamâne yatlı oldu

Helâl yenmez, haram lezzetli oldu

 

Canlar canını buldum bu canım yağma olsun

Assı ziyandan geçtim dükkânım yağma olsun

Ben benliğimden geçtim gözüm hicabın açtım

Dost vaslına eriştim gümânım yağma olsun

İkilikten usandım birlik hânına kandım

Derdin şarabın içtim dermânım yağma olsun

Varlık çün sefer kıldı dost andan bize geldi

Viran gönül nur doldu cihânım yağma olsun

Geçtim bitmez sağınçtan usandım yaz u kıştan

Bustanlar başın buldum bustânım yağma olsun

Yunus ne hoş demişsin bal u şeker yemişsin

Ballar balını buldum kovanım yağma olsun

 

Lâcerem (f): Hasılı, hülasa.

19 Ağustos 2025 Salı

Abdülbâki Gölpınarlı – Yunus İle Âşık Paşa ve Yunus’un Bâtınîliği

Abdülbâki Gölpınarlı – Yunus İle Âşık Paşa ve Yunus’un Bâtınîliği – Notlar

Kenan Basımevi, 1941


 

Yunus Emre’nin Âşık Paşa olduğu hakkındaki iddia, önce kitapçı Raif Yelkenci tarafından ortaya atıldı.

 

Raif Yelkenci’nin Yunus’un bir şiirindeki

Âdımı atdum yedi dört on sekizden öte ben

Dokuzu yolda koyup şâh emrine ferman olam beytindeki 7, 4, 18 ve 9 adetlerini amâli erbaaya tatbik ederek Yunus’un bu şiiri 46 yaşında yazdığını, 37 yaşında tarikate girdiğini, divanını (?) — Raif Yelkenci böyle söylüyor, Sadettin Nüzhet te aynen onun sözlerini naklediyor — 707 de yazdığını, 707 den 37 çıkarsa 670 kalacağını, Âşık Paşa’nın 670 te doğduğunu, şu halde Yunus’un Âşık Paşa’dan başka bir kimse olmıyacağını keşfeylediğini tekrarlamak suretiyle başlıyor.

 

…beyitteki yediden murat yedi yıldız, dörtten murat dört unsur, onsekizden maksat onsekizbin âlem olup dokuzla da dokuz telek kasdedilmiştir

Klâsik edebiyatla (gerek İran edebiyatı, gerek bizim edebiyatımız) biraz meşgul olan her şahıs, buradaki sayıların ancak bizim verdiğimiz manaya geldiğini bilir, anlar.

Eğer, her dört, yedi, onsekiz ve dokuzdan böyle amali erbaalı bir netice bulursak - ki bulacağımız yekûnların bir çoğu, tarihî hâdiselere pekâlâ tevafuk edebilir - bir çok kişileri birleştirmiş, bin netice edebiyat tarihini küçültmüş, tedrisini de kolaylaştırmış oluruz.

 

Sadettin’e göre Âşık Paşa Bektaşî tarikatine mensuptur. Yunus ta aynı tarikattendir.

 

Hacı Bektaş’ın, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî ile muasır olduğunu hem Menakıbül-ârifin, hem Bektaşî Vilâyetnamesi kaydediyor.

 

Fakat Sadettin Nüzhet, işine gelince menkîbeleri kabul eder, işine gelmeyince reddeyler

 

Hacı Bektaş zamanında, Bektaşîlik yoktur, Babaîlik ve Tarikatı Vefaiyye vardır.

Hacı Bektaş’ın 669 da öldüğü doğru ise Âşık Paşa, 670 te doğmuş bulunduğundan bu tarihte bir yaşında bulunmaktadır ve görüşmesi rivayeti de yanlıştır.

Âşık Paşa, Sadettin Nüzhet’in dediği gibi Bektaşî değildir

 

Yunus Emre / kendisinin, açıkça babası Muhlis Paşa’ya mensup olduğunu söylüyor. Şakayik’te ve Âşık Paşazade Tarihi’nde de Hacı Bektaş’a mensubiyeti hakkında bir kayıt yoktur.

 

Aynı asırda ve aynı sahada yaşıyan, aynı zümreye mensup olup aynı akideyi taşıyan iki, yahut üç şahsın şiirlerinde eda ve mevzu vahdetinden daha tabiî bir şey olamaz.

 

Huzur olmaksızın kılman namaz, ecri olmasa da farzı insandan iskat eder. Bektaşîye namaz kılmıyorsun, demişler. Namaz kılmak benim haddim mi, ben kimim, namaz kim? demiş. Hacı Bektaş ta aşağı yukarı bunu söylüyor. İç temiz olmadıkça abdest namaz caiz değildir, diyor. Fakat bunu bir muttaki edasiyle söylemektedir.

 

…şeriat methiyesini yapan Hacı Bektaş, şeriat babında şeriat ehlinin amellerini mufassal yazar, ondan sonra tarikat, sonra da hakikat ve marifet ehlinden bahseder. Bütün bu bablarda bâtınî temayüller açıkça görünüp durur. Şeriat ehlinin yel, tarikat ehlinin ateş, marifet ehlinin su, hakikat ehlinin toprak asıllarından geldiğini anlatır…

 

İbadet zahidindir, gönlünü ibadetle tathir edebilirse iyidir. Fakat ârifler, velayet bekler, tefekkür ederler. Muhib ise Hak’la sohbet eder, halkın taan ve dahline hiç ehemmiyet vermez. Dava ile olan yetmiş yıllık ibadete bir saat iradet bedeldir. Yetmiş yıllık ibadet bir saat tefekküre, bir dem didâr görmek ise yetmiş yıllık tefekküre müsavidir. Bütün halk, kâlükilden gümana düşer, onun için her dilden dava kopar. Zahidin ibadeti, halkla muamele içindir. Ariflerin tefekkürü ise Halik’ledir. Muhibler, münacatlariy'le Mevlâ’yı bulurlar...

 

…kitapta yakıyn meratibi anlatılırken «İlmelyakıyn ten beslemek, aynenyakıyn gönül, hakkalyakıyn de can yetiştirmektir.

İlmelyakıyn ehli tenle taat eder, aynenyakıyn ehli gönülle, hakkalyakıyn ehli de canla ibâdet eder. Tenle taatta bulunanlar âbidler'dir, gönülle, ibadette bulunanlar zâhidler’dir, canla ibâdet edenler ârifler’dir. Tenle ibadet edenlerin ibadetlerini halk, canla ibadet edenlerden de o ibadatı Hak kabul eder. Akıllıya işaret kâfidir, anlıyan kişiye muştuluk» deniyor

Peygamberin önce mü’min, sonra sırasiyle âhid, zahid, ârif, velî, nebi, resul, ülül’azm ve hâtem olduğunu söyleyip «Ruhların bu dokuz mertebesi ariflerin indinde vehbî, hükemâ indinde kisbî’dir. Beyit: Sen yol aşıp gitmedin de ondan sana göstermediler. Yoksa bu kapıyı kim çaldı da açmadılar» diyor.

Ârif odur ki olmaya» diyor. «Sünnet terk-i dünya, farz sohbet-i Mevlâ’dır»

 

Şimdi asıl Vahdeti vücud ve bu akideyi benimsiyenlerin telâkkilerine geliyoruz:

Bu akideyi benimseyen kişinin nazarında kâinatın, kâinat olarak vücudu yoktur. Mükevvenat mezahirden ibarettir. Âdem de cem’iyyeti esmaiye mazharı bir zuhuru tamdır. Böyle bir adam, kâinatı kendisinde bulur, kendisini kâinatta görür. İleri giderse şeriat ehlinin tanıdığı Allahü Taalâ’ya açıkça «İlâh-ı Mevhum» deyiverir. Nitekim Varidat Sahibi ve Oğlanlar Şeyhi bu tâbiri hiç te gizlemeden söylemişlerdir (Varidat ve sohbetname). Bu inanışa sahip olanlar, umumiyetle insanları üçe ayırırlar: Avam, havas, hass-ül havas. Avam, şeriat ehlidir. Bunlar, ehli zahirdir. Havass-ül havas, şeriatın, bâtınına erişmiş, vahdette tahakkuk etmiş, hakikate ulaşmış kişilerdir, bunlar ehli bâtındır.

Havas, tarikat ehlidir. Onlar şahitlerdir.

Hülâsa Ehli Bâtın, yani şeriatin zahirinden bâtınına geçmiş olan ve vahdet akidesini kendilerine imam aşk ve vecit ittihaz etmiş bulunan kişilerde ibadet, umumiyetle ikinci plânda kalır.

 

Sünnîlik başka; bâtınîlik yine başkadır. Şîî diyemiyeceğimiz nice sufîler vardır ki bâtınîdirler.

İşte Hallâc. Kitab-üt Tavasın, Ahbâr-el Hallâc ve Divan meydanda. İblis’i ve teslisi bile takdis ediyor.

 

Tapduk Baba, Barak Baba ve Saltuk Baba, Yunus’un istifade ettiği kişilerdir.

Barak, Sarı Saltuk’un mürididir. Barak Baha’ya uyanlara «Barakîler» deniyor.

Tapduk’un Yunus’un mürşidi olduğunda ise hiç şüpheye mahal yoktur.

Barak’ın bâtınîliğinde bütün tarihler müttefiktir. Ve bu zatin hayatını pekâlâ biliyoruz. Sarı Saltuk’un bâtını olduğunu İbn-i Batuta’dan öğreniyoruz.

 

Hacı Bektaş’ın şeyhi Baba İshak, müridleri tarafından «Baba Rasulullah» diy'e anılan zattır.

 

Yunus, halden hale giren, hiç bir hali kendine maletmiyen, bütün kâinatı, varlığı kendisinde gören, kendisini de her şeyde müşahede eden, bütün peygamberlerin sırrını kendisinde duyan Huseyn-İbn-i Mansur gibi bir vahdet eridir. Vahdeti vücudun neticesini ve bu akidenin bir şair ruhunda îman, vecid ve heyecan haline inkilâb edince ne olacağım idrâk edemi'yenler, yahut etseler bile hazmedememekle beraber o zatı da verilecek hükümden kurtarmak istiyenler, nihayet tevil yoluna saparlar, fakat açıkça bu sözler tevil götürmez. Yunus kendisi, kendisini takdir ediyor: Abdürrazzak ol derviş yoldaş idindi beni

Hallac-l Mansur ile dâra asılan benem

 

Biz Yunus’a ne dinsiz dedik, ne de imansız. Böyle bir şey mevzuu bahs değildir. Zahirden bâtına nüfuz eden kişi, asıl mü’min olarak kendisini görür, başkalarına mukallidi ve İlâh-ı mevhuma tapan kişiler der.

 

Yunus, Hakk’a, Hakk’ın varlığına, kendisine, kendisinin ihatasına, vahdeti vücuda inananların ve inanışlarını hal ve vecid, aşk ve cezbe haline getirenlerin başında gelir.


18 Ağustos 2025 Pazartesi

Talât Halman – A’dan Z’ye Yunus Emre

Talât Halman – A’dan Z’ye Yunus Emre

Yapı Kredi Yayınları, 2003

 


Acaba ölümünden iki yüz yıl kadar sonra kaleme alınan Divan’daki şiirlerin hepsinin yaratıcısı Yunus muydu?

Örneğin, “Dolap niçin imlersin”, “Ben dervişim diyene”, “Dağlar ile taşlar ile / Çağırayım Mevlâm seni”, “Yalancı dünyaya konup göçenler”, “Her kim bana ağyar ise / Hak Tanrı yâr olsun ona” diye başlayan güzel şiirleri çoğumuz Yunus’un yaratıları olarak bellemişiz ama, onun olmadıkları hemen hemen kesin.

Homeros hakkında bilgimiz nasıl kıtsa Yunus için de öyle.

 

Yunus Bektaşî miydi? Bektaşî geleneği, Yunus’a sahib çıkmıştır ama, bu tarikat, Hacı Bektaş’tan da, Yunus’tan da sonra kurulmuştur.

En doğrusu, Yunus Emre’yi tarikat ve tekkeler dışında kalmış bağımsız bir mutasavvıf, vicdanı hür bir şair ve manevi güç olarak düşünmektir.

 

Ten ölür elbette, ama can ölmez.

 

Cennet cennet dedikleri

Bir ev ile birkaç huri

İsteyene ver onları

Bana seni gerek seni

 

“Kimde bir zerre aşk varsa,” demiş Yunus, “Çalap varlığı ondadır.”

 

Yeni harflerle ilk Yunus Divanı, 1933’te Burhan Toprak tarafından çıkarıldı. 114 şiir içeren bu yeni baskı, Burhan Toprak’ın başka yazıları ve çabalarıyla birlikte Cumhuriyet Türkiyesi’nde Yunus’a güçlü bir ilgi duyulmasına önayak oldu diyebiliriz.

 

Nerde doğmuş olduğu saptanamadığı gibi ne zaman doğduğu da kanıtlanamıyor.

Yunus öldüğünde 82 yaşındaymış. Ölümü 1321 ise, doğumu 1239 olarak düşünülebilir.

 

Efsanelerden başka hiçbir bilgimiz yok Yunus Emre’nin yaşamı konusunda.

 

Hem der ki: “Korkadurun ölümden, cümle doğan ölmüştür.” Hem de fânîliği inkâr edip sonsuz yaşama inanç duyar: “Korkma, ebedî varsın.”

 

Yunus’un gerçek gömütünü belki hiç keşfedemeyeceğiz.

 

Gölpınarlı’ya göre, Yunus halk şairi değildir, halkın şairi’dir.

 

Güneş, bir ışık ve aşk kaynağı olarak, Yunus Emre’de güçlü bir imge ve simgedir

 

Daha yakın zamanlarda da ilginç bir öyküsü var bu ilâhi’nin. 1958’de Eskişehir’in Sarıköy’ünde (bugünkü Yunus Emre köyü) Yunus için anıt-mezarın açılış töreni... Vali, Millî Eğitim Müdürü, Kaymakam, birer söylev verecek... Basit bir tören olacak, adeta “yasak savma”... Ama, yöredeki halk haber almış töreni. Yakınlardaki köylerden, kasabalardan Sarıköy’e gitmişler, kağnılarla, kamyonlarla, at arabalarıyla, yaya... Derler ki otuz bin kişi gelip birikmiş. Tören başlamış resmi görevlilerin sıkıcı söylevleriyle. Bir süre halk sabırla dinlemiş. Sonra, sabırları tükenmiş. Hep bir ağızdan “Şol cennetin ırmakları”nı söylemeye başlamışlar. Bozkır, İlâhi ile inlemiş. Anadolu halkı, yine bağrına basmış Yunus’unu.

Açıldı gökler kapısı Rahmetle doldu hepisi Sekiz cennetin kapısı Açar Allah deyü deyü

 

2018, Yunus’un doğumunun 777nci yıldönümü olacak.

Yunus’un 777nci yılı, basit bir jübile değil, bir neo-hümanizma (yeni insancıllık) dönemeci olarak düşünülmeli.

 

Gayrıdır her milletten bu bizim milletimiz

Hiç dinde bulunmadı din ü diyanetimiz

Din ü millet sorar isen âşıklara din ne hacet

 

Mevlâna ile Yunus Emre’nin karşılaştıklarını gösteren hiçbir belge yok.

 

Nefs, Yunus’a göre, tamahkârlıktır, hırstır; âşıkın sürekli bir savaşa tutuşması gereken bir “düşmandır”

 

…batılıların ‘alliteration’ adım verdikleri ses tekrarlamalarını büyük bir hünerle yapmış bir ozandır Yunus.

Beni bende dimen bende değilim

Bir ben vardır bende benden içeri

 

Bir garip ölmüş diyeler

Üç günden sonra duyalar

Soğuk su ile yuyalar

Şöyle garip bencileyin

 

Hey Emrem Yunus biçare

Bulunmaz derdine çare

Var imdi gez şardan şare

Şöyle garip bencileyin

 

Risaletü’n Nushiyye

Yunus Emre’nin bu “öğütler kitapçığı”, bir yandan geleneksel İslam ahlakından, bir yandan da tasavvuftan temel değerler içeriyor. Uzmanlara göre, Yunus bu risaleyi “yazmıştır.” Ozanın ümmi olduğu ve okuma yazma bilmediği iddiasını çürütebilecek bir yapıttır bu.

 

Bu mesnevi’nin ilk 13 beyti Fâilâtün Fâilâtün Fâilün vezniyle, gerisi Mefâîlün Mefâilün Faûlün vezniyle.

 

Risaletü’n Nushiyye, öğreticilik taslarken, yer yer çok sıkıcı olmuştur. Söyleşi genelde acemicedir. Yunus’un en güzel şiirlerinin yanında yavan kalmıştır.

 

Risale’nin en ilginç yönlerinden biri, çağının toplum yapısını tanımlayarak bir ideal yönetim tarzını önermesidir. Bir ütopya denemesi olmayan bu mesnevi, adalet ve dirlik düzenlik özlemlerini dile getirir.

 

Yunus’un şiirlerinin pek çoğu, sağlam bir Sünni gelenek içinden söylenmiştir.

Katı kuralları değil de kalbin yüceliğini baş tacı etmiş olması, hem yeni bir inanç yönelişi, hem üstün bir ahlak sağlamıştır

 

Yunus’un “Çıktım erik dalına” diye başlayan olağanüstü şiiri / Osmanlı yorumcularının derin ilgisini çekmiştir. Daha 15inci yüzyılda Şeyhzade Efendi, 17İnci yüzyıl başlarında Niyazî-i Mısrî, ı8inci yüzyıl başlarında da İsmail Hakkı Bursevî, bu şiire çok ilginç yorumlar getirdiler. Bir de dördüncü şerh var ki birkaç sayfadan ibarettir, ne zaman yazıldığı bilinmemektedir: Nakşibendî nüshası olarak bilinir.

 

Katı kuralları sorgular, şer’î düşüncelere hümanist değerler getirmeye çalışır.

 

Divanlarında çoğu kez en sonda yer alan “münacat” tarzındaki uzun bir şiirinde ise tanrıya “Padişah” diye seslenerek sitemli sorular yöneltir:

Geçmedi mi intikamın öldürüp / Çürütüp gözüme toprak doldurup?

 

UNESCO

1991 yılını “Uluslararası Yunus Emre Yılı” ilan etti.

 

Ümmi miydi Yunus?