4 Kasım 2026 Çarşamba

Cennet mi, Cinnet mi - Notlar

Şahika Karaca - Cennet mi, Cinnet mi - Notlar

Cennet mi, Cinnet mi?: Şule Gürbüz’ün Öyle miymiş? Başlıklı Anlatısında Oluş Diyalektiğine Dil ve Deli-Oluş Üzerinden Fenomenolojik Bir Yaklaşım, Türkiyat Mecmuası, Cilt: 36, Sayı: 1, s. 227-247, 2026

 

Oluş diyalektiği, varlığın durağan olmayıp sürekli bir değişim ve dönüşüm içinde olduğu fikrine dayanır.

Hegel bu süreci tez-antitez-sentez üçlüsüyle açıklarken; Kojeve onun felsefesini insanın tarih, zaman ve çalışma (emek) yoluyla değişip oluşması olarak yorumlar.

Eugene Minkowski oluu doğrudan "yaşamın eşanlamlısı" olarak tanımlar (Lived Time).

 

"Cennet Varken Cinnet Olabilir mi?"

“Yazma süreci diye bir şey aslında yoktur, olma süreci diye bir şey vardır.”

Deleuze’ün "öyleyse" kelimesine yüklediği anlama benzer şekilde, metindeki "Öyle miymiş?" ifadesi de kabullenişi soru ve rivayet kipiyle sarsarak okuru başlık itibarıyla bir oluş süreciyle karşı karşıya bırakır.

 

Anlatının ilk cümlesinin oldukça uzun tutulması ve virgüllerin akışkanlığı, metnin sabitlenmesini engeller. Gürbüz kâinatın başlangıç zamanını özsel düşünceden uzaklaştırarak yapısöküme uğratır; tarihçileri, felsefecileri ve peygamberleri olumsuzlayarak hem kutsalı hem de resmî söylemi sarsar.

 

Gürbüz’e göre insan, tabiatındaki belirlenmişlikten kurtulmak için cenneti reddetmiş ve dünyaya fırlatılmıştır. Cennetin sabitliğine karşılık cenneti reddetmek insanın varoluş alanına girişini simgeler. Eros (arzu) ve Thanatos (ölüm) çatışması da insanın hayatındaki akışkanlığı ve oluş diyalektiğini besleyen iki ana ekseni oluşturur.

 

Anlatının bölüm sonlarında yer alan doğa/nesne tekrarları (Kır böcekleri, ardıç kokuları) insanı doğadan üstün gören (eşref-i mahlûkat) özcü anlayışı yapısöküme uğratır. İnsanı doğanın üzerinde tutan kültür/dil kalıpları esnetilerek, canlı-cansız tüm varlık alanı "Bir’lenir" ve akışkanlaştırılır.

 

Gürbüz’ün metnindeki akışkanlık, Möbius şeridindeki kesintisizlik gibidir; doğa (arzu) ile kültür (yasa) arasındaki sınırlar eriyerek bir süreklilik kazanır.

 

Cennetten düşüş (ihlal) metninde olduğu gibi, insanın arzulayan bir özne olarak eyleme/edime geçmesi onu radikal bir biçimde değiştirir ve bir "suç" imgesi yaratır. Arzu (id) ile Yasa'nın (süperego) çatışması özneyi sürekli bir suçluluk ve oluş hâlinde tutar.

 

Deleuze’ün Anlamın Mantığı eserinde işaret ettiği gibi, sağduyu her şeyin tek bir yönü olduğunu kabul ederken; paradoks geçmiş ile geleceği, artıyla eksiyi "dikbaşlı bir maddenin eşzamanlılığında" buluşturan deli-oluş boyutunu öne sürer. Şule Gürbüz da metninde bu deli-oluşu dipten gelen bir söylem olarak kurgular; normu ve akılcı/özcü kabulleri ironik bir dille yapıbozumuna uğratır.

 

İnsanın iradeye sahip olduğunu sanması, tıpkı Oidipus trajedisi gibi yasa ile arzu arasında sıkışan öznenin illüzyonudur.

İrade babanın arabasıdır, alır almaz kaza yaparsın.

 

İnsan, dilin ürettiği mutlak anlamın ve kibrin şiddeti içinde doğadan (ağaçlar, kurt, kuş, yabani naneler) kopmuş; ötekiyle diyalog kuramayarak "eşref-i mahlûkat" mertebesinden "kâinat aptalı" konumuna düşmüştür.

Buna karşın doğadaki canlı ve cansız varlıklar (moleküler oluşlar), insan dışındaki bir simbiyoz ve iletişim ağını sürdürerek varoluşun akışkanlığını korurlar.

 

Gürbüz, metninde cennetin statik huzuruna karşılık cinneti/deliliği ön plana çıkararak dil ve anlamı bir deli-oluş diyalektiği içinde simgesel alandan Kayıp Nesne’ye (Şey’e) doğru içsel bir yolculuğa dönüştürür.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder