Şahika
Karaca - Cennet mi, Cinnet mi - Notlar
Cennet mi, Cinnet mi?: Şule Gürbüz’ün Öyle miymiş? Başlıklı
Anlatısında Oluş Diyalektiğine Dil ve Deli-Oluş Üzerinden Fenomenolojik Bir
Yaklaşım, Türkiyat Mecmuası, Cilt: 36, Sayı: 1, s. 227-247, 2026
Oluş diyalektiği,
varlığın durağan olmayıp sürekli bir değişim ve dönüşüm içinde olduğu fikrine
dayanır.
Hegel bu süreci tez-antitez-sentez üçlüsüyle açıklarken;
Kojeve onun felsefesini insanın tarih, zaman ve çalışma (emek) yoluyla değişip
oluşması olarak yorumlar.
Eugene Minkowski oluu doğrudan "yaşamın
eşanlamlısı" olarak tanımlar (Lived Time).
"Cennet Varken Cinnet Olabilir mi?"
“Yazma süreci diye bir şey aslında yoktur, olma süreci diye
bir şey vardır.”
Deleuze’ün "öyleyse" kelimesine yüklediği anlama
benzer şekilde, metindeki "Öyle miymiş?" ifadesi de kabullenişi soru
ve rivayet kipiyle sarsarak okuru başlık itibarıyla bir oluş süreciyle karşı
karşıya bırakır.
Anlatının ilk cümlesinin oldukça uzun tutulması ve
virgüllerin akışkanlığı, metnin sabitlenmesini engeller. Gürbüz kâinatın
başlangıç zamanını özsel düşünceden uzaklaştırarak yapısöküme uğratır;
tarihçileri, felsefecileri ve peygamberleri olumsuzlayarak hem kutsalı hem de
resmî söylemi sarsar.
Gürbüz’e göre insan, tabiatındaki belirlenmişlikten
kurtulmak için cenneti reddetmiş ve dünyaya fırlatılmıştır. Cennetin
sabitliğine karşılık cenneti reddetmek insanın varoluş alanına girişini
simgeler. Eros (arzu) ve Thanatos (ölüm) çatışması da insanın hayatındaki
akışkanlığı ve oluş diyalektiğini besleyen iki ana ekseni oluşturur.
Anlatının bölüm sonlarında yer alan doğa/nesne tekrarları (Kır
böcekleri, ardıç kokuları) insanı doğadan üstün gören (eşref-i mahlûkat)
özcü anlayışı yapısöküme uğratır. İnsanı doğanın üzerinde tutan kültür/dil
kalıpları esnetilerek, canlı-cansız tüm varlık alanı "Bir’lenir" ve
akışkanlaştırılır.
Gürbüz’ün metnindeki akışkanlık, Möbius şeridindeki
kesintisizlik gibidir; doğa (arzu) ile kültür (yasa) arasındaki sınırlar
eriyerek bir süreklilik kazanır.
Cennetten düşüş (ihlal) metninde olduğu gibi, insanın
arzulayan bir özne olarak eyleme/edime geçmesi onu radikal bir biçimde
değiştirir ve bir "suç" imgesi yaratır. Arzu (id) ile Yasa'nın
(süperego) çatışması özneyi sürekli bir suçluluk ve oluş hâlinde tutar.
Deleuze’ün Anlamın Mantığı eserinde işaret ettiği
gibi, sağduyu her şeyin tek bir yönü olduğunu kabul ederken; paradoks geçmiş
ile geleceği, artıyla eksiyi "dikbaşlı bir maddenin eşzamanlılığında"
buluşturan deli-oluş boyutunu öne sürer. Şule Gürbüz da metninde bu deli-oluşu
dipten gelen bir söylem olarak kurgular; normu ve akılcı/özcü kabulleri ironik
bir dille yapıbozumuna uğratır.
İnsanın iradeye sahip olduğunu sanması, tıpkı Oidipus
trajedisi gibi yasa ile arzu arasında sıkışan öznenin illüzyonudur.
İrade babanın arabasıdır, alır almaz kaza yaparsın.
İnsan, dilin ürettiği mutlak anlamın ve kibrin şiddeti
içinde doğadan (ağaçlar, kurt, kuş, yabani naneler) kopmuş; ötekiyle
diyalog kuramayarak "eşref-i mahlûkat" mertebesinden "kâinat
aptalı" konumuna düşmüştür.
Buna karşın doğadaki canlı ve cansız varlıklar (moleküler
oluşlar), insan dışındaki bir simbiyoz ve iletişim ağını sürdürerek varoluşun
akışkanlığını korurlar.
Gürbüz, metninde cennetin statik huzuruna karşılık
cinneti/deliliği ön plana çıkararak dil ve anlamı bir deli-oluş diyalektiği
içinde simgesel alandan Kayıp Nesne’ye (Şey’e) doğru içsel bir yolculuğa
dönüştürür.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder