Esra
Sultan Efeler - Şule Gürbüz'ün Eserlerinde Varoluş
Problemleri - Notlar
Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler
Enstitüsü, 2024
Şule Gürbüz, insanı merkeze alarak "kendine keskin
bir bakışla bakma" yöntemiyle varoluşsal problemleri (varlık, zaman,
ölüm, yabancılaşma, aidiyetsizlik, benlik inşası) eserlerinin kurucu ögesi
haline getirir.
Tüm zamanların tek bir ânda toplanabilmesi…
Önsöz
Yazarın zarif, kavi duruşu; dil işçiliğindeki ustalığı ve
metinlerini "şakayık gibi katmanlı" örmesi, Türk edebiyatındaki
ayrıcalıklı yerini tescil eden nitelikleridir.
Giriş
Edebiyatın estetik biçimi ile felsefenin sistematik
sorgulaması
İki disiplin arasındaki sınırlar varoluşçulukla (özellikle
Kierkegaard’dan itibaren) muğlaklaşır.
Gürbüz felsefe eğitimi almış bir yazar olarak metinlerini
edebî kaygıdan ziyade felsefi derinlikle ördü. Bir zanaatkâr edasıyla dili
işleyerek "şakayık gibi katmanlı" ve ritmik metinler inşa etti.
Tezin ikinci bölümünün temelini oluşturan varlık-zaman
denkligi; Heidegger’in Dasein kavramı ve "zamanın özünün geçicilik
(zamansallık) olduğu" fikriyle temellendirilmiştir. Zamanın hem yok eden hem de katmanlaştırıp olduran (inşa eden) yönü,
insan-varlık-zaman arasındaki kompleks ilişkiyi gün yüzüne çıkarmaktadır.
Gürbüz’ün metinlerinde klasik olay örgüsünden ziyade
karakterlerin zihin akışına ve "kendine keskin bir bakışla bakma"
yöntemine yer verilir.
Çalışmanın ana eksenini oluşturan üç temel varoluş problemi;
Ölüm: Ölüme hayranlık duyma, ölüm fikri ve zihinsel
inşası.
Zaman: "Zamanın anlama mesafesi" olması,
"Âdem’le akran olma" bilinci ve yekpare zaman algısı.
Yabancılaşma: Aidiyetsizlik, yersiz yurtsuzluk, idealleştirilmiş
benlik krizleri ve hayatın seyircisi olma hâli,
BİRİNCİ BÖLÜM: EDEBİYAT VE FELSEFE İLİŞKİSİ
Özleri gereği hiçbir zaman tam ve kesin bir tanıma sahip
olamamış bu iki alanı belirli sınırlar içine hapsetmek tanım zorluğunu aşmaya
yetmez.
Modern dünyanın dayattığı disipliner uzmanlaşma
neticesindeki ayrışma, sınırlar konusunda daha dikkatli hareket etmeyi zorunlu
kılmaktadır.
Varlık ve insan hayatı bir ilişkiler bütünü olduğundan, bu
bütünü anlayabilmek disiplinlerarası bir yaklaşımı zorunlu kılar. İnsanın
karmaşık ve çok boyutlu yapısı, hayatı farklı açılardan anlamlandırmayı
gerektirir.
Edebiyat
Edebiyatın en temelde ilişkilendiği kurucu öge dildir.
Edebiyat, dil vasıtasıyla varlık kazanır; dili geliştirir, ona derinlik
kazandırır ve sanat yönünü inşa eder.
Edebiyat, hayatın anlam ve anlamsızlığına estetik bir cevap
verme ihtiyacından doğar. Anlamsızlık ve karmaşa karşısında dil aracılığıyla
estetik bir biçim kurarak insana, insani durumlara ve varoluşa yanıt arar.
Felsefe
Felsefenin kurucu ögesi kavramlardır. Felsefe dil
vasıtasıyla kavramlar inşa eder, bu kavramlar aracılığıyla sorunlara çözüm arar
ve derin düşünsel sorgulamalar yürütür.
Felsefe; tekrarlara dayalı bir sistem kurma, tutarlı
önermeler inşa etme, tekil olaylardan ziyade genellemelere ve evrensel olana
yönelme zorunluluğu taşır. Belirli fikri gereklere uymak zorundadır: Bir soru
etrafında şekillenmeli, önermelerinde tutarlı olmalı, felsefe tarihi içerisinde
problematik devamlılık sergilemeli ve geçici olanı değil kalıcı olanı ortaya
koymalıdır.
Edebiyat ve Felsefenin Birbirine Eklemlendiği Noktalar
İnsan
İki disiplinin en temel birleşme noktası insandır. İnsanı
anlamaya, anlatmaya ve anlamlandırmaya çalışan her iki alan hem araştırmanın
nesnesi hem de öznesi insan olduğu için bu kavramda düğümlenir.
Hakikat Arayışı
İnsanın yeryüzündeki varoluşundan itibaren sürdürdüğü
anlamlandırma çabası, kendilik bilinci etrafında şekillenen bir hakikat
arayışıdır. Edebiyat ve felsefe, kendilik bilincini oluşturmakla kalmayıp bu
bilincin boyutlarını zenginleştirir ve hakikate işaret eder.
Varoluşçuluk
Geleneksel felsefi sistemlere ve dönemin hakim düşüncelerine
başkaldıran varoluşçuluk, insanı soyut kurgularla ya da akılla sınırlamayı
reddederek onu tüm somutluğu ve biricikliğiyle ele alır.
İnsanın kaygı, sıkıntı, bulantı, saçma, özgürlük, ölüm ve
umutsuzluk gibi varoluşsal tecrübeleri, felsefenin soyut ve kavramsal diliyle
tam olarak açıklanamaz. Bu noktada felsefe edebiyatın anlatım imkanlarına ve
roman türüne yönelir. Roman, karakterler ve olaylar vasıtasıyla soyut varoluş
problemlerini somutlaştırarak yaşantısal hale getirir. Bu ortaklık sonucunda
tezli roman, metafizik roman ve fenomenolojik roman gibi yeni açılımlar ortaya
çıkmıştır.
Metafizik
Metafizik, varlığın ilk nedenlerini ve ilkelerini bilme
çabası olarak her iki disiplinin ortak konusudur. Metafizik yalnızca kuramsal
bir konu olmayıp yaşantısal boyutlara sahiptir. Kavramsal ve sistemsel
incelenmesi felsefeyle gerçekleşirken, yaşanan ve varoluşa karışan yönü
edebiyatın alanına girer. Metafizik deneyimler kişiye özel olduğu için ancak
insanın tekil tecrübeleri çerçevesinde ve edebî eserlerin sunduğu özdeşleşim
ortamında bizzat yaşanarak kavranabilir.
Dil
Dil, iki disiplinin hem en büyük ortaklığı hem de ayrım
noktasıdır. Felsefi dilin ortaya çıkabilmesi için edebî dilin gelişmiş olması
ve varoluşu ifade etmede yeterlilik kazanması gerekir. Bununla birlikte
edebiyat ve felsefeyi birleştiren tip, metafor, imgelem ve tema gibi ortak
kavramlar mevcuttur. Tip kavramı tikel olanın genelleşmesini sağlayarak
edebiyatı felsefeye yaklaştırırken; metafor ve imge kullanımı hem felsefi
sorunları anlaşılır kılmak hem de estetik anlatımı güçlendirmek için her iki
disiplince kullanılır.
İki Disiplinin Ayrıldığı Noktalar
Tarihsel süreçte Antik Yunan'dan beri süregelen birliktelik,
modern dönemdeki uzmanlaşma tutkusu ve disipliner bölünme ile belirgin
ayrışmalara uğramıştır. Tek bir disiplinin dar açısıyla insana bakmak yetersiz
kaldığından, bu ayrışma beraberinde yöntemsel farkları belirginleştirmiştir.
Söyleme Biçimi ve Bilgiyi Sunma Yöntemi
Edebiyat bilgiyi doğrudan sunmaz, sezdirme ve çağrışım
tekniklerini (betimleme, öyküleme) kullanarak okurda anlam inşasına alan açar.
Felsefe ise eleştirel, sorgulayıcı, kavramsal ve kanıtlamaya dayalı kuramsal
bir dil kullanır.
Yazarın Sesinin Duyulması
Edebî metinlerde yazarın öznel sesi ve kişiliği esere
doğrudan yansır; bir roman ancak kendi yazarı tarafından yazılabilir
biricikliktedir. Felsefi metinlerde ise evrensele yönelmenin getirdiği nesnellik
esastır; düşünür okuruna boşluk bırakmamalı, yazarın kişiliğini aşan bir tutum
sergilemelidir.
Tekillik / Evrensellik
Felsefe genellemeler yaparak evrensel ilkeler kümesine
yönelir. Edebiyat ise tekil ve somut bir bireyin yaşantısından, biricik
olaylardan hareket eder.
Somutluk / Soyutluk
Felsefe konusunu soyutlayıp kavramlaştırırken edebiyat,
kurgu ve karakterler vasıtasıyla meseleleri somutlaştırır. Edebiyatta somut
gerçekliğe ulaşılırken felsefede gerçekliğin şemasına ulaşılır.
Sistem Kurma
Felsefe tutarlı önermelerle merkezî bir sorun etrafında sistem
kurmak zorundadır. Edebiyatta ise her eser kendiyle başlayıp kendiyle biten bir
biricikliğe sahip olduğundan katı sistemlere sıkıştırılamaz.
Yargıya Varma ve Kesinlik
Felsefe sürekli, sabit ve değişmez kesin yargılara ulaşmayı
amaçlar. Edebiyat ise oluş ve bozuluş alanında yer alarak sürekli bir değişim,
süreç ve sezdirme içinde kalır.
Edebiyat ve Felsefenin Birbirine Eklemlenmesinin Önemi
Edebiyat ve felsefe arasındaki ilişki indirgemeci olmamalı,
alanların birbirini besleyici ve genişletici yapısı ön planda tutulmalıdır.
Kavramsal yoğunluk felsefeyi doğururken, bu yoğunluğun çözülerek varoluşsal
hale gelmesi edebiyatı doğurur; bu durum suyun buzda, buzun suda içerilmiş
olması gibidir.
Edebî eserlerde felsefi düşünce doğrudan yazarın
müdahalesiyle değil, roman kahramanının eylemleri ve varlık alanı üzerinden
sezdirilerek verilir. Romancı doğrudan çözmez, çözümü roman kişisine yaptırır
ve okuru yorumlamaya davet eder.
Bu eklemlenme neticesinde ne sadece edebî ne de sadece
felsefî olarak tanımlanabilecek, anlatıyı zenginleştiren yeni ve hibrit bir
türün varlığından söz edilebilir. İnsanı sadece düşünen değil, aynı zamanda
hisseden, tecrübe eden ve inanan bir bütün olarak kavrayabilmek, ancak edebiyat
ve felsefenin kesiştiği bu ortak ara alan sayesinde mümkündür.
İKİNCİ BÖLÜM: FELSEFENİN İKİ KADİM PROBLEMİ: VARLIK VE ZAMAN
Varlık ve Zaman Kavramlarının Muhtevası
Varlık ve zaman meseleleri felsefe tarihinin en temel iki
problemidir. Birini soruşturmak zorunlu olarak diğerini aynı ölçüde hesaba
katmayı gerektirir; varlığı açıklamak için "zaman"a, zamanı açıklamak
için ise "varlık"a ihtiyaç duyulur.
Mitolojik anlatılarda zaman tanımlanan bir kavram olmaktan
ziyade doğa olaylarının akışıyla anlatının içine sızmıştır; tek tanrılı
dinlerde ise zaman dini niteliklerle yüklenerek ibadet ve vecibelerin
düzenlenmesine yönelmiştir.
Zaman üzerine ilk sistematik felsefi düşünceler Platon ve
Aristoteles tarafından ortaya konulmuştur:
Platon, zamanı İdeler dünyası öğretisi çerçevesinde
gölgeler dünyasının bir ürünü olarak değerlendirir. Timaios diyaloğunda zamanı “sonsuzluğun
hareketli bir kopyası” olarak görür ve var olmakla zamandan pay almayı eş
tutar: “Varolmak, şimdiki zamanla birlikte varlıktan pay almaktan başka bir
şey değildir.”
Aristoteles, zamanı doğa bilimleri ve fizik
bağlamında inceleyerek zamanın var olup olmadığını soruşturur. Zamanı olayların
içinde gerçekleştiği pasif bir kap değil, nesnelerin hareketiyle oluşan bir
olgu olarak tanımlar: “Zaman, her şeyi içine alan bir kap değil, nesnenin
hareketli varoluşuyla varlık kazanmış bir şey olmuş olur.”
Augustinus (İtiraflar), zamanın tanımlanmasındaki
güçlüğü ve teolojik boyutunu dile getirir:
“Hiç kimse bana sormazsa biliyorum da bir sorup da ona
açıklama yapmam gerektiğinde bilmiyorum.”
Bergson, sezgi kavramını merkeze alarak zamanın
akılla değil sezgiyle kavranabileceğini öne sürer. Hakiki zamanı
"süre" olarak nitelendirir: “Oysa kesintisiz akış olarak süre
‘varlığı dokuyan bir kumaş’tır.”
Heidegger’in Zaman Anlayışı
Heidegger’in felsefesinde zaman ve varlık özdeştir; bu ilişki
“Dasein” (insan varoluşu) aracılığıyla açımlanır. Dasein olmadan zaman,
zamansallıktan ari bir Dasein da mümkün değildir.
Dasein’ın ontik müstesnalığı, diğer varolanlardan farklı
olarak kendi varlığını ve zamanı mesele edebilmesinden kaynaklanır: “Dasein
başka varolanlar arasında yer alan bir varolan değildir yalnızca. Dasein’ın
ontik müstesnalığı, bir varolan olarak onu kendi varlığı içinde bizatihi bu
varlığı mesele etmesinde yatar.”
Dasein’ın temel var olma tarzı anlamaktır: “Dasein demek,
varolmak demektir, anlamayı seçmek demektir.”
“Zaman nedir?” sorusu eksik bir sorudur; sorulması gereken “Zamanın
anlamı nedir?” sorusudur. Zaman, nicel bir ölçüm nesnesi değil, varlığın
ontolojik anlamıdır: “Zaman, varlığın kendini gerçekleştirdiği sonlu süreç.
Varlığın ontolojik anlamı”dır.
Dasein’ın bütünlüğü ölüm kavramı ile sağlanır; ölüm Dasein’ı
zamansal kılar.
Heidegger, dünya-zamanını hem her türlü nesneden daha
"nesnel" hem de her türlü özneden daha "öznel" olarak
konumlandırır.
Zaman içinde olayların geçtiği şeydir.
Zamanın Anlamına Götürecek Yöntem: Heidegger’in “Şiirsel Düşünce”si
Varlığın ve zamanın kavranabilmesi rasyonel akıl yürütmenin
ötesinde duygu ile düşünmenin birleştiği “şiirsel düşünce” ile mümkündür.
Duygu, "bir-hal-içinde-olmak" durumu olarak anlamlandırmanın
zeminidir.
Çağdaş dünyadaki en büyük tehlike düşünmenin ve varlığın
unutulmuş olmasıdır. Heidegger Düşünmek Ne Demektir? eserinde asıl korkulması
gerekenin artık düşünmüyor olunması gerçeği olduğunu vurgular.
Şiir ve sanat, sözün ve düşüncenin sınırlarını genişleterek
varlık, zaman ve insan gibi kadim meseleleri açığa çıkarır; edebiyat ile
felsefenin ortaklığı bu noktada zemin kazanır.
Varlık Problemi Olarak Zaman
Varlık her şeyi kapsadığı için ele geçirilemez; bu nedenle
"Varlık nedir?" sorusu yerine "Varlığın anlamı nedir?"
sorusu sorulmalıdır. Varlığı görünür kılan ve aydınlatan zamandır: “‘Varlığı ortaya çıkaran, onu aydınlatan, belirgin yapan ve
gizemini ortadan kaldıran nedir?’ Bu sorunun cevabı Heidegger’e göre,
‘Zaman’dır.”
“yağmur yalnız yağarken yağmurdur / sen yalnız senken
sensin”
Yağmur yağma eylemiyle, rüzgâr esmeyle varlık kazandığı gibi
varlık da kendisini "zaman" vasıtasıyla açığa çıkarır.
Dasein’ın varlığı kendini ihtimam-gösterme olarak açığa
çıkarmaktadır.
Zamana Getirilen Modern Tanımlar ve Zamanın Algılanış Biçimleri
Zaman öznel, nesnel, psikolojik, tarihsel ve fiziksel
boyutlarıyla ele alınabilir. Zamanı tek başına doğada veya insanda aramak
yerine "doğa içindeki insan" zemininde incelemek gerekir.
Norbert Elias, zamanın duyularla doğrudan algılanabilen
somut bir nesne olmadığını vurgular: Zaman duyularla değil, tecrübe edilerek ve
hissedilerek yaşanır.
Byung-Chul Han (Zamanın Kokusu), modern çağda zamanın
atomlaşmasını ve dağılmasını “diskroni”
kavramıyla açıklar: Gündelik hayatta hiperkinezi, aşırı
hareketlilik, insan yaşamındaki tefekkür unsurunu, durma becerisini ortadan
kaldırıyor. Dünya ve zamanın kaybına yol açıyor.
Zamanın getirdiği tecrübeler insan zihninde birikerek
yaşanmışlığın tortusunu oluşturur; zaman insan için "ikinci bir
tabiat" haline gelir.
Saat ve Ölçülen Zaman
Ahmet Hamdi Tanpınar (Saatleri Ayarlama Enstitüsü), insan
ile zaman-mekân arasındaki sarsılmaz bağı ortaya koyar: “Saatin kendisi
mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekân,
insanla mevcuttur!”
Augustinus gök cisimlerinin hareketlerini saymanın zamanı
açıklamaya yetmediğini belirterek ölçülen şeyin hareket mi yoksa süre mi
olduğunu sorgular.
Zaman algısının ve nedenselliğin ortadan kalkması durumunda
geriye sadece kaos kalacaktır; zaman olayların ve zihinsel algıların üst üste
yığılmasını önleyen temel düzenleyicidir.
Zamanın Evi: Bilinç
Zaman insan bilincinden bağımsız düşünülemez. Bilincin
olmadığı bir yerde zamanın varlığından söz edilemez.
Zaman hem nesnel bir temele hem de öznelerin deneyimlerine
göre biçimlenen kişisel bir algıya sahiptir.
İlişkiler Bütünü Olarak Zaman
Zaman, birden fazla olay ve durum arasındaki ilişkinin fark
edilmesiyle biçimlenen bir ilişkiler bütünüdür.
Zaman şeylerle temas halindedir; varlığın akışını sağlar.
İnsanın dünyayla ilişki kurmasının zeminini oluşturur.
Zamanın Özü: Geçicilik
Geçmek, varolduğunda varlık dünyasında bıraktığı ve açtığı
delikle, onu geride bırakarak varoluştan kesilmek demektir.
Zaman değil olaylar akmaktadır.
Augustinus: Yaratılan her şey akıp gider, onlarda ruhun
dinleneceği bir sığınak yoktur.
Zaman hem oluşun hem de yok oluşun nedenidir.
Zamanın yıkıcılığına karşı bellek koruyucu bir ev işlevi
görse de belleğin kendisi de zamana yenik düşmeye mahkûmdur. Dasein’ın
varlığının anlamı ise geçiciliğinde, yani zamansallığındadır.
Geçmiş ve Geleceğin Birleşme Noktası Olarak “Şimdi”
Zamanın ikamet ettiği tek somut boyut "şimdi"dir.
Geçmiş ve gelecek, bilincin "şimdi"deki sentezi ile anlam kazanır.
Borges: Geçmiş bugünün içindedir aynı zamanda gelecek de
öyle. Her şeyin, var olan koşullardan mesut, inatla durduğu bu dünyada, akıp
giden hiçbir şey yoktur.
“Zaman, Biziz.”
İnsan zamanın içinde yer alan bir nesne değil, zamanın
kendisidir.
Heidegger: Varolma zamandır, zaman zamansaldır. / Varolma
zaman değil zamansallıktır.
İnsan, varlık ve zaman ayrılmaz, girift bir bütünlük
oluşturarak varoluşun özünü teşkil eder.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: ŞULE GÜRBÜZ’ÜN ESERLERİNDE VAROLUŞ PROBLEMLERİ
Şule Gürbüz’ün Hayatı ve Yazarlığı
Şule Gürbüz’ün mesleği olan antika saat tamirciliği ile
zaman kavramına yaklaşımı arasındaki ilişki, sanılanın aksine doğrudan teknik
bir zamansal ölçüm ilişkisi değil; mesleğin doğasının sunduğu "tenhalık,"
"müstakillik" ve "sükûnet" imkânı üzerinden şekillenen
ontolojik bir tefekkür zeminidir.
Zaman bir nesne olarak tamir edilen değil, ancak
"anlama mesafesi" fark edildikçe idrak edilen bir hakikattir.
Saat ustalığı ona dünyadan izole, saray atölyesinin
sükûnetinde yalnız kalma imkânı verir. Bu tenhalık, varlığın ve geçiciliğin
özüne inmesini kolaylaştırır.
Yazarlığı
“Nasıl yazmalı” değil asıl soru “nasıl olmalı…”
Gürbüz’ün tüm yazın dünyasının kurucu ögesi olan "kendine
keskin bir bakışla bakma" yönteminin yazma sürecindeki karşılığı odaklanmadır.
Yazarın, ele alacağı meselelerin "enkazının altına
girmesi" ve orada o meselenin kendisi olana kadar kalması, metinlerinin
sahih ve otantik (otantik varoluş) karakterini açıklar.
Gürbüz’ün eserlerinde konuşan anlatıcı; izleyen, fark eden,
yaradılışını ve acizliğini sezerek kendisine tanıklık eden öz benliktir.
Klasik roman/öykü formlarındaki olay akışı yerine
"düşünce ve ruh hali akışı"nın tercih edilmesi, yazarın "edebiyat
kurgusu yapmak" değil, felsefi ve teolojik alt yapısı olan derin
meseleleri katmanlı bir dille aktarmak istemesi nedeniyledir.
Gürbüz, güncel edebiyat akımlarından ve 1950-60 sonrasından
bilinçli bir şekilde uzak durarak köklerini kadim metinlerde, klasik Batı
edebiyatında ve Türk edebiyatının usta isimlerinde (Yahya Kemal, Ahmet Haşim,
Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Edip Cansever, Turgut Uyar vb.) arar.
T.S. Eliot’ın "büyük gelenek, ferdi yetenek"
formülasyonuna paralel olarak sanatı bir seyrüsülûk ve bir meşale devretme
süreci olarak görür.
Karakterler; dış dünyayla uyumsuz, ideal benlik peşinde
koşan, yabancılaşmış ve varoluş sancıları çeken figürlerdir.
Kambur ile sonraki olgunluk dönemi eserleri (Zamanın
Farkında, Coşkuyla Ölmek) arasında geçen yaklaşık yirmi yıllık ara,
boş bir bekleyiş değil; toprağın verimli kılınması, felsefi ve zihinsel bir olma
ve birikme sürecidir.
"Beklemekle sahip olmak aynı kelimedir."
Şule Gürbüz’ün Edebiyat ve Felsefe Hakkındaki Düşünceleri
Gürbüz, derdinin hiçbir zaman klasik anlamda "hikâye
anlatmak" olmadığını, asıl amacının Kierkegaardvari serbest felsefi
metinler üretmek olduğunu belirtir.
Felsefeyi hakikate ulaştıran bir "su basmanı"
(temel) olarak gören yazar, iyi ve yüksek edebiyatın varoluşçu felsefeyi ve
psikanalizi zarafetle içine alabileceğini savunur. Edebiyat ve felsefe birer
araçtır; asıl nihai nokta ise nihai sükûnetin ve hakikatin bulunduğu
"susulan yer"dir.
Şule Gürbüz’ün Hayata Karşı Duruşu: “Mercanköşk Dalına Yaslanarak Ama
Eğmeden Yaşamak”
Gürbüz, olağanüstülükleri görebilmenin yolunun son derece
sade bir yaşamdan geçtiğine inanır. Bir çiçeğin kokusu, bir taşın sesi ya da
ışığın değişimi gibi basit detaylar onun için büyüleyicidir.
(Ekşi üzümün şaraba dönüşmesi) Bekleyişin ve durmanın
getirdiği ezicilik, zamanla bir "kabul hâline" ve hayatın seyrine
varma tatlılığına dönüşür. Karakterler de bu keder süzgecinden geçerek
olgunlaşırlar.
Şule Gürbüz’ün Düşün ve Yazın Hayatının Temeli: “Kendine Keskin Bir Bakışla
Bakma”
İnsanın asıl görevi başkalarını gözlemlemek değil, kenara
çekilip kendi ellerine, kendi yakanına bakarak kendini tartmasıdır.
Gürbüz’ün kahramanları aktif birer eylem insanı olmaktan
ziyade, akıp giden hayatı kenardan izleyen birer seyircidir. Yalnızlığı,
yabancılaşmayı ve tenhalığı bilinçli olarak tercih eden bu figürler, yaşamak
yerine olan biteni seyrederler.
Ölüm
Ölümün bilinmezliği kaygıyı beslerken dinler, beden ile
ruhun ayrılması düşüncesi üzerinden teselli edici bir işlev görür. Kültür de
zamanın geri döndürülemezliğine ve unutulmaya karşı verilen bir mücadeledir.
İnsanın ölümle ilk teması başkalarının ve özellikle
yakınlarının ölümüne şahitlik etmesiyle gerçekleşir. Yas tecrübesi, kişinin
kendi sonluluğunu hatırlatması bakımından biriciktir; sevdiklerin kaybı dünyayı
tenha ve tekinsiz bir yere dönüştürür.
Ölüm yaşamın sadece son anı değil, doğuştan itibaren ana
eşlik eden bir süreçtir.
Rilke: “Çiçeklenmeyle solmayı birlikte kavrarız biz.”
Mutasavvıflarda Ölüm Kavramı
Tasavvuf düşüncesinde ölüm, bir yok oluş veya korku kaynağı
değil; dünya hayatının geçiciliğinin idrak edilerek baki olan yaratıcıya
kavuşma ("sevgiliye kavuşma") neşesidir. Dünya hayatı bir rüya veya
uyku, ölüm ise bu rüyadan uyanış olarak nitelendirilir. Temel ilke, ölmeden
önce ölmek ve hayatı bu bilinçle tanzim etmektir.
Varoluşçuluk’ta Ölüm Kavramı
Varoluşçu felsefe, ölümü insana kendi hayatını inşa etme ve
yaşama sorumluluğu yükleyen merkezî bir olgu olarak değerlendirir.
Heidegger’de Ölüm Kavramı: Dasein
"ölüme-doğru-varlık"tır. Doğum ile ölüm arasındaki zamansallık var
olmanın ilk şartıdır ve dünya-içinde-var olmayı tamamlayan, sınırlandıran şey
ölümdür.
Kierkegaard’da Ölüm Kavramı: İnsan sonlu ile
sonsuzun, beden ile ruhun bir sentezidir. Bu durum insanın trajedisini doğurur;
ancak ölüm farkındalığı umutsuzluğa düşmeden daha değerli bir hayat inşa
etmenin imkânını sunar.
Camus’da Ölüm Kavramı: Ölüm ve yok oluş sorgulaması,
insanın dünya ile arasına mesafe girmesine ve "saçma" (absürd)
bilincine ulaşmasına yol açar; uyumsuzluk ve yabancılaşma duygusu ölümü felsefi
sorgulamanın merkezine yerleştirir.
Şule Gürbüz’ün Eserlerinde Ölüm Kavramı
Şule Gürbüz’ün eserlerinde somut olaylardan ziyade felsefi
kavramlar ön plandadır; kahramanların ölümlerinden çok ölüm üzerine düşünceleri
işlenir. Röportajlarında ve eserlerinde ölüm, olumsuz bir kaçış değil;
hayranlık duyulan, dünyevi hırsları dindiren ve sükûnet bahşeden büyük bir
kapıdır: “Ben ölüme hayranlık duyan birisiyim. Tesellim
ve sükûn buluşum hep ‘İyi ki ölüm var.’ cümlesi ile olmuştur. Sonsuz bir yaşamı
korkunç buluyorum ...
Kalıcılık ise başka bir züğürt tesellisi, dünya kalıcı
değil ki insan ya da eser kalıcı olsun.” (Hasan Cömert, Röportaj, Sabitfikir,
2013)
Ölüme çare yok ama zaten ölüm
bir çaredir. Önemli olan yaşamaya çare bulmaktır.
Kendi Ölümünü Düşleme
Kahramanlar intihar arayışından ziyade kendi ölümlerini,
cenazelerini ve arkalarından yaşanacakları zihinlerinde canlandırırlar. Aniden
ölmek yerine henüz hayattayken adım adım yok oluşa tanıklık etmek kıymetli bir
bilinç halidir.
Zamanın Farkında: “En sevdiğim hayallerimden biri
ölümümü hayal etmektir. Şöyle havalı bir şekilde, göz görmedik şekilde ölüp
geride tanımadığım gözü yaşlı, bağrına kan oturmuş, tarifsiz kederler içinde on
binlerce insan bıraktığımı düşünüyorum” (s. 160).
Ölüm-Absürd İlişkisi
Yokluğu imleyen ölüm kavramı aklın sınırlarını aştığı için
ancak absürd (saçma) ve kahkaha vasıtasıyla idrak edilebilir.
Kambur: “Evet çiçeğim geldi;
cenazeme yetişmeliyim – ölü bekletilmez. Geldim işte. Benim yaşamımın müziği de
çalınmalı; hem de hatasız. Bunu kimse beceremez – bari ben çalayım.”
Anbean Oluş ve Yok Oluş
Yaşam ve ölüm iç içedir; var oluş durmaksızın kendini inşa
ederken aynı anda bozuluşa ve yok oluşa sürüklenir. Dile getirilen her söz
söylendiği an yokluğa karışır.
Kambur: “Durmadan ölüyorum
yaşayabilmek için…” (s. 86)
Kendine Veda Ediş
Yaşanan her an anında hatıraya dönüşür ve insan her yaş
evresinde eski benliğine veda eder. Dünyanın ömrü her yeni ölümle yeniden
başlar; zaman dikey bir bütünlük taşır ve tüm çağlar ("Âdem'le akran
olma") şimdiki anın içinde bir ipe dizili serçeler gibi yan yana durur
Dünyanın Devamı Olarak Ölüm ve Ahiret
Ölüm kesin bir bitiş değildir; ahiret ve ölüm sonrası durum
bu dünya hayatının bir devamı ve uzanışıdır. Bu dünyada nasıl yaşandıysa öte
dünyada da aynı seviyede bir devamlılık söz konusudur.
Kıyamet Emeklisi, 1. Cilt: “Rüyanı yorumlamak istersen
kendine bak, hayatını görmek istersen kendine bak, ahirette ne olacağım diye
merak ediyorsan kendine bak.” (s. 181-182)
Ölüme Eşlik Eden Duygular ve Ölüm Arzusu
Ölüm bilincine yoğun bir varoluşsal acı ve keder eşlik eder.
Dünya bir çile ve tahammül yeridir; intihar meşru görülmediği için esas olan ölmemeye
sabretmektir. Ölüm, insanı dünyadaki noksanlıklardan kurtaran nihai
tamamlanmadır.
Öyle miymiş?: “Dünya da anca tahammül yeriydi,
sabır ve tahammül. Ölmemeye sabretmenin yeriydi.”
Unutuluş İsteğindeki Sükûnet
Kalıcılık arzusu beyhude kabul edildiğinden, silinip gitmek,
iz bırakmamak, hem kendini hem de tüm kâinatın kendini unutmasını dilemek büyük
bir huzur ve sükûnet kaynağıdır.
Zamanın Farkında: “Ama ben, işte ben
anlatabilseydim, belki böyle yok olmazdım. (...) Ben mi, sadece ben mi yok
olacağım?” (s. 172)
Ölümü Anlamak
Varoluşun aslî görevi nasıl yaşanacağını ve nasıl
ölüneceğini anlamaktır. Yaşamayı ve öz vatanını öğrenmek, ölmeyi ve kendi
olarak ölebilmeyi kolaylaştırır
Öyle miymiş?: “Ölebilmek için yaşanacak.
Yaşayabilmek ölebilmenin, yerinde yurdunda ve kendi olarak ölebilmenin yolunu
açarsa yaşanabilmiş olacak.” (s. 90)
İntihar Fikri
Eylemsel olarak intihardan ziyade zihinsel bir imkân olarak
"intihar fikri", insana sığınacak bir kapı ve çıkış yolu sunarak
yaşama tahammül etmesini sağlar. Bireyin kendi üzerinde derin farkındalık
geliştirmesi adım adım kendi ölümünü inşa etmesi demektir.
Coşkuyla Ölmek: “Tam ölecek halde idim. Bunu
düşünebilmek beni çok rahatlattı. Bir kapı, bir çıkış, işte vardı. (...) Kapı
varsa çıkış da vardır diyerek ona minnetle bakıyordum.” (s. 137)
Genç Ölmek; "Coşkuyla Ölmek"
"Coşkuyla ölmek", henüz gençken, hayatın en canlı
yerinde ve zirvesindeyken her şeyi tam ve eksiksiz bir halde bırakıp
gidebilmektir. İhtiyarlık coşkusuz bir tükenişken, genç ölmek hayatın
hırpalamasından korunmuş taze bir vazgeçiştir.
Coşkuyla Ölmek: “İhtiyar
coşkusuz ölür, genç eğer ölürse coşkuyla ölür. İtiraf edeyim gençken ölmeyi çok
isterdim. Coşkuyla ölmek isterdim. Kendi gözümde kendim ancak böyle gerçek
olabilirdim.” (s. 41)
Başkasının Ölümü
Başkasının ölümü ilk temas noktası olup bireye kendi
sonluluğunu hatırlatır. Toplumun ölüm karşısındaki vefasızlığı, yas tutmak
yerine hızla günlük hayata adapte oluşu ve ölümü menülerle/ritüellerle
yüzeyselleştirmesi sert biçimde eleştirilir. Yas tutmak insani ve kültürel bir
sorumluluktur.
Kıyamet Emeklisi, 2. Cilt: “Öğrenmiştim ki bir
perişanlık ve çok ağır ezen bir üzüntü ancak kendini daha perişan bir hale
sokarak yumuşatılabilir. Ölüm ölünün yanında mezarın kenarına bir gece olsun
kıvrılıp yatılmadan sükûnet bulmaz...” s. 267)
Dünya Hayatının Bir "Rüya" Oluşu ve Geçiciliği
Dünya hayatı bir rüya, han, gölgelik veya pazar yeridir.
Ancak Şule Gürbüz’de ahiret de bu rüyanın veya serabın bir devamı olarak
değerlendirilir; bir hayalden diğer hayale geçilir. Üsküdar/Beylerbeyi'ndeki
yalnız bir mezar taşı imgesi, dünyadaki her şeyden ve sıcak ekmeklerden daha
sahi bir hakikat sunar.
Ölüm Üzerine Düşünmek
Şule Gürbüz eserlerinde olay örgüsünden ziyade felsefi arka
planı güçlü kılacak şekilde "ölüm fikri"ni ve ölümü anlama gayretini
önceler.
Müzik-hayat denkliği üzerinden her insanın kendine has bir
ritme sahip olduğu ve müziğin kesilmesiyle biricik ölümün gerçekleştiği
vurgulanır. Toplumsal sığlıklara karşı ironi ve absürd bir anlatım aracı olarak
kullanılır. Yaşam ve ölüm zıtlık değil, her an varlıkla yokluğun devinimi
içinde iç içedir. Anlam kazanmanın anahtarı ise insanın kendine "keskin
bir bakışla bakması" ve kendi varlığını, hayatını ve ölümünü bilmesidir.
Zaman
Zaman, varlığı aynalayan en temel ontolojik meseledir.
Platon’dan Augustinus’a, Bergson’un "süre" kavramından Heidegger’in Dasein
ve "zamansallık" eksenine kadar filozoflar zamanı lineer bir ölçüm
aracı değil, varlığın özü olarak ele almışlardır. Augustinus’un tüm zamanları şimdide
toplama düşüncesi, Gürbüz’ün yekpare zaman anlayışıyla birebir örtüşür.
Zaman ve Varoluşun Ayrıştığı ve Zamanın Fark Edildiği Nokta: Sıkıntı
Cioran ve Heidegger referanslarıyla ele alınan "can
sıkıntısı," zamanın varoluştan kopup dışsal bir hâl aldığı, zamanın
yavaşlayıp ağırlaştığı anlardır. Gündelik koşturmacada unutulan
"zaman", sıkıntı anlarında bir anlam boşluğu ve hiçlik olarak öznenin
üzerine çöker. Bu kopuş ve senkronizasyon bozulması, insanın zamana ve
dolayısıyla kendi varlığına karşı uyandığı en keskin farkındalık eşiğidir.
Mesafenin Farkındalık İnşası: Öznenin Kendine ve Zamana “Mesafeli Yakınlık”
Eşiğinden Bakışı
Adorno ve Byung-Chul Han’ın kavramsallaştırdığı "mesafeli
yakınlık," öznenin şeylere (ve zamana) boğulmadan, ancak yabancılaşmadan
da bakabilme yeteneğidir. İnsanın varlığını sorgulayabilmesi ve zamanın
mahiyetini kavrayabilmesi için bu bilinçli mesafeye ve "keskin
bakışa" ihtiyacı vardır.
Geçicilik
Zamanın en belirgin karakteristiği geçiciliktir. Zaman; bir
yandan varlıkları yıkan, eksilten, bozan bir yok oluş mekanizmasıyken; diğer
yandan onları büyüten, olgunlaştıran, biriktiren ve katmanlaştıran bir oluş (werden)
sebebidir.
Heidegger felsefesinde Dasein’ın anlamını bulan
zamansallık/geçicilik, insanı sonlu ve dünyaya açık kılar. Gürbüz’ün
karakterleri de bu geçiciliğin gölgesinde, zamanın akışına direnmek yerine onu
"anlama mesafesi" olarak idrak etmeye çalışan figürlerdir.
Şule Gürbüz’ün Eserlerinde Zaman Kavramı
Zaman anlayışının kilit noktasını “zamanın anlama mesafesi”
kavramı oluşturur; bu yaklaşım döngüsel bir zaman algısına dayanarak idrak ile
anlaşılan her şeyin zamanıyla ortak olunduğu ilkesini öne çıkarır. Bu durum
kadim dilde “Âdem’le akran olma” şeklinde ifade kazanır.
Saat Kitabı: “Gün, her gün birilerini kendine rabt
ve mağlup eder, gün dünyanın günüdür, insanın günü olmaz, hak ederse ancak
zamanı olur.” S. 327
“Eğer insan, kafasını yormaya, ama gerçekten eritircesine
yormaya talip olmuşsa aslında önünde zaman, sonsuzluk, geçicilik, insan kederi,
yerin ve göğün arasındaki bu sıkışmışlık gibi dünyanın kurulduğundan beri
ağrımaya gelmiş her başı ağrıtmış dertlerden başını alamaz.” (Hasan Cömert,
Röportaj, Sabitfikir, 2013)
Geçicilik: Kendiliğinden Solmaya Güzelleme
Geçicilik, zamanın en aslî özelliğidir; değişimi ve akışı
simgeleyerek varlığın en büyük eşlikçisi olur. Zaman geçiciliğiyle yok oluşun
müsebbibiyken, diğer yandan varlıkları oldurduğu için oluşun da sağlayıcısıdır.
Kalıcılık arzusu bir "züğürt tesellisi" olarak
görülür; dünya kalıcı değilken insanın ya da eserin kalıcı olması beklenemez.
Dünya insan için ezeli ve ebedi bir yurt değil, ancak bir
"konaklama", bir "misafirlik" veya "gölgelikte
uyuma" yeridir. İnsanın kendisini dünyada kalıcı sanması tuhaf bir algıdır
ve bu durum varoluşçu anlamda bir "yersiz-yurtsuzluk" doğurur.
İyi edebiyat ve felsefe ontolojik olarak insanın dünyadaki
varlık sebebini sorgular. Geçiciliğe yazgılı olan varlık, ait olduğu yekpare
zamana ancak kendine yönelmiş keskin bir bakışla ulaşabilir. Bu anlayışta
hırsla iz bırakmak yerine; lekelenmeden, ezmeden ve zarifçe sessiz sedasız
solup gitmek, bilinmezliğin tenhalığında unutulmak güzellenir.
Zamana Renk Atfetme
Zamanın ağırlığı, yapışkanlığı ve durmuşluğu renkler ve
eşyadaki sabitlik üzerinden hissedilir. Taşrada veya keder anlarında zaman;
kahverengi, sarı, ayva sarısı ve gri tonlarıyla belirir.
Zamanı bu renkliliği ve tortusuyla hissetmek ancak yüksek
bir ıstıraba, derin bir sezgiye ve ani görüntü yığılmalarına bağlıdır. Anlamak
ve sezmek birbirinden ayrılır: Anlamak insan zihninde belirli bir şekil alıp
ilerlerken, sezmek şekilsiz, tanımlanamaz ve daima sancılıdır. Çocukluk dönemi
ise zamanın henüz doğrudan tecrübe edilmediği, mevsimlerin ve meyvelerin
renkleriyle kavrandığı bir "poz" halidir.
Zamanın Sorgulanması
Zamanın ne olduğu tam olarak bilinemez; karamsar ve efkârla
dolu anlarda zaman, içine girip beklenmeye mecbur olunan karanlık bir dehlize
veya bir mağaraya benzer. Yaşanan anların hafızada saklanıp saklanmadığı,
beyhude bir yolculuk içinde soruşturulur. Nihayetinde zaman, insanın çaresizce
tevekkülle sığındığı sakin bir "bekleme odası" olarak
değerlendirilir.
Zamanın Anlama Mesafesi Olarak Değerlendirilmesi
Zamanın temeli, onu bir "anlama mesafesi" olarak
kavramaktır. Birey dünyadaki meseleleri, acıları ve insanları anladıkça aradaki
zaman mesafesi kapanır ve anlaşılan şeyin zamanına dâhil olunur. Ancak idrakin
derinleştiği anlarda, yaklaşıldığı sanılan mesafe aniden erişilmez bir uzaklığa
kaçabilir. Hayat ve zaman farkındalığı, bu çaresiz ama zorunlu idrak
sancısından doğar.
Âdem’le Akran Olma
Bilinç sahibi insanın idraki devreye girdiğinde, yaratılışın
ilk anından itibaren yaşanmış tüm olaylar yeniden görünür kılınır. Sokrates
zehirlenirken ya da Hz. İsa çarmıha götürülürken orada olunduğu anlaşıldığı an,
zamanın doğrusal parçalanmışlığı ortadan kalkar. Bütün insanlık ve zamanlar,
"ipe dizili serçeler" veya "koca bir tespih" gibi tek bir
anın içinde yan yanadır. İnsan, kâinatın özü (fihrist-i kâinat) olarak ilk
insan Âdem ile çağdaş ve akran hale gelir.
“Her insan Âdem’in akranıdır... Sokrates zehirlenirken de
siz oradaydınız ama geç anladığınızdan sonradan üzülmeye başladınız, İsa
çarmıha götürülürken de oradaydınız ama sesiniz ya çıkmadı ya da o sessizce
arkadan yürüyenlerin arasındaydınız... Anladığı şeyin zamanını başlatır...
Âdem’e de akran olur.” (Abdulkadir Filiz, Röportaj, Sabah Ülkesi, 2017)
Yekpare Zaman: Şimdinin Enginliği
Geçmiş, şimdi ve gelecek biçimindeki üçlü ayrım ortadan
kalkar; tüm zamanlar "şimdi"nin enginliğinde buluşur. Günler ayrı
ayrı dilimlenmeyip beyaz yekpare bir örtünün üzerinde birlikte tecrübe edilir.
An, iki yana doğru esneyen bir hamur gibidir; uçucu yapısıyla daha kavrandığı
anda geçmişe karışır.
Saate Bakmak: Zamanı Görmek
Mekanik saatler aslî zamanı değil, toplumsal düzeni ve
olayların hareketini ölçer. Alafranga saat; insanın değişken ruhunu göz ardı
eden, modern-kapitalist düzenin tahakküm ve kâr odaklı katı zamanını temsil
eder. Alaturka (Ezanî) saat ise güneşin hareketlerine, ibadet vakitlerine ve
insan ruhuna uyumlu, esnek ve tabii olan gerçek saattir. Ahmet Haşim'in
kayboluşuna yandığı "Müslüman Saati", zamanın kâr değil bir lezzet ve
gölgelik olarak yaşandığı dönemi imler. Saate bakmak kırlara veya bir ağaca
bakmak gibidir; hem anlık bir hareketi hem de derindeki kıpırtısızlığı duyurur.
Güne Değil Zamana İnanmak
Gün; saatler ve takvimlerle dilimlenmiş parçalı bir zaman
birimidir. İdeal tutum, günü parçalara ayırarak yaşamak değil, tek ve bütün
olan zamana inanmaktır. Günün erken sabah saatleri (beş buçuk-altı) sessiz,
uzun, buğulu ve insanlarla araya mesafe koyan en tenha zaman dilimidir. Morning
zamanı yeni bir başlangıç değil, önceki günlerin bir devamıdır.
Hayatla Tevhit Etme Hâli
Zaman ve oluş (varlık) özdeştir; şimdiki hal zamanın ve
oluşun bir arada bulunmasıdır. Hayat kelimelerle anlatılmaya ve dışarıdan
izlenmeye çalışıldığında akmayı bırakıp kurur; anlatının canlı kalması ancak
hayatla "tevhit" etmesiyle (birlik kurmasıyla) mümkündür. İnsanın
dünyadaki aslî eylemi varoluşsal olarak "düşmek" ve bu oluşa
"tanıklık etmek"tir.
Zamanın Farklı Veçheleri
"Peygamberler zamanı", Tanrı'nın insanları
mucizelerle, felaketlerle ikna etmeye çalıştığı zamanın gençlik halidir. Modern
dünyada ise bu mucizevi büyülenme yitmiş, yerini doyumsuzluğa bırakmıştır.
"Zaman koridoru" ise bireyin zamanın akışına dokunmadan, kendi içine
gömülü bir sır olarak yaşadığı ıssız zaman boşluğudur.
Öyle miymiş?: “Peygamberliğin
bittiği yerde ne başlar? Hiçbir şeyin yetmediği insana kitap yeter mi?” (s.
14)
Hayatın Muhkemliği
Hayatın aktığı iddia edilse de hayat aslında ilk yaratıldığı
günden bu yana milim oynamamış muhkem, mağrur ve durgun bir kütledir. İnsan
hayatın dertli bir parçası değil, bizatihi derdin kendisidir; bu devasa derdi
dünyaya ihale eder.
Hayatı İnşa Etmek
Zaman ve hayat önceden döşenmiş hazır taşlar üzerinde
yürünmez; insan basacağı her adımı kendi eliyle tek tek hazırlamak ve yolunu
inşa etmek mecburiyetindedir. Hayat ilmek ilmek örülen bir desendir; ancak
zihinde kurulan ideal benlik ve hayat tasavvuru ile örülen somut hayat
arasındaki uçurum derin hayal kırıklıklarına yol açar.
Hatıra-Bellek-Hayat İlişkisi
Zamanın akışına uyum sağlayamayan varoluşlarda
"anısızlık" veya kendi hayatına dışarıdan bakıp onun "seyircisi
olma" durumu öne çıkar. Yaşanan anlar hızla hatıraya dönüşür ve insanın
içine yerleşir. İnsanlar farkında olmadan başkalarının yere düşmüş kırık
anılarını ve hayallerini devralarak silsileyi sürdürürler.
Bekleyiş: Zamanın Ağırlığı
Zamanın akışında "beklemek", özünde "kendini
beklemek" anlamını taşır. Dünyada hiç gelmeyecek olanı bilerek
kıpırdamadan durmak, zamanın tüm ağırlığını ve saydamlığını seyretmek yaşamın
ulaştığı en uç noktadır. Tanrı'nın zamanı beklemesi ise başı, ortayı ve sonu
bildiği halde zamanı yaşamayı seçmesi bakımından zamanın en ağır halidir.
Zamanın Ağırlığı: Sıkıntı
Can sıkıntısı, zamanın varoluştan kopup ayrılması halidir.
Zamanın geçmek bilmeyişi ve ağırlaşması insanda derin bir buhran doğurur. İnsan
varlığından ve insan soyunun devamı olmaktan duyulan bu sıkıntı karşısında
zaman bir cellat gibi algılanır.
Zamansızlık
Mistik uyanışlarda ve derin içsel kırılmalarda zamanın
silinerek "zamansızlık" boyutuna geçildiği görülür. Günlerin ve
saatlerin anlamını yitirdiği bu zaman dışılık durumunda, varlık sabit ve
kıpırtısız bir huzur içinde anın en küçük zerresine yerleşir.
Zamanı Anlamak
Zaman, varlıkla kurulan ontolojik bağın merkezindedir. Her
varlığın aslî yapısı olduğu gibi, zamanın da özü "geçicilik"tir.
Oluşun ve yok oluşun müsebbibi olan geçicilik, doğrusal bir akıştan ziyade
döngüsel ve bellek vasıtasıyla kuşatılan bir bütünlük içinde anlam kazanır.
Gürbüz’ün metinlerinde saate bakmak, sadece mekanik vakti
okumak değil; hayatın kendisine ve zamana dışarıdan, adeta bir hatıraya bakar
gibi mesafeli bir yakınlıkla yaklaşmaktır. Hayatın ve kendi ömürlerinin
seyircisi olan karakterler, bu bilinç sayesinde zamanı anlık birer parça değil,
yekpare bir hakikat olarak sezinlerler.
İnsanı tasavvufi bir kavram olan "fihrist-i
kâinat" (kâlemin özü, kâinatın küçük modeli) olarak ele alan Gürbüz;
idrak devreye girdiğinde, tüm zamanların "şimdi"de ve tek bir
"ân"da birleşebileceğini savunur. İnsanın anladığı şeyin zamanını
başlatması ve "Âdem ile akran olabilmesi," tarihsel ve lineer zaman
sınırlarını ortadan kaldıran sezgisel, yekpare bir zaman inşasının zirvesidir.
Varoluşçu Bağlamda Yabancılaşma
Yabancılaşma, insanın var olduğu gerçeğe uyum sağlayamaması,
kendini orada ait hissedememesi ve dünyada kendini "sürgünde"
bulmasıdır.
İnsanın kendi ürettiği nesnelere veya sisteme köleleşmesi,
onu özne konumundan uzaklaştırarak kendine yabancılaşmasına yol açar.
Kapitalizmin inşası, sanayileşme, kentleşme ve dünya
savaşlarının yarattığı travmalar yabancılaşmayı modern insanın kaderi hâline
getirmiştir.
İnsanın emeğine, doğaya, topluma, Tanrı’ya ve en önemlisi kendi
benliğine yabancılaşması; anlamsızlık, bunaltı, hiçlik, aidiyetsizlik ve
kökensizlik hissi doğurur. Kişi, kendi hayatına bir nesneye bakar gibi mesafeli
bakar ve kendi ömrünün seyircisi konumuna düşer.
Mevcut gerçekliğinden ve kendinden memnun olmayan birey, bir
"idealize edilmiş benlik" kurgulayarak gerçek benliği ile çatışma
yaşar. Bu ontolojik kopuş; şizoid savrulmalara, bunalımlara, hayata karşı derin
bir kayıtsızlığa ve nihayetinde silikleşmeye zemin hazırlar.
Şule Gürbüz’ün Eserlerinde Yabancılaşma Kavramı
Yabancılaşma yalnızca karakterlerin iç dünyasındaki
parçalanmışlıkla sınırlı kalmayıp, kurgudan zamanın ve kronolojinin çıkarılması
gibi biçimsel parçalanmalarla da metnin yapısına sirayet eder. Kahramanların
zamana ayak uyduramaması ve dünya karşısında seyirci kalması yabancılaşmanın
kurucu unsurları arasındadır.
Kendine Yabancılaşma: Kendinin Kuytusunda Olma
Bireyin kendi benliğine yabancılaşması, varoluşsal krizlerin
en derin katmanıdır. İsimsiz kahramanlar üzerinden kurulan anlatılarda
isimsizlik, bireysel durumları evrenselleştirirken aynı zamanda bir
kimliksizleşme ve kendine yabancılaşma tavrıdır. Karakterler kendi hayatlarına
dışarıdan bir hikâye okur gibi bakar, kendi adlarını ve odalarını yadırgayarak
kendi yaşamlarının seyircisi konumuna düşerler. Ruhun geçirdiği safhaların
bireyin kendisine dahi yabancı kalması, benlikler arasındaki kopukluğu derinleştirir.
Tasavvufî boyutta insana acı veren esas dert, kendi aslî
görevinden ve öz yurdundan uzak düşüp kendi kuytusunda bir hırsız gibi
yaşamasıdır. Bireyin kendine olan yabancılığı ve "kendi içinden göç
etmesi", benliğin kaybolması ve anlamsızlığa batmasıyla sonuçlanır. Bu
yabanlığın kırılması ve birliğin sağlanması ancak kendine olan yabancılığı yok
eden bir "aşk" ve öz benliğe dönüş gayretiyle mümkündür.
İnsanlara Yabancılaşma ve Hayatla Anlaşmaya Varamama Hâli
Topluma, aileye ve insan soyuna yabancılaşma; kalabalıklar
içinde belirginleşen bir uyuşmazlık ve mesafelilik olarak biçimlenir.
Karşılıklı bir "bigânelik" ve anlaşılamama duygusu, hayata adapte
olma çabalarını sürekli boşa çıkarır. Var olan hayata ait hissetmeme, dünyadan
ve insanlardan kaçmayı aslî bir eylem hâline getirir.
Hayatla ve dünya ile makul bir anlaşmaya varan her insan, bu
anlaşmaya varamayan hassas ruhların kederini ve yalnızlığını artırır. Hayata ve
insanlara karşı alınan mesafe, anlam inşası ve ruhsal korunma adına elzem bir
tutumdur. Tasavvufî düzlemde ise hedeflenen, insanlarla olan mesafeleri ve
bağları yakıp küle çevirerek Allah ile bir olma (fenâfillah) hâline ulaşmaktır.
Geçiciliğin Tezahürü: Yersiz Yurtsuzluk
Dünyanın bir han, konaklama yeri veya gölgelik olarak
kavranması, insanın burada kendisini hiçbir zaman "yerli"
hissedememesine yol açar. Yersiz yurtsuzluk, dünyadaki geçicilik duygusunun
doğal bir sonucudur; insan ebedî yurdu olmayan bir yerde kendisini eğreti
duyumsar.
Bu geçicilik hâli bir mutsuzluk kaynağı olmaktan ziyade,
insanın kendi varlık sebebini keşfetmesine ve kainatın zamanına yayılmasına
imkân tanıyan keskin bir öz-gözlemdir. Yaşamış olmaktan dolayı duyulan zarif
bir mahcubiyetle, dünyadan hiçbir iz bırakmadan, sessizce, adı ve kimliği
unutularak geçip gitme arzusu öne çıkar.
Kökensizliğin Başladığı Yer Olarak Aile ve Hüdayînabit Oluş
Aidiyetsizlik ve kökensizlik hissinin ilk filizlendiği mekân
ailedir. Ailesi tarafından görülmeyen, sevgiden ve ilgiden sürgün edilen birey,
bir kimlik inşa edemeyerek yabanî bir ot gibi kendiliğinden
("hüdayînabit") büyür.
Sonraki yıllarda kurulan evlilikler ve aile müesseseleri de
bir yuva hissi veremez; evliliğin getirdiği katılık ve sınırlılık, derin bir
kimliksizlik ve bağsızlık duygusu yaratır. Aile evinden kopuş ve sığınacak bir
yer bulamama hâli, bireyin ömrü boyunca topraksız bir saksı gibi gezmesine
neden olur.
Zaman ve Mekân Bağlamında Tenhalık ve Yalnızlık
Tenhalık ve yalnızlık, bireyin kendi sesini muhafaza
edebilmesi ve derin meseleler üzerine düşünebilmesi adına hayati bir saadettir.
Şiir ve müzik gibi sanat disiplinleri, duyguları adlandırıp tanımlayarak
yalnızlığın yarattığı kaosu ve acıyı tedavi edici bir güce kavuşturur.
İnsanın yalnızken duyduğu mahzunluk son derece bereketlidir;
anlama ve idrak etme eylemleri yalnızlık içerisinde gerçekleşir. İnsanın insana
karışamaması ve muhatap bulamaması en acı yalnızlık şeklidir. Tasavvufî anlamda
ise yalnızlık, Allah ile baş başa kalma (halvet) ve O'ndan gayrı her şeyden
sıyrılma arzusuyla anlam bulur.
Kendinin Hayal Kırıklığı Olma: İdealleştirilmiş Benlik
Bireyin mevcut gerçekliğine tahammül edemeyerek zihninde
kurguladığı "idealleştirilmiş benlik", onu kendi sahih özünden
uzaklaştırır. Gerçek benlikle ideal imge arasındaki gerilim arttıkça birey
kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp seyircisine dönüşür.
Dünyaya alışmak yerine onu anlayıp küçümsemek ve horgörü ile
bakmak, kenarda durarak dünyanın öğütücü çarkından korunmayı sağlar. Gençlik
çağındaki olumlu vehimlerin zamanla sönmesi ve olgunlaşma süreci, bireyi kendi
azlığıyla yüzleştirerek "herkes kendinin hayal kırıklığıdır"
gerçeğine ulaştırır.
Kendinden Razı Olmak ve Gönül İndirmek: "Ekildiği Yerde Çiçek
Açmak"
İdeal benlik yanılsamasından kurtuluş, bireyin kendi
mevcudiyetine, kaderine ve sınırlarına rıza göstermesiyle mümkündür. Bireyin
ekildiği yerde durmaya katlanabilmesi, o hâlin içinde taşıdığı anlamı
yakalayabilmesi içsel olgunlaşmanın gereğidir. Namuslu bir duruş; yeteneğin,
iradenin ve gücün azlığına razı olmak ve bunu hem kendinden hem başkalarından
gizlememektir.
Kendi Ol/ama/mak
Kendi olmak; başkalarının yönlendirmelerinden arınarak kendi
otantikliğine yerleşmek ve hayatının sorumluluğunu üstlenebilmektir. Ancak
içindeki ağrıyı ve olamamışlığı hisseden birey için kendi olma tutumu son
derece güçtür. Eylemde bulunmaya değil "olma"ya inanmak; hayatın ve
zamanın akışını yokuşun üstünde durarak, kendisini kendinden ayırarak
seyredebilmeyi gerektirir.
Kibrin Zirvesi: Kendini Beğenmemek
Kendini ve yaşadığı şartları yetersiz görme hâli, bir yandan
eziklik ve kendini hırpalama üretirken diğer yandan örtük bir kibir barındırır.
Kusursuzluğu arzulayan fakat bunu gerçekleştiremeyen birey, kötü yaşama
korkusuyla hiç yaşamamayı seçebilir. Kendi eksiklikleriyle ve sahte
benlikleriyle yüzleşen bireyin kendini gerçekten beğenmesi neredeyse
imkânsızdır.
Gerçek Benlik ile İdealleştirilmiş Benlik Arasındaki Farkın Yarattığı
Gerilim
Zihindeki ideal tasavvur ile gerçeklikteki imkânlar
arasındaki uçurum, şiddetli bir varoluşsal gerilim doğurur. Kafadaki müzik ile
parmakların piyanoda çıkardığı ses arasındaki trajik fark gibi, birey
yükselmeye çalıştıkça bulunduğu çukuru derinleştirir. Gerçek benliği
kabullenemeyip hayallerini asıl yer kabul eden karakterler, yaşamı ve
önlerindeki anı tamamen kaçırırlar.
Benlik Üzerinden Hayal-Hakikat Çatışması
Geçici dünya şartlarında hayal, aldatmaca olmanın ötesinde
gerçeğin bir üst katmanı ve gerçeği aşma imkânıdır. Ancak zihnindeki hayallere
sığınarak yaşayan birey, dış dünyadaki hayata katılamaz ve yaşamın ancak
kapısında durabilir.
Benlik ve Sahte Benlik
Gerçek benliğin görülmesinden ve incinmesinden korkan birey,
bir savunma mekanizması olarak süslü, havalı ve sahte benlikler inşa eder. Çok
sayıda sahte ve eğreti benliğin varlığı benlik parçalanmasına yol açar. İçteki
sürekli itham eden ve suçlayan benlik ise bireye güç kaybettiren bir şeytanî
unsur olarak yorumlanır. Tasavvufî doğrultuda temel gaye, tüm bu sahte
benliklerden sıyrılarak öz cevherle ve Allah ile baş başa kalabilmektir.
Benlik İnşası Bağlamında "Kendini Bilmek"
Felsefe ile tasavvufun birleştiği ana eksen "kendini
bil" ilkesidir. İnsanın kendi zihnine ve kalbine bakarak kendini anlaması,
kâinatı resmetmesinin ve varlığın sırrına ermesinin tek yoludur.
Keskin Bakış
"Kendine keskin bir bakışla bakma", yaşamın
gürültüsünden kenara çekilip sade bir pencereden hem kendi öz derinliğini hem
de hayatın manzarasını izlemektir. Kalabalıklardan uzakta, tenhalıkta
sürdürülen bu keskin öz-bakış, varlık seviyesini yükselten temel yöntemdir.
Hayata Karışmama: Hayatın Kenarında Durma
Ortada olmak ve hayatın gündelik mücadelesine karışmak
bireyi yok edip törpüler. Yaşama katılmamak ve hayatın kenarında eğreti bir
duruş sergilemek, öz varlığı muhafaza etme ve dünyaya yem olmama yoludur.
Kambur: “Yaşama katılmamak
için yaşamak gerektiği gibi.” s. 16
Seyirci Olma Hâli ve Kendini Seyretmek
Bireyin kendi eylemlerine ve yaşamına bir başkasını izler
gibi mesafeyle seyirci kalması, öz-bilincin gelişmesi adına elzemdir. Ancak
aşırı yakından bakmak kibre veya aşırı öz-suçlamaya yol açabileceğinden dengeli
bir seyir gereklidir. Kendini seyretmek, cihanı ve ilahî nefesi seyretmekle eş
değer bir kemalat kapsar.
SONUÇ
Gürbüz’ün metinleri, felsefi derinliği edebiyatın estetik
imkânlarıyla (özellikle varoluşçuluk ve tasavvufun kesişim kümesinde) ete
kemiğe büründüren özgün eserlerdir. Yazar, yazmayı değil "olmayı"
önceleyerek felsefeyi bir su basmanı gibi kullanmış; somut bireyler ve yerli
motifler üzerinden evrensel ontolojik sorulara (varlık, zaman, ölüm,
yabancılaşma) ulaşmıştır.
Eserlerde klasik olay örgüsü ve dış dünya hareketliliği
ikincil plandadır. Asıl esas olan, karakterlerin iç dünyasındaki zihin akışı ve
"kendine keskin bir bakışla bakma" düsturudur. Zanaatkâr titizliğiyle
işlenen dil, metinleri sarmal ve katmanlı bir yapıya kavuşturmuştur.
Ölüm, bir son değil; hayatın anlık akışına anlam katan,
hatta tefekkürün merkezine konulan coşkulu bir uyanış ve kurtuluş olarak ele
alınmıştır. Zaman ise mekanik bir ölçüm aracı olmaktan çıkarılarak, idrak ve
bellek vasıtasıyla yaşanan, "Âdem’le akran olmaya" imkân tanıyan
yekpare ve döngüsel bir hakikat olarak konumlandırılmıştır.
Modern varoluşçuluğun getirdiği anlamsızlık ve hiçlik
krizleri, Gürbüz’ün evreninde tasavvufi bir yabancılaşma boyutuyla (dünyayı bir
misafirhane bilmek ve ekildiği yerde çiçek açmaya razı olmak) dengelenmiştir.
İdealize edilmiş benliğin yarattığı hayal-hakikat çatışması, "hâlin
kabulü" ve sükûnetle aşılır.
Şule Gürbüz külliyatı; hayatın, kederin, tenhalığın ve uzun
bekleyişlerin süzgecinden geçerek oluşmuş bir farkındalık, bakış ve arayış
edebiyatıdır. Yazar, yerli bir duyuşu evrensel bir tefekküre dönüştürerek Türk
edebiyatında özgün bir çığır açmıştır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder