5 Kasım 2026 Perşembe

Şule Gürbüz'ün Roman ve Hikâyeleri Üzerine Tematik Bir İnceleme - Notlar

Ahmet Mendeş - Şule Gürbüz'ün Roman ve Hikâyeleri Üzerine Tematik Bir İnceleme - Notlar

Yüksek Lisans Tezi, Mardin Artuklu Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Mardin, 2025

 

Önsöz

Tezin yapısı

Birinci Bölüm: Araştırmanın genel çerçevesini çizen konu, amaç, kapsam, yöntem ve sınırlılıklar.

İkinci Bölüm: Şule Gürbüz’ün hayatı, edebi kişiliği ve sekiz kitaptan oluşan külliyatı (iki roman, iki hikâye, şiir, tiyatro, deneme ve saat kitabı).

Üçüncü Bölüm: Yazarın romanlarının özetleri (Kambur ve Kıyamet Emeklisi).

Dördüncü Bölüm: Romanlarda tespit edilen temel izleklerin analizi.

Beşinci Bölüm: Hikâye kitaplarının (Coşkuyla Ölmek ve Zamanın Farkında) özetleri ve bu hikâyelerde öne çıkan izlekler.

 

Gürbüz’ün Dolmabahçe Sarayı’ndaki mekanik saat ustalığı, onun cümle kurgusuna, ayrıntı yoğunluğuna, noktalama tercihlerine ve bitmeyen/uzayan cümle yapısına doğrudan yansımaktadır. Eserlerindeki her bir parça, saat çarkları gibi birbirini tamamlayan bir hassasiyetle örülmüştür.

 

Gürbüz klasik "giriş-gelişme-sonuç" şemasını reddeder. Eserlerinde dışsal eylemlerden ziyade, kendisini ve yaşamı arayan karakterlerin zihin akışı, iç monologları ve bilinç katmanları esas alınır.

 

Giriş

Türk romanı; Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Halit Ziya Uşaklıgil ve Yakup Kadri gibi isimlerle gelişmiş; Cumhuriyet döneminde Sabahattin Ali, Oğuz Atay, Orhan Pamuk gibi yazarlarla dünya çapında bir konuma ulaşmıştır.

 

Şule Gürbüz, eserlerinde varlık sorunu yaşayan, duyarlılığı yüksek karakterleri işler.

 

İlk romanı "Kambur"u on sekiz yaşında yazan yazar, otuz yıl sonra nehir roman özelliği taşıyan "Kıyamet Emeklisi"ni kaleme almıştır. Aradaki dönemde "Zamanın Farkında" ve "Coşkuyla Ölmek" adlı hikâye kitaplarını yayımlamıştır. Gürbüz'ün metinlerindeki biçimsel ve düşünsel yoğunluk "Her cümle bir önceki cümlenin yıkıntısı üzerine inşa edilmiştir" cümlesiyle özetlenebilir. Karakterleri aracılığıyla varoluşçuluk, benlik, yabancılaşma, zaman, ölüm, din ve müzik gibi temaları işleyen yazar, bu çalışmada ele alınan tematik yapının odak noktasını oluşturmaktadır.

 

1. Araştırmanın Tasarımı

Araştırma, bireyi, toplumu ve dünyayı varoluş çizgisinde ele alan yazarın "hayat ve gerçekliği anlama ve anlatma çabasını tespit etmeyi" hedefler.

 

Araştırmanın asıl kaynaklarını "Kambur" (1992) ve "Kıyamet Emeklisi" (2022) romanları ile "Zamanın Farkında" (2011) ve "Coşkuyla Ölmek" (2012) öykü kitapları oluşturmuştur.

 

2. Şule Gürbüz’ün Hayatına, Edebi Kişiliğine ve Eserlerine Genel Bir Bakış

1974 yılında İstanbul’da doğan yazar; İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümünü bitirmiş, Cambridge Üniversitesinde felsefe ve konservatuarda müzik eğitimi almıştır. Viyolonsel ve kilise orgu çalabilen Gürbüz, akademik kariyer yerine mekanik saat tamirciliğini seçmiştir. Dolmabahçe Sarayı’nda sanat tarihçisi olarak işe başladıktan sonra, II. Abdülhamid’in saatçisinin torunu ve bu geleneği bilen son isim olan Recep Gürgen’in çıraklığını yapmış; bu süreci "Çıraklığımda ustamın gözüne girmek için elimi amonyaktan, benzinden çıkarmadım, kezzaplara batırdım. Saat Kulesi’nden düştüm, omzum kırıldı. Başıma gelmeyen kalmadı" sözleriyle anlatmıştır. Gürbüz, günümüzde millî saraylar bünyesindeki Saat Restorasyon Atölyesi’nde Türkiye’nin nadir kadın mekanik saat tamircilerinden biri olarak çalışmaktadır.

 

Gürbüz, insanın dünyadaki varlığını, hiçliği, zamanı ve ölümü sorgulayan bir "sorunsalın yazarı"dır.

 

…anlamak, bilmek zaman zaman farklı kederler verse de bir derinliği ve genişliği vardır ki vasatın ya da bilmeyenin tadına varabileceği şeyler değildir bunlar…

 

Eserlerinde Abdülhak Şinasi Hisar’dan İbn-i Arabî’ye, Peyami Safa’dan Şeyh Galip’e uzanan geniş bir gelenek çizgisine yaslanır.

 

Eserleri

"Kambur" (1992)

"Ağrıyınca Kar Yağıyor" (1993)

"Ne Yaştadır, Ne Başta Akıl Yoktur" (1993)

"Zamanın Farkında" (2011)

"Coşkuyla Ölmek" (2012)

"Öyle Miymiş?" (2016)

"Kıyamet Emeklisi" (2022)

"Saat Kitabı" (2011)

 

3. Şule Gürbüz’ün Romanları

Ben Kambur’u 18 yaşımda, bir yazarlık kariyeri duygusunda değil kendi o vakit ki duyuşum, aklım ve bakışımla yazdım; yazmaya, elimde bir şey tutmaya ihtiyacım vardı…

 

Zamandan ve mekândan bağımsız bir zihin okuması sunan eser; absürtlüğü, kara mizahı ve ironiyi iç içe işler.

 

Kıyamet Emeklisi

Roman, 1960 Erzurum (Yakutiye) doğumlu başkahraman Aziz’in on beş yaşından itibaren kendini arayışını ve tarikatlarla olan ilişkisini konu alır. Aziz, babasından ve annesinden görmediği sevgiyi Sarılık Tekkesi’nde tanıştığı Melamî piri Hilmi Baba’da bulur. Hilmi Baba’nın tekkesinde geçirdiği zamanın ardından gelişen trajik olaylar ve matematik öğretmeni Nazif’in intiharı nedeniyle buradan ayrılmak zorunda kalır; sonrasında ailesinin yönlendirmesiyle Uşşaki Şeyhi Kemalettin Efendi’nin tekkesine girer. Ailesinin ölümü, abisi Âdem’in akıl hastanesine yatırılması ve askerlik sonrasında içindeki boşluğu dolduramayan Aziz, Erzurum’dan ayrılır.

 

Romanın ikinci cildinde, yirmi üç yaşında İstanbul’a gelip Vakıflar Müdürlüğü’nde işe giren Aziz’in benlik ve arayış yolculuğu Nuhu’nun rehberliğinde devam eder. Aziz, eşi Tevhide ile kurduğu evlilikte ve Nuhu’ya mürid oluşunda aradığı huzuru bulamaz. Nefsini terbiye etmek, ruhunu tüm benliklerden arındırmak amacıyla kendisini sadece bir kanepenin yer aldığı eşyasız bir odaya kapatarak çileye çekilir. Günde bir bardak su ve üç zeytinle yürüttüğü bu süreç, bedeninin zayıflaması sonucu hastanede ölümle noktalanır.

 

Ya Aziz öyle değilmiş, yüzüme bakılır sandın, değilmiş. Çok seven az da olsa sevilir dedin, değilmiş…

 

4. Şule Gürbüz’ün Romanlarında Tema

Varoluşçuluk

Başkaldırı olarak ortaya çıkan varoluşçuluk, geleneksel felsefeye ve mevcut sistemlere karşı bir manifestodur. Sartre’ın "varoluş özden önce gelir" anlayışına dayanan bu akım, insanın kendi seçimleriyle özünü yarattığını savunur. Şule Gürbüz, Kambur ve Kıyamet Emeklisi romanlarında bu felsefi zemini; zaman, ölüm, benlik, yalnızlık ve din ekseninde işler.

 

Gürbüz’ün kahramanları (Aziz, Adil, Nazif vb.) aidiyetsizlik ve yersiz yurtsuzluk duygusuyla hareket eden, hayatı ve varlığı anlamlandırmaya çalışan kişierdir.

 

Romanlarda insanın fiziksel varoluşu ve doğanın kusursuz düzeni teolojik referanslarla (Kur'an ayetleri) ele alınmıştır.

 

Eserlerde Tanrı’nın varlığına şüpheci yaklaşan karakterler (Tevhide, Nazif) bulunduğu gibi, O'nun kudretine ve her şeyi bildiğine inanan karakterler de yer alır.

 

Benlik

Varoluşun hakikatine erişmek, ancak "kendini bilmek" ile mümkündür.

 

Gürbüz’ün karakterleri mevcut gerçekliklerine tahammül edemedikleri için zihinlerinde "idealleştirilmiş imge"ler (sahte benlikler) yaratırlar. Kendi hayatının öznesi olması gerekirken seyirci konumuna düşen birey nesneleşir ve kendine yabancılaşır.

Horney: Bu tür kişiler kendilerine –sanki bir sanat eserine bakar gibi- bir tür nesnel ilgiyle bakabilme vasfına sahiptir.

 

(Kıyamet Emeklisi) Aziz, zihninde yarattığı farklı benliklere isimler vererek onlarla sürekli bir iç diyalog sürdürür. Hilmi Baba’nın yönlendirmesiyle bu benlikleri adlandıran Aziz; "Balıkçı", "Emanetçi", "Mayacı" ve aralarında kendisine en yakın hissettiği, şiirsel ve şairanelik barındıran "Kemal" adlı benliğiyle mücadele eder. Gerçek benliği ile bu sahte benlikler arasındaki çatışma, onun ruhsal karmaşasının temelini oluşturur.

 

Kambur, sahip olduğu gerçeklikten utandığı ve kaçmak istediği için kendini gizler; bunu "Ben söyleyemediklerimim" sözüyle ifade eder.

 

Şule Gürbüz’ün karakterleri oldukları kişiden, kendi özlerinden ve rollerinden memnun değildirler.

 

Yazar, insanın kendi özünü dışarıdan gelen yardımlarla değil, bizzat kendisinin oluşturması gerektiğini "Herkes aydınlığı ve cevheri kendi bulmak, bulmak da değil, bizzat oluşturmak zorunda..." vurgusuyla ele alır.

 

Gürbüz’ün karakterleri ne dünyayı ne de kendilerini beğenirler.

 

Şeytan içindeki itham eden, durmadan suçlayan benliktir. Bu İncil’de de yazar ama kimse tefsir etmez. Çünkü kendini durmadan suçlayan insan çok güç kaybeder...

 

Yabancılaşma

Kambur romanında başkahramanın isimsiz bırakılması, onu evrensel bir insan gerçeği haline getirir. Fiziksel eksiklikleri ve dışlanmışlığı nedeniyle topluma ve ailesine yabancılaşan Kambur, geçmişine de yabancıdır; bunu "Anı diyorum ya, benim hiç anım yok" sözleriyle dile getirir.

 

Kıyamet Emeklisi / Aziz’in içsel yolculuğu, kendisine yabancı kalmaktan (yaban olmak) kurtulup özüne aşina olmaya çalışması üzerine kuruludur. Aziz, çevresiyle ve kendisiyle arasına mesafe koyarak yaşamı adeta dışarıdan izler.

 

Gürbüz’ün karakterleri ailelerine, evlendikleri kişilere ve topluma karşı derin bir aidiyetsizlik hissederler. Ev bark sahibi olmalarına rağmen bu durumu içselleştiremeyen karakterler, hayatın merkezinde değil kenarında dururlar.

 

Zaman

Dünyada kalıcılık yoktur; zaman kendi başına var oluştan ziyade bir yok oluş ve eskitme nedenidir. Kambur romanında bu durum "Bu kış duruyorum. Geçen kış yine duruyordum... Sanki geçmiyor da eskitiyorum" sözleriyle ifade edilirken, her şeyin bir sonunun olması insanlarda derin bir geç kalmışlık hissi yaratır.

 

Gürbüz’de zaman, takvimsel bir akıştan ziyade zihinsel bir anlama mesafesidir: "Başını ânın içinde nereye çevirse geçmiş, gelecek şimdinin içinde koyulup açılan ama hep aynı kalan bir kıvamın içinde dönüp duruyordu. Her şey ama her şey bir ipe dizili serçelerdi, yan yanaydı."

 

Asıl zaman, insanın kendi içindeki idrak alanında katettiği yoldur.

 

An; bazen tarihteki bir idrakin hissettirdiği anda dirilmesi, bazen de baygınlık anında hafızanın kaybolmasıyla aradan geçen yılların atlanması şeklinde tecelli eder.

 

Gece ile gündüzün birbirine ilmik atması gibi akan zaman, tutulup kavranmadığı takdirde insanın boynuna ve ayaklarına dolanan bir engele dönüşür.

 

Ölüm

Şule Gürbüz, romanlarında doğrudan ölümden ziyade "ölüm fikrini" işler.

Yazarın kahramanları ölümden değil hayattan irkilirler.

Gürbüz, ölümü bir zayıflık değil "kudretin eşiği" ve bir zarif veda merhalesi olarak görür. Kambur romanında başkahraman ölüm korkusu taşımaz.

 

Kambur’da ölüm, müziğin kesilmesi olarak kurgulanmıştır. Her insanın doğumundan ölümüne kadar eşlik eden bir "yaşam müziği" vardır ve müzik bittiğinde her şey biter. Kambur, kendi cenaze töreni için kendi yaşamının müziğini çalmanın hayalini kurar.

 

Gürbüz, dünyayı geçici bir rüya ve uyku hâli olarak kabul eder. Ölümü, dinî referanslarla bütünleştirerek fani dünyadan ebedi olana geçişin en yüksek olgunluk mertebesi olarak işlemiştir.

 

Din

Şule Gürbüz, eserlerinde dini ve tasavvufu karakterlerin benlik ve kimlik arayışları üzerinden işler.

 

Kıyamet Emeklisi / Aziz’in hayatı iki zıt dinî anlayış etrafında şekillenir. Bir yanda kuralcı, şekilci ve dogmatik olan şeriat öğretisi (Kemaleddin Efendi ve medrese eğitimi); öte yanda nefs terbiyesini, içsel derinliği ve hakikati savunan tasavvufi öğreti (Hilmi Baba ve Melâmîlik) yer alır.

Hilmi Baba, dünyadaki her şeyi ve insanı Allah’ın geçici bir gölgesi olarak tanımlar.

 

Gürbüz, romanında dinî tarihin dönüm noktalarına ve trajik figürlerine sıkça yer verir. Aziz’in saçlarının kesilmesi Kerbelâ olayına benzetilirken; Musa ve çoban örneği ile herkesin Allah katında eşit olduğu hatırlatılır.

Tasavvufun temel unsurlarından olan uzlet ve inziva, Aziz’in Ayçukuru Köyü’ne burhana gönderilmesiyle işlenir. Hilmi Baba, Aziz’in nefsini terbiye etmek ve içsel sesini susturmak için ona kulaklarına taş bağlama gibi fiziksel ve simgesel terbiyeler uygular. Dergâhta açlığın taş, su ve dallarla geçiştirilmesi "bir lokma bir hırka" felsefesinin somut bir yansımasıdır.

 

Hilmi Baba’nın ölümünden sonra onun yerini doldurmaya çalışan Nuhu, hiçbir ciddi dinî eğitim almamasına ve hatta abdestsiz namaz kılma gibi tutarsızlıklarına rağmen çevresindeki cemaat tarafından şeyhlık mertebesine çıkarılır. Nuhu’nun bu konumu, halkın görünüşe aldanan ve sahte mürşitlere biat eden zaaflarını gözler önüne seren çarpıcı bir eleştiridir.

 

5. Şule Gürbüz’ün Hikâyeleri

Şule Gürbüz’ün metinleri, okura çaba ve zaman harcama zorunluluğu yükleyen, felsefi derinliği yüksek metinlerdir.

Hikâye romana, hele şiire göre fazla gerçektir ve her gerçek gibi önünden masal arayarak geçilir.

 

Zamanın Farkında

2011 yılında yayımlanan ve 2012’de Oğuz Atay Öykü Ödülü’nü alan ilk hikâye kitabı Zamanın Farkında, saat ustası Recep Gürgen’e adanmıştır. Kitap; "Müzik Hocası", "Cansın", "Mezarlıktan Geçiş", "Mutfak" ve "Zamanın Farkında" olmak üzere beş hikâyeden oluşur.

 

Müzik Hocası

Gürbüz’ün eserlerinde müzik, ölümle ve insanın içsel boşluklarıyla doğrudan ilişkilendirilir.

Hikaye isimsiz bir protagonistin (Müzik Hocası) on beş yaşından elli iki yaşına kadarki içsel yolculuğunu anlatır. Hiç çaba harcamadan enstrüman çalmak isteyen, dinlediği müziklerle kendisini dünyadan soyutlayan kahraman; konservatuarda kontrbas bölümünü kazanır, yıllarca müzikle bağ kurmaya çalışır ancak nihayetinde gençliğinde beğenmediği sıradan bir müzik hocasına dönüşür.

 

Cansın

Hikâye, babasının yabancı hayranlığı ve Johnson adını çağrıştırması nedeniyle adını Cansın koyduğu, yirmi dört yaşında olmasına rağmen ölmek isteyen bir gencin bunalımlı hayatıyla başlar. Zengin ve zevk düşkünü bir ailenin çocuğu olan Cansın, yaşadığı hayattan utanç duymaktadır. Banyoya girip küvete uzandığında, Francis Bacon’ın Denemeler kitabını okumaya çalışmasıyla metin "Bacon’un Cehennemi" ve "Cansın’ın Ateşi" bölümleriyle derinleşir; uykudan uyanan Cansın’ın evdeki İngilizce yazılmış her şeyi mutfakta yakmasıyla hikâye sona erer.

 

Mezarlıktan Geçiş

On üç yaşından itibaren kulaktan dolma dinsel bilgiler ve yoğun dualarla büyüyen Leyla, zamanla hayallerini ve evleneceği erkek profiline dair idollerini büyütür. Üniversite yıllarında gittiği bir kafede fal baktırdığı "otuz beden" bir genç, ona otuz beş yaşından sonra hayatında muhteşem değişimler olacağını söyler. Kırk yaşına gelmesine rağmen hiçbir şeyin değişmediğini fark eden Leyla, sandıktan çıkardığı fal kâğıdında o gün gence yaşını ve doğum yerini yanlış söylediğini anlar. Büyük bir hayal kırıklığı yaşayan Leyla, hikâyenin sonunda Karacaahmet Mezarlığı’ndan geçerken ölüler için Fatiha okur ve isteklerine diğer dünyada kavuşmak için dua eder.

 

Mutfak

Gözlerinin çakır olmasından ötürü aldığı isimden memnun olmayan, hayallerinde gece hayatına akmak, sarhoş olmak gibi bambaşka bir yaşam düşleyen ancak bunu gerçekleştiremeyecek kadar çekingen olan Çakır; annesi ve büyükannesiyle yaşadığı evde doğum gününü pastaneden aldığı dondurmayı yiyerek kutlar. Hikâye, Çakır’ın mutfak lavabosunun başında kaldığı anla sona erer.

 

Zamanın Farkında

Kitaba adını veren son hikâye, yetmiş iki yaşındaki Aslan Bey’in hayat muhasebesini ve ölüme yaklaşma sürecini ele alır. Çocukluğundan beri sıkıntılı, kederli ve yalan söyleyen bir yapısı olan Aslan Bey, emekliliğine kadar aynı çizgide yaşamıştır. Hikâye boyunca çocukluğu ile yetmiş iki yaşındaki halini kıyaslayan kahraman, hayatını bir "anlama mesafesi" olarak görür; ancak neye yaklaştığını düşünse bu mesafenin açıldığını ve elinden hiçbir şey gelmediğini fark eder.

 

Coşkuyla Ölmek

"Coşkuyla Ölmek" adlı hikâye kitabı; "Ruhuna Fatiha", "Akılsız Adam", "Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi" ve "Rüya İmiş" olmak üzere birbiriyle bağlantılı, iç içe geçmiş dört hikâyeden oluşur.

 

Ruhuna Fatiha

Kitabın isimsiz başkahramanı, evini boyamaları için tuttuğu işçilerin dağınık, savsaklayıcı ve yavaş tavırlarından duyduğu huzursuzlukla hikâyeyi açar. Her şeyden kolayca irkilen, hiddet barındıran ve öfkesini gizlemeyen bu isimsiz karakter, zaman geçirmek için dışarıda çıkıp bir lokantaya girer. Ceketini bacaklarına örttüğü için lokanta sahibi tarafından kendisine "şeyh" muamelesi yapılır; bu durumdan büyük bir haz duyan kahraman, her şeyi bedavaya getireceğini düşünür.

Hesabın tahsil edilmesiyle büyük bir aldanış yaşayan ve evdeki işçilere getirdiği pideleri kaptıran karakter, bir kez daha hayal kırıklığına uğrar.

 

Akılsız Adam

Hikâyenin kahramanı hayattan ve dünyada olmaktan utanan, gençken ölmeyi arzulayan Refik İyisoy, bir kız çocuğu sahibi olmaktan korkarken, dünyaya getirdiği oğlunun adını Sadık Sadullah koyar.

Oğlunu kendi idealine göre eski, solgun elbiselerle giydiren ve her gün elinden tutarak camiye götüren baba, Sadullah Efendi’nin kendi gibi düşünmesini ve dinî eğitim almasını ister. Ancak Sadullah Efendi bu öğretime heves etmez; cami hocası babasına çocuğun hafız olamayacağını bildirir. Lise sonrasında Fransa’da mimarlık okumaya başlayan oğluyla kendi deneyimlerini buluşturamayan baba, hayal kırıklığı içinde ve kendisini bir tabutun içinde huzurlu bularak yaşamını sürdürür.

 

Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi

Önceki hikâyenin devamı niteliğindeki bu metin, Sadullah Efendi’nin iç dünyasına odaklanır.

Babasını kaybettikten sonra çocukluğundan beri çektiği anne yokluğuna baba yokluğu da eklenen Sadullah Efendi, Paris’te uluslararası bir mimarlık şirketinde çalışıp Fransız Voleta ile evlense de mutlu olamaz. Kendisini hiçbir yere ait hissetmeyen kahraman, çocukluk anılarının taze olduğu Üsküdar’daki eski evlerine döner; ardından eşinin kedisini de alarak İstanbul’a yerleşme kararı alır ve babasının elini tuttuğu çocukluk yıllarına derin bir özlem duyar.

 

Rüya İmiş

Hikaye, kahramanın çocukluk arkadaşı Eyüp’ün yaşam koşullarını küçümsemesiyle başlar. Kötü bir çocukluk geçiren Eyüp ile aynı mahalleden çocukluk arkadaşı olan ve adı hikâyenin ilerleyen kısımlarında Hikmet olduğu anlaşılan ana karakter, ikisinin de hayal ettikleri kişilerden uzak evlilikler yaptığını gözlemler.

Hikmet’in evlenerek ailesine yük olmaktan kurtulmasını isteyen teyzesi Emine Hanım, ona sürekli uygun eş adayları arar. Sonunda buldukları kızın güzelliği nedeniyle başka biriyle evlendirilmek istenmesi üzerine, ablası Cemile ile evlenmeyi kabul eden Hikmet; zamanla rutin bir aile hayatına evrilen yaşamını, yalnız kaldığı anlardaki hayalleri ve rüyalarıyla baş başa sürdürür.

 

Şule Gürbüz’ün Hikâyelerinde Tema

Varoluşçuluk

Şule Gürbüz, modern çağın getirdiği bireyselleşme ve kopuşlar ekseninde, kırılgan ve bütünlük taşımayan kahramanları aracılığıyla var oluşu ve gerçekliği sorgular.

Müzik Hocası hikâyesinde gerçeklik bir uyku hâli, rüya ve hatıra olarak tanımlanırken; Zamanın Farkında’da ağırlığı taşınamayan, insanı sarsan bir korku unsuru olarak işlenir. Akılsız Adam’da ise gerçeklik, parmak izi gibi kişiye özgü ve kimseye ferahlık vermeyen değişmez bir olgu şeklinde karşımıza çıkar. Kahramanlar varlıklarını ve yokluklarını sorgularken, Rüya İmiş’teki Hikmet örneğinde olduğu gibi varlığından da yokluğundan da hoşnut olmayan arafta bir bilinçle hareket ederler.

 

Benlik

Gürbüz’ün hikâyelerindeki karakterler, kendi gerçekliklerine mesafe koyan ve hayallerindeki ideal benliğe inanmaya çalışan figürlerdir. Bu durum Cansın’daki "Herkes kendinin hayal kırıklığıdır" tespitiyle özetlenir. Kahramanlar, Freud, Jung ve Adler’in psikanalitik kuramlarında ele alınan id, ego, süperego çatışmaları ve aşağılık kompleksi ekseninde derin bir içsel bölünme yaşarlar.

 

Mutfak hikâyesinin başkahramanı Çakır, dış dünyası fakir ama iç dünyası zengin olan, bulunduğu yere katlanma (ekildiği yerde durma) erdemini gösteren bir karakterdir. Buna karşın Müzik Hocası, Cansın ve Aslan Bey gibi karakterler benlik karmaşası, yetememezlik hissi, eziklik duygusu ve derin bir yabancılaşma yaşarlar. Aslan Bey’in çocukluğundan beri taşıdığı yetersizlik hissi ve kendini beğenmeme durumu, Adler’in çocukluk ihmalleri ve aşağılık kompleksi teorisiyle birebir örtüşür. Kahramanlar, kendi hayatlarını yaşayamadıkları ve "kendi yerlerinde" olamadıkları gerçeğiyle yüzleşerek trajik birer araf psikolojisine hapsolurlar.

 

Şule Gürbüz’ün hikâye kişileri, dünyadan, içinde bulundukları şartlardan ve bizzat kendilerinden razı olmayan bir yapı sergilerler. Karakterler, hayatın dayattığı olağan akışı ve sıradanlığı reddederler.

 

Karakterler, mevcut yetersizliklerini ve eziklik duygularını örtmek için zihinlerinde ideal benlikler kurgularlar. İdeal benlik ile gerçek benlik arasındaki bu uçurum, karakterlerde derin bir ruhsal gerilim yaratır. Kendini sürekli dinleyen, iç sesleriyle hesaplaşan kahramanlar; benliklerinin göç ettiğini, kılık ve yer değiştirdiğini hissederler.

Tüm bu süreçlerin sonucunda karakterler, kendi hayatlarını yaşayan birer özne olmaktan çıkarak kendi ömürlerinin seyircisine dönüşürler. Yaşadıkları hayatın kendilerine benzemediğini, başkasının hayatını izler gibi bir arafta kaldıklarını acıyla fark ederler.

 

Sanayi sonrası toplumların yarattığı kimliksizleşme ve kitle kültürünün dayattığı yabancılaşma, Şule Gürbüz’ün karakterlerinde doğrudan birer benlik parçalanması olarak kendini gösterir. Birey, sahip olduklarıyla yetinmeyerek varlığının sırrına ermek, kendini gerçekleştirmek ister; ancak bu arayış, ideal benlik ile gerçek benlik arasında şiddetli bir çatışmayı tetikler.

 

Akılsız Adam (Refik İyisoy): Kendisini ömrü boyunca bir "kusur timsali," eksik ve kırık olarak görür. Yaşadığı vicdan azabını, çırpınmayı ve mahvolmayı varoluşun sırrı sayarak kendi cehennemine odun taşımaktan adeta zevk alır. Oğlunu da kendi idealize ettiği sükûnet bulmuş bir benlikle yetiştirmek ister.

 

Akılsız Adamın Oğlu (Sadullah Efendi): Babasının içe dönük yapısına karşın, kendisini "bölünmüş ve parçalanmış benlikler" arasında hisseder.

 

Rüya İmiş (Hikmet): Hayal ile gerçeğin sıkıştığı noktada, hayatını rüyalarına benzetemeyen, varlığından da yokluğundan da hoşnut olmayan bir portre çizer. Başka bir hayata ve pencereden bakan bir seyirciye dönüşerek kendi hayatını izler.

Ruhuna Fatiha (İsimsiz Kahraman): Hiddet, sıkılma ve düşünsel şiddet barındıran benliklerle hareket eder.

 

Karakterler mevcut hayatlarına, yaşlarına ve rollerine razı gelmezler; bu durum onları gerçeği örten hayallere ve ideal benliklere sığınmaya zorlar.

Karakterlerin zihni; ev sahibi/misafir benlikler, iç sesler, hiddet maskeleri ve gölgelerle doludur. Bu çokluluk, bireyin kendi hayatına yabancılaşmasına ve kendi ömrünün seyircisine dönüşmesine yol açar.

 

Yabancılaşma

Şule Gürbüz’ün Zamanın Farkında ve Coşkuyla Ölmek kitaplarındaki kahramanlar toplumsal dışlanmışlık ve kimlik kuramama krizleri ekseninde derin bir yabancılaşma krizi yaşarlar.

Karakterler, kendi hayatlarını yaşayan birer özne olmaktan çıkarak kendi ömürlerinin seyircisine dönüşürler. Cansın’da bu yabancılaşma vücudundan iğrenme ve hayatta silikleşme olarak tecelli eder.

 

Yabancılaşmanın derinleşmesi, karakterlerde derin bir hiçlik duygusu yaratır. Aslan Bey her adımında boşluğa bastığını hisseder. Zihinsel kurgularla, yalanlarla ve maskelerle örülen bu dünyada karakterler, kalabalıklar içinde yapayalnız kalır.

 

Karakterlerin iç dünyası boşluklar, hiçlik duyguları ve kronik kırgınlıklarla doludur.

Karakterler, çevrelerindeki her türlü mutsuzluğun sorumlusu olarak kendilerini görürler.

 

Zaman

Şule Gürbüz, temel zaman anlayışını "zamanın farkında olma" ve "Âdem ile akran olma" kavramları üzerine kurar.

Zaman, insanın hayatı ve hakikati kavrama çabasında bir mesafedir.

 

Mezarlıktan Geçiş’te Leyla’nın sığındığı şekliyle zaman; "ne hızlıdır ne yavaş, getireceğini getirir" denilerek sakin bir bekleme odası, tenhalık, loşluk ve birbirine değmeden yaşanılan bir sırlar tünelidir.

 

Cansın hikâyesindeki Bacon bölümlerinde zaman, "bir algının acısından ve yetersizliğinden başka ve daha derin bir algının acısına uzanan yoldaki yolcunun mevcudiyeti" yani doğrudan ıstırap olarak tanımlanır.

 

Müzik Hocası için zaman, dünyayı kalın, ağır ve sisli bir perdenin arkasından izlediği, ağrısını hep şurasında duyduğu bütün bir ömürdür.

 

Ebediyet de belki de gerçekten öyle sanıp baktığın bir andır.

 

Gürbüz, zamanın ve hakikatin sadece akılla çözülemeyeceğini, sezgi ve algı gözünün açılması gerektiğini savunur.

 

Mesafe almak diye bir şey yokmuş, mesafeyi anlamak varmış.

 

Ölüm

Şule Gürbüz’ün metinlerinde ölüm, korkulan, kaçılan bir son olmaktan ziyade, ontolojik bir sığınak, arzulanan bir durumdur. / Coşkuyla Ölmek /

 

Zamanın Farkında’nın kahramanı Aslan Bey, eylül sonu nedensiz bir hafiflikle tak diye ölmeyi, geride gözü yaşlı binlerce insan bırakmayı, mezarlıkta tarikat şeyhlerinin ve dervişlerin kendisini dualarla uğurlamasını düşler. Bu hayaller, karakterin dünyadaki silik ve yabancılaşmış varlığını, ölümün ihtişamıyla telafi etme çabasıdır.

 

Refik İyisoy’un "Ben gençken neticede sadece bir canlıydım, ama hayatta değildim" tespiti, canlı olmak ile hayatta olmak arasındaki uçurumu gösterir. Düşüncelerin, inançların ve heveslerin anbean defnedilmesi, modern insanın içsel çürümesini ve duygusal kısırlığını simgeler.

 

Din

Şule Gürbüz’ün eserlerinde benlik ve varoluş mücadelesi veren kahramanlar, dünyayı ve kendi iç boşluklarını anlamlandırmak için sıklıkla din olgusuna ve teolojik kavramlara başvururlar.

Hikâyelerde din olgusu genel olarak iki temel düzlemde, şeriat (zahiri/kuralcı yön) ve tasavvuf (batıni/manevi yön) ekseninde ele alınır.

Tasavvufun temel gayesi olan nefis terbiyesi, kalbi vesveselerden arındırma ve insan-ı kâmil olma çabası hikâyelerde derinlemesine işlenir.

 

Hikâyelerde cuma namazları, hacet namazları ve bedensel ibadetler silsilesi, karakterlerin dünyadaki tutamakları olarak yer bulur.

 

Gürbüz’ün kahramanları şekilsel bir dindarlıktan ziyade derin bir inanç krizinin içindedirler.

 

Kalp gözünün açıklığı ve temizliği, Allah’a ulaşmanın ve hakikati idrak etmenin ön koşulu olarak sunulur.

 

Dünyanın geçici bir imtihan yeri, ahiretin ise ebedî bir hesap yeri olduğu inancı karakterlerin zihnini meşgul eder (Rüya İmiş, Ruhuna Fatiha).

 

Müzik

Kambur romanında isimsiz kahramanın belirttiği üzere, her insanın bir yaşam müziği vardır ve bu müzik mutlaka cenazesinde çalınmalıdır; çünkü "müzik bittiğinde her şey biter" ve nasıl bir ömür sürüldüğü müziğin finalinden belli olur.

 

Müzik Hocası için müzik, varoluşunu ve içsel çalkantılarını dışa vurma çabasıdır. Çeşitli enstrümanları çalmaya heveslenen, org sesleriyle imanını tazeleyen bu karakter, zamanla eleştirdiği sıradan bir müzik hocasına dönüşerek ironik bir savruluş yaşar.

 

Refik İyisoy, oğlunun kudüm çalmasını ve müziğe ilgi duymasını arzulasa da, Sadullah Efendi bu ritimlere ve evde yankılanan Türk müziği plaklarına hep yabancı kalmış; müziği babasının zoruyla icra edilen tedirgin bir uğraş olarak deneyimlemiştir.

 

Kıyamet Emeklisi / Tevhide’nin çocuklarına mandolin çaldırma çabası, yakın çevreleriyle kuramadıkları duygusal bağı müzik aracılığıyla tamir etme arzusunun bir yansımasıdır.

 

Sonuç

Şule Gürbüz; roman, hikâye, şiir, deneme ve tiyatro türlerinde eserler veren XXI. yüzyılın önemli postmodern yazarlarındandır. Dolmabahçe Sarayı’nda mekanik saat ustası olarak da çalışan Gürbüz’ün eserlerinde felsefi derinleşme, yaşamı anlamlandırma ve "bozuk hayatı" tamir etmeye çalışan mekanik bir saat tamircisinin özenli, dikkatli işçiliği görülür.

 

Varoluşçu bir yaklaşım sergileyen Gürbüz, yarattığı karakterler aracılığıyla zamansızlaşan, kendi varlığını ve benliğini arayan, kendine ve yaşama seyirci kalan, genellikle hiçlik, boşluk, anlamsızlık ve yalnızlık duyguları yaşayan figürler kurgulamıştır. İnsan odaklı metinlerinde olay akışından ziyade zihin akışına yer vererek yerelden evrenselliğe uzanan bir çizgi izlemiştir.

Hakikate ve öze ulaşma çabasındaki insan, kendi üzerine yoğunlaşarak varoluş sancıları çeker.

 

Gürbüz, ölümün kendisinden ziyade "ölüm fikri" ve felsefesi üzerinde durmuştur.

Özellikle gençken, her şeyin zirvesindeyken coşkuyla ölebilmek büyük bir arzudur.

 

Zaman, lineer bir akıştan ziyade "bir anlama mesafesi" ve "zamanın farkında olma" ekseninde işlenmiştir.

Zamanın asli özelliği geçicilik olup, buna derin bir "geç kalmışlık hissi" eşlik eder.

 

Gerçekliğe uyum sağlayamayan karakterler bunalıma, parçalanmışlığa, hiçliğe ve yalnızlığa kapılarak kendi hayatlarının kenarında duran birer seyirciye dönüşürler. Bu durum benlik parçalanmalarını ve ideal benlik arayışlarını tetikler.

Din, karakterlerin benlik arayışlarında sığındığı temel metafizik alanlardan biridir.

Müzik; bazen ölümle kurulan ontolojik bir bağ (yaşam müziğinin cenazede çalınması), bazen bir kendini ifade etme aracı, bazen de karakterler arasındaki kopukluğu giderme çabası olarak metinlerde yer bulmuştur.

…

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder