Ahmet
Mendeş - Şule Gürbüz'ün Roman ve Hikâyeleri Üzerine
Tematik Bir İnceleme - Notlar
Yüksek Lisans Tezi, Mardin Artuklu Üniversitesi, Lisansüstü
Eğitim Enstitüsü, Mardin, 2025
Önsöz
Tezin yapısı
Birinci Bölüm: Araştırmanın genel çerçevesini çizen
konu, amaç, kapsam, yöntem ve sınırlılıklar.
İkinci Bölüm: Şule Gürbüz’ün hayatı, edebi kişiliği
ve sekiz kitaptan oluşan külliyatı (iki roman, iki hikâye, şiir, tiyatro,
deneme ve saat kitabı).
Üçüncü Bölüm: Yazarın romanlarının özetleri (Kambur
ve Kıyamet Emeklisi).
Dördüncü Bölüm: Romanlarda tespit edilen temel
izleklerin analizi.
Beşinci Bölüm: Hikâye kitaplarının (Coşkuyla Ölmek
ve Zamanın Farkında) özetleri ve bu hikâyelerde öne çıkan izlekler.
Gürbüz’ün Dolmabahçe Sarayı’ndaki mekanik saat ustalığı,
onun cümle kurgusuna, ayrıntı yoğunluğuna, noktalama tercihlerine ve
bitmeyen/uzayan cümle yapısına doğrudan yansımaktadır. Eserlerindeki her bir
parça, saat çarkları gibi birbirini tamamlayan bir hassasiyetle örülmüştür.
Gürbüz klasik "giriş-gelişme-sonuç" şemasını
reddeder. Eserlerinde dışsal eylemlerden ziyade, kendisini ve yaşamı arayan
karakterlerin zihin akışı, iç monologları ve bilinç katmanları esas alınır.
Giriş
Türk romanı; Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Halit Ziya
Uşaklıgil ve Yakup Kadri gibi isimlerle gelişmiş; Cumhuriyet döneminde
Sabahattin Ali, Oğuz Atay, Orhan Pamuk gibi yazarlarla dünya çapında bir konuma
ulaşmıştır.
Şule Gürbüz, eserlerinde varlık sorunu yaşayan, duyarlılığı
yüksek karakterleri işler.
İlk romanı "Kambur"u on sekiz yaşında yazan yazar,
otuz yıl sonra nehir roman özelliği taşıyan "Kıyamet Emeklisi"ni
kaleme almıştır. Aradaki dönemde "Zamanın Farkında" ve "Coşkuyla
Ölmek" adlı hikâye kitaplarını yayımlamıştır. Gürbüz'ün metinlerindeki
biçimsel ve düşünsel yoğunluk "Her cümle bir önceki cümlenin yıkıntısı
üzerine inşa edilmiştir" cümlesiyle özetlenebilir. Karakterleri
aracılığıyla varoluşçuluk, benlik, yabancılaşma, zaman, ölüm, din ve müzik gibi
temaları işleyen yazar, bu çalışmada ele alınan tematik yapının odak noktasını
oluşturmaktadır.
1. Araştırmanın Tasarımı
Araştırma, bireyi, toplumu ve dünyayı varoluş çizgisinde ele
alan yazarın "hayat ve gerçekliği anlama ve anlatma çabasını tespit
etmeyi" hedefler.
Araştırmanın asıl kaynaklarını "Kambur" (1992) ve
"Kıyamet Emeklisi" (2022) romanları ile "Zamanın Farkında"
(2011) ve "Coşkuyla Ölmek" (2012) öykü kitapları oluşturmuştur.
2. Şule Gürbüz’ün Hayatına, Edebi Kişiliğine ve Eserlerine Genel Bir Bakış
1974 yılında İstanbul’da doğan yazar; İstanbul Üniversitesi
Sanat Tarihi Bölümünü bitirmiş, Cambridge Üniversitesinde felsefe ve
konservatuarda müzik eğitimi almıştır. Viyolonsel ve kilise orgu çalabilen
Gürbüz, akademik kariyer yerine mekanik saat tamirciliğini seçmiştir.
Dolmabahçe Sarayı’nda sanat tarihçisi olarak işe başladıktan sonra, II.
Abdülhamid’in saatçisinin torunu ve bu geleneği bilen son isim olan Recep
Gürgen’in çıraklığını yapmış; bu süreci "Çıraklığımda ustamın gözüne
girmek için elimi amonyaktan, benzinden çıkarmadım, kezzaplara batırdım. Saat
Kulesi’nden düştüm, omzum kırıldı. Başıma gelmeyen kalmadı" sözleriyle
anlatmıştır. Gürbüz, günümüzde millî saraylar bünyesindeki Saat Restorasyon
Atölyesi’nde Türkiye’nin nadir kadın mekanik saat tamircilerinden biri olarak
çalışmaktadır.
Gürbüz, insanın dünyadaki varlığını, hiçliği, zamanı ve
ölümü sorgulayan bir "sorunsalın yazarı"dır.
…anlamak, bilmek zaman zaman farklı kederler verse de bir
derinliği ve genişliği vardır ki vasatın ya da bilmeyenin tadına varabileceği
şeyler değildir bunlar…
Eserlerinde Abdülhak Şinasi Hisar’dan İbn-i Arabî’ye, Peyami
Safa’dan Şeyh Galip’e uzanan geniş bir gelenek çizgisine yaslanır.
Eserleri
"Kambur" (1992)
"Ağrıyınca Kar Yağıyor" (1993)
"Ne Yaştadır, Ne Başta Akıl Yoktur" (1993)
"Zamanın Farkında" (2011)
"Coşkuyla Ölmek" (2012)
"Öyle Miymiş?" (2016)
"Kıyamet Emeklisi" (2022)
"Saat Kitabı" (2011)
3. Şule Gürbüz’ün Romanları
Ben Kambur’u 18 yaşımda, bir yazarlık kariyeri duygusunda
değil kendi o vakit ki duyuşum, aklım ve bakışımla yazdım; yazmaya, elimde bir
şey tutmaya ihtiyacım vardı…
Zamandan ve mekândan bağımsız bir zihin okuması sunan eser;
absürtlüğü, kara mizahı ve ironiyi iç içe işler.
Kıyamet Emeklisi
Roman, 1960 Erzurum (Yakutiye) doğumlu başkahraman Aziz’in
on beş yaşından itibaren kendini arayışını ve tarikatlarla olan ilişkisini konu
alır. Aziz, babasından ve annesinden görmediği sevgiyi Sarılık Tekkesi’nde
tanıştığı Melamî piri Hilmi Baba’da bulur. Hilmi Baba’nın tekkesinde geçirdiği
zamanın ardından gelişen trajik olaylar ve matematik öğretmeni Nazif’in
intiharı nedeniyle buradan ayrılmak zorunda kalır; sonrasında ailesinin
yönlendirmesiyle Uşşaki Şeyhi Kemalettin Efendi’nin tekkesine girer. Ailesinin
ölümü, abisi Âdem’in akıl hastanesine yatırılması ve askerlik sonrasında
içindeki boşluğu dolduramayan Aziz, Erzurum’dan ayrılır.
Romanın ikinci cildinde, yirmi üç yaşında İstanbul’a gelip
Vakıflar Müdürlüğü’nde işe giren Aziz’in benlik ve arayış yolculuğu Nuhu’nun
rehberliğinde devam eder. Aziz, eşi Tevhide ile kurduğu evlilikte ve Nuhu’ya
mürid oluşunda aradığı huzuru bulamaz. Nefsini terbiye etmek, ruhunu tüm
benliklerden arındırmak amacıyla kendisini sadece bir kanepenin yer aldığı
eşyasız bir odaya kapatarak çileye çekilir. Günde bir bardak su ve üç zeytinle
yürüttüğü bu süreç, bedeninin zayıflaması sonucu hastanede ölümle noktalanır.
Ya Aziz öyle değilmiş, yüzüme bakılır sandın, değilmiş.
Çok seven az da olsa sevilir dedin, değilmiş…
4. Şule Gürbüz’ün Romanlarında Tema
Varoluşçuluk
Başkaldırı olarak ortaya çıkan varoluşçuluk, geleneksel
felsefeye ve mevcut sistemlere karşı bir manifestodur. Sartre’ın "varoluş
özden önce gelir" anlayışına dayanan bu akım, insanın kendi seçimleriyle
özünü yarattığını savunur. Şule Gürbüz, Kambur ve Kıyamet Emeklisi romanlarında
bu felsefi zemini; zaman, ölüm, benlik, yalnızlık ve din ekseninde işler.
Gürbüz’ün kahramanları (Aziz, Adil, Nazif vb.) aidiyetsizlik
ve yersiz yurtsuzluk duygusuyla hareket eden, hayatı ve varlığı anlamlandırmaya
çalışan kişierdir.
Romanlarda insanın fiziksel varoluşu ve doğanın kusursuz
düzeni teolojik referanslarla (Kur'an ayetleri) ele alınmıştır.
Eserlerde Tanrı’nın varlığına şüpheci yaklaşan karakterler
(Tevhide, Nazif) bulunduğu gibi, O'nun kudretine ve her şeyi bildiğine inanan
karakterler de yer alır.
Benlik
Varoluşun hakikatine erişmek, ancak "kendini
bilmek" ile mümkündür.
Gürbüz’ün karakterleri mevcut gerçekliklerine tahammül
edemedikleri için zihinlerinde "idealleştirilmiş imge"ler (sahte
benlikler) yaratırlar. Kendi hayatının öznesi olması gerekirken seyirci
konumuna düşen birey nesneleşir ve kendine yabancılaşır.
