30 Aralık 2019 Pazartesi

Ömer Seyfettin - Yeni Bir Hediye


Yeni Bir Hediye

Yemekten kalkalı belki bir saat olmuştu. Karı koca, kahvelerini, her vakitki gibi yalının balkonunda içtiler.
“Oh ne ulvî manzara!” dedi.
“....”
Sadi Bey sesini çıkarmadı. Sanki işitmemişti. Cevriye Hanım kıvrandı.
“Ah ölüyorum...”
“Niçin karıcığım?”
“Teessürden...”

“Heyhat, işte erkekler!..”

Sadi Bey sordu: “Sen benim ne düşündüğümü biliyor musun?”

“Dayının çocukları sünnet oldular. Yarın akşam davetliyiz. Ne hediye götüreceğiz?...”
Donanma piyangosu be...
Donanma, Sayı: 140 (91), 11 Teşrîn-i evvel 1333/11 Ekim 1917, s. 1460-1462.
(Özet değildir)
Ömer Seyfettin, Bütün Hikâyeleri (Hazırlayan: Hazırlayan: Nâzım Hikmet Polat), Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, 2015, İstanbul

Ömer Seyfettin - Yemin


Yemin

Ah, on beş, yirmi sene evvel...
Ben o vakitler Doğancılar’daki Hacı Hafız Sıdıka Molla’nın meşhur evine dadanmıştım. Matlûbe isminde bir kızı çıldırasıya seviyordum.
“Sabri çok sofudur. Senin burada olduğunu sezerse hiçbirimizi sağ komaz!”
“Haydi şu yüke giriver!..”
Matlûbe yürüdü. Daima mihrap gibi yerde asılı gördüğüm yeşil ipek bir bohçaya sarılı Kur’an-ı Kerim’i aldı, öptü, başına koydu.
…bu kitap beni çarpsın; eğer senden başka Matlûbe’nin yüzünü kimse gördüyse...
Sokak kapısı örtülür örtülmez yükün kapısını ittim.
Haydi, o Kur’an-ı Kerim’i getir de yiyelim kızım!
İçi, sarı sarı, gayet nefis kuru incirle doluydu.
Ah, evet, on beş, yirmi sene evvel... hayat ne tatlıydı!
Şair, Sayı: 1, 12 Kânun-ı evvel [Aralık] 1918, s. 10-13.
(Özet değildir)
Ömer Seyfettin, Bütün Hikâyeleri (Hazırlayan: Hazırlayan: Nâzım Hikmet Polat), Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, 2015, İstanbul

Ömer Seyfettin - Yüksek Ökçeler


Yüksek Ökçeler

Hatice Hanım pek genç dul kalmış zengin bir hanımcağızdı.
On üç yaşında iken altmış altı yaşında bir kocaya vardığı için “izdivaç” denen şeyden nefret etmişti.
Başlıca merakı temizlikle namusluluktu.
Hatice Hanım köşkten hiçbir yere çıkmadığı için işi gücü adamlarını teftişti.
Hatice Hanım’ın temizlik, namus merakından başka bir de yüksek ökçe merakı vardı. Güzeldi, tombuldu, cıvıl cıvıl bir şeydi. Fakat boyu çok kısa olduğu için, evin içinde de, bir karışa yakın ökçeli iskarpinler giyerdi.
Nihayet bir baş dönmesi geldi. Çağırdığı doktor ilâç filân vermedi.
“Bütün rahatsızlığına sebep bu ökçelerdir, hanımefendi” dedi, “onları çıkarın.
Hatice Hanım, doktorun tavsiye ettiği bu yünden terlikleri aldırdı. Hakikaten rahattı. İki gün içinde başının dönmesi falan geçti.
İki gün içinde başının dönmesi falan geçti.
Eleni’yi kendi diş fırçasıyla ağzını yıkarken, Gülter’i kilerde reçel kavanozunu boşaltırken görmüştü.
Bir hafta içinde adamlarının on beşten fazla hırsızlığını, yolsuzluğunu tuttu.
O gün her tarafı kilit kürek altına aldı.
Mehmet, ocağın başında kısa iskemleye çökmüş, bir dizine Eleni’yi, bir dizine Gülter’i oturtmuş; kalın kollarını ikisinin bellerine halattan bir kemer gibi sarmıştı. Hatice Hanım, bu levhanın rezaletini görmemek için hemen gözlerini kapadı. Fakat kulaklarının kapağı olmadığı için, konuştuklarını duymazlık edemedi.
Gülter “Ah o terlikler!” dedi, “Her işimizi bozdu. Hanımın geldiği hiç duyulmuyor. Ne yapsak yakalanıyoruz. Eskiden ne iyiydi. Yüksek ökçelerin takırtısından evin en üst katında kımıldandığını duyardık.”
Bu dokuz senelik sadık hizmetçilerini hemen kapı dışarı etti.
Aşçı, işçi, artık eve ne kadar adam aldıysa hepsi arsız, hırsız, yüzsüz, namussuz çıkıyordu.
Baktı olmayacak! Yine yüksek ökçeli iskarpinlerini giydi. Hizmetçilerinin hırsızlıklarını, uğursuzluklarını, namussuzluklarını göremez oldu.
Zaman, Sayı: 435, 24 Temmuz 1335/1919, s. 2.
(Özet değildir)

Ömer Seyfettin, Bütün Hikâyeleri (Hazırlayan: Hazırlayan: Nâzım Hikmet Polat), Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, 2015, İstanbul

Ömer Seyfettin - Yuf Borusu Seni Bekliyor


Yuf Borusu Seni Bekliyor

Aksaraylı Câbir Paşa’yı bir zamanlar tanımayan yoktu; zevcesi cennetmekânın gözdelerinden mi, hazinedar ustalarından mı ne imiş.

Orduyu gençleştirmek sevdasına düşen akıllılar iş başına geçince, birçoklarıyla beraber onu da tekaüde sevk ederek mağdurlar arasına karıştırdılar.

…zemin katını bakkal dükkânına tahvil etti. Ufak bir sermaye ile ticarete koyuldu. İş başa düşünce ne yapılmaz,
...vakadan sonra mahalle bakkallığına tövbekâr oldu.
…bir yazıhane, ticaret tezkeresi vesaireyi yoluna koydu.
Kör talih geldi, ona da yetişti, günün birinde bu işin de modası geçti.
…kızlarıyla büyük hanım kendisini açıktan açığa mıymıntılık ile itham ettiler.
Hakikî ticaretin hiç ehli değildi. Aczini bilmek de bir meziyettir. Paşa bu hâllerle bocalarken evdeki itibar azaldıkça azaldı.
…derken Bekirağa Bölüğü dolup boşalıyor, kanlılar, katiller bacadan kaçıyor, kaçıyordu...
Bir sabah çarşı boyuna erken inenler Câbir Paşa’yı, senelerce sandık içinde durmadan açılmaz buruşukluklar peyda etmiş, formaları kararmış, saltanat devirlerinin yadigârı olan paşalık esvabının içinde buldular.
Eskisi gibi sağdan sola selâmlar saçıyor ve mukabilini de bekliyordu.
Tam paşa trene ayağını atacağı sırada yine en son sözü o, yani Takunyalı Fitnat söyledi: “Yürü... Bakkallar paşası, yürü... Yuf borusu seni bekliyor...”
İfham (Haftalık edebî ilâve), Sayı: 8, 13 Teşrîn-i evvel [Ekim] 1919, s. 124-127.
(Özet değildir)
Ömer Seyfettin, Bütün Hikâyeleri (Hazırlayan: Hazırlayan: Nâzım Hikmet Polat), Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, 2015, İstanbul

Ömer Seyfettin - Yüz akı


Yüz akı

Mehmet Efendi on senedir kasabada oturuyordu. Köydeki tarlaları, bağları, bahçeleri ortak elinde kalmıştı.
Aziz ahbabı Müftü Hacı Ali Efendi ile dertleşirken, “Hepsini yanmış, kül olmuş farz ediyorum. Artık dünyada bir tane olsun doğru adam yok!” dedi.
Müftü Efendi dünyada doğruluk faziletinin hâlâ var olduğunu biliyordu. Fakat nasıl ispat etmeli? Mehmet Efendi gibi, kötülerin hilesine tutulanlar imanlarını da bozuyorlardı.

“Hele o çobanlar!” diye derin bir ah çekti, “Bin beş yüz koyunumdan nihayet elli tane bıraktılar.”
“Pekâlâ, bu elli koyunu benim söylediğim gibi doğru adama ver. Yüz yapsın!”

Müftü tanıdığı çobanı anlatmağa başladı. Bu dünyada yalan nedir bilmez bir adamdı. Gayet saftı. Dervişti. Ömrünü dağlarda, meralarda geçirirdi. Beş vaktine beş daha katardı. Müftü methettikçe Mehmet Efendi yumuşadı.
“Bari şu benim koyunları ona versek...” dedi.
Mehmet Efendi müftünün karşısında onunla anlaştı. Elli koyunu bu çoban gezdirecek, elli koyunun verdiği kârdan beşte biri kendine ait olacaktı.

Bir sene sonra,
“Koyunlardan ne haber? Doğurmadılar mı?”
Çoban: “Hepsi kısırmış!”
“Yünlerini ne yaptın?”
“Daha kırpmamıştım.” Mehmet Efendi anlamadı: “Ne demek?”
“On iki tanesini çaldılar.”
“Geriye ne kaldı?”
“Bir!..”
İşte bu bir koyuna da gözüm gibi bakıyordum.
…yayladan inerken zavallı uçuruma yuvarlandı. İndim, başına gittim, bir de gördüm ki ölmüş.

Mehmet Efendi hiç sesini çıkarmadı. Ayağa kalktı. Yoğurt kabını eline aldı, yavaş yavaş “doğru çoban”ın önüne geldi. Dolu kabı bütün kuvvetiyle kafasına geçirdi.
Diken, Sayı: 9, 20 Şubat 1919, s. 6.

(Özet değildir)

Ömer Seyfettin, Bütün Hikâyeleri (Hazırlayan: Hazırlayan: Nâzım Hikmet Polat), Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, 2015, İstanbul

Ömer Seyfettin - Zeytin Ekmek


Zeytin Ekmek

Genç, beyaz, gürbüz kadın tıpkı zalim âşığının gadrine uğramış bir evvel zaman cariyesine benziyordu...
Zeynep Kâmil Hastahanesi’ne inen bu yol pek tenhaydı.
Sabire ile Naciye çocukluk arkadaşıydılar.
İşte altı sene sonra yine karşı karşıya geliyorlardı.
(biri zengin diğeri fakir)
Naciye karanlığın içinde yürüdü. Bir yemek için bu gece işte namusunu feda ediyordu. Kendisini yalnız bir takdim için iki yüz lira veriliyordu. Sonra işte bu cennet kadar muhteşem, saraylardan süslü köşkün altınlı, gümüşlü, billûrlu yemek odasında karşısına yine zeytin ekmek çıkıyordu.

Karanlık denize baktı, baktı, baktı. Evet, buraya kendini atmaktan başka çare yoktu.

Yeni Dünya, Sayı: 2, 3 Temmuz 1335/3 Temmuz 1919, s. 27-32.
(Özet değildir)
Ömer Seyfettin, Bütün Hikâyeleri (Hazırlayan: Hazırlayan: Nâzım Hikmet Polat), Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, 2015, İstanbul

Ömer Seyfettin - 1/2

1/2

Bu sabah gazeteye mutlaka bir hikâye yetiştirmek icap ediyordu.
Derken kapı vuruldu. Akabinde Camsap’ın alaycı, şakrak sesi işitildi,
Vallahi, Camsap” dedim, “gazeteye hikâye yetiştirmek lâzım, fakat benim parmağımı kaldıracak hâlim yok!”
Mevzu istiyorsan bende hazır. Şimdi buraya gelirken ‘l/2’ye rast geldim. Onun hayatı çok enteresandır.
Camsap başladı:
“Rumeli elimizden gitmişti. Sen esarette kalmıştın. Ben herkes gibi ailemi, eşyamı topladım. İstanbul’a kapağı attım…

Bir gün Valide Kıraathanesi’nde tanıdığım bir gence rast geldim. Şundan bundan derken, tasavvur ettiğim muallimlikten bahsettim.
Benim ağzımdan hemen bir istida yazdı. Tramvaya bindik. Doğru Maarif Nezareti’ne...
Üç gün sonra İstanbul’a bir günlük bir kasabada yeni tesis edilen bir liseye edebiyat, felsefe muallimi tayin edildim.
Ben bundan daha yoksul, daha zavallı bir mektebi ömrümde görmek şöyle dursun, tahayyül bile etmemiştim.
“‘1/2’ de kim?”
Hâlâ anlamadın mı? Müdürümüz canım.
Müdür mektebe hiç bakmazdı.

Mektebin ahvaline bu kadar lakayt olan müdür, bizim derslere devamımıza, on beş günlük içtimalarımıza son derece ehemmiyet veriyor…

Gel zaman, git zaman, ben oradan ayrıldım, o bilmem nereye maarif müdürü oldu. Kendisini unutmuş, gitmiştim.
Şimdi sana gelirken onu nerede gördüm bilsen ki!..”
“Nerede?”
“Damat Ferit’in Dâhiliye Nazırıyla bir otomobilde...

Bahar ve Kelebekler, İkbal Kütüphanesi, Marifet Mat., İstanbul, 1927, s. 63-70.

(Özet değildir)

Ömer Seyfettin, Bütün Hikâyeleri (Hazırlayan: Hazırlayan: Nâzım Hikmet Polat), Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, 2015, İstanbul