Horney: Bu tür kişiler kendilerine –sanki bir sanat eserine
bakar gibi- bir tür nesnel ilgiyle bakabilme vasfına sahiptir.
(Kıyamet Emeklisi) Aziz, zihninde yarattığı farklı
benliklere isimler vererek onlarla sürekli bir iç diyalog sürdürür. Hilmi
Baba’nın yönlendirmesiyle bu benlikleri adlandıran Aziz; "Balıkçı",
"Emanetçi", "Mayacı" ve aralarında kendisine en yakın
hissettiği, şiirsel ve şairanelik barındıran "Kemal" adlı benliğiyle
mücadele eder. Gerçek benliği ile bu sahte benlikler arasındaki çatışma, onun
ruhsal karmaşasının temelini oluşturur.
Kambur, sahip olduğu gerçeklikten utandığı ve kaçmak
istediği için kendini gizler; bunu "Ben söyleyemediklerimim" sözüyle
ifade eder.
Şule Gürbüz’ün karakterleri oldukları kişiden, kendi
özlerinden ve rollerinden memnun değildirler.
Yazar, insanın kendi özünü dışarıdan gelen yardımlarla
değil, bizzat kendisinin oluşturması gerektiğini "Herkes aydınlığı ve
cevheri kendi bulmak, bulmak da değil, bizzat oluşturmak zorunda..."
vurgusuyla ele alır.
Gürbüz’ün karakterleri ne dünyayı ne de kendilerini
beğenirler.
Şeytan içindeki itham eden, durmadan suçlayan benliktir. Bu
İncil’de de yazar ama kimse tefsir etmez. Çünkü kendini durmadan suçlayan insan
çok güç kaybeder...
Yabancılaşma
Kambur romanında başkahramanın isimsiz bırakılması,
onu evrensel bir insan gerçeği haline getirir. Fiziksel eksiklikleri ve
dışlanmışlığı nedeniyle topluma ve ailesine yabancılaşan Kambur, geçmişine de
yabancıdır; bunu "Anı diyorum ya, benim hiç anım yok" sözleriyle dile
getirir.
Kıyamet Emeklisi / Aziz’in içsel yolculuğu, kendisine
yabancı kalmaktan (yaban olmak) kurtulup özüne aşina olmaya çalışması üzerine
kuruludur. Aziz, çevresiyle ve kendisiyle arasına mesafe koyarak yaşamı adeta
dışarıdan izler.
Gürbüz’ün karakterleri ailelerine, evlendikleri kişilere ve
topluma karşı derin bir aidiyetsizlik hissederler. Ev bark sahibi olmalarına
rağmen bu durumu içselleştiremeyen karakterler, hayatın merkezinde değil
kenarında dururlar.
Zaman
Dünyada kalıcılık yoktur; zaman kendi başına var oluştan
ziyade bir yok oluş ve eskitme nedenidir. Kambur romanında bu durum "Bu
kış duruyorum. Geçen kış yine duruyordum... Sanki geçmiyor da eskitiyorum"
sözleriyle ifade edilirken, her şeyin bir sonunun olması insanlarda derin bir
geç kalmışlık hissi yaratır.
Gürbüz’de zaman, takvimsel bir akıştan ziyade zihinsel bir
anlama mesafesidir: "Başını ânın içinde nereye çevirse geçmiş, gelecek
şimdinin içinde koyulup açılan ama hep aynı kalan bir kıvamın içinde dönüp
duruyordu. Her şey ama her şey bir ipe dizili serçelerdi, yan yanaydı."
Asıl zaman, insanın kendi içindeki idrak alanında katettiği
yoldur.
An; bazen tarihteki bir idrakin hissettirdiği anda
dirilmesi, bazen de baygınlık anında hafızanın kaybolmasıyla aradan geçen
yılların atlanması şeklinde tecelli eder.
Gece ile gündüzün birbirine ilmik atması gibi akan zaman,
tutulup kavranmadığı takdirde insanın boynuna ve ayaklarına dolanan bir engele
dönüşür.
Ölüm
Şule Gürbüz, romanlarında doğrudan ölümden ziyade "ölüm
fikrini" işler.
Yazarın kahramanları ölümden değil hayattan irkilirler.
Gürbüz, ölümü bir zayıflık değil "kudretin eşiği"
ve bir zarif veda merhalesi olarak görür. Kambur romanında başkahraman
ölüm korkusu taşımaz.
Kambur’da ölüm, müziğin kesilmesi olarak
kurgulanmıştır. Her insanın doğumundan ölümüne kadar eşlik eden bir "yaşam
müziği" vardır ve müzik bittiğinde her şey biter. Kambur, kendi cenaze
töreni için kendi yaşamının müziğini çalmanın hayalini kurar.
Gürbüz, dünyayı geçici bir rüya ve uyku hâli olarak kabul
eder. Ölümü, dinî referanslarla bütünleştirerek fani dünyadan ebedi olana
geçişin en yüksek olgunluk mertebesi olarak işlemiştir.
Din
Şule Gürbüz, eserlerinde dini ve tasavvufu karakterlerin
benlik ve kimlik arayışları üzerinden işler.
Kıyamet Emeklisi / Aziz’in hayatı iki zıt dinî anlayış
etrafında şekillenir. Bir yanda kuralcı, şekilci ve dogmatik olan şeriat
öğretisi (Kemaleddin Efendi ve medrese eğitimi); öte yanda nefs terbiyesini,
içsel derinliği ve hakikati savunan tasavvufi öğreti (Hilmi Baba ve Melâmîlik)
yer alır.
Hilmi Baba, dünyadaki her şeyi ve insanı Allah’ın geçici bir
gölgesi olarak tanımlar.
Gürbüz, romanında dinî tarihin dönüm noktalarına ve trajik
figürlerine sıkça yer verir. Aziz’in saçlarının kesilmesi Kerbelâ olayına
benzetilirken; Musa ve çoban örneği ile herkesin Allah katında eşit olduğu
hatırlatılır.
Tasavvufun temel unsurlarından olan uzlet ve inziva, Aziz’in
Ayçukuru Köyü’ne burhana gönderilmesiyle işlenir. Hilmi Baba, Aziz’in nefsini
terbiye etmek ve içsel sesini susturmak için ona kulaklarına taş bağlama gibi
fiziksel ve simgesel terbiyeler uygular. Dergâhta açlığın taş, su ve dallarla
geçiştirilmesi "bir lokma bir hırka" felsefesinin somut bir
yansımasıdır.
Hilmi Baba’nın ölümünden sonra onun yerini doldurmaya
çalışan Nuhu, hiçbir ciddi dinî eğitim almamasına ve hatta abdestsiz namaz
kılma gibi tutarsızlıklarına rağmen çevresindeki cemaat tarafından şeyhlık
mertebesine çıkarılır. Nuhu’nun bu konumu, halkın görünüşe aldanan ve sahte
mürşitlere biat eden zaaflarını gözler önüne seren çarpıcı bir eleştiridir.
5. Şule Gürbüz’ün Hikâyeleri
Şule Gürbüz’ün metinleri, okura çaba ve zaman harcama
zorunluluğu yükleyen, felsefi derinliği yüksek metinlerdir.
Hikâye romana, hele şiire göre fazla gerçektir ve her
gerçek gibi önünden masal arayarak geçilir.
Zamanın Farkında
2011 yılında yayımlanan ve 2012’de Oğuz Atay Öykü Ödülü’nü
alan ilk hikâye kitabı Zamanın Farkında, saat ustası Recep Gürgen’e
adanmıştır. Kitap; "Müzik Hocası", "Cansın", "Mezarlıktan
Geçiş", "Mutfak" ve "Zamanın Farkında"
olmak üzere beş hikâyeden oluşur.
Müzik Hocası
Gürbüz’ün eserlerinde müzik, ölümle ve insanın içsel
boşluklarıyla doğrudan ilişkilendirilir.
Hikaye isimsiz bir protagonistin (Müzik Hocası) on beş
yaşından elli iki yaşına kadarki içsel yolculuğunu anlatır. Hiç çaba harcamadan
enstrüman çalmak isteyen, dinlediği müziklerle kendisini dünyadan soyutlayan
kahraman; konservatuarda kontrbas bölümünü kazanır, yıllarca müzikle bağ
kurmaya çalışır ancak nihayetinde gençliğinde beğenmediği sıradan bir müzik
hocasına dönüşür.
Cansın
Hikâye, babasının yabancı hayranlığı ve Johnson adını
çağrıştırması nedeniyle adını Cansın koyduğu, yirmi dört yaşında olmasına
rağmen ölmek isteyen bir gencin bunalımlı hayatıyla başlar. Zengin ve zevk
düşkünü bir ailenin çocuğu olan Cansın, yaşadığı hayattan utanç duymaktadır.
Banyoya girip küvete uzandığında, Francis Bacon’ın Denemeler kitabını okumaya
çalışmasıyla metin "Bacon’un Cehennemi" ve "Cansın’ın
Ateşi" bölümleriyle derinleşir; uykudan uyanan Cansın’ın evdeki İngilizce
yazılmış her şeyi mutfakta yakmasıyla hikâye sona erer.
Mezarlıktan Geçiş
On üç yaşından itibaren kulaktan dolma dinsel bilgiler ve
yoğun dualarla büyüyen Leyla, zamanla hayallerini ve evleneceği erkek profiline
dair idollerini büyütür. Üniversite yıllarında gittiği bir kafede fal
baktırdığı "otuz beden" bir genç, ona otuz beş yaşından sonra
hayatında muhteşem değişimler olacağını söyler. Kırk yaşına gelmesine rağmen
hiçbir şeyin değişmediğini fark eden Leyla, sandıktan çıkardığı fal kâğıdında o
gün gence yaşını ve doğum yerini yanlış söylediğini anlar. Büyük bir hayal
kırıklığı yaşayan Leyla, hikâyenin sonunda Karacaahmet Mezarlığı’ndan geçerken
ölüler için Fatiha okur ve isteklerine diğer dünyada kavuşmak için dua eder.
Mutfak
Gözlerinin çakır olmasından ötürü aldığı isimden memnun
olmayan, hayallerinde gece hayatına akmak, sarhoş olmak gibi bambaşka bir yaşam
düşleyen ancak bunu gerçekleştiremeyecek kadar çekingen olan Çakır; annesi ve
büyükannesiyle yaşadığı evde doğum gününü pastaneden aldığı dondurmayı yiyerek
kutlar. Hikâye, Çakır’ın mutfak lavabosunun başında kaldığı anla sona erer.
Zamanın Farkında
Kitaba adını veren son hikâye, yetmiş iki yaşındaki Aslan
Bey’in hayat muhasebesini ve ölüme yaklaşma sürecini ele alır. Çocukluğundan
beri sıkıntılı, kederli ve yalan söyleyen bir yapısı olan Aslan Bey,
emekliliğine kadar aynı çizgide yaşamıştır. Hikâye boyunca çocukluğu ile yetmiş
iki yaşındaki halini kıyaslayan kahraman, hayatını bir "anlama
mesafesi" olarak görür; ancak neye yaklaştığını düşünse bu mesafenin
açıldığını ve elinden hiçbir şey gelmediğini fark eder.
Coşkuyla Ölmek
"Coşkuyla Ölmek" adlı hikâye kitabı; "Ruhuna
Fatiha", "Akılsız Adam", "Akılsız Adamın Oğlu Sadullah
Efendi" ve "Rüya İmiş" olmak üzere birbiriyle bağlantılı, iç içe
geçmiş dört hikâyeden oluşur.
Ruhuna Fatiha
Kitabın isimsiz başkahramanı, evini boyamaları için tuttuğu
işçilerin dağınık, savsaklayıcı ve yavaş tavırlarından duyduğu huzursuzlukla
hikâyeyi açar. Her şeyden kolayca irkilen, hiddet barındıran ve öfkesini
gizlemeyen bu isimsiz karakter, zaman geçirmek için dışarıda çıkıp bir
lokantaya girer. Ceketini bacaklarına örttüğü için lokanta sahibi tarafından
kendisine "şeyh" muamelesi yapılır; bu durumdan büyük bir haz duyan
kahraman, her şeyi bedavaya getireceğini düşünür.
Hesabın tahsil edilmesiyle büyük bir aldanış yaşayan ve
evdeki işçilere getirdiği pideleri kaptıran karakter, bir kez daha hayal
kırıklığına uğrar.
Akılsız Adam
Hikâyenin kahramanı hayattan ve dünyada olmaktan utanan,
gençken ölmeyi arzulayan Refik İyisoy, bir kız çocuğu sahibi olmaktan
korkarken, dünyaya getirdiği oğlunun adını Sadık Sadullah koyar.
Oğlunu kendi idealine göre eski, solgun elbiselerle giydiren
ve her gün elinden tutarak camiye götüren baba, Sadullah Efendi’nin kendi gibi
düşünmesini ve dinî eğitim almasını ister. Ancak Sadullah Efendi bu öğretime
heves etmez; cami hocası babasına çocuğun hafız olamayacağını bildirir. Lise
sonrasında Fransa’da mimarlık okumaya başlayan oğluyla kendi deneyimlerini
buluşturamayan baba, hayal kırıklığı içinde ve kendisini bir tabutun içinde
huzurlu bularak yaşamını sürdürür.
Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi
Önceki hikâyenin devamı niteliğindeki bu metin, Sadullah
Efendi’nin iç dünyasına odaklanır.
Babasını kaybettikten sonra çocukluğundan beri çektiği anne
yokluğuna baba yokluğu da eklenen Sadullah Efendi, Paris’te uluslararası bir
mimarlık şirketinde çalışıp Fransız Voleta ile evlense de mutlu olamaz.
Kendisini hiçbir yere ait hissetmeyen kahraman, çocukluk anılarının taze olduğu
Üsküdar’daki eski evlerine döner; ardından eşinin kedisini de alarak İstanbul’a
yerleşme kararı alır ve babasının elini tuttuğu çocukluk yıllarına derin bir
özlem duyar.
Rüya İmiş
Hikaye, kahramanın çocukluk arkadaşı Eyüp’ün yaşam
koşullarını küçümsemesiyle başlar. Kötü bir çocukluk geçiren Eyüp ile aynı
mahalleden çocukluk arkadaşı olan ve adı hikâyenin ilerleyen kısımlarında Hikmet
olduğu anlaşılan ana karakter, ikisinin de hayal ettikleri kişilerden uzak
evlilikler yaptığını gözlemler.
Hikmet’in evlenerek ailesine yük olmaktan kurtulmasını
isteyen teyzesi Emine Hanım, ona sürekli uygun eş adayları arar. Sonunda
buldukları kızın güzelliği nedeniyle başka biriyle evlendirilmek istenmesi
üzerine, ablası Cemile ile evlenmeyi kabul eden Hikmet; zamanla rutin bir aile
hayatına evrilen yaşamını, yalnız kaldığı anlardaki hayalleri ve rüyalarıyla
baş başa sürdürür.
Şule Gürbüz’ün Hikâyelerinde Tema
Varoluşçuluk
Şule Gürbüz, modern çağın getirdiği bireyselleşme ve
kopuşlar ekseninde, kırılgan ve bütünlük taşımayan kahramanları aracılığıyla
var oluşu ve gerçekliği sorgular.
Müzik Hocası hikâyesinde gerçeklik bir uyku hâli,
rüya ve hatıra olarak tanımlanırken; Zamanın Farkında’da ağırlığı
taşınamayan, insanı sarsan bir korku unsuru olarak işlenir. Akılsız Adam’da
ise gerçeklik, parmak izi gibi kişiye özgü ve kimseye ferahlık vermeyen
değişmez bir olgu şeklinde karşımıza çıkar. Kahramanlar varlıklarını ve
yokluklarını sorgularken, Rüya İmiş’teki Hikmet örneğinde olduğu gibi
varlığından da yokluğundan da hoşnut olmayan arafta bir bilinçle hareket
ederler.
Benlik
Gürbüz’ün hikâyelerindeki karakterler, kendi gerçekliklerine
mesafe koyan ve hayallerindeki ideal benliğe inanmaya çalışan figürlerdir. Bu
durum Cansın’daki "Herkes kendinin hayal kırıklığıdır"
tespitiyle özetlenir. Kahramanlar, Freud, Jung ve Adler’in psikanalitik
kuramlarında ele alınan id, ego, süperego çatışmaları ve aşağılık kompleksi
ekseninde derin bir içsel bölünme yaşarlar.
Mutfak hikâyesinin başkahramanı Çakır, dış dünyası
fakir ama iç dünyası zengin olan, bulunduğu yere katlanma (ekildiği yerde
durma) erdemini gösteren bir karakterdir. Buna karşın Müzik Hocası, Cansın
ve Aslan Bey gibi karakterler benlik karmaşası, yetememezlik hissi, eziklik
duygusu ve derin bir yabancılaşma yaşarlar. Aslan Bey’in çocukluğundan beri
taşıdığı yetersizlik hissi ve kendini beğenmeme durumu, Adler’in çocukluk
ihmalleri ve aşağılık kompleksi teorisiyle birebir örtüşür. Kahramanlar, kendi
hayatlarını yaşayamadıkları ve "kendi yerlerinde" olamadıkları
gerçeğiyle yüzleşerek trajik birer araf psikolojisine hapsolurlar.
Şule Gürbüz’ün hikâye kişileri, dünyadan, içinde
bulundukları şartlardan ve bizzat kendilerinden razı olmayan bir yapı
sergilerler. Karakterler, hayatın dayattığı olağan akışı ve sıradanlığı
reddederler.
Karakterler, mevcut yetersizliklerini ve eziklik duygularını
örtmek için zihinlerinde ideal benlikler kurgularlar. İdeal benlik ile gerçek
benlik arasındaki bu uçurum, karakterlerde derin bir ruhsal gerilim yaratır.
Kendini sürekli dinleyen, iç sesleriyle hesaplaşan kahramanlar; benliklerinin
göç ettiğini, kılık ve yer değiştirdiğini hissederler.
Tüm bu süreçlerin sonucunda karakterler, kendi hayatlarını
yaşayan birer özne olmaktan çıkarak kendi ömürlerinin seyircisine dönüşürler.
Yaşadıkları hayatın kendilerine benzemediğini, başkasının hayatını izler gibi
bir arafta kaldıklarını acıyla fark ederler.
Sanayi sonrası toplumların yarattığı kimliksizleşme ve kitle
kültürünün dayattığı yabancılaşma, Şule Gürbüz’ün karakterlerinde doğrudan
birer benlik parçalanması olarak kendini gösterir. Birey, sahip olduklarıyla
yetinmeyerek varlığının sırrına ermek, kendini gerçekleştirmek ister; ancak bu
arayış, ideal benlik ile gerçek benlik arasında şiddetli bir çatışmayı
tetikler.
Akılsız Adam (Refik İyisoy): Kendisini ömrü boyunca bir "kusur
timsali," eksik ve kırık olarak görür. Yaşadığı vicdan azabını, çırpınmayı
ve mahvolmayı varoluşun sırrı sayarak kendi cehennemine odun taşımaktan adeta
zevk alır. Oğlunu da kendi idealize ettiği sükûnet bulmuş bir benlikle
yetiştirmek ister.
Akılsız Adamın Oğlu (Sadullah Efendi): Babasının içe dönük
yapısına karşın, kendisini "bölünmüş ve parçalanmış benlikler"
arasında hisseder.
Rüya İmiş (Hikmet): Hayal ile gerçeğin sıkıştığı noktada,
hayatını rüyalarına benzetemeyen, varlığından da yokluğundan da hoşnut olmayan
bir portre çizer. Başka bir hayata ve pencereden bakan bir seyirciye dönüşerek
kendi hayatını izler.
Ruhuna Fatiha (İsimsiz Kahraman): Hiddet, sıkılma ve
düşünsel şiddet barındıran benliklerle hareket eder.
Karakterler mevcut hayatlarına, yaşlarına ve rollerine razı
gelmezler; bu durum onları gerçeği örten hayallere ve ideal benliklere
sığınmaya zorlar.
Karakterlerin zihni; ev sahibi/misafir benlikler, iç sesler,
hiddet maskeleri ve gölgelerle doludur. Bu çokluluk, bireyin kendi hayatına
yabancılaşmasına ve kendi ömrünün seyircisine dönüşmesine yol açar.
Yabancılaşma
Şule Gürbüz’ün Zamanın Farkında ve Coşkuyla Ölmek
kitaplarındaki kahramanlar toplumsal dışlanmışlık ve kimlik kuramama krizleri
ekseninde derin bir yabancılaşma krizi yaşarlar.
Karakterler, kendi hayatlarını yaşayan birer özne olmaktan
çıkarak kendi ömürlerinin seyircisine dönüşürler. Cansın’da bu
yabancılaşma vücudundan iğrenme ve hayatta silikleşme olarak tecelli eder.
Yabancılaşmanın derinleşmesi, karakterlerde derin bir hiçlik
duygusu yaratır. Aslan Bey her adımında boşluğa bastığını hisseder. Zihinsel
kurgularla, yalanlarla ve maskelerle örülen bu dünyada karakterler,
kalabalıklar içinde yapayalnız kalır.
Karakterlerin iç dünyası boşluklar, hiçlik duyguları ve
kronik kırgınlıklarla doludur.
Karakterler, çevrelerindeki her türlü mutsuzluğun sorumlusu
olarak kendilerini görürler.
Zaman
Şule Gürbüz, temel zaman anlayışını "zamanın farkında
olma" ve "Âdem ile akran olma" kavramları üzerine kurar.
Zaman, insanın hayatı ve hakikati kavrama çabasında bir
mesafedir.
Mezarlıktan Geçiş’te Leyla’nın sığındığı şekliyle
zaman; "ne hızlıdır ne yavaş, getireceğini getirir" denilerek sakin
bir bekleme odası, tenhalık, loşluk ve birbirine değmeden yaşanılan bir sırlar
tünelidir.
Cansın hikâyesindeki Bacon bölümlerinde zaman, "bir
algının acısından ve yetersizliğinden başka ve daha derin bir algının acısına
uzanan yoldaki yolcunun mevcudiyeti" yani doğrudan ıstırap olarak
tanımlanır.
Müzik Hocası için zaman, dünyayı kalın, ağır ve sisli bir
perdenin arkasından izlediği, ağrısını hep şurasında duyduğu bütün bir ömürdür.
Ebediyet de belki de gerçekten öyle sanıp baktığın bir
andır.
Gürbüz, zamanın ve hakikatin sadece akılla çözülemeyeceğini,
sezgi ve algı gözünün açılması gerektiğini savunur.
Mesafe almak diye bir şey yokmuş, mesafeyi anlamak
varmış.
Ölüm
Şule Gürbüz’ün metinlerinde ölüm, korkulan, kaçılan bir son
olmaktan ziyade, ontolojik bir sığınak, arzulanan bir durumdur. / Coşkuyla
Ölmek /
Zamanın Farkında’nın kahramanı Aslan Bey, eylül sonu
nedensiz bir hafiflikle tak diye ölmeyi, geride gözü yaşlı binlerce insan
bırakmayı, mezarlıkta tarikat şeyhlerinin ve dervişlerin kendisini dualarla
uğurlamasını düşler. Bu hayaller, karakterin dünyadaki silik ve yabancılaşmış
varlığını, ölümün ihtişamıyla telafi etme çabasıdır.
Refik İyisoy’un "Ben gençken neticede sadece bir
canlıydım, ama hayatta değildim" tespiti, canlı olmak ile hayatta
olmak arasındaki uçurumu gösterir. Düşüncelerin, inançların ve heveslerin
anbean defnedilmesi, modern insanın içsel çürümesini ve duygusal kısırlığını
simgeler.
Din
Şule Gürbüz’ün eserlerinde benlik ve varoluş mücadelesi
veren kahramanlar, dünyayı ve kendi iç boşluklarını anlamlandırmak için
sıklıkla din olgusuna ve teolojik kavramlara başvururlar.
Hikâyelerde din olgusu genel olarak iki temel düzlemde,
şeriat (zahiri/kuralcı yön) ve tasavvuf (batıni/manevi yön) ekseninde ele
alınır.
Tasavvufun temel gayesi olan nefis terbiyesi, kalbi
vesveselerden arındırma ve insan-ı kâmil olma çabası hikâyelerde derinlemesine
işlenir.
Hikâyelerde cuma namazları, hacet namazları ve bedensel
ibadetler silsilesi, karakterlerin dünyadaki tutamakları olarak yer bulur.
Gürbüz’ün kahramanları şekilsel bir dindarlıktan ziyade
derin bir inanç krizinin içindedirler.
Kalp gözünün açıklığı ve temizliği, Allah’a ulaşmanın ve
hakikati idrak etmenin ön koşulu olarak sunulur.
Dünyanın geçici bir imtihan yeri, ahiretin ise ebedî bir
hesap yeri olduğu inancı karakterlerin zihnini meşgul eder (Rüya İmiş, Ruhuna
Fatiha).
Müzik
Kambur romanında isimsiz kahramanın belirttiği üzere,
her insanın bir yaşam müziği vardır ve bu müzik mutlaka cenazesinde
çalınmalıdır; çünkü "müzik bittiğinde her şey biter" ve nasıl
bir ömür sürüldüğü müziğin finalinden belli olur.
Müzik Hocası için müzik, varoluşunu ve içsel çalkantılarını
dışa vurma çabasıdır. Çeşitli enstrümanları çalmaya heveslenen, org sesleriyle
imanını tazeleyen bu karakter, zamanla eleştirdiği sıradan bir müzik hocasına
dönüşerek ironik bir savruluş yaşar.
Refik İyisoy, oğlunun kudüm çalmasını ve müziğe ilgi
duymasını arzulasa da, Sadullah Efendi bu ritimlere ve evde yankılanan Türk
müziği plaklarına hep yabancı kalmış; müziği babasının zoruyla icra edilen
tedirgin bir uğraş olarak deneyimlemiştir.
Kıyamet Emeklisi / Tevhide’nin çocuklarına mandolin çaldırma
çabası, yakın çevreleriyle kuramadıkları duygusal bağı müzik aracılığıyla tamir
etme arzusunun bir yansımasıdır.
Sonuç
Şule Gürbüz; roman, hikâye, şiir, deneme ve tiyatro
türlerinde eserler veren XXI. yüzyılın önemli postmodern yazarlarındandır.
Dolmabahçe Sarayı’nda mekanik saat ustası olarak da çalışan Gürbüz’ün
eserlerinde felsefi derinleşme, yaşamı anlamlandırma ve "bozuk
hayatı" tamir etmeye çalışan mekanik bir saat tamircisinin özenli,
dikkatli işçiliği görülür.
Varoluşçu bir yaklaşım sergileyen Gürbüz, yarattığı
karakterler aracılığıyla zamansızlaşan, kendi varlığını ve benliğini arayan,
kendine ve yaşama seyirci kalan, genellikle hiçlik, boşluk, anlamsızlık ve
yalnızlık duyguları yaşayan figürler kurgulamıştır. İnsan odaklı metinlerinde
olay akışından ziyade zihin akışına yer vererek yerelden evrenselliğe uzanan
bir çizgi izlemiştir.
Hakikate ve öze ulaşma çabasındaki insan, kendi üzerine
yoğunlaşarak varoluş sancıları çeker.
Gürbüz, ölümün kendisinden ziyade "ölüm fikri" ve
felsefesi üzerinde durmuştur.
Özellikle gençken, her şeyin zirvesindeyken coşkuyla
ölebilmek büyük bir arzudur.
Zaman, lineer bir akıştan ziyade "bir anlama
mesafesi" ve "zamanın farkında olma" ekseninde işlenmiştir.
Zamanın asli özelliği geçicilik olup, buna derin bir
"geç kalmışlık hissi" eşlik eder.
Gerçekliğe uyum sağlayamayan karakterler bunalıma,
parçalanmışlığa, hiçliğe ve yalnızlığa kapılarak kendi hayatlarının kenarında
duran birer seyirciye dönüşürler. Bu durum benlik parçalanmalarını ve ideal
benlik arayışlarını tetikler.
Din, karakterlerin benlik arayışlarında sığındığı temel
metafizik alanlardan biridir.
Müzik; bazen ölümle kurulan ontolojik bir bağ (yaşam
müziğinin cenazede çalınması), bazen bir kendini ifade etme aracı, bazen de
karakterler arasındaki kopukluğu giderme çabası olarak metinlerde yer
bulmuştur.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder